Adam,
“sahildeyiz ve günbatımını izliyoruz. Güneş ve deniz, ufuk çizgisinde birleşiyormuş
gibi görünüyor. Gerçekten de birleşiyorlar mı?” diye sorunca şu cevabı verdim:
“Ne
demek bu şimdi?
Öncelikle
bu yanılsamanın anlamsız olduğunu idrak etmeni isterim. Denizle güneşin birleştiğini
görüyoruz ama aslında bunların birleşmeleri imkânsız. Bunun da ötesinde, senin
bu durumu içinde olduğumuz durumla kıyaslamanı isterim. Üzüntülüsün, ülken,
halkın ve davan için kederleniyorsun, buna hiç şüphe yok.
Siyonist-emperyalist
işgal, Lübnan toprağının kılcal damarlarına sızdığı günden beri kederlisin. Şu bahsini
ettiğimiz genç de aynı sebepten ötürü kederli. Peki ama onun kederiyle senin
kederin denk mi?”
Adam,
“dediklerini anlamıyorum” deyince sözlerime şu şekilde devam ettim:
“Güneş
ve denizin ufukta birleştiğine dair yanılgıyla bu iki kederin benzediği
yanılgısı birbirine benziyor. Tabii ki ikisi de keder ama anlam farklıysa hatta
iki keder çelişiyorsa, ismin kendisinin bir önemi kalmaz.”
Dün
öğleden sonra gidip halini kontrol ettim. Ne şartlarda yaşadığını az çok tahmin
ediyordum. Hain işgalcinin işgalinin yol açtığı şokun onun hayatını nasıl etkilediğini
biliyordum. Ama gel gör ki o şok, o adamda yenilgici bir ruh haline, hayal
kırıklığına, düşünsel, psikolojik ve fiziksel düzeyde denge kaybına yol açmıştı.
Gördüm ki bu adam, dur durak bilmeksizin, ideolojik bir kafa karışıklığıyla
boğuşuyordu.
Bu
adam, korkak biri değildi. Hatta biliyorum, cesur biriydi o. Cesareti hayatça
sınanmıştı üstelik. Yurtseverlik konusunda da eksiği yoktu, ondaki yurtseverlik
de türlü sınavdan geçmişti.
Gelgelelim,
ondaki ilk öncelikli mesele, cesaretinin ve yurtseverliğinin kırılgan bir
düşünsel-teorik zemine dayanmasıydı. İkinci mesele de ülkesi için emek harcama
konusunda edindiği tecrübenin onu büro faaliyeti sahasından çıkartmamasıydı. Bu
yüzden adam, hiçbir bahaneye sığınmadan, doğalında, pratik olarak yurtseverliği
uygulayan avamla buluşamamıştı. Yurtseverliği o avam gibi pratiğe taşıyamıyordu.
Şehre
geldiğimde adama işgalcilere karşı güneyde girişilen bir muharebede dövüşen
genç akrabasını sordum. Bu genç, halen daha cephedeymiş. Bana bunu söyledikten
sonra masasının üzerindeki bir gazeteyi eline aldı ve üzerindeki fotoğrafı
gösterdi. Fotoğrafta, güneydeki dağların birinde bir pusu esnasında elindeki
tüfeği tutan genç vardı.
Ardından
adam, “duydum ki bu genç kederliymiş” dedi. Bunun üzerine adama “ne yani
sendeki kederle ondaki keder bir mi şimdi?” diye sordum. “Evet ne farkı var,
keder kederdir” cevabını verdi.
“Denizle
güneş arasında ne kadar mesafe varsa sendeki kederle o gençteki keder arasında
da o kadar fark var” dedim. Bunun üzerine adam “nereden biliyorsun?” diye sordu.
Ona
şu cevabı verdim:
“Yenilgiyi
kabul etmiş, hayal kırıklığına uğramış, dengesini yitirmiş, ideolojik kafa
karışıklıklarıyla malul bir insan olarak senin içinde olduğun hal ile hainlerin
işgaline karşı mücadeledeki mevziiden hiçbir şekilde ayrılmayan, o dağın
tepesinde bir kartal gibi durup elindeki tüfekle etrafı kolaçan eden, ufka
gözlerini diken, her yandan tehlikeyle kuşatılmış olduğu halde dövüşmeyi
sürdüren gencin içinde olduğu hal hiç bir olabilir mi?”
Adam
“ne dersen de, keder kederdir işte” deyince ona şunu söyledim:
“Hayır
dostum, katil keder var sende. Bu keder ki önce seni öldürüyor. O, her şeyden
önce düşmanın safında olan katillerce gönderilmiş bir katil. Bugün tüm
milletin, Arapların demokratik mücadelesinin temeli olan sebatla ilerleyen
cenkte bize ahlaki ve psikolojik tabancasını doğrultup kurşun sıkıyor.
Ama
aynı cenkte kendi mevziinde inatla kalıp dövüşen gencin kederi, savaşçı kederdir.
Bu keder, kutsaldır. O gençteki nefret, onurludur. O, kederin en güzel ve en onurlu
halini yaşamaktadır.”
Hüseyin Mürüvvet
Nida Gazetesi
20 Haziran 1982
Kaynak

0 Yorum:
Yorum Gönder