Kübalı
yazar Alejandro Álvarez Bernal, sohbetlerimizde, kendi kuşağının bir kısmının (Kübalılar
nezdinde 1989’da, Angolalılar için ancak 2002’de sona eren) Angola savaşına
katılmamış olmasına rağmen, kendisinin de savaşı bizzat yaşadığını sık sık dile
getirirdi. “Savaş”, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Küba’nın
yaşadığı o “özel dönem”de, “barış zamanındaki özel dönem” olarak adlandırılan
dönemde cereyan etmişti. Bu, bombasız bir savaştı.
1990
ile 1993 yılları arasında Küba, GSYİH’sinin yüzde 35’ini kaybetti. Üretim
kapasitesi yüzde 90, inşaat faaliyetleri yüzde 74, tarım faaliyetleri yüzde 47
oranında azaldı. Makine ithalatı nakliye işlemlerinde yüzde 91, imalat ürünleri
yüzde 70, benzin yüzde 65 ve gıda yüzde 51 oranında azaldı. Reel ücretler yarı
yarıya düştü (bkz. H. Yaffe, We Are Cuba!).
Küba,
doksanların başında uluslararası turizme açılması ve ekonominin dolara tabi
kılınması ile birlikte, bu yüzdeler, Alejandro’nun bahsettiği “bombasız savaş”a
dönüştü: bitmek bilmeyen elektrik kesintileri, gıda ve mal kıtlığı, (çoğu zaman
sallarla ABD'ye doğru gerçekleşen) kitlesel göç ve büyük bir yalnızlaşmaya
tanıklık edildi.
“Savaş”
ekonomisinin nihayet en dibe vurup yükselmeye başladığı o on yıllık dönem
içerisinde, 1996 yılında ABD (Clinton), pratikte Kennedy’nin altmışlarda
imzaladığı kararname uyarınca uygulanan (sadece SSCB ve Doğu Bloku ülkeleriyle
olan ilişkilerin aşabildiği veya hafifletebildiği) ambargoyu pekiştiren, ancak ona
önemli nüanslar, yani başka ülkeleri kapsama imkânı sunan Helms-Burton Yasası’nı
uygulamaya koymaya karar verdi.
Burada
daha önce de ABD yaptırımlarının uluslararası alanda uygulanmasının Küba ile
ticaret yapan üçüncü ülkeleri nasıl etkilediğinden bahsetmiştim. Avrupa
Parlamentosu tarafından 2023 yılında düzenlenen Küba Ablukası Karşıtı
Uluslararası Mahkeme’nin açtığı dava, bu uluslararası alanın uygulanmasının
inceliklerini ve sonuçlarını yüzlerce sayfada detaylandırıyor (bu durum, ilk
Trump yönetiminin Küba’yı Terörizmi Destekleyen Devletler listesine almasıyla
daha da ağırlaşmış, Biden, bu listeyi görev süresinin son ayına kadar korumuş,
Trump, iktidara gelir gelmez Küba’yı yeniden listeye eklemiştir).
Krediyle
ödeme yapmaktan yakıt almaya, tarım veya ilaç sektörü için makine veya kimyasal
bileşen satın almaktan, internette düzenlenen toplantılarda kullanılan
Microsoft Teams’e varana dek ambargo, dünyayı ve adadaki tüm Kübalıları
etkiliyor. Hükümetler, her yıl BM’de ambargonun kaldırılması lehine oy
kullansalar da, bankalar ve sigorta şirketleri, Amerikan sermayesine uygun
hareket ediyor. Antoni Kapcia’nın Jacobin’de açıkladığı gibi:
“Ambargonun etkisi [...]
tüm dünyaya yayılıyor, çünkü Amerika’ya ait olmayan bankaları ve sigorta
şirketlerini destekleyen karmaşık ağlar, genellikle Amerikan yasalarına uyan
ABD merkezli kuruluşları içeriyor. Bu nedenle, çoğu hükümet, ambargoyu hukuken
reddetse de, bankaları fiilen kabul ediyor.”
Portekiz’deki
iktisat profesörlerinin veya Liberal İnisiyatif Partisi yöneticilerinin sosyal
medyada dolaşıp sürekli olarak Küba’nın “istediğiyle ticaret yapabildiğini”
söyleyip, ablukanın esasen var olmadığını dile getirmelerinin bir anlamı yok. Zaten
ablukanın varlığını, Trump’ın 19 Ocak’ta yaptığı “ablukayı daha da
sıkılaştıracağız” açıklaması kanıtlıyor. Ablukanın varlığının kanıtı, Maduro’nun
kaçırılmasının ardından ABD’nin Venezuela’ya uyguladığı deniz ablukası sonrası,
Meksika’nın Küba’ya petrol satmaya hazır olması, devamında, ABD’den gelen baskı
neticesinde, sadece insani yardım gönderilmesidir. Adaya tek damla petrol
gelmemiştir.
Peki
ama bu liberaller, “serbest ticaret”ten yana değiller miydi? Piyasanın kendi
kendini düzenlediğine inanmıyorlar mıydı? Serbest piyasanın işletmeler ve
devletler arasındaki ticari işlemlere hâkim olması gerektiğine düşünmüyorlar
mıydı? Bir ülke (devlet ve işletmeler), serbestçe ticaret yapmak istediğinde ve
bunu yapma imkânları tümüyle ellerinden alındığında, bu ne menem bir “özgürlük”tür?
Havayla teması kesilip “hadi şimdi nefes alsana”, bacakları kesilip “hadi şimdi
yüresene” denildiğinde komünizm tabii ki işe yaramaz!
Lancet
Global Health dergisi, Ekim ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde
uluslararası yaptırımların etkisine dair kapsamlı bir çalışma yayınladı.
Yazarlar, “ABD ve AB’nin 1970’ten beri uyguladığı tek taraflı yaptırımların 38
milyon ölümle bağlantılı olduğunu” belirtiyorlar.
Araştırmacı
Jason Hickel blogunda, “Doksanlı yılların bazı dönemlerinde bir milyondan fazla
insan öldürüldü. Verilerin mevcut olduğu en son yıl olan 2021’de yaptırımlar
800.000’den fazla ölüme neden oldu” diyor. Şunları da ekliyor: “Her yıl
yaptırımlar nedeniyle ölen insan sayısı, savaşın doğrudan kurbanlarından daha
fazla. Kurbanların yarısından fazlası, yetersiz beslenmeye en yatkın olan
çocuklar ve yaşlılar. Çalışma, yalnızca 2012’den beri yaptırımların bir
milyondan fazla çocuğu öldürdüğü sonucuna varıyor.” Yaptırımlar, bombasız
savaşlardır. Küba, bu politikanın en eski kurbanlarından biridir.
Bu
yeni enerji ablukasının neyi temsil ettiğini açıklamaya gerek yok. Her şey apaçık
ortada. Hükümetin yenilenebilir enerji üretimine yaptığı yatırımlarla enerji
kaynaklarını çeşitlendirme çabalarına rağmen, bu girişimler, gene de yetmiyor.
Yakıt yoksa ulaşım da yok. Ulaşım yoksa insanlar işe gidemez. Okullar,
üniversiteler ve işletmeler açılmaz. Traktörler tarlayı süremez. Ürünler,
tarlalardan çıkıp pazarlara ulaşamaz. Ambulanslar hasta taşıyamaz. Yakıtla
çalışan jeneratörler çalışmaz. Pompalar artık su pompalayamaz. Varadero’daki
hiçbir otel veya yüzme havuzu buna dayanamaz. İnsanlar hareket edemez, aynı
zamanda evden de çalışamazlar, elektrik yoksa bilgisayar, telefon ve muhtemelen
internet de olmaz. Hiçbir şey üretilemez. Bu, Küba’yı neredeyse Ortaçağ
koşullarına mahkûm eden bir kuşatmadır. Zaten ABD hükümetinin amacı da
tam olarak bu: Halk pes edene, sonunda ayaklanana dek boğaza geçirilmiş ilmeği
sıkmak, ardından da ülkeye müdahale edip halka “rejim değişikliği”ni dayatmak.
Yirmi
yılı aşkın süredir Küba’ya gidiyorum, daha önce hiç böyle bir şey görmedim.
Küba’da yaşayan, yaşamış ve çalışmış birçok kişi gibi ben de Küba devriminin
farklı aşamalarına ve farklı ekonomik koşullara tanık oldum. 2004’te Venezuela
ekonomisi canlandı. Uygun fiyatlara satılan yakıt, ev aletleri, inşaat
malzemeleri yanında nakit para akıyordu ülkeye. 2011’de Raul Castro, özel
girişimciliği teşvik etmek ve devletin ekonomideki rolünü azaltmak için
önlemler aldı. 2016’da Obama’nın başlattığı yumuşama süreciyle birlikte
Amerikalı turistler, güçlü para birimleri, yeni arabalar, yeni tüketim
alışkanlıkları ve yeni yatırımlarla geldiler.
Yıllar
boyunca değişmeyen tek şey, Küba’nın insani yardımı ne kadar hızlı bir şekilde
hayata geçirdiği, pandemi sırasında İtalya gibi Avrupa ülkeleri de dâhil olmak
üzere, dünyanın dört bir yanına doktor gönderme, dışarıdan ithal ilaçlara olan
bağımlılıktan kurtulmak için aşılar ve olağanüstü ilaçlar geliştirme becerisiydi.
Tüm bu yıllar bir yandan da ablukayla, onu atlatmak, aşmak ve üstesinden gelmek
için hazırlanan planlarla geçti.
Diğer
bir değişmez unsur ise, ABD’nin Küba hakkında söylenen ve yazılanlar üzerinde kurduğu
tam hâkimiyetiydi. ABD ve medyasının yürüttüğü psikolojik savaşın ilginç
olduğunu belirtmek gerek. Bu medyanın büyük bölümü, Trump’ın 2025’te dağıttığı,
artık üçüncü dünyaya “demokrasi” götürmeye ihtiyacı kalmadığı için kapısına
kilit vurduğu ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Ulusal Demokrasi
Vakfı tarafından on yıllarca finanse edildi. Trump, sadece Küba’ya akan para musluklarını
kapatmadı.
Küba’ya
dair zehir yüklü klişeler, on yıllardır Florida’da üretilip dünyaya yayılıyor,
ancak son yıllarda sosyal medya ile birlikte medya kuşatması yoğunlaştı.
Nefret, yalan, sürekli sahte haber ve sınırsız insanlıktan uzaklaştırma girişimlerinin
yol açtığı sele kapıldık. Florida’daki siyasetin seçkinlerinin, Küba gibi
egemen ve bağımsız bir ülke konusunda küçümseyici, hor gören, hatta tiksinen
sözlerini dinlemek için Küba devrimini savunmaya gerek yok. Kübalıları alaya
alan ve aşağılayan paylaşımlar, sadece Díaz-Canel ile “dalga geçmiyor.” Adada
sürekli kıtlık, acı ve güçlüklerle boğuşan aile fertlerini kelimenin tam
anlamıyla aşağılıyorlar. Trump’ı ve Obamaları maymun olarak gösteren videolara
mı rastlıyorsunuz? Küba ve Kübalılar da aynı şeyle yüzleşiyorlar. Üstelik altmış
yılı aşkın bir zaman boyunca, her gün, biteviye.
Bu
yüzden Küba, onlarca yıldır ABD için büyük bir sorun teşkil etmiştir. Florida
ve anti-komünist, faşizme meyilli Cumhuriyetçi politikacıları için bir sorundur.
Öfkeli Kübalı-Amerikalı kitleyi yatıştırmak için ona boyun eğen Demokratlar
için bir sorundur. Demokratlar o boynu eğerken, faşist oldukları takdirde Miami’de
seçimi kazanabileceklerini düşünmüşlerdi.
Küba,
ABD için büyük bir sorundur. Çünkü bugün Küba, projesinde ısrarcıdır, konumunu
korumaktadır, bir santim bile geri adım atmamaktadır. Amerikan politikasının
tamamı, ulusal ve küresel ölçekte, Miami’deki Küba karşıtı politikanın en
kusursuz yansımasıdır: otoriterdir, faşisttir, insanlık dışıdır.
Aslen
Kübalı olan Floridalı siyasetçi Marco Rubio’nun ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğuna
oturması, başlı başına, emperyalizmin kalbinde, şimdi tüm dünyaya yayılmış olan
Miami’nin katı Küba karşıtı politikasının zaferidir.
Bu
nedenle, dünyadaki herhangi bir sol örgütün ABD’nin Küba’ya yönelik
saldırılarını yeniden tırmandırması karşısındaki suskunluğu asla kabul
edilemez. Florida’da dolaşan, Küba’nın gökdelenler, kumarhaneler, Walmart’lar
ve Taco Bell’lerle dolu bir AVM’ye dönüştürülmesini konu alan internet
paylaşımları, iki yıldan aşkın süre boyunca bombalanan, İsrail’in soykırım
uyguladığı Gazze konusunda Trump’ın hayalini kurduğu “turistik bölge”ye dair
görüntülere fazlasıyla benziyor.
Birçoğumuz,
İsrail ve ABD yönetimlerinin emirlerine boyun eğmeyenlere uyguladığı kuşatma ve
toplu cezalandırma yoluyla Gazze’nin bu sürecin modeli olduğunu ısrarla
vurguladık. Gazze’de tanık olduğumuz şey, hepimizi bekleyenlerin sadece
başlangıcıdır, çünkü liderlerimizin İsrail’in soykırımcı zulmü ve vahşeti
karşısında sergiledikleri sessizlik ve suç ortaklığı, ancak ABD’nin dünyanın
geri kalanına dayattığı yeni kurguya halkların küresel olarak boyun
eğdirilmesiyle birlikte bir sonuç üretebilir.
7
Ekim’deki Hamas saldırısının ardından yazdığım gibi, belirli bir sol kesim açısından
Küba, uzun zamandır “mükemmel kurban” olan, güçsüz, ezilmiş ve karşılık
veremeyen, direnen ama özgürleşemeyen, bu nedenle, belirli bir direniş türünün “romantize
edilmesi” girişimine uygun olan Filistin gibi değil. Küba bir “kurban evet ama”
ki bir “ama” hep vardır, onun suçu, “işe yaramayan komünizm”inde, “bizim tam
istemediğimiz sosyalizminde”, “ABD’yle müzakere etmemesinde” (müzakere mi?).
Deniliyor ki “Küba kendi kendisinin kurbanı”, çünkü (kusurlu, eksik ve mükemmel
olmayan) bir iktidar projesine sahip olmaya cesaret etti, başardı, işte o
belirli bir sol kesimin hazmedemediği tam da bu.
Meksika
Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum hariç, Latin Amerika’daki solcu liderler,
bugün dut yemiş bülbüle dönmüşler. Aslında, Nicolás Maduro’nun kaçırılmasından
beri sessizler. Maduro’nun başına gelenlerin kendilerinin de başına
gelebileceğini biliyorlar. Sessiz kalıp, köşelerinde saklanırlarsa, güvende
olacaklarını düşünüyorlar. Ama sessizlik onları kurtarmayacak, günahlarından
arındırmayacak.
Bugün
Latin Amerika solundan geriye ne kaldıysa Küba’nın varlığının, Küba'nın onlarca
yıl sergilediği direnişin eseri. Beyoncé’nin Amerikan Futbolu Şampiyonluk
Müsabakası’nın devre arasında sergilediği gösteride yüceltilen Kara Panterler’den,
Amerika’daki yurttaş hakları hareketlerine, Angela Davis ve Assata Şakir’e dek
ne varsa ona borçlu. Lula’nın İşçi Partisi (PT), bugün varlığını, militanlarının
askeri diktatörlüğün zorlu yıllarında her zaman Küba’ya güvendikleri için sürdürebiliyor.
Petro, Kolombiya’nın başkanı çünkü Küba, FARC ile barış sürecinde belirleyici
bir rol oynadı. Şili, Uruguay ve Arjantin’deki komünist partiler, yüzlerce
militanının gizlice, sürgünde gerillalara destek için Küba’ya güvendiği için hayatta.
Yüzyılın başında Amerika kıtasında açığa çıkan tüm “pembe dalga”, sol hükümetlerin
kurulduğu süreç, Fidel Castro’nun 1990’da düzenlenen São Paulo Forumu’nun
kurucularından biri olması sebebiyle yaşandı.
Aynı
durum, Cezayir’den Angola’ya veya Güney Afrika’ya kadar tüm Afrika solu için de
geçerli. Aynı durum, İspanya ve Portekiz faşizm koşullarında yaşarken Küba’nın
kendilerini nasıl desteklediğini unutmuş görünen İspanya Sosyalist İşçi Partisi,
Portekiz Sosyalist Partisi hatta Sol Blok gibi şu anda belirgin bir şekilde
sessiz kalan Avrupa solu için de geçerli. Son olarak, yeşil sol parti Livre’den
hiç kimsenin bir beklentisi yok zaten. Neticede seçimle iş başına gelmiş olan
Cumhurbaşkanı António José Seguro da, Trump destekçisi Maria Corina Machado’ya
verilen Nobel Barış Ödülü’nü alkışladı ve övdü.
Kübalı
analist Iramís Rosique’nin Red gazetesinde yazdığı gibi, “Küba
sosyalizmi var olduğu sürece, mümkün ve radikal olanın sınırlarını sol tayin
edecektir. Biz, tüm ilerlemeciliğin ve sosyal demokrasinin sistemin genel
çerçevesi içinde kabul edilebilir görünmeye devam ettiği ‘Soğuk Savaş’ın son
askerleriyiz.”
“Geringonça”nın
(koalisyon hükümetinin) “sosyalizm”le yaftalandığı, Pedro Sánchez veya Lula
gibi liderlerin “komünist” kabul edildiği, Trump ve Rubio’nun desteklediği
aşırı sağın ve gerici uluslararası hareketin durdurulamaz ilerleyişine tanık
olunan dönemde, “Küba deneyiminin yok olması, bunun üzerinden, yarımkürede ‘gerçek’
sosyalizm döneminin tümüyle kapatılması, bizi kültür savaşının başka bir
aşamasına taşıyacak. Bu aşamada bugün hâl” liberal demokratik anlaşmaya uyanlar
hoş görülmeyecek.”
Lula,
Petro, Portekiz Sosyalist İşçi Partisi veya Sol Blok'un anlamadığı şey, tam da
bu. Iramís Rosique şöyle devam ediyor:
“Belki de ‘kurallara
uydukları’ sürece peşlerine kimsenin düşmeyeceğine inanıyorlar. Diğerleri ise ‘kurallara
uydukları’ halde zulüm gördüklerini unutmuşlar. Bugün Maduro’ya sırtlarını
dönüyorlar veya Küba’da olan bitene göz yumuyorlar. ‘Küba’nın meselesi’nin
sadece Küba’ya özgü olmadığını anlamıyorlar. Emperyalizm var olduğu sürece,
halkların iç işleri diye bir şey olmayacak. Dolayısıyla, mevcut bağlam
dâhilinde sol, Küba ile dayanışmayı ve onun bekasını varoluşsal bir mesele
olarak görmelidir.”
Solculardaki
sessizlik veya “ama”larla yüklü eleştiriler, bizi daha da savunmasız ve zayıf kılıyor.
Hepimizi, Miami’nin, Rubio’nun ve Trump’ın yürüttüğü siyasete ortak ediyor,
uğruna savaşacaklarına dair yemin ettikleri Amerikan emperyalizminin safına fırlatıp
atıyor. Bugün kimse gaflete düşmesin. Çünkü onlar, bizim de kapımızı çalacak.
Raquel Riberiro
12
Şubat 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder