Bazı
yazarlar, faşizmin “akıl dışı” özelliklerine vurgu yaparlar. Böylelikle,
faşizmin yerine getirdiği rasyonel siyasi-ekonomik işlevleri göz ardı ederler.
Siyasetin büyük bir kısmı, akıl dışı sembollerin rasyonel manipülasyonundan
ibarettir. Elbette bu, duygusal çağrıları sınıfsal kontrol düzleminde iş gören
faşist ideoloji için de geçerlidir.
Lider
kültü önceliklidir: İtalya’da: Duce, Almanyada: Feuhrerprinzip.
Lider tapıncına devlet putperestliği eşlik etti. Mussolini şunu söylüyordu: “Faşist
yaşam anlayışı, devletin önemini vurgular, bireyi yalnızca çıkarları devletin
çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde kabul eder.” Faşizm, her şeyi kapsayan bir
devletin ve yüce bir liderin otoriter yönetimini savunur. Fetih ve egemenlik
gibi nispeten sert insani dürtüleri yüceltirken, eşitlikçiliği, demokrasiyi,
kolektivizmi ve pasifizmi zayıflık ve yozlaşma doktrinleri olarak reddeder.
Mussolini,
barışa adanmışlığın “faşizme düşman” olduğunu yazmıştı. 1934’te, sürekli
barışın “iç karartıcı” bir doktrin olduğunu iddia etti. İnsanlar veya uluslar
ancak “acımasız mücadele” ve “fetih” yoluyla en yüksek mertebede gerçekleştirirlerdi.
“Sözler güzel şeyler olsa da, “tüfekler, makineli tüfekler, uçaklar ve toplar
daha da güzeldir” diyordu. Başka bir vesileyle de şunu söyleyecekti: “Savaş,
tek başına [...] ona göğüs germe cesaretine sahip halklara asaletin damgasını
vurur.” İşin tuhaf yanı şu ki İtalyan ordusundaki birçok asker, Mussolini’nin
savaşlarına tahammül edemiyordu, karşı tarafın gerçek mermi kullandığını görünce
savaştan kaçma yoluna başvurdular.
Faşist
doktrin, monistik değerleri vurgular: Ein Volk, ein Reich, ein Fuehrer (“Tek
halk, tek yönetim, tek lider”). İnsanlar, artık sınıfsal ayrılıklarla
ilgilenmemeli, kendilerini uyumlu bir bütünün parçası olarak, zengin ve fakiri
bir olarak görmelidir. Bu görüş, devam eden sınıf sömürüsü sistemini gizleyerek
ekonomik statükoyu destekler. Bu, halkın taleplerinin dile getirilmesini,
sosyal adaletsizlik ve sınıf mücadelesine dair bilinci savunan sol ajandayla
çelişir.
Bu
monizm, halkın mitolojik köklerine yapılan atavistik çağrılarla desteklenir.
Mussolini için bu, Roma’nın ihtişamıydı; Hitler için ise eski halk. Nazi
yanlısı Hans Jorst tarafından yazılan ve Nazilerin iktidarı ele geçirmesinden
kısa bir süre sonra Almanya genelinde yaygın olarak sahnelenen (Hitler’in
Berlin’deki açılış gecesine katıldığı) Schlageter adlı oyun, halk tasavvufunu
sınıf politikasının karşısına koyar.
Tüm
o coşkulu haliyle August, babası Schneider ile konuşmaktadır:
August: İnanmazsın baba
ama... gençler, artık bu eski sloganlara pek dikkat etmiyorlar. Sınıf
mücadelesi ölüyor.
Schneider: Peki, o zaman
elinizde ne var?
August: Halk denilen topluluk.
Schneider: İyi ama bu bir
slogan mı?
August: Hayır, bir
deneyim!
Schneider: Tanrım, sınıf
mücadelemiz, grevlerimiz bir deneyim değildi, öyle değil mi? Sosyalizm,
Enternasyonal, belki de birer hayal miydi?
August: Gerekliydiler,
ama... tarihsel deneyimlerdi.
Schneider: Öyleyse,
gelecekte sizin Halk dediğiniz topluluk olacak. Bana bunu nasıl tahayyül anlatır
mısın? Fakir, zengin, sağlıklı, üst, alt, bunların hepsi sizinle birlikte sona
eriyor, öyle mi?
August: Bak Baba, üst,
alt, fakir, zengin, bunlar her zaman var olur. Önemli olan, bu meseleye verilen
önemdir. Bizim için hayat, çalışma saatlerine ve fiyat listelerine bölünmüş bir
şey değildir. Bilâkis, insan varoluşuna bir bütün olarak inanıyoruz. Hiçbirimiz,
para kazanmayı en önemli şey olarak görmüyoruz, hizmet etmek istiyoruz. Birey,
halkının kan dolaşımındaki bir kan hücresidir.”[10]
Oğlunun
yorumları gayet açıklayıcıdır: “Sınıf mücadelesi ölüyor.” Babanın sınıf iktidarının
kötüye kullanılması ve sınıfsal adaletsizlikle ilgili endişesi, nesnel bir
gerçekliğe sahip olmayan bir zihniyet biçimi olarak kolayca kenara atılıyor.
Hatta yanlış bir şekilde kaba bir para kaygısıyla eşleştiriliyor. (“Hiçbirimiz
para kazanmayı önemli görmüyoruz.”) Muhtemelen zenginlik meseleleri, ona sahip
olanlara bırakılmalıdır. August, daha iyi bir şeye sahip olduğumuzu söylüyor:
zengin ve fakir, hepimizin daha büyük bir zafer için birlikte çalıştığı,
bütüncül, monistik bir deneyim. “Muhteşem fedakârlıklar”ın zenginlerin yararına
yoksullar tarafından nasıl yapıldığı uygun bir şekilde göz ardı ediliyor.
Bu
oyunda ve diğer Nazi propagandalarında dile getirilen politik konum, sınıfa kayıtsız
değil, bilâkis, o, sınıf çıkarlarına dair keskin bir farkındalığı, Almanya’daki
işçiler arasında var olan güçlü sınıf bilincini maskelemek ve bastırmak için
ustaca tasarlanmış bir çabayı ifade ediyor. Sınıfı kurnaz bir üslupla inkâr
eden yaklaşım kendi içinde gizli bir itirafı barındırır.
Ataerki
ve Sahte Devrim
Faşizmdeki
ulusal şovenizm, ırkçılık, cinsiyetçilik ve ataerkil değerler, muhafazakâr
sınıfın çıkarlarına hizmet ediyordu. Faşist doktrin, özellikle Nazi versiyonu,
ırksal üstünlüğe açıktan bağlıydı. Sınıf statüsü de dâhil olmak üzere, insana
ait özelliklerin, vasıfların kan yoluyla miras alındığı söyleyen Nazizm,
kişinin sosyal yapıdaki konumunu doğuştan gelen doğasının bir ölçüsü olarak
kabul eder. Genetik ve biyoloji, mevcut sınıf yapısını haklı çıkarmak için
kullanılır. Bu anlamda, günümüzde akademide faal olan ırkçıların “çan eğrisi”
teorileri ve yeniden ısıtılıp insanlara yutturulan öjeniye dair zırvalarla aynı
işlevi görürler.
Irk
ve sınıf eşitsizliğinin yanı sıra faşizm, homofobi ve cinsel eşitsizliği de
destekler. Nazizmin ilk kurbanları arasında, SA fırtına birliklerinin liderleri
olan bir grup Nazi eşcinseli de vardı. Hitler, iktidarı ele geçirdikten sonra,
SA lideri Ernst Roehm ve bazı kahverengi gömlekli fırtına birliklerinin açıkça
eşcinsel davranışlarına dair şikâyetler kendisine ulaşmaya devam edince, Hitler,
resmi bir açıklama yayınlayarak, meselenin “tümüyle özel alana ait olduğunu,
bir SA subayının özel hayatının, Nasyonal Sosyalist ideolojinin temel
ilkeleriyle çelişmediği sürece inceleme konusu olamayacağını” söyledi.
Paramiliter
SA güçleri, sendikacılara ve Kızıllara karşı sokak savaşını kazanmak için
kullanılmıştı. Fırtına birlikleri, finans kapitali sözde kınayarak, kitlelerin
şikâyetlerine hitap eden “devrimci” bir güç olarak hareket etti. SA’nın üye
sayısı 1933’te üç milyona fırladı. Bu durum, sanayi baronları ve orduya mensup kodamanları
epey rahatsız etti. Burjuvazideki yozlaşmayı kınayan, servetin paylaşılmasını
ve “Nazi devrimi”nin tamamlanmasını savunan SA’ya mensup sokak savaşçılarıyla
başa çıkılması gerekiyordu.
SA’yı
devlet iktidarını ele geçirmek için kullanan Hitler, daha sonra onu etkisiz
hale getirmek için devleti kullandı. Şimdi birdenbire Roehm’ün eşcinselliği,
Nasyonal Sosyalist ideolojiyle çatışıyordu. Gerçekte, SA’nın ortadan
kaldırılmasının nedeni, liderlerinin eşcinsel olması değildi. Her ne kadar eşcinsellik
bir gerekçe olarak öne sürülmüş olsa da onun yok edilmesinin nedeni, örgütün
ciddi bir soruna dönüşme tehdidi teşkil etmesiydi. Roehm ve yaklaşık 300 SA
üyesi idam edildi. Bunların hepsi eşcinsel değildi. Kurbanlar arasında, sol
eğilimlere sahip olduğundan şüphelenilen deneyimli Nazi propagandacısı Gregor
Strasser de vardı.
Elbette,
birçok Nazi, homofobikti, eşcinselleri düşman olarak görüyordu. Bunların en
güçlülerinden biri olan SS lideri Heinrich Himmler, eşcinselleri Alman
erkekliğine ve Cermen halklarının ahlaki yapısına bir tehdit addediyordu, çünkü
ona göre “eşcinsel bir muhallebi çocuğu” üreyemez veya iyi bir asker olamazdı.
Himmler’de gördüğümüz homofobi ve cinsiyetçilik, şu açıklamasında somutluk
kazanıyordu: “Amerika’da bir erkek bir kıza sadece baksa, onunla evlenmeye
zorlanabilir veya tazminat ödeyebilir. [...] Bu nedenle, ABD’deki erkekler, eşcinsellere
yönelmek suretiyle kendilerini koruyorlar. ABD’deki kadınlar ise savaş
baltaları gibi. Erkekleri parçalıyorlar.”[11] Bu söz, Nazizmin önemli fikir
adamlarından birine aitti. Zamanla Himmler, eşcinsellere yönelik baskıların
kapsamını SA liderliğinin ötesine taşımayı bildi. Binlerce eşcinsel sivil, SS
toplama kamplarında öldü.
Çağlar
boyunca toplumlarda, fırsat bulduklarında kadınlar, doğurdukları çocuk sayısını
sınırlamaya çalışmışlardır. Bu, çok sayıda askere ve silah işçisine ihtiyaç
duyan faşist bir ataerkillik için potansiyel bir sorun teşkil eder. Kadınlar, erkeğe
itaat eden, ona bağımlı biri olarak kaldığı sürece üremeyle ilgili haklarını pek
savunamazlar. Bu nedenle, faşist ideoloji, ataerkil otoriteyi yüceltti. Duçe, “Her
erkek koca, baba ve asker olmalıdır” diyordu. Kadının en büyük görevi, ev içi faziletlerini
geliştirmek, ailesinin ihtiyaçlarını özveriyle karşılamak ve devlet için
olabildiğince çok evlat dünyaya getirmekti.
Ataerkil
ideoloji, her türlü sosyal eşitliği hiyerarşik kontrol ve ayrıcalığa bir tehdit
olarak gören muhafazakâr bir sınıf ideolojisiyle bağlantılıydı. Ataerkillik,
plütokrasiyi destekliyordu: Kadınlar yoldan çıkarsa aileye ne olacak? Aile
ortadan kalkarsa, tüm sosyal yapı tehdit altına girer. O zaman devlete ve
egemen sınıfın otoritesine, ayrıcalıklarına ve zenginliğine ne olacak?
Faşistler, bugün “aile değerleri” olarak adlandırılan şeye büyük önem
veriyorlardı, ancak Nazi liderlerinin çoğu, ailelerine bağlı kişiler olarak
tanımlanamazdı.
Nazi
Almanyası’nda ırkçılık ve antisemitizm, meşru şikâyetleri uygun günah
keçilerine yönlendirmek gibi bir işlev görüyordu. Antisemitik propaganda,
farklı kitlelere hitap edecek şekilde zekice tasarlanmıştı. Aşırı
vatanseverlere Yahudi’nin “ülkeye yabancı bir enternasyonalist” olduğu
söylendi. İşsiz işçilere düşmanlarının “Yahudi kapitalist ve Yahudi bankacı”
olduğu söylendi. Borçlu çiftçiler için bu düşman, “Yahudi tefeci”ydi. Orta
sınıf için ise “Yahudi sendika lideri ve Yahudi komünist”ti. Burada gene
irrasyonel imgelerin bilinçli ve rasyonel bir şekilde kullanıldığına tanıklık
ediyoruz. Naziler deli olabilirlerdi ama aptal değillerdi.
Faşizmi
sıradan sağcı ataerkil otokrasilerden ayıran şey, devrimci bir aura yaratma
çabasıydı. Faşizm, devrimci gibi görünen çağrıları ve gerici sınıf
politikalarının büyüleyici bir karışımını sunuyordu. Nazi partisinin tam adı,
solcu gibi görünen Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi idi. Daha önce de
belirtildiği gibi, SA fırtına birliklerinin saflarında, Hitler devlet
iktidarını ele geçirdikten sonra bastırılan militan bir servetin paylaşılmasını
talepeden bir eğilim mevcuttu.
Hem
İtalyan faşistleri hem de Naziler, solun estirdiği fırtınadan istifade etmek
için yoğun ve bilinçli bir çaba sarf ettiler. Kitlesel seferberlikler, gençlik
örgütleri, işçi tugayları, mitingler, geçit törenleri, pankartlar, semboller ve
sloganlar soldan çalındı. Toplumu canlandıracak, eski düzeni ortadan kaldıracak
ve yenisini kuracak bir “Nazi devrimi” hakkında yığınla laf edildi.
Bu
nedenle, ana akım yazarlar, faşizm ve komünizmi “totaliter ikizler” olarak ele
alma konusunda hoyratça davranıyorlar. Bu noktada, özü biçime indirgiyorlar.
Biçimdeki benzerlik, gerçek sınıf içeriğindeki büyük farkı bulanıklaştırmak
için yeterli bir neden olarak kabul ediliyor. A. James Gregor ve William
Ebenstein gibi yazarlar, sayısız Batılı siyasi lider ve sözde demokratik sol
içinde yer alan isimler, faşizmi sürekli komünizmle aynı kefeye koyuyorlar. Bu
nedenle, Noam Chomsky, “Şirketlerin yükselişi aslında faşizme ve Bolşevizme yol
açan aynı olgunun tezahürüydü, aynı totaliter topraktan doğdu” diyor.[12] Oysa
o günün İtalya ve Almanya’sında, çoğu işçi ve köylü, faşizm ve komünizm
arasında keskin ve net bir ayrım yapabiliyordu. Aynı şekilde faşizmi
destekleyen sanayiciler ve bankacılar da, büyük ölçüde sınıf gerçeklerine
dayalı bir yargıyla, komünizmden duydukları korku ve nefret nedeniyle faşizmi
destekliyorlardı.
Yıllar
önce, faşizmin kapitalizmin irrasyonel çelişkilerini çözmede asla başarılı
olamadığını söylüyordum. Bugünse faşizmin bu hedefe ulaştığına inanıyorum,
ancak sadece kapitalistler için, halk için değil. Faşizm, halka hizmet edecek
bir sosyal çözüm sunmayı hiçbir zaman amaçlamadı, sadece gerici bir çözüm
sunarak tüm yükleri ve kayıpları çalışan halkın sırtına yıktı. İdeolojik ve
örgütsel donanımlarından arındırıldığında, faşizm, sınıf mücadelesine karşı
sunulmuş nihai çözümden, demokratik güçlerin yücedeki finans çevrelerinin
yararı ve kârı için tümüyle bastırılması ve sömürülmesinden başka bir şey
değildi.
Faşizm,
sahte bir devrimdir. Gerçek bir devrimci sınıf içeriği sunmadan, popüler
siyaset ve devrimci bir auraya sahipmiş izlenimi yaratır. Eskinin zenginlerinin
çıkarlarına hizmet ederken “Yeni Düzen”i savunur. Liderlerinin suçu, kafa
karışıklığı değil, aldatmaktır. Halkı yanıltmak için çok çalışmış olmaları,
kendilerinin de yanıltıldıkları anlamına gelmez.
Faşizmin
Dostları
Ana
akım yazarların rahatlıkla göz ardı ettikleri şeylerden biri de Batılı
kapitalist devletlerin faşizmle işbirliği yapma biçimidir. İngiliz Başbakanı
Neville Chamberlain, işbirlikçi çabaları dâhilinde Nazilerle son derece yakın
ilişkiler içindeydi. Kendisi ve ait olduğu sınıfın önemli bir kısmı, Hitler’i
Almanya’da, Nazi Almanyası’nı ise Avrupa’da komünizme karşı bir kale olarak
görüyordu.
İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra Batılı kapitalist müttefikleri, Nürnberg’de bazı üst
düzey liderleri yargılamakla yetindiler ama İtalya veya Almanya’dan faşizmi söküp
atmak için kıllarını kıpırdatmadılar. 1947’ye gelindiğinde, Alman muhafazakârları
Nürnberg savcılarını Yahudilerin ve komünistlerin kuklaları olarak göstermeye
başladılar. İtalya’da, faşizme karşı silahlı mücadele yürüten güçlü partizan
hareketi, kısa süre sonra “şüpheli ve vatansever olmayan unsur” olarak muamele
gördü. Savaştan bir yıl sonra, neredeyse tüm İtalyan faşistler hapisten çıkarken,
Nazi işgaline karşı savaşan yüzlerce komünist ve solcu partizan hapse atıldı.
Tarih alt üst edildi, Kara Gömlekliler kurban, Kızıllar ise suçlu olarak
gösterildi. Müttefik kuvvetlere mensup devlet görevlileri, bu önlemlere
yardımcı oldular.[13]
ABD’nin
işgal birliklerinin koruması altında, polis, mahkemeler, ordu, güvenlik teşkilâtları
ve bürokrasi, büyük ölçüde eski faşist rejimlere hizmet etmiş olanlarca veya
onların ideolojik yandaşlarınca yönetilmeye devam etti. Bu, bugün de geçerli
olan bir gerçekliktir. Holokost'un failleri altı milyon Yahudi, yarım milyon
Çingene, binlerce eşcinsel, birkaç milyon Ukraynalı, Rus, Polonyalı ve
diğerlerini öldürdü ama cezasız kaldı, çünkü büyük ölçüde bu suçları
soruşturması gereken kişiler de suç ortağıydı.
Buna
karşılık, komünistler, Doğu Almanya’da iktidara geldiklerinde, Nazi
işbirlikçiliği nedeniyle hâkimlerin, öğretmenlerin ve yetkililerin yaklaşık
yüzde 80’ini görevden aldılar. Binlercesini hapse attılar, savaş suçlarından
altı yüz Nazi parti liderini idam ettiler. Eğer bu kadar çok savaş suçlusu Batı’nın
koruyucu kanatları altına sığınmasaydı, daha fazlasını vururlardı.
Peki
faşizmle işbirliği yapan ABD şirketlerine ne oldu? Rockefeller ailesinin Chase
National Bank’i, savaş sırasında Nazilerin yürüttüğü uluslararası ticareti
kolaylaştırmak için Alman parasını aklamaya yardımcı olmak amacıyla Vichy hükümetinin
başta olduğu Fransa’da bulunan Paris bürosunu kullandı, üstelik bu yüzden tek
bir ceza bile almadı.[14] DuPont, Ford, General Motors ve ITT gibi şirketler,
Müttefik Kuvvetleri’ne büyük zarar veren yakıt, tank ve uçak üreten düşman
ülkelerde fabrikalara sahipti. Savaştan sonra, vatana ihanetten yargılanmak
yerine, ITT, Müttefik bombardımanları sonucu Alman fabrikalarına verilen savaş
hasarı için ABD hükümetinden 27 milyon dolar aldı. General Motors’a 33 milyon
dolardan fazla para verildi. Pilotlara, ABD firmalarına ait Almanya’daki
fabrikaları vurmamaları söylendi. Böylece Köln, Müttefik bombardımanı
tarafından neredeyse yerle bir edildi, ancak Nazi ordusuna askeri teçhizat
sağlayan Ford fabrikasına dokunulmadı. Nitekim, Alman siviller, fabrika
binasını hava saldırısı esnasında sığınak olarak kullanmaya başladılar.[15]
On
yıllarca ABD liderleri, İtalyan faşizminin hayatta kalmasında pay sahibi
oldular. 1945’ten 1975’e kadar uzanan süreçte ABD’deki devlet kurumları,
aralarında neo-faşist İtalyan Sosyal Hareketi (MSI) ile yakın bağları olan bazı
kuruluşların da bulunduğu İtalya’daki sağcı örgütlere tahminen 75 milyon dolar
verdi. 1975’te dönemin dışişleri bakanı Henry Kissinger, İtalyan komünistlerinin
seçimleri kazanıp hükümeti ele geçirmesi durumunda hangi “alternatiflerin”
düşünülebileceğini görüşmek üzere Washington’da MSI lideri Giorgio Almirante
ile bir araya geldi.
ABD’ye
sığınan yüzlerce Nazi savaş suçlusu, ya isimlerini gizledikleri rahat koşullarda
yaşadılar ya da Soğuk Savaş sırasında ABD istihbarat teşkilatları tarafından
aktif olarak istihdam edildiler ve yüksek mevkideki kişilerin koruması altında faaliyet
yürüttüler. Bunlardan bazıları, başkanlık seçimleri öncesi Richard Nixon,
Ronald Reagan ve George Bush’un Cumhuriyetçi Parti adına kurduğu kampanya
komitelerine girmeyi başardı.[16]
İtalya’da,
1969’dan 1974’e kadar, İtalyan askeri istihbaratı ve sivil istihbarat
teşkilatlarının üst düzey unsurları, üst sınıf gericilerden oluşan gizli bir
loca olan P2 üyeleri, faşizm yanlısı Vatikan yetkilileri ve üst düzey askeri
yetkililer, bunun yanında, NATO’dan ilham alan antikomünist paralı asker gücü
GLADIO, “gerilim stratejisi” olarak bilinen koordineli bir terör ve sabotaj harekâtı
yürüttü. Diğer katılımcılar arasında Ordine Nuovo [“Yeni Düzen”] adlı gizli bir
neo-faşist grup, NATO yetkilileri, jandarma üyeleri, mafya patronları, otuz
general, sekiz amiral ve Licio Gelli (1944’te ABD istihbaratı tarafından işe
alınan faşist bir savaş suçlusu) gibi etkili Masonlar yer alıyordu. Terörizme,
CIA gibi “uluslararası güvenlik aygıtı”nın parçası olan kurumlar yardım ve
yataklık ettiler. 1995 yılında CIA, gerilim stratejisini araştıran bir İtalyan
parlamento komisyonuyla işbirliği yapmayı reddetti (Corriere della Sera, 12 Nisan 1995, 29 Mayıs 1995).
Terörist
komplocular, Ağustos 1980’de Bolonya tren istasyonunda seksen beş kişinin
ölümüne, yaklaşık iki yüz kişinin yaralanmasına neden olan patlama da dâhil
olmak üzere bir dizi adam kaçırma, suikast ve bombalı katliam gerçekleştirdi.
Daha sonraki adli soruşturmaların vardığı sonuç olarak, gerilim stratejisi
basit bir neo-faşizmin ürünü değil, devlet güvenlik güçlerinin demokratik
parlamenter solun artan popülaritesine karşı yürüttüğü daha kapsamlı bir
harekâtın neticesiydi. Amaç, “İtalyan Komünist Partisi’nin seçim kazanımlarıyla
her türlü yolla mücadele etmek” ve çok partili sosyal demokrasiyi baltalamak,
yerine otoriter bir “başkanlık cumhuriyeti” kurmak veya her halükârda “daha
güçlü ve daha istikrarlı bir yürütme organı” oluşturmak için halkta yeterince
korku ve dehşet yaratmaktı (La Repubblica, 9 Nisan 1995; Corriere della Sera, 27 Mart 1995, 28 Mart 1995, 29 Mayıs 1995).
Seksenlerde
Almanya, Belçika ve Batı Avrupa’nın diğer yerlerinde devlet güvenlik teşkilâtlarının
hizmetindeki aşırı sağcılar tarafından çok sayıda insan öldürüldü (Z Magazine,
Mart 1990). Bu terör eylemleri, ABD’deki şirketlere ait medyada çoğunlukla
haber yapılmadı. İtalya’daki önceki gerilim stratejisinde olduğu gibi,
saldırılar, mevcut sosyal demokrasileri baltalayacak kadar halk arasında korku
ve belirsizlik yaratacak şekilde tasarlanmıştı.
Bu
Batı Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki yetkililer, neo-Nazi ağlarını ifşa etmek
için çok az şey yaptılar. Faşizmin geride bıraktığı izlerin yol açtığı koku
iyice ağırlaştıkça, bize, Hitler’in soyundan gelenlerin hâlâ aramızda olduğunu,
birbirleriyle ve çeşitli Batı kapitalist ülkelerinin güvenlik kurumlarıyla
tehlikeli bağlantılar içerisinde oldukları gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.
1994
yılında İtalya’da, neo-faşist MSI’nin genişletilmiş bir versiyonu olan Ulusal
İttifak, Kuzeyli ayrılıkçıların oluşturdukları birliğin yanı sıra sanayici ve
medya patronu Silvio Berlusconi’nin önderliğindeki yarı-faşist hareket Forza
Italia [“İtalya İleri”] ile kurdukları koalisyonla girdikleri genel seçimi
kazandı. Ulusal İttifak, işsizlik, vergiler ve göçmenlik konusundaki
hoşnutsuzlukları istismar etti. Zengin ve fakir için tek bir vergi oranı, okul
kuponları, sosyal yardımların kaldırılması ve çoğu hizmetin özelleştirilmesini
savundu.
İtalyan
neo-faşistleri, faşizmin sınıfsal hedeflerine yarı demokratik biçimler içinde
nasıl ulaşılacağını ABD’li gericilerden öğreniyorlardı: Reagan’da görülen
coşkulu iyimserlikten istifade ediyor, postallı militaristlerin yerine medyanın
şişirdiği, kitlelerin gönlünü hoş tutan isimlerden yararlanıyor, bir yandan da
devletin baskı aygıtının imkân ve becerilerini artırıyor, yerli halkla
göçmenler arasında ırkçı düşmanlığı ve çatışmaları körüklüyor, serbest
piyasanın yalan olan faziletlerine dair vaazlar veriyor, serveti üst sınıflara
dağıtacak vergi ve harcama önlemleri alıyorlardı.
Batı
ülkelerindeki muhafazakârlar, faşistlerin kitleleri cezbeden yanlarının az çok
sulandırılmış biçimlerinden yararlanıyorlar. ABD’de, “sıradan Orta Amerikalı”ya
popülist gibi görünen çağrılar yaparken, en zengin bireylerin ve şirketlerin
çıkarlarına hizmet eden önlemler için sessizce baskı yapıyorlar. 1996’da, sağcı
Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich, tüm toplumu canlandıracak fiyatları
düşürme önerisini sunuyor, bir yandan da kendisinin “gerçek devrimci” olduğunu
söylüyordu. İtalya’da, Almanya’da, ABD’de veya başka herhangi bir ülkede
sağcılar, “yeni bir devrim” veya “yeni bir düzen” önerisini dillendirdiklerinde
esasında eskinin zenginlerinin çıkarlarını gözeten düzeni kastediyorlar. Hepimizi,
birçok Üçüncü Dünya ülkesinin girmek zorunda kaldığı, tepedekilerin hepimizin
gitmesini istediği o bilindik gericilik ve baskı yoluna sokuyorlar.
Michael Parenti
[Kaynak:
Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism,
City Lights Books, 1997, s. 11-22.]
Dipnotlar:
[10] Yayına hz.: George Mosse, Nazi Culture (New York: Grosset &
Dunlap, 1966), s. 116-118.
[11]
Richard Plant, The Pink Triangle: The Nazi War Against Homosexuals (New
York: Henry Holt, 1988), s. 91.
[12]
Chomsky interviewed by Husayn Al-Kurdi, Perception, Mart/Nisan 1996.
[13]
Roy Palmer Domenico, Italian Fascists on Trial, 1943-1948 (Chapel Hill:
University of North Carolina Press, 1991 ), farklı yerlerde. Fransa’da Vichy
hükümeti yanlısı çok az Nazi işbirlikçisi yargılanıp tasfiye edildi. “Yahudilerin
toplanıp Nazi kamplarına gönderilmesi konusunda kimse ciddi bir ceza almadı”,
Herbert Lottman, The Purge (New York: William Morrow, 1986), s. 290. Aynı
durum Almanya için de geçerli. Bkz.: Ingo Muller, Hitler’s Justice (
Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1991) , 3. Bölüm, “The Aftermath”.
ABD’li komutanlar, Uzak Doğu ülkelerinde faşist işbirlikçileri iktidara taşıdı.
Örneğin Güney Kore’de işbirlikçiler ve Japonların eğittiği polis, solcu
demokratik güçleri ezmek için kullanıldı. Güney Kore ordusuna Japon
İmparatorluğu Ordusu’nda çalışmış subaylar komuta etti. “Bu isimler verdikleri
hizmetlerden gurur duyuyorlardı.” Önemli bir kısmı Filipinler ve Çin’de savaş
suçları işlemişti: Hugh Deane, “Korea, China and the United States: A Look
Back,” Monthly Review, Şubat 1995, s. 20 ve 23.
[14]
Savaş sonrası Deutsche Bank’ın başkanı, aynı zamanda Hitler’in “finansman
kaynağı” Hermann Abs, David Rockefeller tarafından “çağımızın en önemli
bankacısı” ifadesiyle övüldü. Ölümü sonrası New York Times gazetesine
verilen ilanda Abs’in “İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Almanya’nın yeniden
inşa sürecinde önemli bir rol oynadığından” bahsediliyordu. Times gazetesi
de Rockefeller da Abs’in Nazi bağlantıları, bankasının Nazi işgali altında olan
Avrupa ülkelerinde yürüttüğü yıkıcı faaliyetler, Auschwitz kampında köle emeğini
kullanılmasında I. G. Farben şirketinin yönetim kurulu üyesi olarak oynadığı
rol konusunda tek laf etmiyordu: Robert Carl Miller, Portland Free Press,
Eylül/Ekim 1994.
[15]
Charles Higham, Trading with the Enemy (New York: Dell, 1983).
[16]
Bu isimlerden biri olan Boleslavs Maikovskis, Letonyalı bir polis müdürüydü. Sovyetler’in
yürüttüğü savaş suçlarıyla ilgili soruşturmalardan kurtulmak için önce Batı
Almanya’ya ardından ABD’ye kaçmıştı. Letonya’da iki yüzden fazla köyde
gerçekleştirilen katliamlarda yer almıştı. Maikovskis, Başkan Nixon’ın yeniden
seçilmesi için Cumhuriyetçi Parti’nin kurduğu parti komitesinde bir süre
çalıştı, sonra ABD’deki savaş suçları soruşturmasından kurtulmak için Almanya’ya
kaçtı. 92 yaşında öldü (New York Times, 5/8196 ). Nazi savaş suçlularına Batılı
istihbarat kurumları, patronlar, askerler, hatta Vatikan yardım etti. Ekim 1944’te
Alman paraşütlü birlik komutanı Binbaşı Walter Reder, İtalya’nın Bolonya
yakınlarındaki bir köyde, partizanların faaliyetlerinin intikamını almak için
1836 savunmasız sivili katletti. Reder, 1985’te, mağdurların akrabalarının
protestolarına rağmen, Papa II. John Paul gibi isimlerin başvurusu üzerine
hapisten çıkartıldı.


0 Yorum:
Yorum Gönder