12 Şubat 2026

, , ,

Sakil

En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da
rabbi olan Allah'ı bırakıp Baal'e mi taparsınız?

[Sâffat: 125-126]

 

Paradoksla malulüz. Oksijen ve yerçekimiyle yaşıyoruz. Ama bir yandan da bu ikisi bizi öldürüyor. Yogasından botoksuna... gayret, hep bu iki şeyin yaşlandırıcı etkisini örtbas etmeye yönelik.[1]

Diziler ve uyuşturucu. Dizilerde sabah beşte kalkıp işe giden insanlar yok. Ekmeğinin derdinde olanlar yok. Emekli maaşını kuruşu kuruşuna hesaplayanlar yok. Eve ayakkabılarıyla girenler var. Herkese yerçekimsiz ortamda nefes almak öğretiliyor. Devlet yok, kanun yok. Her şey serbest. Solcular, bu yüzden dizi sektöründe istihdam ediliyorlar. Emekçinin sıkıcı hayatını birkaç saat rahatlatma işini üstleniyorlar. Doksanlarda okudukları tüm teoriye küfrediyorlar. Sahte özgürlük ve yerçekimsizlik hülyalarına teslim alıyorlar, teslim oluyorlar. Emekçi insanları teslim almak için solcular kullanılıyor. Bir dizi, solcu göndermesi yoksa tutmuyor. Sol, AB grubunun parçası. “Pornoma dokunma” diyen sol, porno için satılan kadınlar için tek laf etmiyor.

* * *

Irak’a girilecekse İngiliz devletinin kendi içindeki Müslüman’ı örgütlemesi gerekiyordu. Bu iş, sola taşere edildi. SİP, bu yüzden sahaya sürüldü. Müslüman güzellemeleri, o yüzden kaleme alındı. “Peygamber ve Proletarya” o sebeple yazıldı.[2]

SİP’in Türkiye’deki taşeronuna da aynı görev verildi. Doksanların başında Lenin’in gibi Haydarpaşa’daki bir varilin üzerine çıkıp Ekim Devrimi’ni başlattığını zanneden Doğan Tarkan, ömrünü Fethullah’ın kucağında, Erdoğan’dan tebrik alırken sonlandırdı. Operasyonlar sırasında kalp krizi geçirdi. Örgütü diğer örgütlere içerilerek rafa kaldırıldı. Bugün birçok DSİP’imiz var. İP-DSİP, devlet ve sermayenin sosyalist harekete verdiği “içtima” emriydi.

Irak işgaliyle birlikte Müslüman örgütleme işini DSİP’liler yürüttü. Bugün hâlâ Müslüman eylemlerinde tek tük DSİP’liye rastlanılıyor. Bu birliktelik, doğalında liberalizm düzleminde olabilirdi. Bazı devlet ajanı Müslümanlar, sola sızıp onu liberalleştirmeye çalıştılar. Bazı sermaye ajanı solcular, Müslüman’ın içine sızıp onu liberalleştirmek için uğraştılar. O liberal köprü, hâlâ faal ve işlek.

* * *


Köprünün müdavimlerinden biri, Emek-Adalet. Herkes, Suriye’deki iktidar değişikliğine destek veren Emek-Adalet’i “İslamcı” olarak görüp oradan eleştirdi. Oysa Emek-Adalet’in HTŞ iktidarına yönelik desteği, “Suriye halklarının sevincini kuşanması”, ondaki Troçkizmle alakalıydı.[3] Ayrıca zaten “siyasi İslam” ve “İslamcılık” gibi tabirler, CIA-Mossad ürünüydü.

Troçkizmin bulaştığı her çevre, misal EMEP de Suriye ve Libya gibi yerlerde emperyalizm politikalarından yana saf tuttu. Yerli ve milli Troçkizmiyle biraz TKP’deki kripto Troçkizme yakın durmaya çalışan DİP’in de Ortadoğu’ya önerdiği şey federasyon. Yani, Ortadoğu’ya düşmüş Amerikan gölgesi. O gölge, eyalet sistemiyle alakalı. DSİP, Suriye işgali başladığı vakit yalandan, fotoğraf pozu için silahlı örgüt bile kurdu. Ömrü silahlı örgütleri eleştirmekle geçen DSİP, silahını Suriye halkına doğrulttu.

Emek-Adalet’in arkasındaki isimler, Sungur Savran ve Perinçek’in damadı Gün Zileli’yle birlikte dergi çıkartıyordu. İnsanlara önce Sovyetler’e küfretmeyi öğrettiler. Sonra da emperyalizmin yürüyüşüne uygun bir sosyalistlik tarif ettiler. Şimdi de gasıp ve kooptasyoncu ellerini Mustafa Suphi’ye uzatıyorlar.[4] Onun Troçkist olduğunu ispatlamak için uğraşıyorlar. Köksüzlüklerine kök uydurmaya çalışıyorlar. Savran, kendi öznel okuması önünde tarihi diz çöktürmeye çalışıyor.

* * *

Emek-Adalet’in arkasındaki Troçkistler, 1990’daki maden işçilerinin grevine öncülük eden sendikacıya “parti kur, adamın olalım” diye yalvarıyorlardı. Şemsi Denizer isimli bu sendikacının kız kardeşi, ağabeyinin “kumarbaz olduğunu, grevi birilerinin telkiniyle başlattığını, grev sonrası epey zenginleştiğini” söylüyordu.[5] Tezkoopiş’in sendika yöneticisi gibi o da Kıbrıs kumarhanelerinin müdavimiydi. Ona parayı kim vermişse Troçkistler de oraya çalışıyordu. İşçi kuyrukçuluğu, bataklıktı.

2005 sonrası AKP’nin karşısına sol alternatif çıkarttılar. Yanına Süleyman Soylu’yu iliştirdiler. Hep beraber Has Parti, AKP’ye katıldı. AKP, aklandı. O operasyonun parçası olan isimler, liberal zeminde, Emek-Adalet’i kurdular. Ne sosyalizmle ne de İslam’la alakaları vardı. Tek dertleri, liberalizmdi. Gezi günlerinde AKP’li efendilerine “bu yoksulların başını okşamazsanız, bunlar canınızı yakar” tavsiyesinde bulunuyorlardı. O yoksulun yanından değil, AKP koridorlarından konuşuyorlardı.

Bedenlerini pazara çıkartanlar, mülklerini bölüşmek istemeyenlere hizmet edeceklerine dair söz verdiler. Emperyalizmin “özgürleştirici” iradesi, sosyalizm ambalajına sarıldı. Bu yeni ürün Müslüman sosuna daldırıldı. AKP’nin yürüyüşüyle birlikte yoksulda oluşacak kırılmaya bandajlar imal edildi. AKP ve devlet, her yere tamponlar yerleştirdi. Kontrollü muhalefet, kendi kadrolarını, ajanlarını yetiştirdi. Bunları mevki makam sahibi yaptı.

Sosyalizmle ve İslam’la alakaları olsa “İslam’ı ezilenlerin ve mustazafların safına yeniden kazandıran Ali Şeriati” diye bir ifade kullanmazlar. İslam’ı ezilenden ve mustazaftan ayrı bir şeymiş gibi görmek Müslüman’a yakışmaz. O Kitap ki o mustazafları önder ve muktedir kılmak içindir.

* * *

Emek-Adalet, İran devriminin yıl dönümü vesilesiyle yazdığı yazıda[6] İslam’ı bir şarkiyatçı ve avrupamerkezci gibi ele alıyor. Akademinin nesnesi olarak görüyor. Bunların çoğu, liberal köprüden geçen solcular. Önemli bir bölümü de “AKP döneminde üniversiteye kapağı nasıl atarız? Biz, bu ‘sol İslam’, ‘Müslüman sosyalizm’ gibi kavramları çalışalım. O şekilde akademide kendimize yer buluruz” diye düşünenler.

Bu girişim, Müslüman sosyalistliğe dair her türlü ihtimali ve imkânı yok etmek için uğraştı. Akademiye oynadığı için onu elitizme mahkûm etti. Sermayeye hoş görünmek istediğinden, liberalleştirdi. Bunlar, 11 Eylül sonrası “Peygamber’i barışçılaştırma konusunda yoğun bir yarış içerisine giren”[7], “Biz iyi huylu zararsız kişileriz” diye efendilerine yalvar yakar olan Müslüman liberaller.

Diziler ve uyuşturucu gibi, özel birilerini, kendilerini özel zannedenleri, bir çiftliğe toplamak ve hayal kapsüllerinde yaşamayı politika zannettiler. İlkin “büyük anlatılara karşıyız, büyük siyasete düşmanız” diye geldiler. Mikro siyaset yapacaklardı. İktidarı, devrimi ve tabii ki sınıfı siyasetten ve teoriden kovmak, liberal küçük burjuva bireye alan açmak için uğraştılar. Hepsi de DSİP’lilerin ve Fethullahçıların konvers ayakkabılarından çıktı.

Sınıfı, devrim ve iktidardan kopartmak için uğraştılar. Kendinden menkul işçicilik, liberalizmin kılıfıydı. Bu işçicilik, “kapitalizmi eleştirelim burjuvaziyi sahiplenelim” demekti. Sendikalizm ve anarşizm, komünist hareketi çürütmek içindi. Emek-Adalet de sol antikomünizm kanalına bağlandı. Oradan konuştu.

Bugün “amcamı mollalar öldürdü” sözüyle emperyalizmin kanallarında gezinen İranlı bir kadın, tüm ekonominin “Devrim Muhafızları”nın kontrolünde olmasından şikâyet ediyor. Sahiplerine yaranmak adına, sürekli “serbest piyasa”dan dem vuruyor.[8] Bu muhafızların piyasaları serbestleştirmediğini, İran bedeninin emperyalist pazarlara peşkeş çekilemediğini söylüyor. “Bize destek verin, sizin sömürge valiniz olarak çalışalım” diye yalvarıyor.

* * *

Bugün emperyalizmin ve Siyonizmin ağzıyla konuşan Emek-Adalet, oralardan aldıkları talimatla, “molla rejimi” tabirini kullanıyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin lügatını kullanan bu liberaller, devrimin yıl dönümünde sokaklara dökülen milyonları görmüyor. “Küba’nın tüm sahibi Castro” yalanını yayan bu liberaller, mustazaf derneklerinin önemli kaynaklara ve imkânlara sahip olmasını istemiyor.

Bu açıdan Emek-Adalet, İslam’ın ezilenle ve mustazafla birleşmesini istemiyor. İran’daki uygulamada yaşanan aksaklıklar, önemli ölçüde emperyalizmin ablukası ve saldırılarıyla ilgili. Bununla ilgilenmiyor. Liberaller, Küba’ya sokulmayan petrolün yol açtığı sorunların sorumlusu olarak baştaki hükümete işaret ediyorlar. Bunu yaparak, emperyalizme çalışıyorlar.

Bugün “Dünyadaki farklı kavrayışın kapısı” halen daha açık ama Emek-Adalet’in efendileri izin verirse daha yapacak çok şey var. “Molla” diyerek terörize etmeye çalıştığınız, “rejim” diyerek kötülemek istediğiniz güç, o emperyalizme ve şaha halen daha direniyor. Bu direnişin imkânarını, tüm yoksulluğuna rağmen, bölge halklarıyla paylaşıyor. Emek-Adalet gibi liberal çevreler, Tel Aviv’e yağan füzelerin Gazzeli çocukların gözlerini ışıldatmasından rahatsız oluyorlar.

* * *

Yukarıdaki dövizde “Kadın Yaşam Epstein” yazıyor. Emek-Adalet gibi liberallerin attığı, CIA-Mossad ürünü slogana atıfta bulunuyor. Onun yüzündeki allı pullu kabuğu kavlatıyor. Altında Baal’a tapan, ona bebek kurban eden, o bebeklerin kanıyla oksijene ve yerçekimine meydan okuyan zalimlerin suratı çıkıyor. Emek-Adalet, bu zalimlerin “sizi biz özgürleştireceğiz” yalanına inanmış görünüyor. O ve onun gibiler, “sınıfsız, toplumsal tahakküm sistemlerinden kurtulmuş bir dünyanın imkânı”nı Epstein adasında buluyorlar. Onu ütopya adası olarak görüyorlar. Mikro siyaset yapma arzuları, makro siyasetin sahiplerine uşaklık etmekmiş, bugün bu, daha net anlaşılıyor.

Bu Emek-Adalet’in şefi, bir ara bizim sosyal medyadaki paylaşımlarımızı, bireye saldırı olarak değerlendirip, polis kafasıyla, benim kimliğimi ifşa etmeye çalışıyordu. Yazdıklarımı “sakil” bulduğunu söylüyordu. “Sakil”, ağır anlamına geliyor. Bu ağırlığın verdiği sıkıntı ve ağırlık verendeki kabalık da bu kelimeyle karşılanıyor. Aslında Emek-Adaletçi, yerçekimsiz ortamda siyaset yapma rahatlığını satmak istiyor. O nedenle yazdıklarımızı rahatsız edici buluyor. Biz de bu tür liberallerin elinden kurtarmaya ant içtiğimiz Ali Şeriati’nin sözüyle, “sizi rahatsız etmeye geldik” diyoruz. Hikmet Kıvılcımlı’nın ahenksiz (kaba bulunan) çığlığına örgütleniyoruz.

Eren Balkır
12 Şubat 2026

Dipnotlar:
[1] Sol örgütler, bürolarında yoga dersleri vermeye, yoldaşlarını yogaya yönlendirmeye başladığına göre, botoks kursları da verebilmeli. Efendilerine verdiği sözü layıkıyla yerine getirebilmeli.

[2] Chris Harman, “The Prophet and the Proletariat”, Güz 1994, MIA.

[3] “Suriye Halklarının Sevincini Kuşanalım, Halkların Düşmanlarına Karşı Ayağa Kalkalım!”, 9 Aralık 2024, EAP.

[4] Sungur Savran, “Mustafa Suphi’den Tarihî Bir Vesika”, 2 Şubat 2026, Gerçek.

[5] Yıldırım Koç, “Şemsi Denizer’i Nasıl Bilirdiniz?”, 6 Ağustos 2021, YK.

[6] Emek-Adalet, “İran Halkının Emperyalizme Ve Şaha Karşı Devrimi 47. Yaşına Giriyor!”, 11 Şubat 2026, X.

[7] Cüneyd S. Ahmed, “Hz. Muhammed Gazze’yi Görse Ne Yapardı?”, 3 Eylül 2025, İştiraki.

[8] Sahar Delijani, “Authoritarian, Theocratic Regime”, 22 Ocak 2026, DN.

0 Yorum: