“Çarpışa çarpışa biçim aldı.”
[Tan Malaka]
Madilog, Materyalizm,
Diyalektik ve Mantık kelimelerinin kısaltılmış halidir. Genellikle sosyal
bilimler, siyaset, ekonomi ve tarih gibi konuları ele alan Menuju Merdeka
Sepuluh Persen [“Tam Bağımsızlığa Doğru”] gibi kitaplarının aksine, Tan
Malaka’nın Madilog çalışması, doğa bilimlerini (biyoloji, fizik ve
kimya) felsefi bir yaklaşımla ele alır. Endonezya Bilim Enstitüsü (LIPI) bünyesinde
yıllarca çalıştıktan sonra aramızdan ayrılan siyaset araştırmacısı Dr. Alfian’ın
tespitiyle Madilog, “Tan Malaka’nın başyapıtıdır”.
Tan
Malaka bu kitabı, Endonezya halkını zihinlerine derinlemesine işlemiş olan akıl
dışı ve mistik düşüncenin zincirlerinden kurtarmak için kaleme aldı. Tan’ın
fikirleri ve ait olduğu kurtuluş hareketi, bugün de geçerliliğini koruyor. Kurduğu
Murba (Proletarya) Partisi’nin antiemperyalist bir devrimi başlatmadan önce mantığın
adaklar, şamanlar, kara büyü gibi pratiklerden arındırılması gerektiğini
savundu.
“Genel
olarak Doğu için ve özellikle de bu kitabı yazdığım sırada tamamen karanlıkta
olan, muhtelif gizli bilgilerin üzerini örttüğü Endonezya için mantık hâlen
daha yeni bir şeydi. Mantık, diyalektik ve materyalizmle birlikte bilinmesi ve
anlaşılması gereken bir konuydu.
Fakat
öte yandan, mantığı öncelikli görüp, sınırlarını ve zayıf yönlerini göz ardı
ederek kendimizi yanıltmayalım.” (s. 21)
Tan
Malaka, Madilog’u, Hazret Şeyh Haşim Asyari’nin oğlu, Gus Dur’un babası K.
H. Vahid Haşim ile tanıştığında kullandığı takma ad olan “İlyas Hüseyin” takma
adıyla kaleme aldı.
Tan
Malaka’nın 15 Mart 1946’da yazdığı Madilog’un girişinde, kendisine ve
kitaba dair bilgilere yer veriyor. Bu başyapıtı tamamlaması yaklaşık sekiz ay
(15 Temmuz 1942-30 Mart 1943) sürdü. Eseri o vakitler hâlâ Japon işgali altında
olan Endonezya’ya döndükten sonra yazdı. Tan Malaka, bu dönemde Japon işgal
güçlerinden kaçan bir firariydi.
Tan
Malaka, anavatanına dönmeden önce Hollanda sömürge hükümeti tarafından esir
alındı. Saklanmak için Rusya, Çin, Singapur ve Filipinler gibi çeşitli ülkeleri
dolaştı. Yurtdışında dolaşırken İngilizce öğretmenliği de yaptı. Kolay bir
macera değildi bu. Birçok kez kılık değiştirmek zorunda kaldı, hatta kendisini
hedef alan polis baskınlarından kaçınmak için kitaplarını denize attı. Ancak,
ne zaman para bulsa, Endonezya’ya geri getiremese de, çalışmak için birçok
kitap satın aldı. Onun için kütüphaneler çok önemliydi. Kendisine Bung Hatta’nın
kitap sevgisini örnek aldı. Madilog’u tümüyle hafızasına kaydettikleri
üzerinden yazdı.
“Kitapçılar var olduğu
sürece kütüphaneler yeniden inşa edilebilir. Gerekirse, gerçekten gerekirse,
giyim ve gıda masrafları azaltılabilir.” (s. 14)
Tan
Malaka, giriş bölümünde bile Bung Karno’yu radikalizmden yoksun olmakla eleştiriyordu.
Bung Karno, “sadece” on yıl ülke içerisinde sürgün hayatı yaşarken, Tan Malaka,
yirmi yıl boyunca yurt dışında sürgünde kaldı. Endonezya’nın ilk cumhurbaşkanı Bung
Karno (Sukarno), Japonlara ait Sinar Matahari gazetesinde propaganda faaliyeti
yürütürken, Tan Malaka, yeraltında ajitasyon faaliyetleri içerisindeydi.
Madilog İncelemesi
Birinci
bölüme başlarken Tan Malaka, eski Mısır mitolojisine göre dünyayı sadece
konuşarak yaratan ve ardından evrendeki tüm maddenin ortaya çıkmasına neden
olan, Firavun tarafından yönetilen eski Mısır tanrısı Büyük Tanrı Ra’yı ele
alıyor. Charles Darwin, Immanuel Kant, Isaac Newton, Prescott Joule, John
Dalton, Niels Bohr ve Albert Einstein’dan bilimsel argümanlar sunarak, bu eski
Mısır inancını bilimsel olarak çürütüyor. Evrenin oluşum sürecini ve
karmaşıklığını açıklayan Malaka, bu sürecin, ağızdan çıkınca uçup giden
sözlerinden oluşmadığını söylüyor.
Reddiyesini
tam olarak dile dökmek adına Tan Malaka, Yüce Tanrı Ra’nın varlığına dair üç
ihtimali sıralıyor.
1.
Eğer Ra, (güya) yarattığı dünyadan daha güçlü olsaydı, doğa bilimlerinin
yasaları kesinlikle çökerdi. Ancak gerçekte, Ra’nın bunun üzerinde hiçbir gücü
yoktur.
2.
Eğer Ra’nın gücü (güya) yarattığı dünyaya eşit olsaydı, Ra’nın ilahi doğası yok
olurdu. Eğer Ra, kendisine denk şeyler yaratma ihtimaliyle mücadele etseydi,
savaş hiçbir şekilde bitmezdi.
3.
Eğer Ra, (güya) yarattığı dünyadan daha zayıf olsaydı, ilahi doğasının yok
olmasının yanı sıra, Ra, kendi yaratıcısını öldürebilecek tehlikeli bir keşif
yapan bir bilim insanı gibi olurdu. Ra, yarattığı dünya tarafından yenilgiye
uğratılabilirdi.
Ancak
kitabın birinci bölümünde beni biraz rahatsız eden bir husus var. Tan Malaka,
türlerin balıklar → amfibiler → sürüngenler →
memeliler şeklinde evrimleştiğini
söyleyen teoriye inanıyor. Bu, alenen yanlış bir görüş. Darwin’in Türlerin
Kökeni’nde kastettiği şey şudur: hayvanlar âlemindeki tüm canlılar
ortak bir ataya sahiptirler. En uygun olanlar, hayatta kalıp uyum sağlarlar,
(taksonomiye ait bir terim olarak) başka bir sınıfa evrimleşmezler.
Tan
Malaka, felsefeyi ayrıntılı olarak açıklamadan önce, ikinci bölümde, Marksizmin
kurucularından Friedrich Engels tarafından derlenen idealist ve materyalist felsefecilerin
bir haritasını sunuyor. Ardından, yanlış olduğunu düşündüğü idealizm
felsefesini çürütüyor, materyalizmin neden idealizmden daha doğru olduğunu
kısaca açıklıyor.
“Bu, idealizmin bir
sonucudur. İdealizm, nesnelerin varlığını hükümsüz kıldığı için kendisini de
hükümsüz kılar.” (s. 49)
Tan
Malaka’ya göre idealizm felsefesi, genellikle Hitler önderliğindeki Alman
faşistleri ve Mussolini önderliğindeki İtalyanlar gibi sömüren sınıf tarafından
benimsenirken, sömürülen sınıf, genellikle Lenin önderliğindeki Rus
Bolşevikleri gibi materyalisttir.
Tan
Malaka, mantık hakkındaki fikirlerini desteklemek amacıyla, üçüncü bölümde
bilim ve matematiğe hâkim olmanın önemini açıklıyor. Burada sadece bilim ve
matematiğe hâkim olma meselesine değil, aynı zamanda her iki disiplinin de kapitalizmden
arınmasını sağlamak gerektiğine yönelik bir vurgu söz konusudur. Tarih, bilim
ve matematiğe hâkim olanların dünyayı etkileyeceği açıktır. Tıpkı Yunanistan’da
Aristo, Demokritos, Heraklit, Öklid, Pisagor ve Arşimet, İslam dünyasında Harizmi,
İbn Sina vd., Batı dünyasında Newton, Laplace ve Einstein gibi isimler dünyayı
etkilemişlerdir.
“Doğa bilimlerinin
bağımsızlığı, devletin bağımsızlığıyla birlikte var veya yok olur. Aynı
şekilde, bir sınıf için işleyen doğa bilimlerinin bağımsızlığı, o sınıfın
bağımsızlığıyla birlikte var veya yok olur.” (s. 62)
Tan
Malaka, ayrıca insanların düşünen hayvanlar olduğu sözünü yineledi. Bu tespit, Müslüman
sosyolog İbn Haldun ile Müslüman ilahiyatçı Gazali’nin açıklamalarıyla
örtüşmektedir. Onun tespitiyle insan zekâsı mantığı, hayvanların zekâsı
içgüdüyü temel alır. Bununla birlikte, akıl hastalarında durum farklıdır. İnsan
olarak değerlendireceğimiz bu insanlar, bilim açısından istisnaidir.
Tan
Malaka, ayrıca okullarda öğretilen aşırı dogmatik bilim ve matematik
hesaplamalarını da eleştiriyordu. Öğrenciler, sanki robot/makine gibi
programlanmışçasına, kendi başlarına araştırma yapmalarına izin verilmeden,
öğretmenin formülünü takip etmeye zorlanıyorlardı. Ona göre, sürecin ve işlemin
kendisi sonuçtan daha kıymetliydi. Ne yazık ki öğretmenler, sürece saygı
duymadan sadece sonuca bakıyorlardı.
“Doğru geliri nasıl elde
edeceğimiz üzerinde duran yok. Aslında, sonuçlara ulaşma yolu, sonuçların
kendisinden daha önemli.” (s. 74)
Tan
Malaka, bir şeyi bilimsel olarak açıklarken tanımların, gözlemlerin ve
deneylerin önemini vurgular. Tanımların üç şartı vardır: özlü, açık ve genel
olmaları gerekir, ancak aynı zamanda yalın ve net de olmalıdırlar. Gözlem de
aynı derecede önemlidir. Bir yasayı belirlemeden önce, kanıt elde etmek için
gözlemler yapmalıyız. Gözlemler sonuç vermezse, bir sonraki adım olan deney
adımına başvurmalıyız. Deneylerde araştırmacılar sadece gözlem yapmakla kalmazlar,
aynı zamanda aktif denek haline gelirler. Tan Malaka, testlerinde üç yöntem
kullandı: sentetik yöntem, analitik yöntem ve olmayana ergi yöntemi.
Önceki
bölümle bağlantılı olarak, dördüncü bölümde Tan Malaka, bir problemi sadece
tümevarımsal ve tümdengelimsel yöntemleri kullanarak çözüme kavuşturamayacağımızı,
ikisini birden kullanmamız gerektiğini söyler. Sadece birini kullanırsak,
sonuçlar kesinlikle yanlış olacaktır. Bilim, mantıkla sınanır. Mutlak bilimin
yalnızca bir cevabı vardır: evet veya hayır. Evet, evettir ve evet, hayır
değildir; hayır, hayırdır ve hayır, evet değildir. Tan Malaka, bu noktada Arşimet
ve Pisagor’dan birçok örnek verir.
Beşinci
bölüme geçtiğimizde, diyalektiğe dair derin bilgiler ediniriz. Mutlak bilim
yalnızca mantıkla sınanırken, göreceli bilim diyalektiğe ihtiyaç duyar. Georg
Wilhelm Friedrich Hegel tarafından geliştirilen, Ludwig Feuerbach’ın aracılık
ettiği, Karl Marx’ın tamama erdirdiği, son olarak Friedrich Engels’in
neticelendirdiği diyalektikte, tez olarak bir öncülden, antitez olarak bu
öncülün zıttında ve ikisinin sonucu olarak sentezden bahsedilir. Sosyal
bilimler (sosyoloji, ekonomi, tarih, siyaset, psikoloji vb.) ve bunların tüm
dalları gibi mutlak olmayan bilimlerde bu yöntem kullanılmalıdır.
Mantıktan
farklı olarak, diyalektikte evet, hem evet demektir hem de hayır anlamına da
gelebilir; hayır, hayır demektir ama aynı zamanda evet anlamına da gelebilir.
Önceki bölümde Tan Malaka, mutlak bilimde mantığın uygulanmasını açıklamak için
Pisagor ve Arşimet’in bahsini ettiği bilim ve matematik örneklerinden istifade
ediyordu. Bu bölümde ise, göreceli bilimde diyalektiğin uygulanmasını açıklamak
için Karl Marx’ın kitaplarında yazdığı tarihsel örnekleri ele alır.
Aynı
bölümde, diyalektik üzerine oldukça uzun bir açıklamanın ardından, Tan Malaka,
diyalektik materyalizmi gerçek bir örnek olarak açıklamaya devam eder.
Diyalektik materyalizmle, Jayabaya’nın en az dört tahmininin yanlış olduğunu
veya sadece hayal ürünü olduğunu kanıtlar. Jayabaya, on ikinci yüzyılda
yaşamış, Hindu tanrısı Vişnu’nun bedenlenmiş hali olduğuna inanılan Cava
kralıydı. Ne yazık ki, birçok Cava halkı hâlâ bu türden temelsiz fikirlere iman
ediyor.
Jayabaya’daki
idealizmin kökeni, Hindistan felsefesidir. Hindistan, kast temelli Hindu
dininin doğduğu yerdir, ayrıca Adolf Hitler’in desteklediği Ari ırka vurgu yapar.
Hitler, sadece Hinduizmi değil, aynı zamanda Hristiyanlığı ve İslam’ı da
eleştirmiştir.
Karl
Marx’ın maddiyatın ve fikirlerin toplum üzerindeki etkisine dair tezini
açıklamak için Tan Malaka, sanat ve kültürü örnek olarak kullanır. Örneğin, Cava’daki
Hinduizm öncesi toplumun sosyo-ekonomik koşulları, halk için bir eğlence biçimi
olarak vayang kültürünün ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra
Hintliler Cava’ya geldiklerinde, Mahabharata gibi Hindu öykülerinin vayang
eşliğinde sahnelenmesiyle kültürel etkileşim gerçekleşti. O dönemdeki sosyal
koşullar nedeniyle dans ve şarkı gibi sanatlar da ortaya çıktı. Basit bir
ifadeyle, “bilinç koşulları etkilemiyor, koşullar bilinci etkiliyor”du.
Altıncı
bölümde düşünme metodolojisi bir kez daha aktarılır. Tan Malaka, niceliğin
niteliğe dönüşümünü, olumsuzlamanın olumsuzlanmasını; tartışmayı, çelişkiyi,
direnişi; dönüşümü, ters çevirmeyi, karşıt konumu; kıyaslamayı ve nedenselliği anlatır.
Bunları, onlarca örnek ve İsviçreli bilim insanı Leonhard Euler’in çizimleriyle
birlikte ayrıntılı olarak açıklar.
Önceki
bölümlere kıyasla, Tan Malaka, bu bölümde metodolojik örnekler olarak birçok
İslami konuya değinir. Allah’tan, Hz. Muhammed’den (sav), dünyanın dört bir
yanındaki Müslümanlardan, oruç tutmanın zorunluluğundan, sabrın ahlakından,
faizin yasaklanmasından cehenneme kadar birçok konu başlığı Leonhard Euler
tarzı çizimlerle aktarılan mantıksal çıkarımlar dâhilinde ele alınır. Belki de
bazı gayrimüslim okurlar (ki Malaka, tıpkı Kur’an gibi onlara “kâfir” der) Madilog’u
okurken rahatsız olabilirler. Çünkü mantığı açıklasa da, özellikle
gayrimüslimler olmak üzere dine dolaylı olarak değinir.
Altıncı
bölümde Tan Malaka, İslam’ı kabul ettiğini söyler. Ancak burada yanlış bir
öncül iş başındadır. Malaka, Allah’ın birliğini kabul eder, ama Esmaül Hüsna’ya
şüpheyle yaklaşır. Ona göre, her şeyi ve herkesi seven Allah’ın mahlûkatının
cehenneme girmesine izin veremez. Bu çelişkili bir durumdur.
“Eğer Allah (cc), tek bir
insanın bile cehennemin yakıcı ateşinde bir saniyeliğine yanmasına izin
verirse, o vakit Allah artık merhametli değildir. Hele ki milyonlarca insanın
yüzyıllarca yanmasına izin veriyorsa!” (s. 240)
Yukarıdaki
alıntı, Tan Malaka’nın Esmaül Hüsna’ya dair şüphelerinin somut bir ifadesidir.
Aslında Allah (cc), Resulullah (sav) doğmadan çok önce, Hz. Musa’nın (as) sorduğu
bu soruyu cevaplamıştır.
Tan
Malaka, düşünme yöntemleri hakkında birçok şey açıkladıktan sonra, bilimsel
kanıt arayışındaki hatalara da açıklama getirir.
1.
Bu noktada (halk tarafından genel olarak anlaşılanı) kanıt olarak sunarlar. Bu
hatalıdır çünkü ilgili kanıt, önceden sınanmamıştır. Örnek olarak, din karşıtı
inançları nedeniyle Kilise tarafından cezalandırılan astronomlar Galileo ve
Kopernik verilebilir.
2.
Kanıtlar yanlış yorumlanmaktadır. Bu, genellikle telkin yoluyla olur. İnsanlar,
kişisel arzularına göre öznel olarak düşündükleri için somut kanıtlar
bulanıklaşır. Tıpkı bir davada her iki taraftan gelen çelişkili ifadeler
karşısında hâkimin kafasının karışmasında olduğu gibi.
3.
Kusurlu kanıt oluşturma işlemi neticesinde yanlış sonuçlara varılır. Bu yanlışlar,
genelde tümevarımsal analojilerin kullanımından kaynaklanır. Kullanılan
analojiler genellikle hatalıdır. Hatalı bir analoji örneği olarak şu örnek verilebilir:
Bir çiftçi, faizli borç (riba) veren bir Çinli tüccar tarafından zulüm görüyor.
Bu nedenle çiftçi, tüm Çinlilerin tefeci olduğunu varsayıyor.
4.
Üçüncü başlıktaki yanlış, bu sefer tümdengelimcilik üzerinden oluşur. Tümdengelimsel
analojiye dair şu örnek verilebilir: Bung Karno bir başkandı, Bung Karno
Cavalıydı, tüm Cavalılar başkandır.
5.
Uygulamada hatalar yapılır. Örneğin, test aşamasında bir araştırmacı bir adımı
atlarsa, sonraki adımlar da yanlış olur, ancak araştırmacı bunun farkında
değildir. Bu nedenle, bu deneyden elde edilen kanıtlar, deney doğru bir şekilde
yapılmış olsaydı elde edilecek kanıtlardan muhtemelen farklı olacaktır.
Tan
Malaka, yedinci bölümün başında bir kez daha bize bilim anlatıyor. Atomlardan,
bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, dünyadan, güneş sisteminden,
bulutsulardan evrene kadar her şeyi derinlemesine, hesaplamalarla birlikte
açıklıyor. Uzun uzun anlattıktan sonra, bu dünyanın ötesinde yaşam
olasılığından bahsediyor. Ona göre, bilime dayanarak, eğer O2 ve H2O
gibi yaşamı destekleyen maddeler dünyada mevcutsa, böyle bir yaşam mümkündür.
Dış
dünyadaki yaşam söz konusu olduğunda, çok uzağa bakmamıza gerek yok. Malaka, güneş
sistemimizdeki gezegenleri ele alır. Esasen, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter,
Satürn, Uranüs ve Neptün yukarıda bahsedilen maddelere sahip olsalar bile,
insanlar, hayvanlar ve bitkiler gene de hayatta kalmakta zorlanırlardı. Çünkü
çok yüksek sıcaklıklar bizi eritecek, çok düşük sıcaklıklar bizi donduracak,
yetersiz yerçekimi bizi havada asılı kalmaya zorlayacak, aşırı yerçekimi
hareket etmemizi engelleyecektir. Tan Malaka, düşüncelerinde fazlasıyla
bilimsel olmasına rağmen, her şeyi bilmediğini açıkça dile getiren
dürüstlüğüyle “Allah en iyisini bilir” der.
Bilim
konusunu ele aldıktan sonra Tan Malaka, din konusuna geçer. Allah’ın Hz. Musa’ya
(as) vahyettiği Tekvin Kitabı ile söze başlar. Tekvin Kitabı, Allah’ın dünyayı
altı gün boyunca (ilahi zaman diliminde altı gün süresince) kademeli olarak
yaratma sürecine ait olayları anlatır. Dünya, Mahadeva Ra’nın iddia ettiği gibi
bir anda yaratılmamıştır. Kitap, göklerin ve nesnelerinin, denizlerin ve
karanın, bitkilerin ve hayvanların, insanların yaratılışından, Âdem ve Havva’nın
Şeytan’ın yılan kılığındaki baştan çıkarıcı tavrı sonucu yasak meyveyi yemeleri
nedeniyle Cennet Bahçesi’nden/Aden’den kovulmalarına kadar olan süreci anlatır.
Tekvin Kitabı’nı Yahudiler ve Hristiyanlar için sadece ezberden tercüme eden
bir Müslüman olarak, tercümesinde herhangi bir hata varsa Yahudilerden ve
Hristiyanlardan özür diler. Bununla birlikte, bilgili bir okur, onun Tekvin
Kitabı’nın ana hatlarını sunma niyetinde olduğunu hemen anlar. Ne yazık ki
Malaka, Tekvin Kitabı’nı Madilog üzerinden inceleyecek çalışmasını yazma imkânı
bulamamıştır.
Tekvin
Kitabı’nın ardından, Endonezya halkının yerel inançlarına (animizm-dinamizm-cinciliğe)
geçiş yapılır. Tan Malaka’ya göre, Endonezya halkının uyguladığı
animizm-dinamizm-cincilik, Hindistan tarafından kültürel olarak
sömürgeleştirilmeden önce Burma (Myanmar), Siam (Tayland, Kamboçya ve Laos),
Annam (Vietnam) ve diğer Malay-Moğol ülkelerinin halklarının yerel inançlarına fazlasıyla
benzemektedir.
Ona
göre, animizm/ölmüş ataların ruhlarına inanmak, aptallıktır, çünkü yaşayan
insanlar, ölülerin ruhlarından tek bir hediye bile alamazlar. Dinamizm/kutsal
olduğuna inanılan nesnelere inanmak da çok farklı değildir; aslında, yaşayan
insanlar taptıkları cansız nesnelerden açıkça daha güçlüdür. Cincilik/astral
varlıklara inanmak da her ikisine benzer. Malaka, insan doğasının iblislerin ve
cinlerin doğasından daha üstün olduğuna inanır.
Tan
Malaka, Endonezya’nın yerel inançlarını ele aldıktan hemen sonra, Madilog
denilen, materyalizm, diyalektik ve mantığı içeren düşünce sistemi üzerinden Hinduizmi
eleştirir. Ona göre, Brahmanizme dayanan Hindu idealist felsefesi, son derece
bilim dışı ve irrasyoneldir. “Bir kez daha sizi uyarmalıyım ki, Madilog
doğrudan Hindu idealist inançlarının açıklanmasına uygulanamaz.” (s. 402)
Ayrıca Hinduizmdeki kast sistemini de eleştirir. Brahman (dini liderler) ve
Ksatriya (asil ve memurlar) kastları baskıcı iken, Vaisya (tüccarlar), Sudra
(işçiler), Pariya (kirli/saf olmayan insanlar) ve Dalit (insan olarak
tanınmayanlar) isimli kastlar, Brahmana ve Ksatriya’nın baskısının kurbanlarıdır.
Kitabın ikinci bölümünde de dile getirildiği biçimiyle, “İdealizm felsefesinin
genellikle zalimlerce benimsendiği” yönündeki ifadesi doğru bir ifadedir.
Hindistan
idealizmi, modern bilimsel mühendislik araçları yaratmada yenilik yapmaktan çok
uzaktır; çünkü Hindistan öğretileri, bilimin ışığından çok “karanlığa” bağlıdır.
Hint halkı, tarihsel materyalizme dayanan kendi uluslarının gerçek tarihine
kıyasla, Mahabharata gibi mitolojik hikâyelere daha aşinadır. Bu durum, Cava’daki
Hindu krallıklarının tarih yazımını da etkilemiştir. İlgili tarih yazımında
saray merkezli, soyluluğu yücelten, mitlerle karışık anlatımlar yer almaktadır.
Hindistan’ın mistisizmden arınmış tarihi, yereldeki Hintliler değil, ancak on
dokuzuncu yüzyılda, Hindistan’a sömürgeci bir ulus olarak gelen İngiliz ulusuna
mensup tarihçi H.G. Keene tarafından yazılmıştır. Özünde Hint felsefesi, Çin,
Yunan, İslam ve Batı felsefesine kıyasla en ütopik olanıdır. Malaka’nın Hinduizm
eleştirisi bu minvaldedir.
Brahmanların
ezdiği toplumsal eşitsizliğin ortasında, Budizm ve Caynizm gibi öğretiler
Hinduizme karşıt olarak ortaya çıktı. Budizm ve Caynizm, gerçekten de Hinduizmden
daha rasyoneldir. Ancak bunu diyor olması Malaka’nın her iki öğretiyi de
onayladığı anlamına gelmez. Tarihsel diyalektik materyalizm merceğinden
bakıldığında, her iki öğreti de tarihin dinamiklerinde yalnızca olumsuzlamanın
ürünleridir. Dahası, Budizm ve Caynizm, halen daha materyalist olarak tasnif
edilmeye direnmektedir. Ona göre, Budizm de Brahman kastının sömürüsünü ortadan
kaldırmada ve toplumsal adaleti temellendirmede başarısız olmuştur.
“Budizm gibi yalnızca
idealizme dayalı anlayışlar, Hindistan’daki kast düzenini alt üst etmede güçsüz
kalmıştır. Hindistan’da bulunan özgün materyalizm, nihayetinde Brahmanizm
tarafından Brahman kastı dışındaki kastlar üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek
için benimsenmiştir.” (s. 444).
Hindistan
halkının kaderi gerçekten talihsiz. Brahmanlar ve Kşatriyalar tarafından
ezildiler ve ardından İngiliz İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirildiler.
Sadece sınıf bilincine sahip gençlerinin İngiliz birliklerini kovma
girişiminden sonra işgalden kurtuldular. Ancak ne yazık ki, İngiltere’den
hukuken bağımsız olmalarına rağmen, özellikle de aşırı Hindu milliyetçisi BJP’nin
(Hindistan Halk Partisi’nin) faşist lideri Narendra Modi tarafından
yönetildikleri şu dönemde, fiilen kast sisteminden, irrasyonalizmden ve
kapitalizmden kurtulamadılar.
“Vakbondlar (sendikalar)
veya politik dernekler, kast, din ve milliyet temelinde bölündüğü sürece, beden
ve ruh için verilen tüm mücadeleler heba olacaktır.” (s. 445)
İbrahimî
Dinlerin Eleştirisi
Tan
Malaka, bölümün sonunda, Hindistan’da ortaya çıkan üç -izm’i (Hinduizm, Budizm
ve Caynizm) yorumlar. Şimdi sıra, Madilog yöntemi kullanılarak analiz edilecek
olan üç İbrahimî dine (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) gelmiştir. Ona göre,
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam aynı gövdenin ve aynı ruhun parçasıdır. Çünkü
hepsi de Semitik halkların (Yahudiler ve Arapların) aklını ve bilgeliğini temel
alır. Üç tek tanrılı dine yönelik bakış açısı, Hindistan’daki üç idealizme
yönelik antipatik tutumun aksine, çok daha olumludur. Dahası, tarihsel olarak,
üç Batı Asya/Ortadoğu dini, üç Hindistan inancından çok daha fazla
arşivlenmiştir.
Tan
Malaka, Yahudilikten başlayarak, İsrailoğullarının kutsal kitaplarından
bahseder. Bu kutsal kitaplarda yer alan İbrahim, Musa, Davud ve Süleyman (as)
peygamberlerin hikâyelerinden ahlaki örnekler alır. Örneğin, Musa (as), Mısır’daki
ezilmiş İsrailoğulları kabilelerini bir araya getirmiş, onlara tevhidi öğretmiş,
bu kabileleri Firavun’un zulmünden kurtarmıştır. Firavun sonunda Kızıldeniz’de
boğulmuş, İsrailoğulları ise güvenli bir şekilde Filistin’e göç etmiştir. Ancak
Musa’nın ölümünden sonra İsrailoğulları kendilerini birleştiren figürden mahrum
kalmıştır. İsrailoğulları, ancak Davud (as) döneminde yeniden bir araya gelmiş,
dev Golyat önderliğindeki Kenanlıları yenmiştir. Bundan sonra Davud’un oğlu
Süleyman (as) İsrail kralı olmuştur. İsrail Krallığı, Süleyman’ın önderliğinde
refahının zirvesine ulaşmıştır.
Bütün
bu öğretiler, putları yok eden Hz. İbrahim’in (as) tek tanrı inancına
dayanmaktadır. Sonunda, İsrail Krallığı’nın ihtişamı, Babil tarafından
yenilgiye uğratılmasıyla sona erdi. Peki, Tanrı İsrailoğullarına yardım edemez
miydi? Aslında, “burada suçlu olan, Tanrı’nın birliği anlayışı değildir! Yahudi
halkının birliği güçlendirilmelidir. Bu birlik kesinlikle gereklidir, hatta
Tanrı’nın birliğiyle birlik olunmalıdır.” (s. 458)
Şimdi
de Hz. İsa (as) tarafından getirilen Hristiyanlığa geçelim. İsa, dünyaya halkının
kurtarıcısı ve kefaretçisi olarak gönderildi. Ezilenlere adalet getirdi, keyfine
göre halka zulmedenlere karşı çıktı, görevini başarıyla tamamladı. Kitab-ı Mukaddes’te
kaydedildiği üzere, İsa’nın daha sonra Tanrı tarafından göğe yükseltildiğine
inanılır. Başlangıçta sadece İsrailoğulları için tasarlanan İsa’nın öğretileri,
Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldi. Zamanla Hristiyanlık, Ortodoks,
Katolik ve Protestan mezheplerine ayrıldı.
Ortaçağ
Avrupa’sında Hristiyanlık, resmi din haline geldi ve liderleri burjuva
savunucuları oldu. Sekülerlerden ateistlere kadar çeşitli muhalifler ortaya
çıktı. Rönesans, kaçınılmaz hale geldi. 1789’da Fransa’da din ve devletin
birbirinden ayrılmasıyla sonuçlanan devrimle süreç doruk noktasına ulaştı.
Fransız Devrimi’nin ruhu diğer ülkelere yayıldı ve sonunda onlar da aynı yolu
izlediler (Rusya ise 1917’ye kadar bunu yapmadı) ve Aydınlanma Çağı’na
ulaşıldı, bu da modern çağa yol açtı. Hegel, Feuerbach, Marx ve diğerleri gibi
felsefeciler doğdu.
“Hz. İsa’nın dirilip
takipçilerine tekrar bir mesaj verdiği inancı, Madilog’un ilgilendiği alanın
dışında olsa da, Hz. İsa’nın ilkelerinin ve tutumlarının sonsuza dek yaşamaya
devam edeceğine dair görüşün mantıklı ve yerinde bir görüş olduğunu belirtmek
gerek.” (s. 470)
Sonra
sıra İslam’a, Tan Malaka’nın kendi dinine gelir. İlk olarak kendisinden ve son
derece dindar ailesinden bahseder. Ailesi, onu çocukluğundan itibaren İslami
ilimler konusunda eğitmiştir. Malaka, Kur’an ile Hadis’te uzmanlaşmıştır.
Yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri boyunca İslami literatürü okumaktan zevk almaya
devam eder. Ancak o dönemde, Kautsky’nin Hristiyanlığın Temelleri gibi,
İslam’ı tarihsel materyalist bir bakış açısıyla ele alan kitapların
olmamasından biraz hayal kırıklığına uğrar.
Tan
Malaka, Sünni, Şii, Mutezile, Vehhabi gibi İslam içindeki grupları tartışmaya
başlar. Bunları, Hz. Muhammed’den (sav) sonraki sosyo-politik koşulların
etkisiyle oluşan kültürel ürünler olarak görür. Örneğin, Sünni-Şii ayrılığı,
Hz. Muhammed’in (sav) ölümünden sonra Müslüman ümmetinin liderliğinin kime ait
olacağı konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklanmıştır. Şiiler, halifelik makamının
Ali ibn Ebu Talib’e verilmesi gerektiğine inanırlar, çünkü Ali, Peygamber’e çok
yakın olan Beni Haşim kabilesinin bir üyesiydi. Öte yandan Sünniler, halifenin
Beni Haşim kabilesinden olması gerekmediğine inanırlar; Ebubekir Sıddık (ra),
müzakere yoluyla seçildiği için halifelik makamını hak etmiştir. Ancak, Ebubekir
Ömer bin Hattab Faruk (ra) döneminde Ali, hâlâ her ikisine de biat etmektedir. Çatışma
ancak Halife Osman bin Affan döneminde alevlenir. Sünni-Şii çatışması günümüze
kadar devam etmiştir.
Bu
arada, Mutezile, Emevi hanedanlığının başlangıcında, Tabiin döneminde ortaya çıktı.
Mutezile başlangıçta, akılcılığı önceliki gören, hatta hocası Hasan Basri’ye
karşı çıkan Vasil ibn Atha tarafından teşkil edildi. Bu hareket, daha sonra
Abbasi hanedanlığı döneminde altın çağını yaşadı. Öte yandan, Muhammed ibn Abdülvahab
tarafından başlatılan Vehhabi hareketi, ancak on sekizinci yüzyılda ortaya
çıktı. İbn Teymiyye’nin gerici düşüncesinden etkilenen Hanbeli mezhebinin bir
takipçisi olan Muhammed ibn Abdülvahab, sapkın olarak gördüğü tasavvufa karşı
çıkan Vehhabiliği kurdu.
Tan
Malaka, kitabında Hz. Muhammed’in (sav) örnek davranışlarını öven ifadelere yer
verdi. İslam öncesi Arap toplumunun son derece barbar olduğunu, kabileler arası
savaşların ve kadınlara yönelik şiddetin yaygın olduğunu söyleyen Malaka’ya göre,
yetim olarak doğan, dedesi ve amcası tarafından büyütülen Muhammed ibn Abdullah’ın
gelişiyle Araplar çok daha kültürlü hale geldiler, hatta önemli bir süre dünya
medeniyetini şekillendirip etkilediler.
“Genç yaştan beri ben de karşılıklı
çekişmeler ve karanlıklarla yüklü bir toplumun ortasında yoksulluğun çilesini çektim.
Tıpkı Hz. Muhammed gibi, davranış ve görgü kurallarını ancak bu gibi durumlarda
idrak edebilirsiniz. Elması çamura bulasanız da ona o çamur işlemez.” (s. 475)
Tan
Malaka, son olarak Çin’e ait iki öğretiyi ele alır: Konfüçyüs’ün kurduğu
Konfüçyüsçülük ile Lao Tzu’nun kurduğu Taoizm. Ona göre, her iki öğreti de din
değil, yalnızca felsefe olarak adlandırılabilir. İkisinin de önemli bir
tarihsel dinamiğe sahip olmadığı göz önüne alan Madilog, ilgili
görüşleri sınırlı bir biçimde analiz eder.
Din
konusunu anlattıktan sonra Tan Malaka, bize başka bir bilimsel formül aktarır. Burada
farklı olarak, tarihsel diyalektik materyalizmi Görelilik Teorisi’ne uygular. Malaka’ya
göre Görelilik Teorisi, Einstein tarafından birden ortaya atılmadı. Aksine,
Einstein, Galileo, Newton, Maxwell ve Hertz’in katkılarıyla doruğa ulaşan uzun
bir süreç işledi.
Son
bölümde Tan Malaka, Müslüman âlim Harizmi’nin popüler kıldığı “0” (sıfır)
sayısının büyüsünden bahseder. Başlangıçta değersiz olan bu en küçük sayı,
birimleri onluklara, yüzlüklere, binliklere, milyonluklara, milyarlıklara,
trilyonlara ve hatta katrilyonlara dönüştürebilmektedir.
Tan
Malaka, 0 sayısından sonra ruh hakkında bir tartışma başlatır. Yüzyıllardır
insanlar, “Ruh nedir?” sorusuna bir cevap bulmaya çalışmışlardır. Platon’a göre
ruh ebedidir, Aristo ise ruhun bedenle birlikte öleceğini savunur, Hinduizme
göre ruh, farklı bir fiziksel varlıkta yeniden doğacaktır, İslam ise ruhun bu
dünyadan ahirete geçeceğine inanır. Materyalizme tek bir şey kesindir, o da ruh,
bedenin yansımasıdır.
Tan
Malaka, ruhun ardından inanç ve ahlaktan bahseder. İnanç ve ahlak
değerlendirmesinde, ikiyüzlüleri “eleştirir”. Ona göre, ister inansın isterse
inanmasın, insanlar ahlaklı olmalıdırlar. İsterseniz insanları cennete
götürdüğünü iddia eden bir dini lider olun, kimseyi cehenneme sürüklemeyin; iyi
yöneten bir lider olun, yanlış yola sapmayın; şifa veren bir doktor olun, kimseye
zarar vermeyin; inşa eden bir mühendis olun, yıkmayın! Çünkü toplum, statünüze
göre bir rol oynamanızı talep etmektedir.
Son
bölümü Tan Malaka, “Sanat-Yanlışa Yönlendirme” olarak başlıklandırır. Burada sanatın
yanlış yönlendirilmesinden bahsedilmemektedir. Sanatta insanı yanlışa sevk eden
yaklaşımların kaynağını sorgular. Bu noktada bizi hayal kurmaya davet eder.
Doğanın güzelliğinin ve içeriğinin tadını çıkararak dolaştığımızı, hatta
teknolojinin inceliğini ve karmaşıklığını deneyimleyerek gezindiğimizi hayal etmemizi
ister. Hem ilkel hem de modern insan, tek bir yasaya, doğa yasasına tabidir. “Beynimizin
kökeni ve temeli her daim doğal yasadır.” (s. 560)
Sonsöz
Sonuç
olarak bu kitap, bizim için çok iyi bir analitik araçtır. Okurlarına biraz tepeden
konuşsa da, Tan Malaka’nın Madilog’daki fikirleri, bize bilimsel,
eleştirel, ilerici ve yenilikçi düşünmeyi, salt ütopyalardan, dogmatik
düşünceden, muhafazakâr doktrinlerden uzaklaşmayı ve gelişmeleri takip etmeyi
öğretir. Endonezya’nın bağımsızlığından önce yazılmış olmasına rağmen, bu kitap,
sadece Endonezya halkı için değil, tüm dünyadaki devrimciler için de oldukça
önemlidir. Ancak öte yandan, kitapta yer alan bilim ve teknolojiye dair tespitlerin
ve aktarımların güncel olmadığını söylemek gerekir. Zira günümüzde bilim, o
zamana göre çok daha fazla ilerlemiştir.
Kitabın
eksiklikleri arasında birkaç yazım hatası ve yanlış noktalama işaretleri bulunsa
da bunların hiçbiri önemli bir sorun teşkil etmez. Ama öte yandan, kitapta çok
fazla yabancı terim kullanıyor ki bu da benim gibi sıradan insanlar için metnin
anlaşılmasını zorlaştıran bir özellik. Ayrıca yanlış anlaşılması halinde biraz
tehlikeli bir çalışma, okurların ateizme kayma riski mevcut. Ancak Müslümanlar
olarak, bunu dinimizden vazgeçmek yerine, kendimizi her türlü çok tanrıcılıktan
uzaklaştırmamız gerektiğine dair bir hatırlatma olarak yorumlayabiliriz.
Dahası, Tan Malaka laik bir isim olmasına rağmen, İslam’ı sadece bir aile dini
olarak benimsemedi, dini bilinçli olarak seçti. Diğer dini metinlerden kapsamlı
okumalar yaptı, ancak gene de İslam’ı dini olarak seçti. Ayrıca Komintern’in
dördüncü kongresinde Pan-İslamcılığı savunan bir konuşma yaptı.
Madilog
çerçevesinde dinin konumunu anlamak için takip eden çalışmaları olan Madilog’da
İslam ve Madilog'da Hristiyanlık ve Yahudilik kitaplarının
okunmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.
Naufal Fauzan
11 Temmuz 2021
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder