28 Şubat 2026

İrrasyonel İdeolojinin Rasyonel Kullanımı


Bazı yazarlar, faşizmin “akıl dışı” özelliklerine vurgu yaparlar. Böylelikle, faşizmin yerine getirdiği rasyonel siyasi-ekonomik işlevleri göz ardı ederler. Siyasetin büyük bir kısmı, akıl dışı sembollerin rasyonel manipülasyonundan ibarettir. Elbette bu, duygusal çağrıları sınıfsal kontrol düzleminde iş gören faşist ideoloji için de geçerlidir.

Lider kültü önceliklidir: İtalya’da: Duce, Almanyada: Feuhrerprinzip. Lider tapıncına devlet putperestliği eşlik etti. Mussolini şunu söylüyordu: “Faşist yaşam anlayışı, devletin önemini vurgular, bireyi yalnızca çıkarları devletin çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde kabul eder.” Faşizm, her şeyi kapsayan bir devletin ve yüce bir liderin otoriter yönetimini savunur. Fetih ve egemenlik gibi nispeten sert insani dürtüleri yüceltirken, eşitlikçiliği, demokrasiyi, kolektivizmi ve pasifizmi zayıflık ve yozlaşma doktrinleri olarak reddeder.

Mussolini, barışa adanmışlığın “faşizme düşman” olduğunu yazmıştı. 1934’te, sürekli barışın “iç karartıcı” bir doktrin olduğunu iddia etti. İnsanlar veya uluslar ancak “acımasız mücadele” ve “fetih” yoluyla en yüksek mertebede gerçekleştirirlerdi. “Sözler güzel şeyler olsa da, “tüfekler, makineli tüfekler, uçaklar ve toplar daha da güzeldir” diyordu. Başka bir vesileyle de şunu söyleyecekti: “Savaş, tek başına [...] ona göğüs germe cesaretine sahip halklara asaletin damgasını vurur.” İşin tuhaf yanı şu ki İtalyan ordusundaki birçok asker, Mussolini’nin savaşlarına tahammül edemiyordu, karşı tarafın gerçek mermi kullandığını görünce savaştan kaçma yoluna başvurdular.

Faşist doktrin, monistik değerleri vurgular: Ein Volk, ein Reich, ein Fuehrer (“Tek halk, tek yönetim, tek lider”). İnsanlar, artık sınıfsal ayrılıklarla ilgilenmemeli, kendilerini uyumlu bir bütünün parçası olarak, zengin ve fakiri bir olarak görmelidir. Bu görüş, devam eden sınıf sömürüsü sistemini gizleyerek ekonomik statükoyu destekler. Bu, halkın taleplerinin dile getirilmesini, sosyal adaletsizlik ve sınıf mücadelesine dair bilinci savunan sol ajandayla çelişir.

Bu monizm, halkın mitolojik köklerine yapılan atavistik çağrılarla desteklenir. Mussolini için bu, Roma’nın ihtişamıydı; Hitler için ise eski halk. Nazi yanlısı Hans Jorst tarafından yazılan ve Nazilerin iktidarı ele geçirmesinden kısa bir süre sonra Almanya genelinde yaygın olarak sahnelenen (Hitler’in Berlin’deki açılış gecesine katıldığı) Schlageter adlı oyun, halk tasavvufunu sınıf politikasının karşısına koyar.

Tüm o coşkulu haliyle August, babası Schneider ile konuşmaktadır:

August: İnanmazsın baba ama... gençler, artık bu eski sloganlara pek dikkat etmiyorlar. Sınıf mücadelesi ölüyor.

Schneider: Peki, o zaman elinizde ne var?

August: Halk denilen topluluk.

Schneider: İyi ama bu bir slogan mı?

August: Hayır, bir deneyim!

Schneider: Tanrım, sınıf mücadelemiz, grevlerimiz bir deneyim değildi, öyle değil mi? Sosyalizm, Enternasyonal, belki de birer hayal miydi?

August: Gerekliydiler, ama... tarihsel deneyimlerdi.

Schneider: Öyleyse, gelecekte sizin Halk dediğiniz topluluk olacak. Bana bunu nasıl tahayyül anlatır mısın? Fakir, zengin, sağlıklı, üst, alt, bunların hepsi sizinle birlikte sona eriyor, öyle mi?

August: Bak Baba, üst, alt, fakir, zengin, bunlar her zaman var olur. Önemli olan, bu meseleye verilen önemdir. Bizim için hayat, çalışma saatlerine ve fiyat listelerine bölünmüş bir şey değildir. Bilâkis, insan varoluşuna bir bütün olarak inanıyoruz. Hiçbirimiz, para kazanmayı en önemli şey olarak görmüyoruz, hizmet etmek istiyoruz. Birey, halkının kan dolaşımındaki bir kan hücresidir.”[10]

Oğlunun yorumları gayet açıklayıcıdır: “Sınıf mücadelesi ölüyor.” Babanın sınıf iktidarının kötüye kullanılması ve sınıfsal adaletsizlikle ilgili endişesi, nesnel bir gerçekliğe sahip olmayan bir zihniyet biçimi olarak kolayca kenara atılıyor. Hatta yanlış bir şekilde kaba bir para kaygısıyla eşleştiriliyor. (“Hiçbirimiz para kazanmayı önemli görmüyoruz.”) Muhtemelen zenginlik meseleleri, ona sahip olanlara bırakılmalıdır. August, daha iyi bir şeye sahip olduğumuzu söylüyor: zengin ve fakir, hepimizin daha büyük bir zafer için birlikte çalıştığı, bütüncül, monistik bir deneyim. “Muhteşem fedakârlıklar”ın zenginlerin yararına yoksullar tarafından nasıl yapıldığı uygun bir şekilde göz ardı ediliyor.

Bu oyunda ve diğer Nazi propagandalarında dile getirilen politik konum, sınıfa kayıtsız değil, bilâkis, o, sınıf çıkarlarına dair keskin bir farkındalığı, Almanya’daki işçiler arasında var olan güçlü sınıf bilincini maskelemek ve bastırmak için ustaca tasarlanmış bir çabayı ifade ediyor. Sınıfı kurnaz bir üslupla inkâr eden yaklaşım kendi içinde gizli bir itirafı barındırır.

Ataerki ve Sahte Devrim

Faşizmdeki ulusal şovenizm, ırkçılık, cinsiyetçilik ve ataerkil değerler, muhafazakâr sınıfın çıkarlarına hizmet ediyordu. Faşist doktrin, özellikle Nazi versiyonu, ırksal üstünlüğe açıktan bağlıydı. Sınıf statüsü de dâhil olmak üzere, insana ait özelliklerin, vasıfların kan yoluyla miras alındığı söyleyen Nazizm, kişinin sosyal yapıdaki konumunu doğuştan gelen doğasının bir ölçüsü olarak kabul eder. Genetik ve biyoloji, mevcut sınıf yapısını haklı çıkarmak için kullanılır. Bu anlamda, günümüzde akademide faal olan ırkçıların “çan eğrisi” teorileri ve yeniden ısıtılıp insanlara yutturulan öjeniye dair zırvalarla aynı işlevi görürler.

Irk ve sınıf eşitsizliğinin yanı sıra faşizm, homofobi ve cinsel eşitsizliği de destekler. Nazizmin ilk kurbanları arasında, SA fırtına birliklerinin liderleri olan bir grup Nazi eşcinseli de vardı. Hitler, iktidarı ele geçirdikten sonra, SA lideri Ernst Roehm ve bazı kahverengi gömlekli fırtına birliklerinin açıkça eşcinsel davranışlarına dair şikâyetler kendisine ulaşmaya devam edince, Hitler, resmi bir açıklama yayınlayarak, meselenin “tümüyle özel alana ait olduğunu, bir SA subayının özel hayatının, Nasyonal Sosyalist ideolojinin temel ilkeleriyle çelişmediği sürece inceleme konusu olamayacağını” söyledi.

Paramiliter SA güçleri, sendikacılara ve Kızıllara karşı sokak savaşını kazanmak için kullanılmıştı. Fırtına birlikleri, finans kapitali sözde kınayarak, kitlelerin şikâyetlerine hitap eden “devrimci” bir güç olarak hareket etti. SA’nın üye sayısı 1933’te üç milyona fırladı. Bu durum, sanayi baronları ve orduya mensup kodamanları epey rahatsız etti. Burjuvazideki yozlaşmayı kınayan, servetin paylaşılmasını ve “Nazi devrimi”nin tamamlanmasını savunan SA’ya mensup sokak savaşçılarıyla başa çıkılması gerekiyordu.

SA’yı devlet iktidarını ele geçirmek için kullanan Hitler, daha sonra onu etkisiz hale getirmek için devleti kullandı. Şimdi birdenbire Roehm’ün eşcinselliği, Nasyonal Sosyalist ideolojiyle çatışıyordu. Gerçekte, SA’nın ortadan kaldırılmasının nedeni, liderlerinin eşcinsel olması değildi. Her ne kadar eşcinsellik bir gerekçe olarak öne sürülmüş olsa da onun yok edilmesinin nedeni, örgütün ciddi bir soruna dönüşme tehdidi teşkil etmesiydi. Roehm ve yaklaşık 300 SA üyesi idam edildi. Bunların hepsi eşcinsel değildi. Kurbanlar arasında, sol eğilimlere sahip olduğundan şüphelenilen deneyimli Nazi propagandacısı Gregor Strasser de vardı.

Elbette, birçok Nazi, homofobikti, eşcinselleri düşman olarak görüyordu. Bunların en güçlülerinden biri olan SS lideri Heinrich Himmler, eşcinselleri Alman erkekliğine ve Cermen halklarının ahlaki yapısına bir tehdit addediyordu, çünkü ona göre “eşcinsel bir muhallebi çocuğu” üreyemez veya iyi bir asker olamazdı. Himmler’de gördüğümüz homofobi ve cinsiyetçilik, şu açıklamasında somutluk kazanıyordu: “Amerika’da bir erkek bir kıza sadece baksa, onunla evlenmeye zorlanabilir veya tazminat ödeyebilir. [...] Bu nedenle, ABD’deki erkekler, eşcinsellere yönelmek suretiyle kendilerini koruyorlar. ABD’deki kadınlar ise savaş baltaları gibi. Erkekleri parçalıyorlar.”[11] Bu söz, Nazizmin önemli fikir adamlarından birine aitti. Zamanla Himmler, eşcinsellere yönelik baskıların kapsamını SA liderliğinin ötesine taşımayı bildi. Binlerce eşcinsel sivil, SS toplama kamplarında öldü.

Çağlar boyunca toplumlarda, fırsat bulduklarında kadınlar, doğurdukları çocuk sayısını sınırlamaya çalışmışlardır. Bu, çok sayıda askere ve silah işçisine ihtiyaç duyan faşist bir ataerkillik için potansiyel bir sorun teşkil eder. Kadınlar, erkeğe itaat eden, ona bağımlı biri olarak kaldığı sürece üremeyle ilgili haklarını pek savunamazlar. Bu nedenle, faşist ideoloji, ataerkil otoriteyi yüceltti. Duçe, “Her erkek koca, baba ve asker olmalıdır” diyordu. Kadının en büyük görevi, ev içi faziletlerini geliştirmek, ailesinin ihtiyaçlarını özveriyle karşılamak ve devlet için olabildiğince çok evlat dünyaya getirmekti.

Ataerkil ideoloji, her türlü sosyal eşitliği hiyerarşik kontrol ve ayrıcalığa bir tehdit olarak gören muhafazakâr bir sınıf ideolojisiyle bağlantılıydı. Ataerkillik, plütokrasiyi destekliyordu: Kadınlar yoldan çıkarsa aileye ne olacak? Aile ortadan kalkarsa, tüm sosyal yapı tehdit altına girer. O zaman devlete ve egemen sınıfın otoritesine, ayrıcalıklarına ve zenginliğine ne olacak? Faşistler, bugün “aile değerleri” olarak adlandırılan şeye büyük önem veriyorlardı, ancak Nazi liderlerinin çoğu, ailelerine bağlı kişiler olarak tanımlanamazdı.

Nazi Almanyası’nda ırkçılık ve antisemitizm, meşru şikâyetleri uygun günah keçilerine yönlendirmek gibi bir işlev görüyordu. Antisemitik propaganda, farklı kitlelere hitap edecek şekilde zekice tasarlanmıştı. Aşırı vatanseverlere Yahudi’nin “ülkeye yabancı bir enternasyonalist” olduğu söylendi. İşsiz işçilere düşmanlarının “Yahudi kapitalist ve Yahudi bankacı” olduğu söylendi. Borçlu çiftçiler için bu düşman, “Yahudi tefeci”ydi. Orta sınıf için ise “Yahudi sendika lideri ve Yahudi komünist”ti. Burada gene irrasyonel imgelerin bilinçli ve rasyonel bir şekilde kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Naziler deli olabilirlerdi ama aptal değillerdi.

Faşizmi sıradan sağcı ataerkil otokrasilerden ayıran şey, devrimci bir aura yaratma çabasıydı. Faşizm, devrimci gibi görünen çağrıları ve gerici sınıf politikalarının büyüleyici bir karışımını sunuyordu. Nazi partisinin tam adı, solcu gibi görünen Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi idi. Daha önce de belirtildiği gibi, SA fırtına birliklerinin saflarında, Hitler devlet iktidarını ele geçirdikten sonra bastırılan militan bir servetin paylaşılmasını talepeden bir eğilim mevcuttu.

Hem İtalyan faşistleri hem de Naziler, solun estirdiği fırtınadan istifade etmek için yoğun ve bilinçli bir çaba sarf ettiler. Kitlesel seferberlikler, gençlik örgütleri, işçi tugayları, mitingler, geçit törenleri, pankartlar, semboller ve sloganlar soldan çalındı. Toplumu canlandıracak, eski düzeni ortadan kaldıracak ve yenisini kuracak bir “Nazi devrimi” hakkında yığınla laf edildi.

Bu nedenle, ana akım yazarlar, faşizm ve komünizmi “totaliter ikizler” olarak ele alma konusunda hoyratça davranıyorlar. Bu noktada, özü biçime indirgiyorlar. Biçimdeki benzerlik, gerçek sınıf içeriğindeki büyük farkı bulanıklaştırmak için yeterli bir neden olarak kabul ediliyor. A. James Gregor ve William Ebenstein gibi yazarlar, sayısız Batılı siyasi lider ve sözde demokratik sol içinde yer alan isimler, faşizmi sürekli komünizmle aynı kefeye koyuyorlar. Bu nedenle, Noam Chomsky, “Şirketlerin yükselişi aslında faşizme ve Bolşevizme yol açan aynı olgunun tezahürüydü, aynı totaliter topraktan doğdu” diyor.[12] Oysa o günün İtalya ve Almanya’sında, çoğu işçi ve köylü, faşizm ve komünizm arasında keskin ve net bir ayrım yapabiliyordu. Aynı şekilde faşizmi destekleyen sanayiciler ve bankacılar da, büyük ölçüde sınıf gerçeklerine dayalı bir yargıyla, komünizmden duydukları korku ve nefret nedeniyle faşizmi destekliyorlardı.

Yıllar önce, faşizmin kapitalizmin irrasyonel çelişkilerini çözmede asla başarılı olamadığını söylüyordum. Bugünse faşizmin bu hedefe ulaştığına inanıyorum, ancak sadece kapitalistler için, halk için değil. Faşizm, halka hizmet edecek bir sosyal çözüm sunmayı hiçbir zaman amaçlamadı, sadece gerici bir çözüm sunarak tüm yükleri ve kayıpları çalışan halkın sırtına yıktı. İdeolojik ve örgütsel donanımlarından arındırıldığında, faşizm, sınıf mücadelesine karşı sunulmuş nihai çözümden, demokratik güçlerin yücedeki finans çevrelerinin yararı ve kârı için tümüyle bastırılması ve sömürülmesinden başka bir şey değildi.

Faşizm, sahte bir devrimdir. Gerçek bir devrimci sınıf içeriği sunmadan, popüler siyaset ve devrimci bir auraya sahipmiş izlenimi yaratır. Eskinin zenginlerinin çıkarlarına hizmet ederken “Yeni Düzen”i savunur. Liderlerinin suçu, kafa karışıklığı değil, aldatmaktır. Halkı yanıltmak için çok çalışmış olmaları, kendilerinin de yanıltıldıkları anlamına gelmez.

Faşizmin Dostları

Ana akım yazarların rahatlıkla göz ardı ettikleri şeylerden biri de Batılı kapitalist devletlerin faşizmle işbirliği yapma biçimidir. İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain, işbirlikçi çabaları dâhilinde Nazilerle son derece yakın ilişkiler içindeydi. Kendisi ve ait olduğu sınıfın önemli bir kısmı, Hitler’i Almanya’da, Nazi Almanyası’nı ise Avrupa’da komünizme karşı bir kale olarak görüyordu.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batılı kapitalist müttefikleri, Nürnberg’de bazı üst düzey liderleri yargılamakla yetindiler ama İtalya veya Almanya’dan faşizmi söküp atmak için kıllarını kıpırdatmadılar. 1947’ye gelindiğinde, Alman muhafazakârları Nürnberg savcılarını Yahudilerin ve komünistlerin kuklaları olarak göstermeye başladılar. İtalya’da, faşizme karşı silahlı mücadele yürüten güçlü partizan hareketi, kısa süre sonra “şüpheli ve vatansever olmayan unsur” olarak muamele gördü. Savaştan bir yıl sonra, neredeyse tüm İtalyan faşistler hapisten çıkarken, Nazi işgaline karşı savaşan yüzlerce komünist ve solcu partizan hapse atıldı. Tarih alt üst edildi, Kara Gömlekliler kurban, Kızıllar ise suçlu olarak gösterildi. Müttefik kuvvetlere mensup devlet görevlileri, bu önlemlere yardımcı oldular.[13]

ABD’nin işgal birliklerinin koruması altında, polis, mahkemeler, ordu, güvenlik teşkilâtları ve bürokrasi, büyük ölçüde eski faşist rejimlere hizmet etmiş olanlarca veya onların ideolojik yandaşlarınca yönetilmeye devam etti. Bu, bugün de geçerli olan bir gerçekliktir. Holokost'un failleri altı milyon Yahudi, yarım milyon Çingene, binlerce eşcinsel, birkaç milyon Ukraynalı, Rus, Polonyalı ve diğerlerini öldürdü ama cezasız kaldı, çünkü büyük ölçüde bu suçları soruşturması gereken kişiler de suç ortağıydı.

Buna karşılık, komünistler, Doğu Almanya’da iktidara geldiklerinde, Nazi işbirlikçiliği nedeniyle hâkimlerin, öğretmenlerin ve yetkililerin yaklaşık yüzde 80’ini görevden aldılar. Binlercesini hapse attılar, savaş suçlarından altı yüz Nazi parti liderini idam ettiler. Eğer bu kadar çok savaş suçlusu Batı’nın koruyucu kanatları altına sığınmasaydı, daha fazlasını vururlardı.

Peki faşizmle işbirliği yapan ABD şirketlerine ne oldu? Rockefeller ailesinin Chase National Bank’i, savaş sırasında Nazilerin yürüttüğü uluslararası ticareti kolaylaştırmak için Alman parasını aklamaya yardımcı olmak amacıyla Vichy hükümetinin başta olduğu Fransa’da bulunan Paris bürosunu kullandı, üstelik bu yüzden tek bir ceza bile almadı.[14] DuPont, Ford, General Motors ve ITT gibi şirketler, Müttefik Kuvvetleri’ne büyük zarar veren yakıt, tank ve uçak üreten düşman ülkelerde fabrikalara sahipti. Savaştan sonra, vatana ihanetten yargılanmak yerine, ITT, Müttefik bombardımanları sonucu Alman fabrikalarına verilen savaş hasarı için ABD hükümetinden 27 milyon dolar aldı. General Motors’a 33 milyon dolardan fazla para verildi. Pilotlara, ABD firmalarına ait Almanya’daki fabrikaları vurmamaları söylendi. Böylece Köln, Müttefik bombardımanı tarafından neredeyse yerle bir edildi, ancak Nazi ordusuna askeri teçhizat sağlayan Ford fabrikasına dokunulmadı. Nitekim, Alman siviller, fabrika binasını hava saldırısı esnasında sığınak olarak kullanmaya başladılar.[15]

On yıllarca ABD liderleri, İtalyan faşizminin hayatta kalmasında pay sahibi oldular. 1945’ten 1975’e kadar uzanan süreçte ABD’deki devlet kurumları, aralarında neo-faşist İtalyan Sosyal Hareketi (MSI) ile yakın bağları olan bazı kuruluşların da bulunduğu İtalya’daki sağcı örgütlere tahminen 75 milyon dolar verdi. 1975’te dönemin dışişleri bakanı Henry Kissinger, İtalyan komünistlerinin seçimleri kazanıp hükümeti ele geçirmesi durumunda hangi “alternatiflerin” düşünülebileceğini görüşmek üzere Washington’da MSI lideri Giorgio Almirante ile bir araya geldi.

ABD’ye sığınan yüzlerce Nazi savaş suçlusu, ya isimlerini gizledikleri rahat koşullarda yaşadılar ya da Soğuk Savaş sırasında ABD istihbarat teşkilatları tarafından aktif olarak istihdam edildiler ve yüksek mevkideki kişilerin koruması altında faaliyet yürüttüler. Bunlardan bazıları, başkanlık seçimleri öncesi Richard Nixon, Ronald Reagan ve George Bush’un Cumhuriyetçi Parti adına kurduğu kampanya komitelerine girmeyi başardı.[16]

İtalya’da, 1969’dan 1974’e kadar, İtalyan askeri istihbaratı ve sivil istihbarat teşkilatlarının üst düzey unsurları, üst sınıf gericilerden oluşan gizli bir loca olan P2 üyeleri, faşizm yanlısı Vatikan yetkilileri ve üst düzey askeri yetkililer, bunun yanında, NATO’dan ilham alan antikomünist paralı asker gücü GLADIO, “gerilim stratejisi” olarak bilinen koordineli bir terör ve sabotaj harekâtı yürüttü. Diğer katılımcılar arasında Ordine Nuovo [“Yeni Düzen”] adlı gizli bir neo-faşist grup, NATO yetkilileri, jandarma üyeleri, mafya patronları, otuz general, sekiz amiral ve Licio Gelli (1944’te ABD istihbaratı tarafından işe alınan faşist bir savaş suçlusu) gibi etkili Masonlar yer alıyordu. Terörizme, CIA gibi “uluslararası güvenlik aygıtı”nın parçası olan kurumlar yardım ve yataklık ettiler. 1995 yılında CIA, gerilim stratejisini araştıran bir İtalyan parlamento komisyonuyla işbirliği yapmayı reddetti (Corriere della Sera, 12 Nisan 1995, 29 Mayıs 1995).

Terörist komplocular, Ağustos 1980’de Bolonya tren istasyonunda seksen beş kişinin ölümüne, yaklaşık iki yüz kişinin yaralanmasına neden olan patlama da dâhil olmak üzere bir dizi adam kaçırma, suikast ve bombalı katliam gerçekleştirdi. Daha sonraki adli soruşturmaların vardığı sonuç olarak, gerilim stratejisi basit bir neo-faşizmin ürünü değil, devlet güvenlik güçlerinin demokratik parlamenter solun artan popülaritesine karşı yürüttüğü daha kapsamlı bir harekâtın neticesiydi. Amaç, “İtalyan Komünist Partisi’nin seçim kazanımlarıyla her türlü yolla mücadele etmek” ve çok partili sosyal demokrasiyi baltalamak, yerine otoriter bir “başkanlık cumhuriyeti” kurmak veya her halükârda “daha güçlü ve daha istikrarlı bir yürütme organı” oluşturmak için halkta yeterince korku ve dehşet yaratmaktı (La Repubblica, 9 Nisan 1995; Corriere della Sera, 27 Mart 1995, 28 Mart 1995, 29 Mayıs 1995).

Seksenlerde Almanya, Belçika ve Batı Avrupa’nın diğer yerlerinde devlet güvenlik teşkilâtlarının hizmetindeki aşırı sağcılar tarafından çok sayıda insan öldürüldü (Z Magazine, Mart 1990). Bu terör eylemleri, ABD’deki şirketlere ait medyada çoğunlukla haber yapılmadı. İtalya’daki önceki gerilim stratejisinde olduğu gibi, saldırılar, mevcut sosyal demokrasileri baltalayacak kadar halk arasında korku ve belirsizlik yaratacak şekilde tasarlanmıştı.

Bu Batı Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki yetkililer, neo-Nazi ağlarını ifşa etmek için çok az şey yaptılar. Faşizmin geride bıraktığı izlerin yol açtığı koku iyice ağırlaştıkça, bize, Hitler’in soyundan gelenlerin hâlâ aramızda olduğunu, birbirleriyle ve çeşitli Batı kapitalist ülkelerinin güvenlik kurumlarıyla tehlikeli bağlantılar içerisinde oldukları gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.

1994 yılında İtalya’da, neo-faşist MSI’nin genişletilmiş bir versiyonu olan Ulusal İttifak, Kuzeyli ayrılıkçıların oluşturdukları birliğin yanı sıra sanayici ve medya patronu Silvio Berlusconi’nin önderliğindeki yarı-faşist hareket Forza Italia [“İtalya İleri”] ile kurdukları koalisyonla girdikleri genel seçimi kazandı. Ulusal İttifak, işsizlik, vergiler ve göçmenlik konusundaki hoşnutsuzlukları istismar etti. Zengin ve fakir için tek bir vergi oranı, okul kuponları, sosyal yardımların kaldırılması ve çoğu hizmetin özelleştirilmesini savundu.

İtalyan neo-faşistleri, faşizmin sınıfsal hedeflerine yarı demokratik biçimler içinde nasıl ulaşılacağını ABD’li gericilerden öğreniyorlardı: Reagan’da görülen coşkulu iyimserlikten istifade ediyor, postallı militaristlerin yerine medyanın şişirdiği, kitlelerin gönlünü hoş tutan isimlerden yararlanıyor, bir yandan da devletin baskı aygıtının imkân ve becerilerini artırıyor, yerli halkla göçmenler arasında ırkçı düşmanlığı ve çatışmaları körüklüyor, serbest piyasanın yalan olan faziletlerine dair vaazlar veriyor, serveti üst sınıflara dağıtacak vergi ve harcama önlemleri alıyorlardı.

Batı ülkelerindeki muhafazakârlar, faşistlerin kitleleri cezbeden yanlarının az çok sulandırılmış biçimlerinden yararlanıyorlar. ABD’de, “sıradan Orta Amerikalı”ya popülist gibi görünen çağrılar yaparken, en zengin bireylerin ve şirketlerin çıkarlarına hizmet eden önlemler için sessizce baskı yapıyorlar. 1996’da, sağcı Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich, tüm toplumu canlandıracak fiyatları düşürme önerisini sunuyor, bir yandan da kendisinin “gerçek devrimci” olduğunu söylüyordu. İtalya’da, Almanya’da, ABD’de veya başka herhangi bir ülkede sağcılar, “yeni bir devrim” veya “yeni bir düzen” önerisini dillendirdiklerinde esasında eskinin zenginlerinin çıkarlarını gözeten düzeni kastediyorlar. Hepimizi, birçok Üçüncü Dünya ülkesinin girmek zorunda kaldığı, tepedekilerin hepimizin gitmesini istediği o bilindik gericilik ve baskı yoluna sokuyorlar.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 11-22.]

Dipnotlar:
[10] Yayına hz.: George Mosse, Nazi Culture (New York: Grosset & Dunlap, 1966), s. 116-118.

[11] Richard Plant, The Pink Triangle: The Nazi War Against Homosexuals (New York: Henry Holt, 1988), s. 91.

[12] Chomsky interviewed by Husayn Al-Kurdi, Perception, Mart/Nisan 1996.

[13] Roy Palmer Domenico, Italian Fascists on Trial, 1943-1948 (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1991 ), farklı yerlerde. Fransa’da Vichy hükümeti yanlısı çok az Nazi işbirlikçisi yargılanıp tasfiye edildi. “Yahudilerin toplanıp Nazi kamplarına gönderilmesi konusunda kimse ciddi bir ceza almadı”, Herbert Lottman, The Purge (New York: William Morrow, 1986), s. 290. Aynı durum Almanya için de geçerli. Bkz.: Ingo Muller, Hitler’s Justice ( Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1991) , 3. Bölüm, “The Aftermath”. ABD’li komutanlar, Uzak Doğu ülkelerinde faşist işbirlikçileri iktidara taşıdı. Örneğin Güney Kore’de işbirlikçiler ve Japonların eğittiği polis, solcu demokratik güçleri ezmek için kullanıldı. Güney Kore ordusuna Japon İmparatorluğu Ordusu’nda çalışmış subaylar komuta etti. “Bu isimler verdikleri hizmetlerden gurur duyuyorlardı.” Önemli bir kısmı Filipinler ve Çin’de savaş suçları işlemişti: Hugh Deane, “Korea, China and the United States: A Look Back,” Monthly Review, Şubat 1995, s. 20 ve 23.

[14] Savaş sonrası Deutsche Bank’ın başkanı, aynı zamanda Hitler’in “finansman kaynağı” Hermann Abs, David Rockefeller tarafından “çağımızın en önemli bankacısı” ifadesiyle övüldü. Ölümü sonrası New York Times gazetesine verilen ilanda Abs’in “İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Almanya’nın yeniden inşa sürecinde önemli bir rol oynadığından” bahsediliyordu. Times gazetesi de Rockefeller da Abs’in Nazi bağlantıları, bankasının Nazi işgali altında olan Avrupa ülkelerinde yürüttüğü yıkıcı faaliyetler, Auschwitz kampında köle emeğini kullanılmasında I. G. Farben şirketinin yönetim kurulu üyesi olarak oynadığı rol konusunda tek laf etmiyordu: Robert Carl Miller, Portland Free Press, Eylül/Ekim 1994.

[15] Charles Higham, Trading with the Enemy (New York: Dell, 1983).

[16] Bu isimlerden biri olan Boleslavs Maikovskis, Letonyalı bir polis müdürüydü. Sovyetler’in yürüttüğü savaş suçlarıyla ilgili soruşturmalardan kurtulmak için önce Batı Almanya’ya ardından ABD’ye kaçmıştı. Letonya’da iki yüzden fazla köyde gerçekleştirilen katliamlarda yer almıştı. Maikovskis, Başkan Nixon’ın yeniden seçilmesi için Cumhuriyetçi Parti’nin kurduğu parti komitesinde bir süre çalıştı, sonra ABD’deki savaş suçları soruşturmasından kurtulmak için Almanya’ya kaçtı. 92 yaşında öldü (New York Times, 5/8196 ). Nazi savaş suçlularına Batılı istihbarat kurumları, patronlar, askerler, hatta Vatikan yardım etti. Ekim 1944’te Alman paraşütlü birlik komutanı Binbaşı Walter Reder, İtalya’nın Bolonya yakınlarındaki bir köyde, partizanların faaliyetlerinin intikamını almak için 1836 savunmasız sivili katletti. Reder, 1985’te, mağdurların akrabalarının protestolarına rağmen, Papa II. John Paul gibi isimlerin başvurusu üzerine hapisten çıkartıldı.

0 Yorum: