26 Şubat 2026

, ,

Irkçılıkla Mücadele ve Lenin’in Fikriyatı: Irkçılıkla Emperyalizm Arasındaki Bağ

Gazze’deki soykırımla ilgili olarak Şubat 2024’te Port-au-Prince şehrinde
Tüm Haitililer Kurtuluş ve Eşitlik Hareketi’nin (MOLEGHAF) örgütlediği eylem.

 

Giriş

Joe Pateman’ın, genelde Marksizmin, özelde Lenin’in çalışmalarının günümüzde ırkçılığın ısrarlı varlığını analiz etme ve anlama açısından önemini yeniden vurgulayan ve savunan makalesi bize düşündürücü ve kışkırtıcı bir okuma sunuyor.

Pateman’ın, ilk olarak 6 Kasım 2024'te Toronto’daki York Üniversitesi’nde bir Marksist okuma grubunda sunulan makalesi (2025), kapitalist dünya ekonomisi içinde yapılandırıcı bir güç olarak emperyalizmin devam eden merkeziliğine ve bunun kapitalist toplumda hüküm süren ırkçılığı nasıl desteklediğine dikkat çekiyor. Makale, bilhassa ırkçılıkla mücadelede ve işleyişi için ona bağımlı hale gelmiş bir sistemi aşmada hayati bir unsur olarak enternasyonalizmi savunmasıyla, ırkçılık karşıtı strateji açısından dikkate almamız gereken birçok başlık sunuyor.

Rusya’nın çok etnikli bir ulus olduğu (ki hâlâ öyle), monarşisinin o dönemde Rus olmayan etnik gruplara karşı ırk ayrımcılığı yaptığı gerçeği üzerinde duran Lenin’in, farklı ırkları ve kadınları dışlamayan, insan özgürlüğüne adanmış bir komünist olduğunu hatırlamak gerekiyor. Pateman’ın da vurguladığı gibi, Lenin’in not defterleri, ırk ve emperyalizm sorunuyla oldukça ciddi bir şekilde ilgileniyor. Ama bir yandan da Lenin’in kitabı, Rus monarşisi döneminde yayınlanan eserlerin, kendi kendisini sansürlemek zorunda kaldığı bilinerek okunmalı.

Bununla birlikte, Rusya’da birleşik bir işçi hareketi için ırkçılıkla mücadele, Lenin için çok önemli bir husustu. Devrim sonrası dönemde Lenin’in ırkçılık ve emperyalizmi birbirine bağlayan bu eserleri yayınlamamış olması üzücü olsa da, ırkçılıkla mücadelenin sorunları, devrimden sonra da Lenin’in siyaseti ve uygulamalarının bir bileşeni olarak kaldı. Dahası, Lenin’in eserlerindeki bu sınırlar, yazıldıkları zaman ve bağlam nedeniyle, tüm dünyanın eksiksiz bir şekilde açıklanmasını ve kapitalizmden kurtuluş yolunun tek bir eserde sunulmasını beklemememiz gerektiğini söylüyor. Bunun yerine, görevimiz, bizden önceki teorisyenlerin bize bıraktığı araçları ortaya çıkarmak, bu araçları, bugündeki teori faaliyeti ve mücadelelerle birlikte, bugün ait olduğumuz dünyayı anlamanın somut gerekliliğine uygulamaktır.

Dr. Tamanisha J. John ve Chris Little, Pateman’ın Lenin’in emperyalizm teorisinde ve emperyalizme karşı mücadelesinde ırk, ırkçılık ve ırkçılıkla mücadelenin önemi üzerine yaptığı sunum sırasında tartışmacı olarak görev aldılar. Başlangıçta iki ayrı yorum olarak sunulan bu iki bakış açısı, Pateman’ın “Lenin, Emperyalizm ve Irksal Kurtuluş” makalesine cevap olarak, genel bir yorum sunmak üzere bir araya getirildi.

Emperyalizm Avrupamerkezcidir, Marksizm Değildir

Marx’ın (dolayısıyla Lenin’in) ırk ve ırkçılık konularındaki önemine ilişkin bu mesele, Batı’da Marksizmin “Avrupamerkezci” olduğu yönünde yaygın biçimde dile getirilen efsane göz önüne alındığında, önemlidir. Bir Karayipli akademisyen olarak Tamanisha, birçok Karayipli entelektüelin bu burjuva bakış açısıyla Marx’ı açıktan reddettiğini (bugün de reddetmeyi sürdürdüğünü), bunun da nihayetinde Karayipler’in (Afrika’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın) kurtuluşu ve kalkınması pahasına kapitalizmi desteklediğini dile getiriyor. Örneğin, Walter Rodney, 1975 yılında New York’taki Queen’s College’da verdiği “Marksizm ve Afrika’nın Kurtuluşu” başlıklı konuşmasında, Marksizmin “Avrupamerkezci” ve “Avrupai bir olgu” olduğunu iddia edenlerin bunu kanıtlaması gerektiğini söylüyor. Elbette, bu türden efsaneleri yayanlar, bu sorumluluğu omuzlayacak kişiler değildirler. Rodney’nin dediği gibi: “Birçok insan, hâkim propaganda göz önüne alındığında, nedenini gerçekten bilmeden yola Marksizm karşıtı olarak başlar.” Rodney’ye göre (1975):

“Burjuvazi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, tüm burjuva düşüncesinin ortak bir birleştirici noktası vardır. Neticede bu düşünceler, Marksist düşüncenin geçerliliğini, mantığını vb. sorgulama çabası etrafında birleşmişlerdir. Bu nedenle, ‘Marx’ın ırksallaştırılmış halklar için geçerli olup olmadığını’ sorduğumuzda şu cevabı veriyorlar: “Maalesef biz de bu çerçeveye ve kalıba uyuyoruz. […] İngiliz-Amerikan geleneği, felsefi olarak Marksizme karşı yoğun bir düşmanlık besliyor. Bu düşmanlık, kendisini kendisine has bir biçimde ortaya koyuyor. Marksizm çalışmasından bile beri durmaya çalışıyor.’ Dolayısıyla, ‘İngiliz geleneğinde, ki bu gelenek, dünyanın bu bölgesine, Karayipler’e ve Afrika’nın birçok yerine de aktarılmıştır, Marksizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamak modadır. Cehaletiyle övünmek, Marksizme karşı olduğumuzu söylemek modadır. Bu konuda sıkıştırılınca, ‘Ama neden okumaya zahmet edeyim ki? Açıkça saçma.’ diye cevap verilir. Yani, okumadan saçma olduğunu bilir ve saçma olduğunu bildiği için okumaz, bu nedenle de bu konudaki cehaletiyle övünür.”

Burjuvanın Marksizme, dolayısıyla Marx’a karşı uyguladığı çifte standart, onun yazılarının sağladığı sömürge karşıtı ve özgürleştirici görüşlerden kaynaklanmaktadır. Gerçekte, Marx, “ırkçılığı işçi sınıfının gizli acizliği” olarak adlandırmıştır (Graf, 2025: 384, MECW Cilt 44: s. 475). Marx, yaşamı boyunca, çalışmalarının “tek yönlü tarihsel-felsefi meta anlatılar” olarak yorumlanmasını eleştirmiş, bu tür yorumları reddetmiştir (Graf, 2025: 389, MECW Cilt 24: s. 199) ki bu yorumlar, Avrupa’yı ve içindeki gelişmeleri küresel bir şablon olarak görür.[1]

İşin tuhaf yanı, bu “Avrupamerkezcilik” suçlaması, beyaz üstünlükçü Lothrop Stoddard tarafından ilk kez açıklanan realizme de Batı’nın sanayileşmiş devletleri haricinde dünyanın büyük çoğunluğunun bu dönemde sanayileşmiş refahı desteklemek için kemer sıkma politikalarıyla karşılanması gereken genel bir krizin tanımladığı Büyük Buhran’dan ülkeleri “kurtardığı” için övülen Keynesçiliğe de yöneltilmemektedir. Aynı şey, liberal anlatılar ve özellikle liberal kalkınma anlayışları için de söylenebilir.

İşin aslı şu ki, neredeyse altı yüzyıldır egemen ekonomik sistem olarak Batı (Avrupa) kapitalizmi, sermayenin yararına olan bir insani hiyerarşi yaratmıştır. Bu gerçekler, uluslararası dayanışmayı (enternasyonalizmi) gerektiren evrensel insan özgürleşmesine yönelik kaygı ve mücadele göz önüne alındığında, ırk, sömürgecilik ve emperyalizm konularını Marksistler ve Marksist düşünceyi zenginleştirenler için uzun zamandır önemli kılmaktadır.

Joe Pateman, Lenin’in Emperyalizm Defterleri çalışmasını derinlemesine inceleyerek, Avrupa’nın kıtaya olan yoğun bağımlılığı nedeniyle Afrika’nın Lenin’in emperyalizm teorisinin merkezinde yer aldığı gerçeği üzerinde duruyor. Lenin’in Afrika ve Avrupa sorunuyla olan ilişkisi, onu “Avrupa’yı ‘zencilerin sırtından geçinen’ bir rantçı” olarak tanımlamaya yöneltti (Pateman, 2025). Bu tanım, aynı zamanda Lenin’in ırksallaştırma süreçlerine dair anlayışını da şekillendirdi. Emperyalizm ve ırkların sınıflandırılması, insan gruplarını birlikte çalışan maddi ve ideolojik sömürülere, dolayısıyla ırkçılığa tabi kıldı. Kapitalizmin, hem tarihsel zeminde Avrupa içerisinde hem de dışında işleyen bir süreç olarak ırksallaştırma süreci, her daim onun gelişimini desteklemek ve sürdürmek için işletildi.

Irkların kategorilere ayrıştırılması, bu ayrıştırmaların (farklılıkların) verili maddi ve ideolojik sonuçlarıyla birlikte, farklı halklara değer ve önem atfetmeye katkı sundu. Bu değerlendirme, (Marksizmde vurgulandığı gibi) ücretli emek yanında ücretli emeğin henüz sanayileşmiş ülkelerdeki kadar baskın olmadığı ortamlarda insanların ücret ödenmeyen emeği için de yapıldı. Marksizmi, sanayileşmiş ülkeler de dâhil olmak üzere, küresel olarak ırksallaştırılmış insanlar için hem alakalı hem de yararlı kılan da bu son gerçektir. Bu nedenle, Marksist düşüncenin, çeşitli bağımsızlık mücadelelerinde ve devrimlerde Marksist düşünceyi kullanan ırksallaştırılmış halklar tarafından genişletilmiş olması şaşırtıcı değildir.[2] Aslında Marksist düşünce, ırksal kurtuluş hareketleri de dâhil olmak üzere kurtuluş hareketlerinden kopartıldığında, bu hareketlerin başarısız olduklarını bizzat görüyoruz. Pateman, daha yakın tarihli bir örnek olarak Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinden bahsediyor.

1975’te Rodney, Kwame Nkrumah örneğini kullanıyor. Rodney, Nkrumah gibi bir figürü seçerek, Nkrumah’nın sınıfların varlığını inkâr eden özgül bir pan-Afrika yolunu izlemeye çalıştıktan sonra, Gana’daki sınıfları anlamak için Marksizmin gerekliliğini nasıl fark ettiğini ortaya koyuyor. Gana’da sınıf sorununu küçümsemek, Nkrumah’nın Gana’daki tüm Afrikalılar için daha geniş bir özgürleşme biçimi arayışına karşı çıkan sınıf düşmanlıkları nedeniyle, Gana’nın küçük burjuvazisi tarafından devrilmesine yol açtı (Rodney, 1975).

Tamanisha, Pateman’ın ırkçılığa dair konuşmasını ve bunun Lenin’in not defterlerinde nasıl analiz edildiğini ele alıyor. Rodney’nin Afrika’nın özgürleşmesi konusunda Marksizmin sahip olduğu önemle ilgili konuşmasını değerlendirmeye tabi tutuyor. Rodney’nin Guyana’da, Forbes Burnham’ın sözde sosyalist ve Pan-Afrikacı diktatörlüğü döneminde katledildiği gerçeğinin bilincinde olan Tamanisha, Pateman’ın, emperyalist ırkçılıkla ilgili tartışmasının, solun emperyalizmin gücünü yeniden üreten (ve meşrulaştıran) ideolojik altyapılara kendi devrimci mücadelemiz ve hareketlerimiz içerisinde karşı çıkmasının şart olduğuna dair tespiti akla getirdiğine inanıyor. Bu itiraz, ırk kategorisinin mi sınıfa yoksa sınıf kategorisinin mi ırka galebe çaldığı ile ilgili o gerici sorunun ve tartışmanın hüküm sürdüğü bugünde önem kazanıyor.

Gerçek şu ki, ırkçılık (dolayısıyla ırkçı kategorilerin kendileri) kapitalizmin ve emperyalizmin özünde yer alıyor, hatta Avrupalıların egemen olmadığı alanlarda bile; Rodney de suikastına kadar bu gerçekle mücadele etmişti. Marx gibi Rodney de “ırkçılığı ve emperyalizmi” destekleyen maddi gerçekliğin değişkenlik arz ettiğinin bilincine varmıştı (Graf, 2025: s. 384). Değişken koşullar, insanların toplumlarının doğasını incelemelerini, Rodney’nin Guyana’daki durumunda olduğu gibi, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele etmelerini gerektiriyordu.

Rodney’nin, yerli ve yabancı sermaye ile ittifak halinde olan ve “emperyalizmle ortaklık kuran” (Campbell, 1981: 59) gerici küçük burjuva sınıfına hizmet eden bir rejim olarak gördüğü sözde sosyalist ve pan-Afrikacı Burnham rejimini incelemesi, ırkçılık ve emperyalizm arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor: Burnham rejimi, hem Guyana’daki işgücünde açığa çıkan ayrımcılık temelinde ırksal bölünmeleri teşvik eden hem de anti-komünizmi güçlendiren “CIA’in finanse ettiği grevlere ve isyanlar” (Campbell, 1981: s. 50) üzerinden, sözde “solcu” kimliğine meşruiyet kazandırmıştır. Bu durum, Rodney ve Emekçi Halk İttifakı’ndaki (WPA) muhtelif yoldaşlarıyla tam bir tezat teşkil ediyordu. Onlar, sömürge sonrası dönemde elitlerin egemen olduğu, zorunlu olarak neo-sömürgeci (emperyalizm yanlısı) bir yola giren yönetim biçimi nedeniyle Guyana halkının karşı karşıya kaldığı antidemokratik dinamikleri açığa çıkarttı. Guyana halkı, bu yönetim biçimiyle sömürü arasındaki bağı kolaylıkla kurdu. Rodney ve WPA’in ortaya koyduğu bu gerçeklere karşı çıkamayan, ancak gene de “ulusal kurtuluş ve sosyalizmle tanımlı dil”i kullanmak zorunda kalan (Hall ve Camp, 2025) Burnham ve rejimi, Rodney’ye siyasi suikast düzenleyerek, ırkçılık ve ABD emperyalizmiyle olan ittifakını pekiştirdi. Bu dinamikler, Guyana halkı ve Exxon Mobil ile ilgili olarak Guyana’da ve ayrıca Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ndeki mevcut ABD emperyalizmi yanlısı rejim değişikliği çabalarında da etkisini sürdürmektedir (John, 2023). Bu rejim değişikliği çabaları, bugün Karayipler’deki neo-kolonyal hükümetlerden destek alıyor. Bu hükümetler, aynı zamanda bölgenin “barış bölgesi” olduğunu söyleyen dile başvuruyorlar.

Bu olaylar bize, ırkçılığın imparatorluk, kapitalizm ve emperyalist dış politikadan asla ayrılamayacak bir sistemin parçası olduğunu göstermektedir. Irkçı ideolojileri yeniden üreten yapılar, bu güçlere çalışır. Dolayısıyla, emperyalizm ve müttefikleri çeşitlilik arz eder. Yani kişinin ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik, din ve etnisite temelli kimlikleri, kişinin emperyalist ırkçılığa yardım etmekten alıkoymaz.

Haziran 2025’te Boston Review, Walter Rodney'nin suikastından sonra Stuart Hall’un “kısa süre önce keşfedilmiş olan, 1974 tarihli bir konuşmasını” yayınladı; Hall bu konuşmada, “siyahi devrimin asla siyah tenli olan insanlarla ilgili olmadığını, iktidarın koşullarını değiştirmekle ilgili olduğunu” söylüyor (Hall ve Camp, 2025). Tamanisha, bu konuyu burada ele almanın gerekli olduğunu düşünüyor; çünkü bu, mücadelenin hem sınıflar arasında hem de sınıfların içinde sürdüğünü, özellikle de liberal veya faşist amaçlar için araçsallaştırılmaması gereken alt ve diğer marjinalleştirilmiş sınıflar arasında önemli bir hatırlatma niteliği taşıdığını gösteriyor. Bu amaçlar, emperyalist ırkçılığa büyük ölçüde yardımcı oluyor. Irk, çoğu zaman, emperyalist gücün düşmanı olmanın gerekliliği yerine, belirli bir anda kimin iktidarı elinde tuttuğunun sınırlarını değiştirmek üzerinden ele alınıyor. Aksi takdirde, emperyalist güç tarafından ele geçirilip evcilleştirilme riskiyle karşı karşıya kalınıyor.

Bu noktada mesele, ırkçı, kapitalist ve emperyalist sistemlerin, kurumların ve uygulamaların başında veya ideolojik üretimin su başlarında daha fazla beyaz olmayan insan bulunması değil. Kurtuluşu bu getirmeyecek.

Irkçılığa, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele, istisnai veya yerelleştirilmiş değil, aktif olarak mücadele edilmesi gereken küresel bir mücadeledir. Rodney’nin hayatı ve çalışmalarının gösterdiği gibi, bu mücadele hem piyadelere hem de sahtekârlara sahiptir. Bu piyadeler ve sahtekârlar da ezilen ve marjinalleştirilmiş insanlara şiddet uygulama konusunda daha az tehlikeli değildirler.

Irk ve Emperyalizm Birbiriyle İlişkili Kavramlardır

Chris, çalışmasında Pateman’ın teorik temelinden farklı bir temel üzerinden hareket ediyor. Bu temel üzerinden Chris, Lenin okumasının, günümüz solu için hem açıklama hem de stratejideki zorlukları gidermek için ortak bir zemin sağladığını söylüyor.

Pateman, birkaç önemli iddiada bulunuyor: modern ırkçılık, emperyalizm kaynaklıdır. Irkçılığı yeniden üretmede merkezi bir rol oynayan bir “işçi aristokrasisi” mevcuttur. Irkçılıkla mücadele, beynelmilel bir mücadele olmalıdır. Emperyalist ırkçılık, ırkçılığın son aşamasıdır.

Chris, bu “işçi aristokrasisi” meselesinin ve bunun Joe’nun ırkçılık karşıtı stratejisiyle ilgili diğer noktalarıyla olan ilişkisinin daha fazla tartışmaya ihtiyaç duyduğunu tespit ediyor.

“İşçi aristokrasisi” kavramı, emperyalizmin merkezdeki işçi sınıfı öznelliği üzerindeki etkilerini anlamanın bir parçası olarak dikkate alınması gereken değerli bir önermedir. Ancak Chris, bunun çağdaş dünya düzeninde sınıf oluşumu ve sınıf bilincine dair eksiksiz bir açıklama sunmamıza imkân sağladığından tam olarak emin değil. Bunun iki sebebi var.

İlk sebep şu: Charles Post’un savunduğu gibi, küresel Güney ve Kuzey arasındaki muazzam ücret farklılıklarını sürdürmede aşırı kârların mevcut rolünü sorgulamak gerekiyor. Güney’den elde edilen toplam kârların ABD’deki toplam ücretlerin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğu tahmin ediliyor (Post, 2010: s. 20). Elbette, yalnızca kâr akışlarına odaklanmak, küreselleşmiş değer zincirleri boyunca farklılaşmış sömürünün doğasını yeterince kavrayamıyor. Jason Hickel vd. (2022) tarafından ele alınan kaynak gaspına odaklandığımızda ise, günümüzde bir işçi aristokrasisinin işleyişine dair kanıtlara ulaşıyoruz. Bununla birlikte, Chris, geliştirildiği emperyal döneme yöneltildiğinde çok daha büyük bir açıklayıcı güce sahip olduğunu düşündüğü Leninist açıklamanın, günümüzde var olan bir işçi aristokrasisinin kuramsallaştırılması için tek başına yeterli olup olmadığını sorguluyor.

Chris için ikinci ihtilaflı alan, öznellik ve ideoloji alanıdır. Joe, “Leninizmin, işçi sınıfı içerisinde modern emperyalist ırkçılığın temelinin maddi değil ideolojik olduğunu” iddia ediyor (Pateman, 2025). Peki ideolojinin kendisinin maddi bir temeli yok mu? Barbara Fields’ın da belirttiği gibi, ideoloji, “insanların yaşadıkları ve yarattıkları toplumsal gerçekliği kabaca anlamlandırdıkları, günlük yaşamın tanımlayıcı kelime dağarcığıdır” (1990: s. 110). Güney’de olduğu kadar Kuzey’de de işçiler arasındaki kapitalist toplumsal ilişkiler, hem ülke içinde hem de uluslararası alanda işçi sınıfları arasında dayanışmayı baltalayan rekabeti temel alıyor. Post’un da belirttiği gibi, bu rekabet ortamı, “işçiler arasında ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, yerliciliğin ve diğer muhafazakâr fikirlerin gelişmesi için toplumsal bir ortam sağlıyor” (Post, 2010: s. 34).

Irkçılığın ideolojik temelleri mevcuttur. Irkçılık, kendisini işçilerin kapitalist toplumsal ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda amansız rekabet ve sürekli yoksulluk tehdidiyle yüklü bir dünyayı anlama çabaları üzerinden ortaya koyar. Sonuçta ortaya yanlış, şiddetle tanımlı, yıpratıcı, en nihayetinde kendi kendisini baltalayan bir anlayış da çıkabilir. Bu süreç, statükoyu korumakla ilgilenenlerin, eşitsizliğin, sefaletin ve toplumsal yoksunluğun varlığı ve sürekliliğinin açıklaması olarak yaygınlaştırdıkları ırkçı anlatılarla ve bunların yoğunluğunun ırkla ilişkilendirilmesiyle işler.

A. Sivanandan’ın savunduğu gibi, işçi sınıfında ırk temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, işçilerin “ırk bilincini araya sokarak ortak bir sınıf bilincine ulaşmalarını” engellemek için bir araç haline gelir (1976, s. 350). İşte bu ırk temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, ırkçılık ideolojisinin gelişip serpildiği, sınıflar arasında dayanışma tesis etme ve ortak sınıf çıkarları üzerinden mücadele yürütme çabalarının sergilendiği zemini teşkil etmektedir.

İşçi aristokrasisi fikrinin yararı sınırlıdır. Bu fikir, küresel Kuzey’deki işçi sınıfı bilincini ve sınıf oluşumunu açıklamak için yeterli değildir. Zengin ülkelerde işçi militanlığının etkisiz hale getirilmesinin ve potansiyel mücadelenin büyük ölçüde nötrleştirilmesinin nedeni, Kuzey’deki işçi sınıfının emperyalizmin ganimetleriyle “satın alınması”, ardından bu ganimetleri savunmak için savaşması değil, emperyalizmin dünya ekonomisinde yapılandırıcı bir güç olarak kurduğu karmaşık ilişkiler ve olası mücadele alanının kısıtlanmasıdır. Koşullara bağlı olarak, bu kısıtlama gerçek olabilir veya aslında kapitalist toplumsal ilişkilerin, yani ideolojinin ezici ağırlığıyla kısıtlanmış algılar nedeniyle açığa çıkabilir.

Bugün sosyalistlerin görevi, hem gerçek hem de algılanan kısıtlamaları, kendi çıkarları doğrultusunda gerici pozisyonlara duçar olan toplumsal sınıfın teslim alınması için kullanılan prangalar olarak görüp görmezden gelmek yerine, bu kısıtlamaları kabul edip aşmaktır.

Irk ve ırkçılık ideolojisi, genelde milliyetçi ifadeleri temel alırlar. Bu durum, ulusal bağlamın, ırkçılığın ideolojik yapılarının maddi temeli olan kapitalist emperyalizmin işleyişiyle yapılandırılmış bir dünyaya tabi olduğu gerçeğini gizler. Dünyayı anlamak için anlamlı olan alternatif teorik çerçevelerin mevcut olmadığı koşullarda (bu çerçevelerin yok edilmesi neticesinde) işçiler, ırkçı, yerlici ve üstünlükçü dünya görüşlerini ve siyasi projeleri benimsemek zorunda kalırlar. Sistem içerisinde diğerlerine göre nispeten avantajlı konumda olanların işçilerden eksik kalır bir yanları yoktur (Camfield, 2016) Ancak, W.E.B. Du Bois’in de belirttiği gibi bu, bir “zehirli yemdir” (Camfield, 2016: s. 55). Sonuç olarak, küresel Kuzey’dekiler göreceli avantajlar elde etseler de, emperyalizm koşullarında kendilerine dayatılan dünyevi koşulları kabul etmek tüm işçilerin kendi çıkarlarına aykırıdır.

Bu bağlamda, Pateman’ın (2025) “işçi aristokrasisinin emperyalist kökeni belirlenip doğrudan ele alınana kadar, ırkçılık karşıtı eğitim, işçi sınıfı arasında ırkçı görüşleri caydırmada ancak belirli bir noktaya kadar etkili olacaktır” iddiası, anti-emperyalizm olmadan ırkçılıkla mücadele edilebileceğine dair fikirde yapılmış, hayati öneme sahip bir düzeltmedir.

İster bir işçi aristokrasisi olarak kavramsallaştırılsın, isterse küresel olarak ele alındığında işçiler arasındaki muazzam gelir eşitsizliği ve toplumsal farklılaşma olarak görülsün, bu gerçeklerin emperyalist kökeni ve bununla nasıl yüzleşileceği, günümüz sol stratejisi için önemli bir meseledir. Bu bağlamda, ırkçılığa karşı mücadelenin zorunlu olarak emperyalizme karşı mücadele olduğu, bunun tersinin de geçerli olduğu açıkça görülmektedir.

Chris, ırkçılıkla antiemperyalist bir dille mücadele etmenin stratejik olarak aciliyet arz etmesinden çok kavram ve teori üzerinde durur. Pateman’ın makalesi, Kara Panter Partisi’nin üstlendiği ırklar arası, enternasyonalist güç inşasından çıkarılan önemli dersleri ve bu stratejinin yol açtığı, ABD devleti tarafından yok edilmeye çalışılan ihtimallere vurgu yapar.

Emperyalizm, doğası gereği beynelmileldir. Bu nedenle, işçi sınıfı dayanışmasını kısıtlamaya hizmet eden ulusal sınırları aşan hareketler, emperyalist aygıttan özellikle şiddetli bir tepki alır. Pateman ayrıca, Lenin’in çalışmalarını teorik bir rehber olarak alan küresel Güney’deki birçok devrimci hareketin ve projenin ırkçılıkla mücadelede elde ettikleri başarıları yeniden öne çıkartarak önemli bir iş yapıyor.

Bugün küresel Kuzey’deki bu örnekler karşısında, emperyalizmin maddi sonuçlarının ürettiği ideolojik çerçeveleri parçalayan, ırkçı saldırıların muhatabı olan halkların öncülük ettiği isyan hareketlerinin mevcutta oynadığı ve oynaması muhtemel rolleri takdir etmemiz gerekmektedir. Bu ideolojik çerçevelerin işçi sınıfını ve geniş halk kitlelerini dünya genelinde teslimiyete sürüklediğini bilmeliyiz.

Sonuç

Birlikte kaleme aldığımız bu yorumda, Pateman’ın makalesini sunduğu gün okuma grubumuzda tartışılan her şeyi kapsamıyor. Buna karşın, emperyalizmin ve emperyalist ideolojilerin hem kapitalizmi hem de ırkçılığı üretme, sürdürme ve devam ettirmedeki bütünleyici rolü konusunda geliştirdiğimiz düşüncelerle ilgili kimi bilgiler sunuyor. Yorumumuzu, sunum sırasında tartışılan iki anti-emperyalist mücadele olarak Haiti ve Filistin’deki mücadelelerle ilgili bazı düşüncelerle sonlandırmak istiyoruz.

Bu mücadeleler, bize göre, Lenin’in anti-emperyalist örgütlenme için sahip olduğu kalıcı önemine vurgu yapıyorlar. Pateman’ın eleştirisinin odağında Lenin’in teorisi durmasa da bu eleştiri, Lenin’in teorisinin emperyalist ırkçılıkla mücadele aracı olarak savunulması gerektiğini söylüyor. Bilhassa ırkçılıkla mücadelenin nasıl örgütleneceği üzerinde duruyor.

Bu, okuma grubunun epey önem verdiği bir meseleydi. Çünkü o dönemde (1) ABD başta gelmek üzere, Batılı devletlerin ve onların neo-sömürgeci müttefiklerinin desteğiyle İsrail, Filistin’de yürüttüğü soykırımı yoğunlaştırmıştı; (2) çoğunlukla ABD ve Kanada tarafından finanse edilen Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’nun (MSS) bir parçası olarak ülkeye asker yerleştirilmesinin ardından Haiti’de yüzlerce kişinin öldürülmesinin üzerinden 14 aydan fazla zaman geçmişti.

Viewpoint dergisi için yazdığı bir makalede Rodrigo Nunes (2017), Lenin’in çalışmalarını ve mirasını savunurken, Lenin’in günümüzde solun örgütlenme sahasında yüzleştiği güçlüklerle başa çıkma konusunda sahip olduğu kalıcı öneme ve uygulanma sahasının genişliğine vurgu yapıyor. Pateman’ın çalışmasına katkı sunan Nunes, Lenin’i öncelikle bir örgütleyici olarak tanımlayarak, hem Lenin’in yazılı eserlerinden hem de siyasi faaliyetlerinden aldığı derslere geri dönmenin, mevcuttaki hareketlerin belirledikleri hedefler karşısında neden yetersiz kaldıklarına ilişkin eleştirel bir analizin nasıl yapılabileceğini soruyor.

Ekim Devrimi’ne önderlik eden Marksist bir örgütçü ve düşünür olarak Lenin, örgütlenmesinden ders çıkarabileceğimiz bir isimdir. Nunes, mücadelelerimizi canlı tutan nihai hedefe ulaşma ihtimaline dair ufkumuza hiçbir kısıtlama getirmeksizin, karşı karşıya olduğumuz alanı gerçekçi bir şekilde değerlendirerek, Lenin’in hem hırs hem de devrimci pragmatizme odaklanmasından çıkarttığı dersler üzerinden açığa çıkacak yaratıcılık imkânına vurgu yapıyor. Bunun yanında, disiplin ve stratejik sabır, mücadeleleri uzun vadeli bir perspektife oturtmak çok önemli hususlar.

Bugün Batı kapitalizminin ABD öncülüğünde hareket eden emperyalizmle birlikte mevcut dünya düzenini tahkim edecek askeri stratejileri uygulamaya koyduğu gerçeklikte bizim enternasyonalizmle tanımlı anti-emperyalist dayanışmanın ve mücadelelerin neye benzeyeceği üzerine kafa yormamız, bunlar için kavga yürütmemiz gerekmektedir.

Emperyalizm, kapitalist ekonomik mantığın sessizce zorlamasıyla çözülemeyen, ortaya çıkan çelişkilere bir çözüm bulma girişiminde başvurulan, kapitalist dünya düzeninin anahtarı olarak ortaya çıkar. Bu çözüm bulma yeteneği varlığını, insanlığın tüm kesimlerinin, mevcut düzeni koruma hizmeti dâhilinde, daha aşağı veya gözden çıkarılabilir hale getirildikleri ırk üretimine borçludur.

İsrail’in Filistin’deki soykırımı ve Batı’nın Haiti’ye yönelik askeri müdahalesi, ırk ve emperyalizmin bu şekilde iç içe geçtiğinin iki somut örneğidir. Filistinlilerin sadece İsrail işgaline değil, kapitalist emperyalizmin tamamına karşı geliştirdikleri direniş, mülksüzleştirilmeye ve sürgünlere boyun eğmeye yönelik reddiyeleri, Batı emperyalizminin başını yaklaşık yüz yıldır ağrıtmaktadır. Batı’daki siyasi sınıfların, Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı, aktif olarak desteklemenin yanında, hoş görme yeteneği gösterebilmesi bile, emperyal egemenliğin ve meşruiyetin bir aracı olarak ırkla ilişkili bir meseledir. Dahası, hem İsrail’deki ırk ayrımcısı sistem hem de Batılı devletlerin ve kurumlarının soykırıma ortaklığını kolaylaştıran Filistin karşıtı ırkçılık, daha geniş manada, kapitalist emperyalizmin tarihine işlemiş, ırk temelli tabakalaşma ve zulüm geleneğinin bir parçasıdır (Hanieh vd., 2025).

Aynı şekilde, Haiti’nin yüzyıllardır süren sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı özgürlük ve kendi kaderini tayin etme hakkı temelli direnişi, Batı’yı rahatsız etmeye devam etmektedir. Haiti’nin coğrafi konumu ve Karayip’teki üretim zinciri içerisinde sahip olduğu yer, yani önce Karayipler’in en kârlı köle kolonisi, şimdilerde ise hem ABD hem de Kanada için yakın bir üretim merkezi olması, Haitililerin egemenlik ve kendi kaderini tayin etme mücadelesini uzun zamandır Batı tarafından şiddetle karşı çıkılan bir şey haline getirmiştir.

Haiti’deki “siyasi istikrar”, Batı’nın ülke üzerindeki yönetiminden başka bir anlama gelmemektedir. Haiti direnişini durduramayan Batı, Haiti’de hem iç hem de dış güvenlik güçleri tesis ederek, Haitilileri bastırmak için ülkeye doğrudan diktatörlükler dayatmaya devam etmektedir. ABD, Haiti’de faal olan Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’na (MSS) bağlı güçler üzerinden, Haiti ve Karayip bölgesini askerileştirme çabaları dâhilinde, yeni askeri teknolojileri, özellikle insansız hava araçları ve diğer hava silahlarını devreye sokmak için bir bahane olarak kullanmıştır.

Pateman’ın makalesindeki tavsiyelere kulak vermek ve Lenin’in emperyalizm teorisinde ırkın rolünü göz ardı etmemek, bu süreçlere gerçek doğaları temelinde, yani dünya kapitalizminin işleyişine tabi küresel ırksallaştırma süreçleri olarak nasıl cevap vereceğimizi anlamamıza yardımcı olacak bir adımdır. Pateman’ın emperyalizmin ırkçılığı sürdüren bir kapitalizm aşaması olarak anlaşılması gerektiğine ilişkin argümanı, aynı zamanda faaliyet göstermek zorunda olduğumuz zemini gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini söylemektedir.

Özellikle küresel Kuzey’de ırkçılığa karşı elde edilen kısmi zaferler, emperyalizme karşı daha geniş, dayanışmacı bir mücadelenin parçası olarak bütünleştirilmedikleri takdirde parçalı yapısını muhafaza edecektir. Çünkü emperyalizm ırkçılıktan ayrıştırılamaz, o, ırkçılığın temel bir katalizörüdür. Bu gerçeği kabul ettiğimizde, birbirine bağlı bir sömürü ve baskı sistemi karşısında, siyasi hedeflerimizi yok etmeden, pragmatik bir şekilde neyin başarılabileceğine dair bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyarız.

Bu sistem, tek bir odağa sahip hareketlerle ortadan kaldırılamaz. Böylesi bir strateji, kapitalizm koşullarında sömürü ve zulmün tüm doğasıyla yüzleşmenin getirdiği güçlüğün farklı boyutlarını ve ölçeğini kabul etmeli, zorlu koşullara rağmen ısrarcı olmak konusunda kararlı olmalıdır.

Chris Little
Tamanisha J. John
29 Aralık 2025
Kaynak

Chris Little, Toronto’daki York Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktora öğrencisidir. Guatemala’da kırdaki değişikliklerin ve işçi göçünün ardındaki politik ekonomiyle ilgili bir tez çalışması yürütmektedir.

Tamanisha J. John, aynı bölümde doçent olarak görev yapmaktadır. Karayip bölgesinde şirketlerin gücünü, finansal alandaki dışlayıcı pratikleri ve ekonomik emperyalizmi ele alan çalışmalar ortaya koymuştur.

Dipnotlar:
[1] MECW = Marx ve Engels Toplu Eserler.

[2] Ayrıca bkz.: Rodney, W. 1975. Marxism as a Third World Ideology. Kanada: Ontario Üniversitesi.

Kaynakça:
Camfield D (2016) “Elements of a historical-materialist theory of racism.” Historical Materialism 24(1): s. 31–70.

Campbell TA (1981) “The making of an organic intellectual: Walter Rodney (1942–1980)”. Latin American Perspectives 8(1): s. 49–63.

Fields BJ (1990) “Slavery, race and ideology in the United States of America.” New Left Review (I/181): 95–118.

Graf J (2025) “Marx and the accusations of antisemitism, racism, and eurocentrism: An Introduction.” Science & Society 89(3): s. 372–392.

Hall S, Camp JT (2025) “When we are all enemies of the state.” Boston Review, 12 Haziran 2025.

Hanieh A, Knox R, Ziadah R (2025) Resisting Erasure: Capital, Imperialism, and Race in Palestine. Londra, İngiltere: Verso Books.

Hickel J, Dorninger C, Wieland H, vd. (2022) “Imperialist appropriation in the world economy: Drain from the global South through unequal exchange, 1990–2015.” Global Environmental Change 73: Madde 102467.

John TJ (2023) “Guyana, beware the western proxy-state trap.” Stabroek News, 25 Aralık 2023.

Nunes R (2017) “It takes organizers to make a revolution.” Viewpoint, 9 Kasım 2017.

Pateman J (2025) “Lenin, imperialism, and racial liberation.” PDF.

Post C (2010) “Exploring working-class consciousness: A critique of the theory of the ‘labour-aristocracy’.” Historical Materialism 18(4): s. 3–38.

Rodney W (1975) Marxism and African Liberation. New York (USA): Queen’s College.

Sivanandan A (1976) “Race, class and the state: The black experience in Britain.” Race & Class 17(4): s. 347–368.

0 Yorum: