Giriş
Joe
Pateman’ın, genelde Marksizmin, özelde Lenin’in çalışmalarının günümüzde
ırkçılığın ısrarlı varlığını analiz etme ve anlama açısından önemini yeniden
vurgulayan ve savunan makalesi bize düşündürücü ve kışkırtıcı bir okuma
sunuyor.
Pateman’ın,
ilk olarak 6 Kasım 2024'te Toronto’daki York Üniversitesi’nde bir Marksist
okuma grubunda sunulan makalesi (2025), kapitalist dünya ekonomisi içinde
yapılandırıcı bir güç olarak emperyalizmin devam eden merkeziliğine ve bunun
kapitalist toplumda hüküm süren ırkçılığı nasıl desteklediğine dikkat çekiyor. Makale,
bilhassa ırkçılıkla mücadelede ve işleyişi için ona bağımlı hale gelmiş bir
sistemi aşmada hayati bir unsur olarak enternasyonalizmi savunmasıyla, ırkçılık
karşıtı strateji açısından dikkate almamız gereken birçok başlık sunuyor.
Rusya’nın
çok etnikli bir ulus olduğu (ki hâlâ öyle), monarşisinin o dönemde Rus olmayan
etnik gruplara karşı ırk ayrımcılığı yaptığı gerçeği üzerinde duran Lenin’in,
farklı ırkları ve kadınları dışlamayan, insan özgürlüğüne adanmış bir komünist
olduğunu hatırlamak gerekiyor. Pateman’ın da vurguladığı gibi, Lenin’in not
defterleri, ırk ve emperyalizm sorunuyla oldukça ciddi bir şekilde ilgileniyor.
Ama bir yandan da Lenin’in kitabı, Rus monarşisi döneminde yayınlanan eserlerin,
kendi kendisini sansürlemek zorunda kaldığı bilinerek okunmalı.
Bununla
birlikte, Rusya’da birleşik bir işçi hareketi için ırkçılıkla mücadele, Lenin
için çok önemli bir husustu. Devrim sonrası dönemde Lenin’in ırkçılık ve
emperyalizmi birbirine bağlayan bu eserleri yayınlamamış olması üzücü olsa da,
ırkçılıkla mücadelenin sorunları, devrimden sonra da Lenin’in siyaseti ve
uygulamalarının bir bileşeni olarak kaldı. Dahası, Lenin’in eserlerindeki bu
sınırlar, yazıldıkları zaman ve bağlam nedeniyle, tüm dünyanın eksiksiz bir
şekilde açıklanmasını ve kapitalizmden kurtuluş yolunun tek bir eserde
sunulmasını beklemememiz gerektiğini söylüyor. Bunun yerine, görevimiz, bizden
önceki teorisyenlerin bize bıraktığı araçları ortaya çıkarmak, bu araçları, bugündeki
teori faaliyeti ve mücadelelerle birlikte, bugün ait olduğumuz dünyayı
anlamanın somut gerekliliğine uygulamaktır.
Dr.
Tamanisha J. John ve Chris Little, Pateman’ın Lenin’in emperyalizm teorisinde
ve emperyalizme karşı mücadelesinde ırk, ırkçılık ve ırkçılıkla mücadelenin
önemi üzerine yaptığı sunum sırasında tartışmacı olarak görev aldılar.
Başlangıçta iki ayrı yorum olarak sunulan bu iki bakış açısı, Pateman’ın “Lenin,
Emperyalizm ve Irksal Kurtuluş” makalesine cevap olarak, genel bir yorum sunmak
üzere bir araya getirildi.
Emperyalizm
Avrupamerkezcidir, Marksizm Değildir
Marx’ın
(dolayısıyla Lenin’in) ırk ve ırkçılık konularındaki önemine ilişkin bu mesele,
Batı’da Marksizmin “Avrupamerkezci” olduğu yönünde yaygın biçimde dile
getirilen efsane göz önüne alındığında, önemlidir. Bir Karayipli akademisyen
olarak Tamanisha, birçok Karayipli entelektüelin bu burjuva bakış açısıyla Marx’ı
açıktan reddettiğini (bugün de reddetmeyi sürdürdüğünü), bunun da nihayetinde
Karayipler’in (Afrika’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın) kurtuluşu ve
kalkınması pahasına kapitalizmi desteklediğini dile getiriyor. Örneğin, Walter
Rodney, 1975 yılında New York’taki Queen’s College’da verdiği “Marksizm ve
Afrika’nın Kurtuluşu” başlıklı konuşmasında, Marksizmin “Avrupamerkezci” ve “Avrupai
bir olgu” olduğunu iddia edenlerin bunu kanıtlaması gerektiğini söylüyor.
Elbette, bu türden efsaneleri yayanlar, bu sorumluluğu omuzlayacak kişiler
değildirler. Rodney’nin dediği gibi: “Birçok insan, hâkim propaganda göz önüne
alındığında, nedenini gerçekten bilmeden yola Marksizm karşıtı olarak başlar.”
Rodney’ye göre (1975):
“Burjuvazi ne kadar karşı
çıkarsa çıksın, tüm burjuva düşüncesinin ortak bir birleştirici noktası vardır.
Neticede bu düşünceler, Marksist düşüncenin geçerliliğini, mantığını vb.
sorgulama çabası etrafında birleşmişlerdir. Bu nedenle, ‘Marx’ın
ırksallaştırılmış halklar için geçerli olup olmadığını’ sorduğumuzda şu cevabı
veriyorlar: “Maalesef biz de bu çerçeveye ve kalıba uyuyoruz. […] İngiliz-Amerikan
geleneği, felsefi olarak Marksizme karşı yoğun bir düşmanlık besliyor. Bu
düşmanlık, kendisini kendisine has bir biçimde ortaya koyuyor. Marksizm
çalışmasından bile beri durmaya çalışıyor.’ Dolayısıyla, ‘İngiliz geleneğinde,
ki bu gelenek, dünyanın bu bölgesine, Karayipler’e ve Afrika’nın birçok yerine
de aktarılmıştır, Marksizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamak modadır.
Cehaletiyle övünmek, Marksizme karşı olduğumuzu söylemek modadır. Bu konuda
sıkıştırılınca, ‘Ama neden okumaya zahmet edeyim ki? Açıkça saçma.’ diye cevap
verilir. Yani, okumadan saçma olduğunu bilir ve saçma olduğunu bildiği için
okumaz, bu nedenle de bu konudaki cehaletiyle övünür.”
Burjuvanın
Marksizme, dolayısıyla Marx’a karşı uyguladığı çifte standart, onun yazılarının
sağladığı sömürge karşıtı ve özgürleştirici görüşlerden kaynaklanmaktadır.
Gerçekte, Marx, “ırkçılığı işçi sınıfının gizli acizliği” olarak adlandırmıştır
(Graf, 2025: 384, MECW Cilt 44: s. 475). Marx, yaşamı boyunca, çalışmalarının “tek
yönlü tarihsel-felsefi meta anlatılar” olarak yorumlanmasını eleştirmiş, bu tür
yorumları reddetmiştir (Graf, 2025: 389, MECW Cilt 24: s. 199) ki bu yorumlar,
Avrupa’yı ve içindeki gelişmeleri küresel bir şablon olarak görür.[1]
İşin
tuhaf yanı, bu “Avrupamerkezcilik” suçlaması, beyaz üstünlükçü Lothrop Stoddard
tarafından ilk kez açıklanan realizme de Batı’nın sanayileşmiş devletleri haricinde
dünyanın büyük çoğunluğunun bu dönemde sanayileşmiş refahı desteklemek için
kemer sıkma politikalarıyla karşılanması gereken genel bir krizin tanımladığı
Büyük Buhran’dan ülkeleri “kurtardığı” için övülen Keynesçiliğe de yöneltilmemektedir.
Aynı şey, liberal anlatılar ve özellikle liberal kalkınma anlayışları için de
söylenebilir.
İşin
aslı şu ki, neredeyse altı yüzyıldır egemen ekonomik sistem olarak Batı
(Avrupa) kapitalizmi, sermayenin yararına olan bir insani hiyerarşi
yaratmıştır. Bu gerçekler, uluslararası dayanışmayı (enternasyonalizmi)
gerektiren evrensel insan özgürleşmesine yönelik kaygı ve mücadele göz önüne
alındığında, ırk, sömürgecilik ve emperyalizm konularını Marksistler ve
Marksist düşünceyi zenginleştirenler için uzun zamandır önemli kılmaktadır.
Joe
Pateman, Lenin’in Emperyalizm Defterleri çalışmasını derinlemesine
inceleyerek, Avrupa’nın kıtaya olan yoğun bağımlılığı nedeniyle Afrika’nın
Lenin’in emperyalizm teorisinin merkezinde yer aldığı gerçeği üzerinde duruyor.
Lenin’in Afrika ve Avrupa sorunuyla olan ilişkisi, onu “Avrupa’yı ‘zencilerin
sırtından geçinen’ bir rantçı” olarak tanımlamaya yöneltti (Pateman, 2025). Bu
tanım, aynı zamanda Lenin’in ırksallaştırma süreçlerine dair anlayışını da
şekillendirdi. Emperyalizm ve ırkların sınıflandırılması, insan gruplarını
birlikte çalışan maddi ve ideolojik sömürülere, dolayısıyla ırkçılığa tabi
kıldı. Kapitalizmin, hem tarihsel zeminde Avrupa içerisinde hem de dışında işleyen
bir süreç olarak ırksallaştırma süreci, her daim onun gelişimini desteklemek ve
sürdürmek için işletildi.
Irkların
kategorilere ayrıştırılması, bu ayrıştırmaların (farklılıkların) verili maddi
ve ideolojik sonuçlarıyla birlikte, farklı halklara değer ve önem atfetmeye katkı
sundu. Bu değerlendirme, (Marksizmde vurgulandığı gibi) ücretli emek yanında
ücretli emeğin henüz sanayileşmiş ülkelerdeki kadar baskın olmadığı ortamlarda
insanların ücret ödenmeyen emeği için de yapıldı. Marksizmi, sanayileşmiş
ülkeler de dâhil olmak üzere, küresel olarak ırksallaştırılmış insanlar için
hem alakalı hem de yararlı kılan da bu son gerçektir. Bu nedenle, Marksist
düşüncenin, çeşitli bağımsızlık mücadelelerinde ve devrimlerde Marksist
düşünceyi kullanan ırksallaştırılmış halklar tarafından genişletilmiş olması
şaşırtıcı değildir.[2] Aslında Marksist düşünce, ırksal kurtuluş hareketleri de
dâhil olmak üzere kurtuluş hareketlerinden kopartıldığında, bu hareketlerin
başarısız olduklarını bizzat görüyoruz. Pateman, daha yakın tarihli bir örnek
olarak Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinden bahsediyor.
1975’te
Rodney, Kwame Nkrumah örneğini kullanıyor. Rodney, Nkrumah gibi bir figürü
seçerek, Nkrumah’nın sınıfların varlığını inkâr eden özgül bir pan-Afrika yolunu
izlemeye çalıştıktan sonra, Gana’daki sınıfları anlamak için Marksizmin
gerekliliğini nasıl fark ettiğini ortaya koyuyor. Gana’da sınıf sorununu
küçümsemek, Nkrumah’nın Gana’daki tüm Afrikalılar için daha geniş bir
özgürleşme biçimi arayışına karşı çıkan sınıf düşmanlıkları nedeniyle, Gana’nın
küçük burjuvazisi tarafından devrilmesine yol açtı (Rodney, 1975).
Tamanisha,
Pateman’ın ırkçılığa dair konuşmasını ve bunun Lenin’in not defterlerinde nasıl
analiz edildiğini ele alıyor. Rodney’nin Afrika’nın özgürleşmesi konusunda
Marksizmin sahip olduğu önemle ilgili konuşmasını değerlendirmeye tabi tutuyor.
Rodney’nin Guyana’da, Forbes Burnham’ın sözde sosyalist ve Pan-Afrikacı
diktatörlüğü döneminde katledildiği gerçeğinin bilincinde olan Tamanisha, Pateman’ın,
emperyalist ırkçılıkla ilgili tartışmasının, solun emperyalizmin gücünü yeniden
üreten (ve meşrulaştıran) ideolojik altyapılara kendi devrimci mücadelemiz ve
hareketlerimiz içerisinde karşı çıkmasının şart olduğuna dair tespiti akla
getirdiğine inanıyor. Bu itiraz, ırk kategorisinin mi sınıfa yoksa sınıf kategorisinin
mi ırka galebe çaldığı ile ilgili o gerici sorunun ve tartışmanın hüküm sürdüğü
bugünde önem kazanıyor.
Gerçek
şu ki, ırkçılık (dolayısıyla ırkçı kategorilerin kendileri) kapitalizmin ve
emperyalizmin özünde yer alıyor, hatta Avrupalıların egemen olmadığı alanlarda
bile; Rodney de suikastına kadar bu gerçekle mücadele etmişti. Marx gibi Rodney
de “ırkçılığı ve emperyalizmi” destekleyen maddi gerçekliğin değişkenlik arz
ettiğinin bilincine varmıştı (Graf, 2025: s. 384). Değişken koşullar,
insanların toplumlarının doğasını incelemelerini, Rodney’nin Guyana’daki
durumunda olduğu gibi, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele
etmelerini gerektiriyordu.
Rodney’nin,
yerli ve yabancı sermaye ile ittifak halinde olan ve “emperyalizmle ortaklık
kuran” (Campbell, 1981: 59) gerici küçük burjuva sınıfına hizmet eden bir rejim
olarak gördüğü sözde sosyalist ve pan-Afrikacı Burnham rejimini incelemesi,
ırkçılık ve emperyalizm arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor: Burnham rejimi,
hem Guyana’daki işgücünde açığa çıkan ayrımcılık temelinde ırksal bölünmeleri
teşvik eden hem de anti-komünizmi güçlendiren “CIA’in finanse ettiği grevlere
ve isyanlar” (Campbell, 1981: s. 50) üzerinden, sözde “solcu” kimliğine
meşruiyet kazandırmıştır. Bu durum, Rodney ve Emekçi Halk İttifakı’ndaki (WPA) muhtelif
yoldaşlarıyla tam bir tezat teşkil ediyordu. Onlar, sömürge sonrası dönemde elitlerin
egemen olduğu, zorunlu olarak neo-sömürgeci (emperyalizm yanlısı) bir yola
giren yönetim biçimi nedeniyle Guyana halkının karşı karşıya kaldığı
antidemokratik dinamikleri açığa çıkarttı. Guyana halkı, bu yönetim biçimiyle
sömürü arasındaki bağı kolaylıkla kurdu. Rodney ve WPA’in ortaya koyduğu bu
gerçeklere karşı çıkamayan, ancak gene de “ulusal kurtuluş ve sosyalizmle
tanımlı dil”i kullanmak zorunda kalan (Hall ve Camp, 2025) Burnham ve rejimi,
Rodney’ye siyasi suikast düzenleyerek, ırkçılık ve ABD emperyalizmiyle olan
ittifakını pekiştirdi. Bu dinamikler, Guyana halkı ve Exxon Mobil ile ilgili
olarak Guyana’da ve ayrıca Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ndeki mevcut ABD
emperyalizmi yanlısı rejim değişikliği çabalarında da etkisini sürdürmektedir
(John, 2023). Bu rejim değişikliği çabaları, bugün Karayipler’deki neo-kolonyal
hükümetlerden destek alıyor. Bu hükümetler, aynı zamanda bölgenin “barış
bölgesi” olduğunu söyleyen dile başvuruyorlar.
Bu
olaylar bize, ırkçılığın imparatorluk, kapitalizm ve emperyalist dış
politikadan asla ayrılamayacak bir sistemin parçası olduğunu göstermektedir.
Irkçı ideolojileri yeniden üreten yapılar, bu güçlere çalışır. Dolayısıyla,
emperyalizm ve müttefikleri çeşitlilik arz eder. Yani kişinin ırk, toplumsal cinsiyet,
cinsellik, din ve etnisite temelli kimlikleri, kişinin emperyalist ırkçılığa
yardım etmekten alıkoymaz.
Haziran
2025’te Boston Review, Walter Rodney'nin suikastından sonra Stuart Hall’un
“kısa süre önce keşfedilmiş olan, 1974 tarihli bir konuşmasını” yayınladı; Hall
bu konuşmada, “siyahi devrimin asla siyah tenli olan insanlarla ilgili
olmadığını, iktidarın koşullarını değiştirmekle ilgili olduğunu” söylüyor (Hall
ve Camp, 2025). Tamanisha, bu konuyu burada ele almanın gerekli olduğunu
düşünüyor; çünkü bu, mücadelenin hem sınıflar arasında hem de sınıfların içinde
sürdüğünü, özellikle de liberal veya faşist amaçlar için araçsallaştırılmaması
gereken alt ve diğer marjinalleştirilmiş sınıflar arasında önemli bir
hatırlatma niteliği taşıdığını gösteriyor. Bu amaçlar, emperyalist ırkçılığa
büyük ölçüde yardımcı oluyor. Irk, çoğu zaman, emperyalist gücün düşmanı
olmanın gerekliliği yerine, belirli bir anda kimin iktidarı elinde tuttuğunun
sınırlarını değiştirmek üzerinden ele alınıyor. Aksi takdirde, emperyalist güç
tarafından ele geçirilip evcilleştirilme riskiyle karşı karşıya kalınıyor.
Bu
noktada mesele, ırkçı, kapitalist ve emperyalist sistemlerin, kurumların ve
uygulamaların başında veya ideolojik üretimin su başlarında daha fazla beyaz
olmayan insan bulunması değil. Kurtuluşu bu getirmeyecek.
Irkçılığa,
kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele, istisnai veya yerelleştirilmiş
değil, aktif olarak mücadele edilmesi gereken küresel bir mücadeledir. Rodney’nin
hayatı ve çalışmalarının gösterdiği gibi, bu mücadele hem piyadelere hem de
sahtekârlara sahiptir. Bu piyadeler ve sahtekârlar da ezilen ve
marjinalleştirilmiş insanlara şiddet uygulama konusunda daha az tehlikeli
değildirler.
Irk
ve Emperyalizm Birbiriyle İlişkili Kavramlardır
Chris,
çalışmasında Pateman’ın teorik temelinden farklı bir temel üzerinden hareket
ediyor. Bu temel üzerinden Chris, Lenin okumasının, günümüz solu için hem
açıklama hem de stratejideki zorlukları gidermek için ortak bir zemin sağladığını
söylüyor.
Pateman,
birkaç önemli iddiada bulunuyor: modern ırkçılık, emperyalizm kaynaklıdır. Irkçılığı
yeniden üretmede merkezi bir rol oynayan bir “işçi aristokrasisi” mevcuttur. Irkçılıkla
mücadele, beynelmilel bir mücadele olmalıdır. Emperyalist ırkçılık, ırkçılığın
son aşamasıdır.
Chris,
bu “işçi aristokrasisi” meselesinin ve bunun Joe’nun ırkçılık karşıtı stratejisiyle
ilgili diğer noktalarıyla olan ilişkisinin daha fazla tartışmaya ihtiyaç duyduğunu
tespit ediyor.
“İşçi
aristokrasisi” kavramı, emperyalizmin merkezdeki işçi sınıfı öznelliği
üzerindeki etkilerini anlamanın bir parçası olarak dikkate alınması gereken
değerli bir önermedir. Ancak Chris, bunun çağdaş dünya düzeninde sınıf oluşumu
ve sınıf bilincine dair eksiksiz bir açıklama sunmamıza imkân sağladığından tam
olarak emin değil. Bunun iki sebebi var.
İlk
sebep şu: Charles Post’un savunduğu gibi, küresel Güney ve Kuzey arasındaki
muazzam ücret farklılıklarını sürdürmede aşırı kârların mevcut rolünü
sorgulamak gerekiyor. Güney’den elde edilen toplam kârların ABD’deki toplam
ücretlerin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğu tahmin ediliyor (Post, 2010:
s. 20). Elbette, yalnızca kâr akışlarına odaklanmak, küreselleşmiş değer
zincirleri boyunca farklılaşmış sömürünün doğasını yeterince kavrayamıyor.
Jason Hickel vd. (2022) tarafından ele alınan kaynak gaspına odaklandığımızda
ise, günümüzde bir işçi aristokrasisinin işleyişine dair kanıtlara ulaşıyoruz. Bununla
birlikte, Chris, geliştirildiği emperyal döneme yöneltildiğinde çok daha büyük
bir açıklayıcı güce sahip olduğunu düşündüğü Leninist açıklamanın, günümüzde
var olan bir işçi aristokrasisinin kuramsallaştırılması için tek başına yeterli
olup olmadığını sorguluyor.
Chris
için ikinci ihtilaflı alan, öznellik ve ideoloji alanıdır. Joe, “Leninizmin,
işçi sınıfı içerisinde modern emperyalist ırkçılığın temelinin maddi değil
ideolojik olduğunu” iddia ediyor (Pateman, 2025). Peki ideolojinin kendisinin
maddi bir temeli yok mu? Barbara Fields’ın da belirttiği gibi, ideoloji, “insanların
yaşadıkları ve yarattıkları toplumsal gerçekliği kabaca anlamlandırdıkları,
günlük yaşamın tanımlayıcı kelime dağarcığıdır” (1990: s. 110). Güney’de olduğu
kadar Kuzey’de de işçiler arasındaki kapitalist toplumsal ilişkiler, hem ülke
içinde hem de uluslararası alanda işçi sınıfları arasında dayanışmayı
baltalayan rekabeti temel alıyor. Post’un da belirttiği gibi, bu rekabet ortamı,
“işçiler arasında ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, yerliciliğin ve diğer muhafazakâr
fikirlerin gelişmesi için toplumsal bir ortam sağlıyor” (Post, 2010: s. 34).
Irkçılığın
ideolojik temelleri mevcuttur. Irkçılık, kendisini işçilerin kapitalist
toplumsal ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda amansız rekabet ve sürekli
yoksulluk tehdidiyle yüklü bir dünyayı anlama çabaları üzerinden ortaya koyar.
Sonuçta ortaya yanlış, şiddetle tanımlı, yıpratıcı, en nihayetinde kendi kendisini
baltalayan bir anlayış da çıkabilir. Bu süreç, statükoyu korumakla ilgilenenlerin,
eşitsizliğin, sefaletin ve toplumsal yoksunluğun varlığı ve sürekliliğinin
açıklaması olarak yaygınlaştırdıkları ırkçı anlatılarla ve bunların
yoğunluğunun ırkla ilişkilendirilmesiyle işler.
A.
Sivanandan’ın savunduğu gibi, işçi sınıfında ırk temelinde ayrışan yoksulluk
düzeyleri, işçilerin “ırk bilincini araya sokarak ortak bir sınıf bilincine
ulaşmalarını” engellemek için bir araç haline gelir (1976, s. 350). İşte bu ırk
temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, ırkçılık ideolojisinin gelişip
serpildiği, sınıflar arasında dayanışma tesis etme ve ortak sınıf çıkarları üzerinden
mücadele yürütme çabalarının sergilendiği zemini teşkil etmektedir.
İşçi
aristokrasisi fikrinin yararı sınırlıdır. Bu fikir, küresel Kuzey’deki işçi
sınıfı bilincini ve sınıf oluşumunu açıklamak için yeterli değildir. Zengin
ülkelerde işçi militanlığının etkisiz hale getirilmesinin ve potansiyel
mücadelenin büyük ölçüde nötrleştirilmesinin nedeni, Kuzey’deki işçi sınıfının
emperyalizmin ganimetleriyle “satın alınması”, ardından bu ganimetleri savunmak
için savaşması değil, emperyalizmin dünya ekonomisinde yapılandırıcı bir güç
olarak kurduğu karmaşık ilişkiler ve olası mücadele alanının kısıtlanmasıdır.
Koşullara bağlı olarak, bu kısıtlama gerçek olabilir veya aslında kapitalist
toplumsal ilişkilerin, yani ideolojinin ezici ağırlığıyla kısıtlanmış algılar
nedeniyle açığa çıkabilir.
Bugün
sosyalistlerin görevi, hem gerçek hem de algılanan kısıtlamaları, kendi
çıkarları doğrultusunda gerici pozisyonlara duçar olan toplumsal sınıfın teslim
alınması için kullanılan prangalar olarak görüp görmezden gelmek yerine, bu
kısıtlamaları kabul edip aşmaktır.
Irk
ve ırkçılık ideolojisi, genelde milliyetçi ifadeleri temel alırlar. Bu durum,
ulusal bağlamın, ırkçılığın ideolojik yapılarının maddi temeli olan kapitalist
emperyalizmin işleyişiyle yapılandırılmış bir dünyaya tabi olduğu gerçeğini
gizler. Dünyayı anlamak için anlamlı olan alternatif teorik çerçevelerin mevcut
olmadığı koşullarda (bu çerçevelerin yok edilmesi neticesinde) işçiler, ırkçı,
yerlici ve üstünlükçü dünya görüşlerini ve siyasi projeleri benimsemek zorunda
kalırlar. Sistem içerisinde diğerlerine göre nispeten avantajlı konumda olanların
işçilerden eksik kalır bir yanları yoktur (Camfield, 2016) Ancak, W.E.B. Du
Bois’in de belirttiği gibi bu, bir “zehirli yemdir” (Camfield, 2016: s. 55).
Sonuç olarak, küresel Kuzey’dekiler göreceli avantajlar elde etseler de,
emperyalizm koşullarında kendilerine dayatılan dünyevi koşulları kabul etmek
tüm işçilerin kendi çıkarlarına aykırıdır.
Bu
bağlamda, Pateman’ın (2025) “işçi aristokrasisinin emperyalist kökeni
belirlenip doğrudan ele alınana kadar, ırkçılık karşıtı eğitim, işçi sınıfı
arasında ırkçı görüşleri caydırmada ancak belirli bir noktaya kadar etkili
olacaktır” iddiası, anti-emperyalizm olmadan ırkçılıkla mücadele
edilebileceğine dair fikirde yapılmış, hayati öneme sahip bir düzeltmedir.
İster
bir işçi aristokrasisi olarak kavramsallaştırılsın, isterse küresel olarak ele
alındığında işçiler arasındaki muazzam gelir eşitsizliği ve toplumsal
farklılaşma olarak görülsün, bu gerçeklerin emperyalist kökeni ve bununla nasıl
yüzleşileceği, günümüz sol stratejisi için önemli bir meseledir. Bu bağlamda,
ırkçılığa karşı mücadelenin zorunlu olarak emperyalizme karşı mücadele olduğu,
bunun tersinin de geçerli olduğu açıkça görülmektedir.
Chris,
ırkçılıkla antiemperyalist bir dille mücadele etmenin stratejik olarak aciliyet
arz etmesinden çok kavram ve teori üzerinde durur. Pateman’ın makalesi, Kara
Panter Partisi’nin üstlendiği ırklar arası, enternasyonalist güç inşasından
çıkarılan önemli dersleri ve bu stratejinin yol açtığı, ABD devleti tarafından
yok edilmeye çalışılan ihtimallere vurgu yapar.
Emperyalizm,
doğası gereği beynelmileldir. Bu nedenle, işçi sınıfı dayanışmasını kısıtlamaya
hizmet eden ulusal sınırları aşan hareketler, emperyalist aygıttan özellikle
şiddetli bir tepki alır. Pateman ayrıca, Lenin’in çalışmalarını teorik bir
rehber olarak alan küresel Güney’deki birçok devrimci hareketin ve projenin
ırkçılıkla mücadelede elde ettikleri başarıları yeniden öne çıkartarak önemli
bir iş yapıyor.
Bugün
küresel Kuzey’deki bu örnekler karşısında, emperyalizmin maddi sonuçlarının
ürettiği ideolojik çerçeveleri parçalayan, ırkçı saldırıların muhatabı olan
halkların öncülük ettiği isyan hareketlerinin mevcutta oynadığı ve oynaması
muhtemel rolleri takdir etmemiz gerekmektedir. Bu ideolojik çerçevelerin işçi
sınıfını ve geniş halk kitlelerini dünya genelinde teslimiyete sürüklediğini
bilmeliyiz.
Sonuç
Birlikte
kaleme aldığımız bu yorumda, Pateman’ın makalesini sunduğu gün okuma grubumuzda
tartışılan her şeyi kapsamıyor. Buna karşın, emperyalizmin ve emperyalist
ideolojilerin hem kapitalizmi hem de ırkçılığı üretme, sürdürme ve devam
ettirmedeki bütünleyici rolü konusunda geliştirdiğimiz düşüncelerle ilgili kimi
bilgiler sunuyor. Yorumumuzu, sunum sırasında tartışılan iki anti-emperyalist
mücadele olarak Haiti ve Filistin’deki mücadelelerle ilgili bazı düşüncelerle
sonlandırmak istiyoruz.
Bu
mücadeleler, bize göre, Lenin’in anti-emperyalist örgütlenme için sahip olduğu kalıcı
önemine vurgu yapıyorlar. Pateman’ın eleştirisinin odağında Lenin’in teorisi
durmasa da bu eleştiri, Lenin’in teorisinin emperyalist ırkçılıkla mücadele
aracı olarak savunulması gerektiğini söylüyor. Bilhassa ırkçılıkla mücadelenin
nasıl örgütleneceği üzerinde duruyor.
Bu,
okuma grubunun epey önem verdiği bir meseleydi. Çünkü o dönemde (1) ABD başta
gelmek üzere, Batılı devletlerin ve onların neo-sömürgeci müttefiklerinin
desteğiyle İsrail, Filistin’de yürüttüğü soykırımı yoğunlaştırmıştı; (2)
çoğunlukla ABD ve Kanada tarafından finanse edilen Çokuluslu Güvenlik Destek
Misyonu’nun (MSS) bir parçası olarak ülkeye asker yerleştirilmesinin ardından
Haiti’de yüzlerce kişinin öldürülmesinin üzerinden 14 aydan fazla zaman
geçmişti.
Viewpoint dergisi
için yazdığı bir makalede Rodrigo Nunes (2017), Lenin’in çalışmalarını ve
mirasını savunurken, Lenin’in günümüzde solun örgütlenme sahasında yüzleştiği
güçlüklerle başa çıkma konusunda sahip olduğu kalıcı öneme ve uygulanma
sahasının genişliğine vurgu yapıyor. Pateman’ın çalışmasına katkı sunan Nunes,
Lenin’i öncelikle bir örgütleyici olarak tanımlayarak, hem Lenin’in yazılı
eserlerinden hem de siyasi faaliyetlerinden aldığı derslere geri dönmenin, mevcuttaki
hareketlerin belirledikleri hedefler karşısında neden yetersiz kaldıklarına
ilişkin eleştirel bir analizin nasıl yapılabileceğini soruyor.
Ekim
Devrimi’ne önderlik eden Marksist bir örgütçü ve düşünür olarak Lenin, örgütlenmesinden
ders çıkarabileceğimiz bir isimdir. Nunes, mücadelelerimizi canlı tutan nihai
hedefe ulaşma ihtimaline dair ufkumuza hiçbir kısıtlama getirmeksizin, karşı
karşıya olduğumuz alanı gerçekçi bir şekilde değerlendirerek, Lenin’in hem hırs
hem de devrimci pragmatizme odaklanmasından çıkarttığı dersler üzerinden açığa
çıkacak yaratıcılık imkânına vurgu yapıyor. Bunun yanında, disiplin ve
stratejik sabır, mücadeleleri uzun vadeli bir perspektife oturtmak çok önemli
hususlar.
Bugün
Batı kapitalizminin ABD öncülüğünde hareket eden emperyalizmle birlikte mevcut
dünya düzenini tahkim edecek askeri stratejileri uygulamaya koyduğu gerçeklikte
bizim enternasyonalizmle tanımlı anti-emperyalist dayanışmanın ve mücadelelerin
neye benzeyeceği üzerine kafa yormamız, bunlar için kavga yürütmemiz
gerekmektedir.
Emperyalizm,
kapitalist ekonomik mantığın sessizce zorlamasıyla çözülemeyen, ortaya çıkan
çelişkilere bir çözüm bulma girişiminde başvurulan, kapitalist dünya düzeninin
anahtarı olarak ortaya çıkar. Bu çözüm bulma yeteneği varlığını, insanlığın tüm
kesimlerinin, mevcut düzeni koruma hizmeti dâhilinde, daha aşağı veya gözden
çıkarılabilir hale getirildikleri ırk üretimine borçludur.
İsrail’in
Filistin’deki soykırımı ve Batı’nın Haiti’ye yönelik askeri müdahalesi, ırk ve
emperyalizmin bu şekilde iç içe geçtiğinin iki somut örneğidir. Filistinlilerin
sadece İsrail işgaline değil, kapitalist emperyalizmin tamamına karşı geliştirdikleri
direniş, mülksüzleştirilmeye ve sürgünlere boyun eğmeye yönelik reddiyeleri,
Batı emperyalizminin başını yaklaşık yüz yıldır ağrıtmaktadır. Batı’daki siyasi
sınıfların, Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı, aktif olarak desteklemenin
yanında, hoş görme yeteneği gösterebilmesi bile, emperyal egemenliğin ve
meşruiyetin bir aracı olarak ırkla ilişkili bir meseledir. Dahası, hem İsrail’deki
ırk ayrımcısı sistem hem de Batılı devletlerin ve kurumlarının soykırıma
ortaklığını kolaylaştıran Filistin karşıtı ırkçılık, daha geniş manada,
kapitalist emperyalizmin tarihine işlemiş, ırk temelli tabakalaşma ve zulüm
geleneğinin bir parçasıdır (Hanieh vd., 2025).
Aynı
şekilde, Haiti’nin yüzyıllardır süren sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı
özgürlük ve kendi kaderini tayin etme hakkı temelli direnişi, Batı’yı rahatsız
etmeye devam etmektedir. Haiti’nin coğrafi konumu ve Karayip’teki üretim
zinciri içerisinde sahip olduğu yer, yani önce Karayipler’in en kârlı köle
kolonisi, şimdilerde ise hem ABD hem de Kanada için yakın bir üretim merkezi
olması, Haitililerin egemenlik ve kendi kaderini tayin etme mücadelesini uzun
zamandır Batı tarafından şiddetle karşı çıkılan bir şey haline getirmiştir.
Haiti’deki
“siyasi istikrar”, Batı’nın ülke üzerindeki yönetiminden başka bir anlama
gelmemektedir. Haiti direnişini durduramayan Batı, Haiti’de hem iç hem de dış
güvenlik güçleri tesis ederek, Haitilileri bastırmak için ülkeye doğrudan
diktatörlükler dayatmaya devam etmektedir. ABD, Haiti’de faal olan Çokuluslu Güvenlik
Destek Misyonu’na (MSS) bağlı güçler üzerinden, Haiti ve Karayip bölgesini
askerileştirme çabaları dâhilinde, yeni askeri teknolojileri, özellikle
insansız hava araçları ve diğer hava silahlarını devreye sokmak için bir bahane
olarak kullanmıştır.
Pateman’ın
makalesindeki tavsiyelere kulak vermek ve Lenin’in emperyalizm teorisinde ırkın
rolünü göz ardı etmemek, bu süreçlere gerçek doğaları temelinde, yani dünya
kapitalizminin işleyişine tabi küresel ırksallaştırma süreçleri olarak nasıl cevap
vereceğimizi anlamamıza yardımcı olacak bir adımdır. Pateman’ın emperyalizmin
ırkçılığı sürdüren bir kapitalizm aşaması olarak anlaşılması gerektiğine
ilişkin argümanı, aynı zamanda faaliyet göstermek zorunda olduğumuz zemini
gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini söylemektedir.
Özellikle
küresel Kuzey’de ırkçılığa karşı elde edilen kısmi zaferler, emperyalizme karşı
daha geniş, dayanışmacı bir mücadelenin parçası olarak bütünleştirilmedikleri
takdirde parçalı yapısını muhafaza edecektir. Çünkü emperyalizm ırkçılıktan
ayrıştırılamaz, o, ırkçılığın temel bir katalizörüdür. Bu gerçeği kabul ettiğimizde,
birbirine bağlı bir sömürü ve baskı sistemi karşısında, siyasi hedeflerimizi
yok etmeden, pragmatik bir şekilde neyin başarılabileceğine dair bir
değerlendirme yapma ihtiyacı duyarız.
Bu
sistem, tek bir odağa sahip hareketlerle ortadan kaldırılamaz. Böylesi bir
strateji, kapitalizm koşullarında sömürü ve zulmün tüm doğasıyla yüzleşmenin
getirdiği güçlüğün farklı boyutlarını ve ölçeğini kabul etmeli, zorlu koşullara
rağmen ısrarcı olmak konusunda kararlı olmalıdır.
Chris Little
Tamanisha J. John
29
Aralık 2025
Kaynak
Chris
Little, Toronto’daki York Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde
doktora öğrencisidir. Guatemala’da kırdaki değişikliklerin ve işçi göçünün
ardındaki politik ekonomiyle ilgili bir tez çalışması yürütmektedir.
Tamanisha
J. John, aynı bölümde doçent olarak görev yapmaktadır. Karayip
bölgesinde şirketlerin gücünü, finansal alandaki dışlayıcı pratikleri ve
ekonomik emperyalizmi ele alan çalışmalar ortaya koymuştur.
Dipnotlar:
[1] MECW = Marx ve Engels Toplu Eserler.
[2]
Ayrıca bkz.: Rodney, W. 1975. Marxism as a Third World Ideology. Kanada:
Ontario Üniversitesi.
Kaynakça:
Camfield D (2016) “Elements of a historical-materialist theory of racism.” Historical
Materialism 24(1): s. 31–70.
Campbell
TA (1981) “The making of an organic intellectual: Walter Rodney (1942–1980)”. Latin
American Perspectives 8(1): s. 49–63.
Fields
BJ (1990) “Slavery, race and ideology in the United States of America.” New
Left Review (I/181): 95–118.
Graf
J (2025) “Marx and the accusations of antisemitism, racism, and eurocentrism:
An Introduction.” Science & Society 89(3): s. 372–392.
Hall
S, Camp JT (2025) “When we are all enemies of the state.” Boston Review,
12 Haziran 2025.
Hanieh
A, Knox R, Ziadah R (2025) Resisting Erasure: Capital, Imperialism, and Race
in Palestine. Londra, İngiltere: Verso Books.
Hickel
J, Dorninger C, Wieland H, vd. (2022) “Imperialist appropriation in the world
economy: Drain from the global South through unequal exchange, 1990–2015.” Global
Environmental Change 73: Madde 102467.
John
TJ (2023) “Guyana, beware the western proxy-state trap.” Stabroek News,
25 Aralık 2023.
Nunes
R (2017) “It takes organizers to make a revolution.” Viewpoint, 9 Kasım
2017.
Pateman
J (2025) “Lenin, imperialism, and racial liberation.” PDF.
Post
C (2010) “Exploring working-class consciousness: A critique of the theory of
the ‘labour-aristocracy’.” Historical Materialism 18(4): s. 3–38.
Rodney
W (1975) Marxism and African Liberation. New York (USA): Queen’s
College.
Sivanandan A (1976) “Race, class and the state: The black experience in Britain.” Race & Class 17(4): s. 347–368.


0 Yorum:
Yorum Gönder