21 Şubat 2026

, ,

Tan Malaka’da Kurtuluş Fikri

Çarpışa çarpışa biçim aldı.
[Tan Malaka]

 

Madilog, Materyalizm, Diyalektik ve Mantık kelimelerinin kısaltılmış halidir. Genellikle sosyal bilimler, siyaset, ekonomi ve tarih gibi konuları ele alan Menuju Merdeka Sepuluh Persen [“Tam Bağımsızlığa Doğru”] gibi kitaplarının aksine, Tan Malaka’nın Madilog çalışması, doğa bilimlerini (biyoloji, fizik ve kimya) felsefi bir yaklaşımla ele alır. Endonezya Bilim Enstitüsü (LIPI) bünyesinde yıllarca çalıştıktan sonra aramızdan ayrılan siyaset araştırmacısı Dr. Alfian’ın tespitiyle Madilog, “Tan Malaka’nın başyapıtıdır”.

Tan Malaka bu kitabı, Endonezya halkını zihinlerine derinlemesine işlemiş olan akıl dışı ve mistik düşüncenin zincirlerinden kurtarmak için kaleme aldı. Tan’ın fikirleri ve ait olduğu kurtuluş hareketi, bugün de geçerliliğini koruyor. Kurduğu Murba (Proletarya) Partisi’nin antiemperyalist bir devrimi başlatmadan önce mantığın adaklar, şamanlar, kara büyü gibi pratiklerden arındırılması gerektiğini savundu.

“Genel olarak Doğu için ve özellikle de bu kitabı yazdığım sırada tamamen karanlıkta olan, muhtelif gizli bilgilerin üzerini örttüğü Endonezya için mantık hâlen daha yeni bir şeydi. Mantık, diyalektik ve materyalizmle birlikte bilinmesi ve anlaşılması gereken bir konuydu.

Fakat öte yandan, mantığı öncelikli görüp, sınırlarını ve zayıf yönlerini göz ardı ederek kendimizi yanıltmayalım.” (s. 21)

Tan Malaka, Madilog’u, Hazret Şeyh Haşim Asyari’nin oğlu, Gus Dur’un babası K. H. Vahid Haşim ile tanıştığında kullandığı takma ad olan “İlyas Hüseyin” takma adıyla kaleme aldı.

Tan Malaka’nın 15 Mart 1946’da yazdığı Madilog’un girişinde, kendisine ve kitaba dair bilgilere yer veriyor. Bu başyapıtı tamamlaması yaklaşık sekiz ay (15 Temmuz 1942-30 Mart 1943) sürdü. Eseri o vakitler hâlâ Japon işgali altında olan Endonezya’ya döndükten sonra yazdı. Tan Malaka, bu dönemde Japon işgal güçlerinden kaçan bir firariydi.

Tan Malaka, anavatanına dönmeden önce Hollanda sömürge hükümeti tarafından esir alındı. Saklanmak için Rusya, Çin, Singapur ve Filipinler gibi çeşitli ülkeleri dolaştı. Yurtdışında dolaşırken İngilizce öğretmenliği de yaptı. Kolay bir macera değildi bu. Birçok kez kılık değiştirmek zorunda kaldı, hatta kendisini hedef alan polis baskınlarından kaçınmak için kitaplarını denize attı. Ancak, ne zaman para bulsa, Endonezya’ya geri getiremese de, çalışmak için birçok kitap satın aldı. Onun için kütüphaneler çok önemliydi. Kendisine Bung Hatta’nın kitap sevgisini örnek aldı. Madilog’u tümüyle hafızasına kaydettikleri üzerinden yazdı.

“Kitapçılar var olduğu sürece kütüphaneler yeniden inşa edilebilir. Gerekirse, gerçekten gerekirse, giyim ve gıda masrafları azaltılabilir.” (s. 14)

Tan Malaka, giriş bölümünde bile Bung Karno’yu radikalizmden yoksun olmakla eleştiriyordu. Bung Karno, “sadece” on yıl ülke içerisinde sürgün hayatı yaşarken, Tan Malaka, yirmi yıl boyunca yurt dışında sürgünde kaldı. Endonezya’nın ilk cumhurbaşkanı Bung Karno (Sukarno), Japonlara ait Sinar Matahari gazetesinde propaganda faaliyeti yürütürken, Tan Malaka, yeraltında ajitasyon faaliyetleri içerisindeydi.

Madilog İncelemesi

Birinci bölüme başlarken Tan Malaka, eski Mısır mitolojisine göre dünyayı sadece konuşarak yaratan ve ardından evrendeki tüm maddenin ortaya çıkmasına neden olan, Firavun tarafından yönetilen eski Mısır tanrısı Büyük Tanrı Ra’yı ele alıyor. Charles Darwin, Immanuel Kant, Isaac Newton, Prescott Joule, John Dalton, Niels Bohr ve Albert Einstein’dan bilimsel argümanlar sunarak, bu eski Mısır inancını bilimsel olarak çürütüyor. Evrenin oluşum sürecini ve karmaşıklığını açıklayan Malaka, bu sürecin, ağızdan çıkınca uçup giden sözlerinden oluşmadığını söylüyor.

Reddiyesini tam olarak dile dökmek adına Tan Malaka, Yüce Tanrı Ra’nın varlığına dair üç ihtimali sıralıyor.

1. Eğer Ra, (güya) yarattığı dünyadan daha güçlü olsaydı, doğa bilimlerinin yasaları kesinlikle çökerdi. Ancak gerçekte, Ra’nın bunun üzerinde hiçbir gücü yoktur.

2. Eğer Ra’nın gücü (güya) yarattığı dünyaya eşit olsaydı, Ra’nın ilahi doğası yok olurdu. Eğer Ra, kendisine denk şeyler yaratma ihtimaliyle mücadele etseydi, savaş hiçbir şekilde bitmezdi.

3. Eğer Ra, (güya) yarattığı dünyadan daha zayıf olsaydı, ilahi doğasının yok olmasının yanı sıra, Ra, kendi yaratıcısını öldürebilecek tehlikeli bir keşif yapan bir bilim insanı gibi olurdu. Ra, yarattığı dünya tarafından yenilgiye uğratılabilirdi.

Ancak kitabın birinci bölümünde beni biraz rahatsız eden bir husus var. Tan Malaka, türlerin balıklar amfibiler sürüngenler memeliler şeklinde evrimleştiğini söyleyen teoriye inanıyor. Bu, alenen yanlış bir görüş. Darwin’in Türlerin Kökeni’nde kastettiği şey şudur: hayvanlar âlemindeki tüm canlılar ortak bir ataya sahiptirler. En uygun olanlar, hayatta kalıp uyum sağlarlar, (taksonomiye ait bir terim olarak) başka bir sınıfa evrimleşmezler.

Tan Malaka, felsefeyi ayrıntılı olarak açıklamadan önce, ikinci bölümde, Marksizmin kurucularından Friedrich Engels tarafından derlenen idealist ve materyalist felsefecilerin bir haritasını sunuyor. Ardından, yanlış olduğunu düşündüğü idealizm felsefesini çürütüyor, materyalizmin neden idealizmden daha doğru olduğunu kısaca açıklıyor.

“Bu, idealizmin bir sonucudur. İdealizm, nesnelerin varlığını hükümsüz kıldığı için kendisini de hükümsüz kılar.” (s. 49)

Tan Malaka’ya göre idealizm felsefesi, genellikle Hitler önderliğindeki Alman faşistleri ve Mussolini önderliğindeki İtalyanlar gibi sömüren sınıf tarafından benimsenirken, sömürülen sınıf, genellikle Lenin önderliğindeki Rus Bolşevikleri gibi materyalisttir.

Tan Malaka, mantık hakkındaki fikirlerini desteklemek amacıyla, üçüncü bölümde bilim ve matematiğe hâkim olmanın önemini açıklıyor. Burada sadece bilim ve matematiğe hâkim olma meselesine değil, aynı zamanda her iki disiplinin de kapitalizmden arınmasını sağlamak gerektiğine yönelik bir vurgu söz konusudur. Tarih, bilim ve matematiğe hâkim olanların dünyayı etkileyeceği açıktır. Tıpkı Yunanistan’da Aristo, Demokritos, Heraklit, Öklid, Pisagor ve Arşimet, İslam dünyasında Harizmi, İbn Sina vd., Batı dünyasında Newton, Laplace ve Einstein gibi isimler dünyayı etkilemişlerdir.

“Doğa bilimlerinin bağımsızlığı, devletin bağımsızlığıyla birlikte var veya yok olur. Aynı şekilde, bir sınıf için işleyen doğa bilimlerinin bağımsızlığı, o sınıfın bağımsızlığıyla birlikte var veya yok olur.” (s. 62)

Tan Malaka, ayrıca insanların düşünen hayvanlar olduğu sözünü yineledi. Bu tespit, Müslüman sosyolog İbn Haldun ile Müslüman ilahiyatçı Gazali’nin açıklamalarıyla örtüşmektedir. Onun tespitiyle insan zekâsı mantığı, hayvanların zekâsı içgüdüyü temel alır. Bununla birlikte, akıl hastalarında durum farklıdır. İnsan olarak değerlendireceğimiz bu insanlar, bilim açısından istisnaidir.

Tan Malaka, ayrıca okullarda öğretilen aşırı dogmatik bilim ve matematik hesaplamalarını da eleştiriyordu. Öğrenciler, sanki robot/makine gibi programlanmışçasına, kendi başlarına araştırma yapmalarına izin verilmeden, öğretmenin formülünü takip etmeye zorlanıyorlardı. Ona göre, sürecin ve işlemin kendisi sonuçtan daha kıymetliydi. Ne yazık ki öğretmenler, sürece saygı duymadan sadece sonuca bakıyorlardı.

“Doğru geliri nasıl elde edeceğimiz üzerinde duran yok. Aslında, sonuçlara ulaşma yolu, sonuçların kendisinden daha önemli.” (s. 74)

Tan Malaka, bir şeyi bilimsel olarak açıklarken tanımların, gözlemlerin ve deneylerin önemini vurgular. Tanımların üç şartı vardır: özlü, açık ve genel olmaları gerekir, ancak aynı zamanda yalın ve net de olmalıdırlar. Gözlem de aynı derecede önemlidir. Bir yasayı belirlemeden önce, kanıt elde etmek için gözlemler yapmalıyız. Gözlemler sonuç vermezse, bir sonraki adım olan deney adımına başvurmalıyız. Deneylerde araştırmacılar sadece gözlem yapmakla kalmazlar, aynı zamanda aktif denek haline gelirler. Tan Malaka, testlerinde üç yöntem kullandı: sentetik yöntem, analitik yöntem ve olmayana ergi yöntemi.

Önceki bölümle bağlantılı olarak, dördüncü bölümde Tan Malaka, bir problemi sadece tümevarımsal ve tümdengelimsel yöntemleri kullanarak çözüme kavuşturamayacağımızı, ikisini birden kullanmamız gerektiğini söyler. Sadece birini kullanırsak, sonuçlar kesinlikle yanlış olacaktır. Bilim, mantıkla sınanır. Mutlak bilimin yalnızca bir cevabı vardır: evet veya hayır. Evet, evettir ve evet, hayır değildir; hayır, hayırdır ve hayır, evet değildir. Tan Malaka, bu noktada Arşimet ve Pisagor’dan birçok örnek verir.

Beşinci bölüme geçtiğimizde, diyalektiğe dair derin bilgiler ediniriz. Mutlak bilim yalnızca mantıkla sınanırken, göreceli bilim diyalektiğe ihtiyaç duyar. Georg Wilhelm Friedrich Hegel tarafından geliştirilen, Ludwig Feuerbach’ın aracılık ettiği, Karl Marx’ın tamama erdirdiği, son olarak Friedrich Engels’in neticelendirdiği diyalektikte, tez olarak bir öncülden, antitez olarak bu öncülün zıttında ve ikisinin sonucu olarak sentezden bahsedilir. Sosyal bilimler (sosyoloji, ekonomi, tarih, siyaset, psikoloji vb.) ve bunların tüm dalları gibi mutlak olmayan bilimlerde bu yöntem kullanılmalıdır.

Mantıktan farklı olarak, diyalektikte evet, hem evet demektir hem de hayır anlamına da gelebilir; hayır, hayır demektir ama aynı zamanda evet anlamına da gelebilir. Önceki bölümde Tan Malaka, mutlak bilimde mantığın uygulanmasını açıklamak için Pisagor ve Arşimet’in bahsini ettiği bilim ve matematik örneklerinden istifade ediyordu. Bu bölümde ise, göreceli bilimde diyalektiğin uygulanmasını açıklamak için Karl Marx’ın kitaplarında yazdığı tarihsel örnekleri ele alır.

Aynı bölümde, diyalektik üzerine oldukça uzun bir açıklamanın ardından, Tan Malaka, diyalektik materyalizmi gerçek bir örnek olarak açıklamaya devam eder. Diyalektik materyalizmle, Jayabaya’nın en az dört tahmininin yanlış olduğunu veya sadece hayal ürünü olduğunu kanıtlar. Jayabaya, on ikinci yüzyılda yaşamış, Hindu tanrısı Vişnu’nun bedenlenmiş hali olduğuna inanılan Cava kralıydı. Ne yazık ki, birçok Cava halkı hâlâ bu türden temelsiz fikirlere iman ediyor.

Jayabaya’daki idealizmin kökeni, Hindistan felsefesidir. Hindistan, kast temelli Hindu dininin doğduğu yerdir, ayrıca Adolf Hitler’in desteklediği Ari ırka vurgu yapar. Hitler, sadece Hinduizmi değil, aynı zamanda Hristiyanlığı ve İslam’ı da eleştirmiştir.

Karl Marx’ın maddiyatın ve fikirlerin toplum üzerindeki etkisine dair tezini açıklamak için Tan Malaka, sanat ve kültürü örnek olarak kullanır. Örneğin, Cava’daki Hinduizm öncesi toplumun sosyo-ekonomik koşulları, halk için bir eğlence biçimi olarak vayang kültürünün ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra Hintliler Cava’ya geldiklerinde, Mahabharata gibi Hindu öykülerinin vayang eşliğinde sahnelenmesiyle kültürel etkileşim gerçekleşti. O dönemdeki sosyal koşullar nedeniyle dans ve şarkı gibi sanatlar da ortaya çıktı. Basit bir ifadeyle, “bilinç koşulları etkilemiyor, koşullar bilinci etkiliyor”du.

Altıncı bölümde düşünme metodolojisi bir kez daha aktarılır. Tan Malaka, niceliğin niteliğe dönüşümünü, olumsuzlamanın olumsuzlanmasını; tartışmayı, çelişkiyi, direnişi; dönüşümü, ters çevirmeyi, karşıt konumu; kıyaslamayı ve nedenselliği anlatır. Bunları, onlarca örnek ve İsviçreli bilim insanı Leonhard Euler’in çizimleriyle birlikte ayrıntılı olarak açıklar.

Önceki bölümlere kıyasla, Tan Malaka, bu bölümde metodolojik örnekler olarak birçok İslami konuya değinir. Allah’tan, Hz. Muhammed’den (sav), dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlardan, oruç tutmanın zorunluluğundan, sabrın ahlakından, faizin yasaklanmasından cehenneme kadar birçok konu başlığı Leonhard Euler tarzı çizimlerle aktarılan mantıksal çıkarımlar dâhilinde ele alınır. Belki de bazı gayrimüslim okurlar (ki Malaka, tıpkı Kur’an gibi onlara “kâfir” der) Madilog’u okurken rahatsız olabilirler. Çünkü mantığı açıklasa da, özellikle gayrimüslimler olmak üzere dine dolaylı olarak değinir.

Altıncı bölümde Tan Malaka, İslam’ı kabul ettiğini söyler. Ancak burada yanlış bir öncül iş başındadır. Malaka, Allah’ın birliğini kabul eder, ama Esmaül Hüsna’ya şüpheyle yaklaşır. Ona göre, her şeyi ve herkesi seven Allah’ın mahlûkatının cehenneme girmesine izin veremez. Bu çelişkili bir durumdur.

“Eğer Allah (cc), tek bir insanın bile cehennemin yakıcı ateşinde bir saniyeliğine yanmasına izin verirse, o vakit Allah artık merhametli değildir. Hele ki milyonlarca insanın yüzyıllarca yanmasına izin veriyorsa!” (s. 240)

Yukarıdaki alıntı, Tan Malaka’nın Esmaül Hüsna’ya dair şüphelerinin somut bir ifadesidir. Aslında Allah (cc), Resulullah (sav) doğmadan çok önce, Hz. Musa’nın (as) sorduğu bu soruyu cevaplamıştır.

Tan Malaka, düşünme yöntemleri hakkında birçok şey açıkladıktan sonra, bilimsel kanıt arayışındaki hatalara da açıklama getirir.

1. Bu noktada (halk tarafından genel olarak anlaşılanı) kanıt olarak sunarlar. Bu hatalıdır çünkü ilgili kanıt, önceden sınanmamıştır. Örnek olarak, din karşıtı inançları nedeniyle Kilise tarafından cezalandırılan astronomlar Galileo ve Kopernik verilebilir.

2. Kanıtlar yanlış yorumlanmaktadır. Bu, genellikle telkin yoluyla olur. İnsanlar, kişisel arzularına göre öznel olarak düşündükleri için somut kanıtlar bulanıklaşır. Tıpkı bir davada her iki taraftan gelen çelişkili ifadeler karşısında hâkimin kafasının karışmasında olduğu gibi.

3. Kusurlu kanıt oluşturma işlemi neticesinde yanlış sonuçlara varılır. Bu yanlışlar, genelde tümevarımsal analojilerin kullanımından kaynaklanır. Kullanılan analojiler genellikle hatalıdır. Hatalı bir analoji örneği olarak şu örnek verilebilir: Bir çiftçi, faizli borç (riba) veren bir Çinli tüccar tarafından zulüm görüyor. Bu nedenle çiftçi, tüm Çinlilerin tefeci olduğunu varsayıyor.

4. Üçüncü başlıktaki yanlış, bu sefer tümdengelimcilik üzerinden oluşur. Tümdengelimsel analojiye dair şu örnek verilebilir: Bung Karno bir başkandı, Bung Karno Cavalıydı, tüm Cavalılar başkandır.

5. Uygulamada hatalar yapılır. Örneğin, test aşamasında bir araştırmacı bir adımı atlarsa, sonraki adımlar da yanlış olur, ancak araştırmacı bunun farkında değildir. Bu nedenle, bu deneyden elde edilen kanıtlar, deney doğru bir şekilde yapılmış olsaydı elde edilecek kanıtlardan muhtemelen farklı olacaktır.

Tan Malaka, yedinci bölümün başında bir kez daha bize bilim anlatıyor. Atomlardan, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, dünyadan, güneş sisteminden, bulutsulardan evrene kadar her şeyi derinlemesine, hesaplamalarla birlikte açıklıyor. Uzun uzun anlattıktan sonra, bu dünyanın ötesinde yaşam olasılığından bahsediyor. Ona göre, bilime dayanarak, eğer O2 ve H2O gibi yaşamı destekleyen maddeler dünyada mevcutsa, böyle bir yaşam mümkündür.

Dış dünyadaki yaşam söz konusu olduğunda, çok uzağa bakmamıza gerek yok. Malaka, güneş sistemimizdeki gezegenleri ele alır. Esasen, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün yukarıda bahsedilen maddelere sahip olsalar bile, insanlar, hayvanlar ve bitkiler gene de hayatta kalmakta zorlanırlardı. Çünkü çok yüksek sıcaklıklar bizi eritecek, çok düşük sıcaklıklar bizi donduracak, yetersiz yerçekimi bizi havada asılı kalmaya zorlayacak, aşırı yerçekimi hareket etmemizi engelleyecektir. Tan Malaka, düşüncelerinde fazlasıyla bilimsel olmasına rağmen, her şeyi bilmediğini açıkça dile getiren dürüstlüğüyle “Allah en iyisini bilir” der.

Bilim konusunu ele aldıktan sonra Tan Malaka, din konusuna geçer. Allah’ın Hz. Musa’ya (as) vahyettiği Tekvin Kitabı ile söze başlar. Tekvin Kitabı, Allah’ın dünyayı altı gün boyunca (ilahi zaman diliminde altı gün süresince) kademeli olarak yaratma sürecine ait olayları anlatır. Dünya, Mahadeva Ra’nın iddia ettiği gibi bir anda yaratılmamıştır. Kitap, göklerin ve nesnelerinin, denizlerin ve karanın, bitkilerin ve hayvanların, insanların yaratılışından, Âdem ve Havva’nın Şeytan’ın yılan kılığındaki baştan çıkarıcı tavrı sonucu yasak meyveyi yemeleri nedeniyle Cennet Bahçesi’nden/Aden’den kovulmalarına kadar olan süreci anlatır. Tekvin Kitabı’nı Yahudiler ve Hristiyanlar için sadece ezberden tercüme eden bir Müslüman olarak, tercümesinde herhangi bir hata varsa Yahudilerden ve Hristiyanlardan özür diler. Bununla birlikte, bilgili bir okur, onun Tekvin Kitabı’nın ana hatlarını sunma niyetinde olduğunu hemen anlar. Ne yazık ki Malaka, Tekvin Kitabı’nı Madilog üzerinden inceleyecek çalışmasını yazma imkânı bulamamıştır.

Tekvin Kitabı’nın ardından, Endonezya halkının yerel inançlarına (animizm-dinamizm-cinciliğe) geçiş yapılır. Tan Malaka’ya göre, Endonezya halkının uyguladığı animizm-dinamizm-cincilik, Hindistan tarafından kültürel olarak sömürgeleştirilmeden önce Burma (Myanmar), Siam (Tayland, Kamboçya ve Laos), Annam (Vietnam) ve diğer Malay-Moğol ülkelerinin halklarının yerel inançlarına fazlasıyla benzemektedir.

Ona göre, animizm/ölmüş ataların ruhlarına inanmak, aptallıktır, çünkü yaşayan insanlar, ölülerin ruhlarından tek bir hediye bile alamazlar. Dinamizm/kutsal olduğuna inanılan nesnelere inanmak da çok farklı değildir; aslında, yaşayan insanlar taptıkları cansız nesnelerden açıkça daha güçlüdür. Cincilik/astral varlıklara inanmak da her ikisine benzer. Malaka, insan doğasının iblislerin ve cinlerin doğasından daha üstün olduğuna inanır.

Tan Malaka, Endonezya’nın yerel inançlarını ele aldıktan hemen sonra, Madilog denilen, materyalizm, diyalektik ve mantığı içeren düşünce sistemi üzerinden Hinduizmi eleştirir. Ona göre, Brahmanizme dayanan Hindu idealist felsefesi, son derece bilim dışı ve irrasyoneldir. “Bir kez daha sizi uyarmalıyım ki, Madilog doğrudan Hindu idealist inançlarının açıklanmasına uygulanamaz.” (s. 402) Ayrıca Hinduizmdeki kast sistemini de eleştirir. Brahman (dini liderler) ve Ksatriya (asil ve memurlar) kastları baskıcı iken, Vaisya (tüccarlar), Sudra (işçiler), Pariya (kirli/saf olmayan insanlar) ve Dalit (insan olarak tanınmayanlar) isimli kastlar, Brahmana ve Ksatriya’nın baskısının kurbanlarıdır. Kitabın ikinci bölümünde de dile getirildiği biçimiyle, “İdealizm felsefesinin genellikle zalimlerce benimsendiği” yönündeki ifadesi doğru bir ifadedir.

Hindistan idealizmi, modern bilimsel mühendislik araçları yaratmada yenilik yapmaktan çok uzaktır; çünkü Hindistan öğretileri, bilimin ışığından çok “karanlığa” bağlıdır. Hint halkı, tarihsel materyalizme dayanan kendi uluslarının gerçek tarihine kıyasla, Mahabharata gibi mitolojik hikâyelere daha aşinadır. Bu durum, Cava’daki Hindu krallıklarının tarih yazımını da etkilemiştir. İlgili tarih yazımında saray merkezli, soyluluğu yücelten, mitlerle karışık anlatımlar yer almaktadır. Hindistan’ın mistisizmden arınmış tarihi, yereldeki Hintliler değil, ancak on dokuzuncu yüzyılda, Hindistan’a sömürgeci bir ulus olarak gelen İngiliz ulusuna mensup tarihçi H.G. Keene tarafından yazılmıştır. Özünde Hint felsefesi, Çin, Yunan, İslam ve Batı felsefesine kıyasla en ütopik olanıdır. Malaka’nın Hinduizm eleştirisi bu minvaldedir.

Brahmanların ezdiği toplumsal eşitsizliğin ortasında, Budizm ve Caynizm gibi öğretiler Hinduizme karşıt olarak ortaya çıktı. Budizm ve Caynizm, gerçekten de Hinduizmden daha rasyoneldir. Ancak bunu diyor olması Malaka’nın her iki öğretiyi de onayladığı anlamına gelmez. Tarihsel diyalektik materyalizm merceğinden bakıldığında, her iki öğreti de tarihin dinamiklerinde yalnızca olumsuzlamanın ürünleridir. Dahası, Budizm ve Caynizm, halen daha materyalist olarak tasnif edilmeye direnmektedir. Ona göre, Budizm de Brahman kastının sömürüsünü ortadan kaldırmada ve toplumsal adaleti temellendirmede başarısız olmuştur.

“Budizm gibi yalnızca idealizme dayalı anlayışlar, Hindistan’daki kast düzenini alt üst etmede güçsüz kalmıştır. Hindistan’da bulunan özgün materyalizm, nihayetinde Brahmanizm tarafından Brahman kastı dışındaki kastlar üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek için benimsenmiştir.” (s. 444).

Hindistan halkının kaderi gerçekten talihsiz. Brahmanlar ve Kşatriyalar tarafından ezildiler ve ardından İngiliz İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirildiler. Sadece sınıf bilincine sahip gençlerinin İngiliz birliklerini kovma girişiminden sonra işgalden kurtuldular. Ancak ne yazık ki, İngiltere’den hukuken bağımsız olmalarına rağmen, özellikle de aşırı Hindu milliyetçisi BJP’nin (Hindistan Halk Partisi’nin) faşist lideri Narendra Modi tarafından yönetildikleri şu dönemde, fiilen kast sisteminden, irrasyonalizmden ve kapitalizmden kurtulamadılar.

Vakbondlar (sendikalar) veya politik dernekler, kast, din ve milliyet temelinde bölündüğü sürece, beden ve ruh için verilen tüm mücadeleler heba olacaktır.” (s. 445)

İbrahimî Dinlerin Eleştirisi

Tan Malaka, bölümün sonunda, Hindistan’da ortaya çıkan üç -izm’i (Hinduizm, Budizm ve Caynizm) yorumlar. Şimdi sıra, Madilog yöntemi kullanılarak analiz edilecek olan üç İbrahimî dine (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) gelmiştir. Ona göre, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam aynı gövdenin ve aynı ruhun parçasıdır. Çünkü hepsi de Semitik halkların (Yahudiler ve Arapların) aklını ve bilgeliğini temel alır. Üç tek tanrılı dine yönelik bakış açısı, Hindistan’daki üç idealizme yönelik antipatik tutumun aksine, çok daha olumludur. Dahası, tarihsel olarak, üç Batı Asya/Ortadoğu dini, üç Hindistan inancından çok daha fazla arşivlenmiştir.

Tan Malaka, Yahudilikten başlayarak, İsrailoğullarının kutsal kitaplarından bahseder. Bu kutsal kitaplarda yer alan İbrahim, Musa, Davud ve Süleyman (as) peygamberlerin hikâyelerinden ahlaki örnekler alır. Örneğin, Musa (as), Mısır’daki ezilmiş İsrailoğulları kabilelerini bir araya getirmiş, onlara tevhidi öğretmiş, bu kabileleri Firavun’un zulmünden kurtarmıştır. Firavun sonunda Kızıldeniz’de boğulmuş, İsrailoğulları ise güvenli bir şekilde Filistin’e göç etmiştir. Ancak Musa’nın ölümünden sonra İsrailoğulları kendilerini birleştiren figürden mahrum kalmıştır. İsrailoğulları, ancak Davud (as) döneminde yeniden bir araya gelmiş, dev Golyat önderliğindeki Kenanlıları yenmiştir. Bundan sonra Davud’un oğlu Süleyman (as) İsrail kralı olmuştur. İsrail Krallığı, Süleyman’ın önderliğinde refahının zirvesine ulaşmıştır.

Bütün bu öğretiler, putları yok eden Hz. İbrahim’in (as) tek tanrı inancına dayanmaktadır. Sonunda, İsrail Krallığı’nın ihtişamı, Babil tarafından yenilgiye uğratılmasıyla sona erdi. Peki, Tanrı İsrailoğullarına yardım edemez miydi? Aslında, “burada suçlu olan, Tanrı’nın birliği anlayışı değildir! Yahudi halkının birliği güçlendirilmelidir. Bu birlik kesinlikle gereklidir, hatta Tanrı’nın birliğiyle birlik olunmalıdır.” (s. 458)

Şimdi de Hz. İsa (as) tarafından getirilen Hristiyanlığa geçelim. İsa, dünyaya halkının kurtarıcısı ve kefaretçisi olarak gönderildi. Ezilenlere adalet getirdi, keyfine göre halka zulmedenlere karşı çıktı, görevini başarıyla tamamladı. Kitab-ı Mukaddes’te kaydedildiği üzere, İsa’nın daha sonra Tanrı tarafından göğe yükseltildiğine inanılır. Başlangıçta sadece İsrailoğulları için tasarlanan İsa’nın öğretileri, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldi. Zamanla Hristiyanlık, Ortodoks, Katolik ve Protestan mezheplerine ayrıldı.

Ortaçağ Avrupa’sında Hristiyanlık, resmi din haline geldi ve liderleri burjuva savunucuları oldu. Sekülerlerden ateistlere kadar çeşitli muhalifler ortaya çıktı. Rönesans, kaçınılmaz hale geldi. 1789’da Fransa’da din ve devletin birbirinden ayrılmasıyla sonuçlanan devrimle süreç doruk noktasına ulaştı. Fransız Devrimi’nin ruhu diğer ülkelere yayıldı ve sonunda onlar da aynı yolu izlediler (Rusya ise 1917’ye kadar bunu yapmadı) ve Aydınlanma Çağı’na ulaşıldı, bu da modern çağa yol açtı. Hegel, Feuerbach, Marx ve diğerleri gibi felsefeciler doğdu.

“Hz. İsa’nın dirilip takipçilerine tekrar bir mesaj verdiği inancı, Madilog’un ilgilendiği alanın dışında olsa da, Hz. İsa’nın ilkelerinin ve tutumlarının sonsuza dek yaşamaya devam edeceğine dair görüşün mantıklı ve yerinde bir görüş olduğunu belirtmek gerek.” (s. 470)

Sonra sıra İslam’a, Tan Malaka’nın kendi dinine gelir. İlk olarak kendisinden ve son derece dindar ailesinden bahseder. Ailesi, onu çocukluğundan itibaren İslami ilimler konusunda eğitmiştir. Malaka, Kur’an ile Hadis’te uzmanlaşmıştır. Yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri boyunca İslami literatürü okumaktan zevk almaya devam eder. Ancak o dönemde, Kautsky’nin Hristiyanlığın Temelleri gibi, İslam’ı tarihsel materyalist bir bakış açısıyla ele alan kitapların olmamasından biraz hayal kırıklığına uğrar.

Tan Malaka, Sünni, Şii, Mutezile, Vehhabi gibi İslam içindeki grupları tartışmaya başlar. Bunları, Hz. Muhammed’den (sav) sonraki sosyo-politik koşulların etkisiyle oluşan kültürel ürünler olarak görür. Örneğin, Sünni-Şii ayrılığı, Hz. Muhammed’in (sav) ölümünden sonra Müslüman ümmetinin liderliğinin kime ait olacağı konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklanmıştır. Şiiler, halifelik makamının Ali ibn Ebu Talib’e verilmesi gerektiğine inanırlar, çünkü Ali, Peygamber’e çok yakın olan Beni Haşim kabilesinin bir üyesiydi. Öte yandan Sünniler, halifenin Beni Haşim kabilesinden olması gerekmediğine inanırlar; Ebubekir Sıddık (ra), müzakere yoluyla seçildiği için halifelik makamını hak etmiştir. Ancak, Ebubekir Ömer bin Hattab Faruk (ra) döneminde Ali, hâlâ her ikisine de biat etmektedir. Çatışma ancak Halife Osman bin Affan döneminde alevlenir. Sünni-Şii çatışması günümüze kadar devam etmiştir.

Bu arada, Mutezile, Emevi hanedanlığının başlangıcında, Tabiin döneminde ortaya çıktı. Mutezile başlangıçta, akılcılığı önceliki gören, hatta hocası Hasan Basri’ye karşı çıkan Vasil ibn Atha tarafından teşkil edildi. Bu hareket, daha sonra Abbasi hanedanlığı döneminde altın çağını yaşadı. Öte yandan, Muhammed ibn Abdülvahab tarafından başlatılan Vehhabi hareketi, ancak on sekizinci yüzyılda ortaya çıktı. İbn Teymiyye’nin gerici düşüncesinden etkilenen Hanbeli mezhebinin bir takipçisi olan Muhammed ibn Abdülvahab, sapkın olarak gördüğü tasavvufa karşı çıkan Vehhabiliği kurdu.

Tan Malaka, kitabında Hz. Muhammed’in (sav) örnek davranışlarını öven ifadelere yer verdi. İslam öncesi Arap toplumunun son derece barbar olduğunu, kabileler arası savaşların ve kadınlara yönelik şiddetin yaygın olduğunu söyleyen Malaka’ya göre, yetim olarak doğan, dedesi ve amcası tarafından büyütülen Muhammed ibn Abdullah’ın gelişiyle Araplar çok daha kültürlü hale geldiler, hatta önemli bir süre dünya medeniyetini şekillendirip etkilediler.

“Genç yaştan beri ben de karşılıklı çekişmeler ve karanlıklarla yüklü bir toplumun ortasında yoksulluğun çilesini çektim. Tıpkı Hz. Muhammed gibi, davranış ve görgü kurallarını ancak bu gibi durumlarda idrak edebilirsiniz. Elması çamura bulasanız da ona o çamur işlemez.” (s. 475)

Tan Malaka, son olarak Çin’e ait iki öğretiyi ele alır: Konfüçyüs’ün kurduğu Konfüçyüsçülük ile Lao Tzu’nun kurduğu Taoizm. Ona göre, her iki öğreti de din değil, yalnızca felsefe olarak adlandırılabilir. İkisinin de önemli bir tarihsel dinamiğe sahip olmadığı göz önüne alan Madilog, ilgili görüşleri sınırlı bir biçimde analiz eder.

Din konusunu anlattıktan sonra Tan Malaka, bize başka bir bilimsel formül aktarır. Burada farklı olarak, tarihsel diyalektik materyalizmi Görelilik Teorisi’ne uygular. Malaka’ya göre Görelilik Teorisi, Einstein tarafından birden ortaya atılmadı. Aksine, Einstein, Galileo, Newton, Maxwell ve Hertz’in katkılarıyla doruğa ulaşan uzun bir süreç işledi.

Son bölümde Tan Malaka, Müslüman âlim Harizmi’nin popüler kıldığı “0” (sıfır) sayısının büyüsünden bahseder. Başlangıçta değersiz olan bu en küçük sayı, birimleri onluklara, yüzlüklere, binliklere, milyonluklara, milyarlıklara, trilyonlara ve hatta katrilyonlara dönüştürebilmektedir.

Tan Malaka, 0 sayısından sonra ruh hakkında bir tartışma başlatır. Yüzyıllardır insanlar, “Ruh nedir?” sorusuna bir cevap bulmaya çalışmışlardır. Platon’a göre ruh ebedidir, Aristo ise ruhun bedenle birlikte öleceğini savunur, Hinduizme göre ruh, farklı bir fiziksel varlıkta yeniden doğacaktır, İslam ise ruhun bu dünyadan ahirete geçeceğine inanır. Materyalizme tek bir şey kesindir, o da ruh, bedenin yansımasıdır.

Tan Malaka, ruhun ardından inanç ve ahlaktan bahseder. İnanç ve ahlak değerlendirmesinde, ikiyüzlüleri “eleştirir”. Ona göre, ister inansın isterse inanmasın, insanlar ahlaklı olmalıdırlar. İsterseniz insanları cennete götürdüğünü iddia eden bir dini lider olun, kimseyi cehenneme sürüklemeyin; iyi yöneten bir lider olun, yanlış yola sapmayın; şifa veren bir doktor olun, kimseye zarar vermeyin; inşa eden bir mühendis olun, yıkmayın! Çünkü toplum, statünüze göre bir rol oynamanızı talep etmektedir.

Son bölümü Tan Malaka, “Sanat-Yanlışa Yönlendirme” olarak başlıklandırır. Burada sanatın yanlış yönlendirilmesinden bahsedilmemektedir. Sanatta insanı yanlışa sevk eden yaklaşımların kaynağını sorgular. Bu noktada bizi hayal kurmaya davet eder. Doğanın güzelliğinin ve içeriğinin tadını çıkararak dolaştığımızı, hatta teknolojinin inceliğini ve karmaşıklığını deneyimleyerek gezindiğimizi hayal etmemizi ister. Hem ilkel hem de modern insan, tek bir yasaya, doğa yasasına tabidir. “Beynimizin kökeni ve temeli her daim doğal yasadır.” (s. 560)

Sonsöz

Sonuç olarak bu kitap, bizim için çok iyi bir analitik araçtır. Okurlarına biraz tepeden konuşsa da, Tan Malaka’nın Madilog’daki fikirleri, bize bilimsel, eleştirel, ilerici ve yenilikçi düşünmeyi, salt ütopyalardan, dogmatik düşünceden, muhafazakâr doktrinlerden uzaklaşmayı ve gelişmeleri takip etmeyi öğretir. Endonezya’nın bağımsızlığından önce yazılmış olmasına rağmen, bu kitap, sadece Endonezya halkı için değil, tüm dünyadaki devrimciler için de oldukça önemlidir. Ancak öte yandan, kitapta yer alan bilim ve teknolojiye dair tespitlerin ve aktarımların güncel olmadığını söylemek gerekir. Zira günümüzde bilim, o zamana göre çok daha fazla ilerlemiştir.

Kitabın eksiklikleri arasında birkaç yazım hatası ve yanlış noktalama işaretleri bulunsa da bunların hiçbiri önemli bir sorun teşkil etmez. Ama öte yandan, kitapta çok fazla yabancı terim kullanıyor ki bu da benim gibi sıradan insanlar için metnin anlaşılmasını zorlaştıran bir özellik. Ayrıca yanlış anlaşılması halinde biraz tehlikeli bir çalışma, okurların ateizme kayma riski mevcut. Ancak Müslümanlar olarak, bunu dinimizden vazgeçmek yerine, kendimizi her türlü çok tanrıcılıktan uzaklaştırmamız gerektiğine dair bir hatırlatma olarak yorumlayabiliriz. Dahası, Tan Malaka laik bir isim olmasına rağmen, İslam’ı sadece bir aile dini olarak benimsemedi, dini bilinçli olarak seçti. Diğer dini metinlerden kapsamlı okumalar yaptı, ancak gene de İslam’ı dini olarak seçti. Ayrıca Komintern’in dördüncü kongresinde Pan-İslamcılığı savunan bir konuşma yaptı.

Madilog çerçevesinde dinin konumunu anlamak için takip eden çalışmaları olan Madilog’da İslam ve Madilog'da Hristiyanlık ve Yahudilik kitaplarının okunmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Naufal Fauzan
11 Temmuz 2021
Kaynak

Komünizm ve Pan-İslamizm

Hz. Muhammed

0 Yorum: