13 Şubat 2026

, ,

Küba: Bombasız Savaş



Kübalı yazar Alejandro Álvarez Bernal, sohbetlerimizde, kendi kuşağının bir kısmının (Kübalılar nezdinde 1989’da, Angolalılar için ancak 2002’de sona eren) Angola savaşına katılmamış olmasına rağmen, kendisinin de savaşı bizzat yaşadığını sık sık dile getirirdi. “Savaş”, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Küba’nın yaşadığı o “özel dönem”de, “barış zamanındaki özel dönem” olarak adlandırılan dönemde cereyan etmişti. Bu, bombasız bir savaştı.

1990 ile 1993 yılları arasında Küba, GSYİH’sinin yüzde 35’ini kaybetti. Üretim kapasitesi yüzde 90, inşaat faaliyetleri yüzde 74, tarım faaliyetleri yüzde 47 oranında azaldı. Makine ithalatı nakliye işlemlerinde yüzde 91, imalat ürünleri yüzde 70, benzin yüzde 65 ve gıda yüzde 51 oranında azaldı. Reel ücretler yarı yarıya düştü (bkz. H. Yaffe, We Are Cuba!).

Küba, doksanların başında uluslararası turizme açılması ve ekonominin dolara tabi kılınması ile birlikte, bu yüzdeler, Alejandro’nun bahsettiği “bombasız savaş”a dönüştü: bitmek bilmeyen elektrik kesintileri, gıda ve mal kıtlığı, (çoğu zaman sallarla ABD'ye doğru gerçekleşen) kitlesel göç ve büyük bir yalnızlaşmaya tanıklık edildi.

“Savaş” ekonomisinin nihayet en dibe vurup yükselmeye başladığı o on yıllık dönem içerisinde, 1996 yılında ABD (Clinton), pratikte Kennedy’nin altmışlarda imzaladığı kararname uyarınca uygulanan (sadece SSCB ve Doğu Bloku ülkeleriyle olan ilişkilerin aşabildiği veya hafifletebildiği) ambargoyu pekiştiren, ancak ona önemli nüanslar, yani başka ülkeleri kapsama imkânı sunan Helms-Burton Yasası’nı uygulamaya koymaya karar verdi.

Burada daha önce de ABD yaptırımlarının uluslararası alanda uygulanmasının Küba ile ticaret yapan üçüncü ülkeleri nasıl etkilediğinden bahsetmiştim. Avrupa Parlamentosu tarafından 2023 yılında düzenlenen Küba Ablukası Karşıtı Uluslararası Mahkeme’nin açtığı dava, bu uluslararası alanın uygulanmasının inceliklerini ve sonuçlarını yüzlerce sayfada detaylandırıyor (bu durum, ilk Trump yönetiminin Küba’yı Terörizmi Destekleyen Devletler listesine almasıyla daha da ağırlaşmış, Biden, bu listeyi görev süresinin son ayına kadar korumuş, Trump, iktidara gelir gelmez Küba’yı yeniden listeye eklemiştir).

Krediyle ödeme yapmaktan yakıt almaya, tarım veya ilaç sektörü için makine veya kimyasal bileşen satın almaktan, internette düzenlenen toplantılarda kullanılan Microsoft Teams’e varana dek ambargo, dünyayı ve adadaki tüm Kübalıları etkiliyor. Hükümetler, her yıl BM’de ambargonun kaldırılması lehine oy kullansalar da, bankalar ve sigorta şirketleri, Amerikan sermayesine uygun hareket ediyor. Antoni Kapcia’nın Jacobin’de açıkladığı gibi:

“Ambargonun etkisi [...] tüm dünyaya yayılıyor, çünkü Amerika’ya ait olmayan bankaları ve sigorta şirketlerini destekleyen karmaşık ağlar, genellikle Amerikan yasalarına uyan ABD merkezli kuruluşları içeriyor. Bu nedenle, çoğu hükümet, ambargoyu hukuken reddetse de, bankaları fiilen kabul ediyor.”

Portekiz’deki iktisat profesörlerinin veya Liberal İnisiyatif Partisi yöneticilerinin sosyal medyada dolaşıp sürekli olarak Küba’nın “istediğiyle ticaret yapabildiğini” söyleyip, ablukanın esasen var olmadığını dile getirmelerinin bir anlamı yok. Zaten ablukanın varlığını, Trump’ın 19 Ocak’ta yaptığı “ablukayı daha da sıkılaştıracağız” açıklaması kanıtlıyor. Ablukanın varlığının kanıtı, Maduro’nun kaçırılmasının ardından ABD’nin Venezuela’ya uyguladığı deniz ablukası sonrası, Meksika’nın Küba’ya petrol satmaya hazır olması, devamında, ABD’den gelen baskı neticesinde, sadece insani yardım gönderilmesidir. Adaya tek damla petrol gelmemiştir.

Peki ama bu liberaller, “serbest ticaret”ten yana değiller miydi? Piyasanın kendi kendini düzenlediğine inanmıyorlar mıydı? Serbest piyasanın işletmeler ve devletler arasındaki ticari işlemlere hâkim olması gerektiğine düşünmüyorlar mıydı? Bir ülke (devlet ve işletmeler), serbestçe ticaret yapmak istediğinde ve bunu yapma imkânları tümüyle ellerinden alındığında, bu ne menem bir “özgürlük”tür? Havayla teması kesilip “hadi şimdi nefes alsana”, bacakları kesilip “hadi şimdi yüresene” denildiğinde komünizm tabii ki işe yaramaz!

Lancet Global Health dergisi, Ekim ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde uluslararası yaptırımların etkisine dair kapsamlı bir çalışma yayınladı. Yazarlar, “ABD ve AB’nin 1970’ten beri uyguladığı tek taraflı yaptırımların 38 milyon ölümle bağlantılı olduğunu” belirtiyorlar.

Araştırmacı Jason Hickel blogunda, “Doksanlı yılların bazı dönemlerinde bir milyondan fazla insan öldürüldü. Verilerin mevcut olduğu en son yıl olan 2021’de yaptırımlar 800.000’den fazla ölüme neden oldu” diyor. Şunları da ekliyor: “Her yıl yaptırımlar nedeniyle ölen insan sayısı, savaşın doğrudan kurbanlarından daha fazla. Kurbanların yarısından fazlası, yetersiz beslenmeye en yatkın olan çocuklar ve yaşlılar. Çalışma, yalnızca 2012’den beri yaptırımların bir milyondan fazla çocuğu öldürdüğü sonucuna varıyor.” Yaptırımlar, bombasız savaşlardır. Küba, bu politikanın en eski kurbanlarından biridir.

Bu yeni enerji ablukasının neyi temsil ettiğini açıklamaya gerek yok. Her şey apaçık ortada. Hükümetin yenilenebilir enerji üretimine yaptığı yatırımlarla enerji kaynaklarını çeşitlendirme çabalarına rağmen, bu girişimler, gene de yetmiyor. Yakıt yoksa ulaşım da yok. Ulaşım yoksa insanlar işe gidemez. Okullar, üniversiteler ve işletmeler açılmaz. Traktörler tarlayı süremez. Ürünler, tarlalardan çıkıp pazarlara ulaşamaz. Ambulanslar hasta taşıyamaz. Yakıtla çalışan jeneratörler çalışmaz. Pompalar artık su pompalayamaz. Varadero’daki hiçbir otel veya yüzme havuzu buna dayanamaz. İnsanlar hareket edemez, aynı zamanda evden de çalışamazlar, elektrik yoksa bilgisayar, telefon ve muhtemelen internet de olmaz. Hiçbir şey üretilemez. Bu, Küba’yı neredeyse Ortaçağ koşullarına mahkûm eden bir kuşatmadır. Zaten ABD hükümetinin amacı da tam olarak bu: Halk pes edene, sonunda ayaklanana dek boğaza geçirilmiş ilmeği sıkmak, ardından da ülkeye müdahale edip halka “rejim değişikliği”ni dayatmak.

Yirmi yılı aşkın süredir Küba’ya gidiyorum, daha önce hiç böyle bir şey görmedim. Küba’da yaşayan, yaşamış ve çalışmış birçok kişi gibi ben de Küba devriminin farklı aşamalarına ve farklı ekonomik koşullara tanık oldum. 2004’te Venezuela ekonomisi canlandı. Uygun fiyatlara satılan yakıt, ev aletleri, inşaat malzemeleri yanında nakit para akıyordu ülkeye. 2011’de Raul Castro, özel girişimciliği teşvik etmek ve devletin ekonomideki rolünü azaltmak için önlemler aldı. 2016’da Obama’nın başlattığı yumuşama süreciyle birlikte Amerikalı turistler, güçlü para birimleri, yeni arabalar, yeni tüketim alışkanlıkları ve yeni yatırımlarla geldiler.

Yıllar boyunca değişmeyen tek şey, Küba’nın insani yardımı ne kadar hızlı bir şekilde hayata geçirdiği, pandemi sırasında İtalya gibi Avrupa ülkeleri de dâhil olmak üzere, dünyanın dört bir yanına doktor gönderme, dışarıdan ithal ilaçlara olan bağımlılıktan kurtulmak için aşılar ve olağanüstü ilaçlar geliştirme becerisiydi. Tüm bu yıllar bir yandan da ablukayla, onu atlatmak, aşmak ve üstesinden gelmek için hazırlanan planlarla geçti.

Diğer bir değişmez unsur ise, ABD’nin Küba hakkında söylenen ve yazılanlar üzerinde kurduğu tam hâkimiyetiydi. ABD ve medyasının yürüttüğü psikolojik savaşın ilginç olduğunu belirtmek gerek. Bu medyanın büyük bölümü, Trump’ın 2025’te dağıttığı, artık üçüncü dünyaya “demokrasi” götürmeye ihtiyacı kalmadığı için kapısına kilit vurduğu ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Ulusal Demokrasi Vakfı tarafından on yıllarca finanse edildi. Trump, sadece Küba’ya akan para musluklarını kapatmadı.

Küba’ya dair zehir yüklü klişeler, on yıllardır Florida’da üretilip dünyaya yayılıyor, ancak son yıllarda sosyal medya ile birlikte medya kuşatması yoğunlaştı. Nefret, yalan, sürekli sahte haber ve sınırsız insanlıktan uzaklaştırma girişimlerinin yol açtığı sele kapıldık. Florida’daki siyasetin seçkinlerinin, Küba gibi egemen ve bağımsız bir ülke konusunda küçümseyici, hor gören, hatta tiksinen sözlerini dinlemek için Küba devrimini savunmaya gerek yok. Kübalıları alaya alan ve aşağılayan paylaşımlar, sadece Díaz-Canel ile “dalga geçmiyor.” Adada sürekli kıtlık, acı ve güçlüklerle boğuşan aile fertlerini kelimenin tam anlamıyla aşağılıyorlar. Trump’ı ve Obamaları maymun olarak gösteren videolara mı rastlıyorsunuz? Küba ve Kübalılar da aynı şeyle yüzleşiyorlar. Üstelik altmış yılı aşkın bir zaman boyunca, her gün, biteviye.

Bu yüzden Küba, onlarca yıldır ABD için büyük bir sorun teşkil etmiştir. Florida ve anti-komünist, faşizme meyilli Cumhuriyetçi politikacıları için bir sorundur. Öfkeli Kübalı-Amerikalı kitleyi yatıştırmak için ona boyun eğen Demokratlar için bir sorundur. Demokratlar o boynu eğerken, faşist oldukları takdirde Miami’de seçimi kazanabileceklerini düşünmüşlerdi.

Küba, ABD için büyük bir sorundur. Çünkü bugün Küba, projesinde ısrarcıdır, konumunu korumaktadır, bir santim bile geri adım atmamaktadır. Amerikan politikasının tamamı, ulusal ve küresel ölçekte, Miami’deki Küba karşıtı politikanın en kusursuz yansımasıdır: otoriterdir, faşisttir, insanlık dışıdır.

Aslen Kübalı olan Floridalı siyasetçi Marco Rubio’nun ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturması, başlı başına, emperyalizmin kalbinde, şimdi tüm dünyaya yayılmış olan Miami’nin katı Küba karşıtı politikasının zaferidir.

Bu nedenle, dünyadaki herhangi bir sol örgütün ABD’nin Küba’ya yönelik saldırılarını yeniden tırmandırması karşısındaki suskunluğu asla kabul edilemez. Florida’da dolaşan, Küba’nın gökdelenler, kumarhaneler, Walmart’lar ve Taco Bell’lerle dolu bir AVM’ye dönüştürülmesini konu alan internet paylaşımları, iki yıldan aşkın süre boyunca bombalanan, İsrail’in soykırım uyguladığı Gazze konusunda Trump’ın hayalini kurduğu “turistik bölge”ye dair görüntülere fazlasıyla benziyor.

Birçoğumuz, İsrail ve ABD yönetimlerinin emirlerine boyun eğmeyenlere uyguladığı kuşatma ve toplu cezalandırma yoluyla Gazze’nin bu sürecin modeli olduğunu ısrarla vurguladık. Gazze’de tanık olduğumuz şey, hepimizi bekleyenlerin sadece başlangıcıdır, çünkü liderlerimizin İsrail’in soykırımcı zulmü ve vahşeti karşısında sergiledikleri sessizlik ve suç ortaklığı, ancak ABD’nin dünyanın geri kalanına dayattığı yeni kurguya halkların küresel olarak boyun eğdirilmesiyle birlikte bir sonuç üretebilir.

7 Ekim’deki Hamas saldırısının ardından yazdığım gibi, belirli bir sol kesim açısından Küba, uzun zamandır “mükemmel kurban” olan, güçsüz, ezilmiş ve karşılık veremeyen, direnen ama özgürleşemeyen, bu nedenle, belirli bir direniş türünün “romantize edilmesi” girişimine uygun olan Filistin gibi değil. Küba bir “kurban evet ama” ki bir “ama” hep vardır, onun suçu, “işe yaramayan komünizm”inde, “bizim tam istemediğimiz sosyalizminde”, “ABD’yle müzakere etmemesinde” (müzakere mi?). Deniliyor ki “Küba kendi kendisinin kurbanı”, çünkü (kusurlu, eksik ve mükemmel olmayan) bir iktidar projesine sahip olmaya cesaret etti, başardı, işte o belirli bir sol kesimin hazmedemediği tam da bu.

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum hariç, Latin Amerika’daki solcu liderler, bugün dut yemiş bülbüle dönmüşler. Aslında, Nicolás Maduro’nun kaçırılmasından beri sessizler. Maduro’nun başına gelenlerin kendilerinin de başına gelebileceğini biliyorlar. Sessiz kalıp, köşelerinde saklanırlarsa, güvende olacaklarını düşünüyorlar. Ama sessizlik onları kurtarmayacak, günahlarından arındırmayacak.

Bugün Latin Amerika solundan geriye ne kaldıysa Küba’nın varlığının, Küba'nın onlarca yıl sergilediği direnişin eseri. Beyoncé’nin Amerikan Futbolu Şampiyonluk Müsabakası’nın devre arasında sergilediği gösteride yüceltilen Kara Panterler’den, Amerika’daki yurttaş hakları hareketlerine, Angela Davis ve Assata Şakir’e dek ne varsa ona borçlu. Lula’nın İşçi Partisi (PT), bugün varlığını, militanlarının askeri diktatörlüğün zorlu yıllarında her zaman Küba’ya güvendikleri için sürdürebiliyor. Petro, Kolombiya’nın başkanı çünkü Küba, FARC ile barış sürecinde belirleyici bir rol oynadı. Şili, Uruguay ve Arjantin’deki komünist partiler, yüzlerce militanının gizlice, sürgünde gerillalara destek için Küba’ya güvendiği için hayatta. Yüzyılın başında Amerika kıtasında açığa çıkan tüm “pembe dalga”, sol hükümetlerin kurulduğu süreç, Fidel Castro’nun 1990’da düzenlenen São Paulo Forumu’nun kurucularından biri olması sebebiyle yaşandı.

Aynı durum, Cezayir’den Angola’ya veya Güney Afrika’ya kadar tüm Afrika solu için de geçerli. Aynı durum, İspanya ve Portekiz faşizm koşullarında yaşarken Küba’nın kendilerini nasıl desteklediğini unutmuş görünen İspanya Sosyalist İşçi Partisi, Portekiz Sosyalist Partisi hatta Sol Blok gibi şu anda belirgin bir şekilde sessiz kalan Avrupa solu için de geçerli. Son olarak, yeşil sol parti Livre’den hiç kimsenin bir beklentisi yok zaten. Neticede seçimle iş başına gelmiş olan Cumhurbaşkanı António José Seguro da, Trump destekçisi Maria Corina Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü’nü alkışladı ve övdü.

Kübalı analist Iramís Rosique’nin Red gazetesinde yazdığı gibi, “Küba sosyalizmi var olduğu sürece, mümkün ve radikal olanın sınırlarını sol tayin edecektir. Biz, tüm ilerlemeciliğin ve sosyal demokrasinin sistemin genel çerçevesi içinde kabul edilebilir görünmeye devam ettiği ‘Soğuk Savaş’ın son askerleriyiz.”

Geringonça”nın (koalisyon hükümetinin) “sosyalizm”le yaftalandığı, Pedro Sánchez veya Lula gibi liderlerin “komünist” kabul edildiği, Trump ve Rubio’nun desteklediği aşırı sağın ve gerici uluslararası hareketin durdurulamaz ilerleyişine tanık olunan dönemde, “Küba deneyiminin yok olması, bunun üzerinden, yarımkürede ‘gerçek’ sosyalizm döneminin tümüyle kapatılması, bizi kültür savaşının başka bir aşamasına taşıyacak. Bu aşamada bugün hâl” liberal demokratik anlaşmaya uyanlar hoş görülmeyecek.”

Lula, Petro, Portekiz Sosyalist İşçi Partisi veya Sol Blok'un anlamadığı şey, tam da bu. Iramís Rosique şöyle devam ediyor:

“Belki de ‘kurallara uydukları’ sürece peşlerine kimsenin düşmeyeceğine inanıyorlar. Diğerleri ise ‘kurallara uydukları’ halde zulüm gördüklerini unutmuşlar. Bugün Maduro’ya sırtlarını dönüyorlar veya Küba’da olan bitene göz yumuyorlar. ‘Küba’nın meselesi’nin sadece Küba’ya özgü olmadığını anlamıyorlar. Emperyalizm var olduğu sürece, halkların iç işleri diye bir şey olmayacak. Dolayısıyla, mevcut bağlam dâhilinde sol, Küba ile dayanışmayı ve onun bekasını varoluşsal bir mesele olarak görmelidir.”

Solculardaki sessizlik veya “ama”larla yüklü eleştiriler, bizi daha da savunmasız ve zayıf kılıyor. Hepimizi, Miami’nin, Rubio’nun ve Trump’ın yürüttüğü siyasete ortak ediyor, uğruna savaşacaklarına dair yemin ettikleri Amerikan emperyalizminin safına fırlatıp atıyor. Bugün kimse gaflete düşmesin. Çünkü onlar, bizim de kapımızı çalacak.

Raquel Riberiro
12 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: