25
Şubat 2024’te, dünya genelinde milyonlarca insan, sosyal medyada beliren ve
ardından sayısız manşete konu olan bir videoyu izledi. Videoda, üzerinde askeri
üniforma bulunan bir genç adam, Washington’daki İsrail büyükelçiliğinin önünde
kısa bir konuşma yaptıktan sonra, başına ve vücuduna bir sıvı döküp kendini
ateşe verdi. Bu, yakın tarihte yaşanan en dikkat çekici kendini yakma
vakasıydı. Konuşmasında söylediği son sözler, bu son eylemi görenlerin zihinlerine
sonsuza dek kazınacaktı:
“İsmim Aaron Bushnell. ABD
Hava Kuvvetleri’nin aktif görevde bulunan bir üyesiyim ve ben, artık yaşanan
soykırıma suç ortaklığı yapmak istemiyorum. Protesto eylemlerinin uç bir
biçimini gerçekleştirmek üzereyim. Sömürgecileri elinde Filistin’deki insanların
tecrübe ettikleriyle kıyaslandığında, bu eylem hiç de aşırı bir eylem değil.
Egemen sınıfımızın olağanlaşmasını kararlaştırdığı şey, bu işte.”
Alevler
içinde kalıp bedeni yere yığılmadan önce, “Filistin’e özgürlük... Filistin’e
özgürlük” diye defalarca bağırdı. Ateş yandıkça bu sloganı daha da zorlanarak yineleyen
Aaron’ın, son tekrarında birçok insanın hayatında asla deneyimlemeyeceği veya
anlayamayacağı bir acı yaşadığı açıkça belli oluyordu.
Acil
müdahale ekiplerince hastaneye kaldırıldıktan kısa bir süre sonra, son siyasi
eyleminin yaralarına yenik düştü ve inandığı bir dava uğruna şehit oldu. Aaron,
bu davaya dikkat çekmek için akla gelebilecek en kötü acılara bile katlanmaya
hazırdı.
Ölümü,
ana akım medya ve siyasi çevrelerde yankı buldu. Birçok kişi, onu “tehlikeli,
dengesiz bir radikal” ya da daha da kötü niyetli bir yaklaşımla, “derin içsel
mücadeleler sonucu intihar eden akıl sağlığı sorunları olan bir insan” olarak
şeytanlaştırıp taşladı.
Haberler
yankılanmaya başlayınca, birçok kişi, düşüncelerini kaleme aldı, görüşlerini
açıkladı ve tanık oldukları vahşet dolu olayları analiz etmek ve bunlarla
boğuşmak için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Diğerleri ise bu anı, kendi
hayatları üzerine düşünmek, Aaron’ın hayatını adadığı dava için verdikleri
çabaları analiz etmek ve eyleminin, yaşayacağı acının, mücadele ettiği
kişilerin acısıyla kıyaslanamayacak kadar az olduğu açık mesajıyla yapılmış
olmasının korkunç gerçekliğiyle boğuşmak için bir fırsat olarak kullandı.
O
günü dün gibi hatırlıyorum, bunu söyleyen bir tek ben değilim. Videodan önce
haberi duydum ve videoyu izlemek için saatlerce mücadele ettim. Sonunda, Aaron’ın
bu yöntemi dünyaya bir mesaj gönderme ihtiyacından dolayı seçtiğini bilerek
izledim. Onun son eylemini salt bir manşet gibi ele alıp görmezden gelmeyi
vicdanım el vermedi. Videonun sonunda, sanki nefesim kesilmiş gibi hissettim.
Oturup ağlamak, sevdiklerimi aramak ve etrafımdakilere neler hissettiğimi
anlatmaya çalışmak zorunda kaldım.
Örgütlü
çalışma içinde olan insanlar da benim gibi aynı karmaşık duygu ağıyla
boğuşuyordu. Hepimiz, şahit olduğumuz şeyle başa çıkmaya çalışıyorduk. “Bu
asker ne yaptı öyle?”den “Ne yapmalıyız?”a, oradan hepimizin karşılaştığı “Yeterince
şey yapıyor muyuz?”a kadar uzanan bir dizi soru, o gün yaptığım her telefon
görüşmesinde ve mesajda karşılıklı olarak soruluyordu. Birçoğumuz için bunlar,
o zamana dek Gazze’de Siyonist teşekkülün yürüttüğü soykırımcı harekât
sırasında 30.000’den fazla Filistinlinin öldürülmesinden sonra zaten sorduğumuz
sorulardı.
Bu
soykırımı bir bağlam olarak merkeze almak zorundayız. Aaron’ın da istediği buydu.
Aaron’ın eylemi çelişkilerle maluldü: Dikkati kendisine çeken, son derece sert bir
şiddet eylemi gerçekleştirmişti ama neticede bu eylem, insanların dikkatini
çekmesini umutsuzca istediği bir dava uğruna yapılmıştı. Savaştığı dava öne
çıkarıldığı sürece, bir insan olarak tanınmadan bu dünyadan ayrılmanın onu mutlu
edebileceğini söylemek acı verici olsa da mümkün. Kararı, tümüyle devrimci bir
özverinin eseriydi: Aylardır gördüğü acılara, kısa bir anlığına bile olsa,
dikkat çekmek için bedenini ve ruhunu kendisinden daha büyük bir davaya adadı.
Peki Aaron, ne görmüştü?
Hepimiz
gibi Aaron da 7 Ekim 2023’ten bu yana geçen günleri, haftaları ve ayları
dijital dünyada yaşanan anlatılmamış dehşetlere tanık olarak geçirdi. Gazze’deki
soykırım, dünyanın yaşadıkları ve on yıllardır yaşadıkları acımasız sömürgeci
şiddeti görmesini isteyen Filistinliler tarafından başından beri canlı
yayınlanan bir olaydı. Binlerce Filistinli, İsrail bombaları ve mermileriyle
aktif olarak katlediliyordu. Bu bombaların ve mermilerin çoğu, doğrudan ABD'li
emperyalist hamisi tarafından sağlanmıştı. Enkaz altında ezilen çocukları, aile
üyelerinin kalıntılarını çuvallarda taşıyan babaları, İsrail zırhlı
buldozerlerin çiğnediği insanları, Gazze’de tüm binaların yerle yeksan
edilmesini ve sakinlerinin işgalci bir ordu tarafından toplanıp öldürülmesini
gösteren videolar, her gün gözlerimizin önünden geçiyordu.
Hepimiz,
bu görüntüleri ve videoları görmüştük. Bunların çoğu, günlerdir sahada cesurca
çalışan, aynı ordunun doğrudan hedef aldığı ve çevrelerinde olup bitenleri
dünyaya anlatabilecek kişileri öldürdüğü Filistinli gazeteciler tarafından
sağlanmıştı. Bu görüntüler ekranlarımızı doldurdukça, protestolarımız, oturma
eylemlerimiz, mektup yazma kampanyalarımız ve daha birçok girişimimiz devam
eden olayları değiştirme konusunda başarısız olunca, umutsuzluğumuz daha da
arttı. Binlerce insan, sokaklara döküldü ve ister Demokrat ister Cumhuriyetçi
olsun, politikacılarımızın, Gazze’deki soykırıma, siyasi tabanlarının
çıkarlarını bile aşan bir şekilde bağlı olduklarını gördü.
Aaron
da bizim gördüğümüz aynı görüntüleri gördü. Şahit olduğu katliamda doğrudan suç
ortağı olan bir ordunun üniformasını giyerken, eşsiz bir çaresizlik ve belki de
suçluluk duygusu hissedip hissetmediği sorgulanmalı. Arkadaşları ve ailesine
göre, siyasi gelişimi onu askerlik yaparken anarşist olmaya yönlendirdi ki bu
da onun için karmaşık bir iç mücadeleye yol açmış olmalı.
Sanırım,
kendi kendine birçok ciddi konuşma yapmıştır, ama dürüst olmak gerekirse, bunu
asla bilemeyeceğiz. Son ifadesi, en azından belli bir düzeyde suç ortaklığı yaptığını
düşündüğünün, artık bu suç ortaklığına devam etmek istemediğinin delili. Bu,
artık bizim için tüm çıplaklığıyla ortada.
Aaron’ın
siyasi gelişimi ve görüşleri empatiden doğmuş. Onun sözleri üzerinden, sıradan
insana derin bir sevgi duyan birinin resmine ulaşmak mümkün. Aaron şu sözlerin
tarif ettiği insan:
“Muhafazakâr bir
toplulukta büyüdüğüm zamanlardan beri evsizlik denilen gerçeklik, beni her
zaman rahatsız etmiştir. Dayanışma siyasetinin önemine inanmaya başladım ve
evsizliğin dayatılmasını, hepimizin iyiliği için karşı çıkılması gereken sınıf
savaşının önemli bir cephesi olarak görüyorum. Evsiz komşularıma yardım etmeyi
ahlaki bir yükümlülük, sosyal adalet meselesi ve iyi bir siyaset meselesi
olarak görüyorum. Eğer bugün benden daha fazla ötekileştirilmiş olanların
yanında durmazsam, yarın kim benim yanımda duracak?
Zorla evsiz bırakmayı
toplumsal bir başarısızlık ve insanlığa karşı bir suç olarak görüyorum. Hiç
kimsenin temel insani ihtiyaçlarından mahrum bırakılmayı hak etmediğine
inanıyorum. İstem dışı bir durum olan evsizliğin ortadan kaldırılması
gerektiğine inanıyorum.”
Bu
tür görüntüleri gördükten sonra seçtiği eylem, şiddet içerikli ve bazıları için
tartışmalı olsa da, tarihsel bağlamdan yoksun değil.
Kendini
yakma, tarih boyunca sayısız mücadelede sıkça başvurulan bir siyasi protesto
biçimi olmuştur. Özellikle, Güney Vietnam’daki ABD’ye bağlı kukla hükümetin
baskısı altında yaşayan Budist rahipler, rejimin politikalarını protesto etmek
için kendilerini yakmışlardır.
Tik
Nat Han, sonrasında Martin Luther King Jr.’a yazdığı bir mektupta, yaptıkları
eylemlerle ilgili olarak şunları söylemiştir:
“Kendini ateşe vermek,
söylediğin şeyin son derece önemli olduğunu kanıtlamaktır. Kendini yakmaktan
daha acı verici bir şey yoktur. Bu tür bir acıyı yaşarken bir şey söylemek,
bunu son derece cesaret, açıklık, kararlılık ve samimiyetle söylemektir.”
Bence,
Aaron’ın fedakârlığının birinci yıldönümüne yaklaşırken içselleştirmemiz
gereken şey budur. Birçok kişi, onun eylemine bakıp, yoldaşlarımız zor
durumdayken çözümün daha iyi ruh sağlığı sistemleri olduğunu, bu eylemin
yüceltilecek bir şey olmadığını ve ölümünün temsil ettiği şeyin talihsiz ama
güçlü bir şey olduğunu düşünme eğilimindedir. Bence bu, Aaron’ın anısına veya
seçtiği yola haksızlıktır.
Aaron,
emperyalist bir askeri gücün üyesi olarak, Filistin mücadelesinde hayat bulan
bir insandı. Bu hayat onu, önündeki karmaşık çelişkiler ağını tanımaya ve uzun
süreli siyasi ve tarihi öneme sahip bir eyleme girişmeye, bir şeyleri
değiştirmeye çalışmaya zorladı. Eylemi, bencillik ve intihar olmaktan çok,
hayata dair bir arayış ve ciddi, devrimci bir düşünceydi. O, derin içsel
mücadeleleri olan ve intiharı seçen bir insan değil, bizi özgür bir Filistin’e
ve özgür bir dünyaya bir adım daha yaklaştırmak için akıl almaz acılara
katlanan bir insan olarak hatırlanmayı hak ediyor.
Onun
hatırası, ruhlarımızda bir ateş yakmalı ve daha iyi bir dünya için olan
bağlılığımızı değerlendirmeye zorlamalıdır. O, dünyanın her köşesinde özgürlük
davası uğruna hayatlarını feda eden milyonlarca şehit arasında yer almaktadır.
Eylemi, inançlarına olan bağlılığının ve gözlerinin önünde dehşetler yaşanırken
kayıtsız kalmama isteğinin kanıtıdır. Yöntemlerini tekrarlamamız için bir çağrı
olmasa da, Filistin nehirden denize kadar özgürleşene kadar hayatımızın her
gününde ondaki adanmışlığı yeniden bugünde sergilemeye çalışmalıyız.
James Ray
25 Şubat 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder