17 Şubat 2026

, ,

Katil Keder, Savaşçı Keder

Adam, “sahildeyiz ve günbatımını izliyoruz. Güneş ve deniz, ufuk çizgisinde birleşiyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de birleşiyorlar mı?” diye sorunca şu cevabı verdim:

“Ne demek bu şimdi?

Öncelikle bu yanılsamanın anlamsız olduğunu idrak etmeni isterim. Denizle güneşin birleştiğini görüyoruz ama aslında bunların birleşmeleri imkânsız. Bunun da ötesinde, senin bu durumu içinde olduğumuz durumla kıyaslamanı isterim. Üzüntülüsün, ülken, halkın ve davan için kederleniyorsun, buna hiç şüphe yok.

Siyonist-emperyalist işgal, Lübnan toprağının kılcal damarlarına sızdığı günden beri kederlisin. Şu bahsini ettiğimiz genç de aynı sebepten ötürü kederli. Peki ama onun kederiyle senin kederin denk mi?”

Adam, “dediklerini anlamıyorum” deyince sözlerime şu şekilde devam ettim:

“Güneş ve denizin ufukta birleştiğine dair yanılgıyla bu iki kederin benzediği yanılgısı birbirine benziyor. Tabii ki ikisi de keder ama anlam farklıysa hatta iki keder çelişiyorsa, ismin kendisinin bir önemi kalmaz.”

Dün öğleden sonra gidip halini kontrol ettim. Ne şartlarda yaşadığını az çok tahmin ediyordum. Hain işgalcinin işgalinin yol açtığı şokun onun hayatını nasıl etkilediğini biliyordum. Ama gel gör ki o şok, o adamda yenilgici bir ruh haline, hayal kırıklığına, düşünsel, psikolojik ve fiziksel düzeyde denge kaybına yol açmıştı. Gördüm ki bu adam, dur durak bilmeksizin, ideolojik bir kafa karışıklığıyla boğuşuyordu.

Bu adam, korkak biri değildi. Hatta biliyorum, cesur biriydi o. Cesareti hayatça sınanmıştı üstelik. Yurtseverlik konusunda da eksiği yoktu, ondaki yurtseverlik de türlü sınavdan geçmişti.

Gelgelelim, ondaki ilk öncelikli mesele, cesaretinin ve yurtseverliğinin kırılgan bir düşünsel-teorik zemine dayanmasıydı. İkinci mesele de ülkesi için emek harcama konusunda edindiği tecrübenin onu büro faaliyeti sahasından çıkartmamasıydı. Bu yüzden adam, hiçbir bahaneye sığınmadan, doğalında, pratik olarak yurtseverliği uygulayan avamla buluşamamıştı. Yurtseverliği o avam gibi pratiğe taşıyamıyordu.

Şehre geldiğimde adama işgalcilere karşı güneyde girişilen bir muharebede dövüşen genç akrabasını sordum. Bu genç, halen daha cephedeymiş. Bana bunu söyledikten sonra masasının üzerindeki bir gazeteyi eline aldı ve üzerindeki fotoğrafı gösterdi. Fotoğrafta, güneydeki dağların birinde bir pusu esnasında elindeki tüfeği tutan genç vardı.

Ardından adam, “duydum ki bu genç kederliymiş” dedi. Bunun üzerine adama “ne yani sendeki kederle ondaki keder bir mi şimdi?” diye sordum. “Evet ne farkı var, keder kederdir” cevabını verdi.

“Denizle güneş arasında ne kadar mesafe varsa sendeki kederle o gençteki keder arasında da o kadar fark var” dedim. Bunun üzerine adam “nereden biliyorsun?” diye sordu.

Ona şu cevabı verdim:

“Yenilgiyi kabul etmiş, hayal kırıklığına uğramış, dengesini yitirmiş, ideolojik kafa karışıklıklarıyla malul bir insan olarak senin içinde olduğun hal ile hainlerin işgaline karşı mücadeledeki mevziiden hiçbir şekilde ayrılmayan, o dağın tepesinde bir kartal gibi durup elindeki tüfekle etrafı kolaçan eden, ufka gözlerini diken, her yandan tehlikeyle kuşatılmış olduğu halde dövüşmeyi sürdüren gencin içinde olduğu hal hiç bir olabilir mi?”

Adam “ne dersen de, keder kederdir işte” deyince ona şunu söyledim:

“Hayır dostum, katil keder var sende. Bu keder ki önce seni öldürüyor. O, her şeyden önce düşmanın safında olan katillerce gönderilmiş bir katil. Bugün tüm milletin, Arapların demokratik mücadelesinin temeli olan sebatla ilerleyen cenkte bize ahlaki ve psikolojik tabancasını doğrultup kurşun sıkıyor.

Ama aynı cenkte kendi mevziinde inatla kalıp dövüşen gencin kederi, savaşçı kederdir. Bu keder, kutsaldır. O gençteki nefret, onurludur. O, kederin en güzel ve en onurlu halini yaşamaktadır.”

Hüseyin Mürüvvet
Nida Gazetesi
20 Haziran 1982
Kaynak

0 Yorum: