Yalçın
Küçük ve eski Haziran Yayınevi yönetiminden Ahmet Zengin ve Şevki Ömeroğlu, Toplumsal
Kurtuluş dergisini 90'lı yılların başında çıkardı. Bir sol çevre yeni bir
dergi çıkardığında Yalçın Hocacılar, hemen onu selamlama yazıları yazıp
uyarılarda bulunmayı ihmal etmedi. Bu yönüyle sola trafiğini tayin etti. Evet,
son sayıda Yalçın Küçük, “Kardeşim Öcalan” diye hitap ettiği yazısıyla derginin
yayın hayatını nihayete erdirdi. Hiçbir parti, çevre, taban ilişkilerine
yaslanmayan bir dergi, neden Sovyetler’in dağılma sürecinde sahneye çıktı?
Aynı
derginin 46-47. sayısında Mehmet Şener ve “Vejin Hareketi” üzerine
değerlendirme bulunuldu. Şener; duygusal, zaaflı, hizipçi, kendini
yenileyemeyen, perspektif kaybına uğramış, ilk politik ayrışmada ayrılarak
bönlük yapan “biri” diye nitelendirildi. Öncelikle ideolojinin yerine şahıs
konuldu.
Eleştiri,
birey labirentinde kaybedildi. İçinde tek “ben” vurgusunun geçmediği
ideolojik-politik yazıyı, yazarın tahmin edilen kişilik özellikleri üzerinden
değerlendirip sözde eleştirinin sonunda da genel ve soyut konuşulduğunun
söylenmesi, ideolojik çarpıtmadır. Tarih bilimi Şener’i haklı çıkardı: Evet,
tarih herkesi/her çevreyi yerli yerine oturtuyor, oturttu da. Dergi, iki
çizginin mücadelesine vurgu yapıp Öcalan çizgisinin hâkim kılınmasına destek
verdi.
Şener’in
şahsında çıkış yapanların ideolojik-politik eleştirilerinin Toplumsal
Kurtuluş nezdinde değeri yoktu. 90’lı yılların başlarında Zaho’ya ABD
ordusu girdiğinde Kürtlere “Yaşasın Bush!” sloganı attırılması bu eleştirilerde
önemli bir yere sahipti. 25 yıl sonra Urfa-Mardin güzergâhında “Biji Obama!”
sloganı yükseltildi. Aynı dönemde ulusal hareket olduğunu iddia eden Kürt
politik çevresi, Saddam'la anlaşmaya vardı, Halepçe’den 3 yıl sonra, hem de
Irak Kürtleri Saddam’a karşı yüzüstü bırakılarak.
Toplumsal
Kurtuluş, bu sürecin destekçisidir. Yalçın Hoca’ları da Ulusal Kanal’a
son çıkışında ABD’ci olduğunu söylemleriyle ilan etmiştir. Toplumsal
Kurtuluş, sola hiza çekilmesinde öncü rolü üstlendi.
Yalçın
Küçük, “sonra” Kemalist oldu. Med TV’de Perinçek’i en ağır ithamlarla
eleştirdiğinde Perinçek ekibi de kendisi gibi Öcalan’a ideolojik-politik konum
tayin etmeye çalışıyordu. 2000’e Doğru’ya böyle gelindi. Perinçek’in
Kürt politik hareketini açıktan Kemalizme çekmesi karşısında Küçük ekibi, bu
görevi gizliden yürütüyordu.
Küçük,
2000’den sonra da Perinçek’in kanalında boy gösterdi. Perinçek’in açık görevini
gizliden yürüten Küçük, artık Kemalist/ulusalcı olduğunu ilan etmekten
çekinmiyordu. Konum belirlenmiş, hiza çekilmiş, tarih, herkesi yerli yerine
oturtmuştu.
* * *
Toplumsal
Kurtuluş’un yayın hayatını sonlandırdığı tarihten itibaren yeni dünya
düzenine uygun şekilde sol, hızlı bir reformistleşme sürecine girdi. Bugün en
işçiciden en laisist sola kadar yayınlarında atıf yaptıkları yazarlar arasında
Passoa geliyor. Çocukların öldürülmesinin güneş batmasından önemsiz olduğunu,
greve/yürüyüşe katılan işçilere “kirli” bile demenin yetersiz kaldığını,
devrimcilerden nefret ettiğini fakat reformistlere bir derece sıcak baktığını
(burası dikkate değer), eylemsizliğin her şeyi onardığını savunan Passoa’yı
göklere bugün sol çıkarıyor.
Sonra
İştirakî’ye saldırıyorlar. Epstein adasının yolunu Passoa’lar döşerken,
solun bize saldırması olağandır. Saldırmıyorsa, ideolojimizden şüphe etmemiz gerekir.
Güneşin batması ya da doğması, hiçbir çocuğun ölümünden daha önemli değildir.
Distopyaları
ve korku-gerilim filmlerini sosyalistler kurgulamaz. Son yüzyılın anti-propaganda
aygıtı olarak distopya edebiyatı ve dizileri, emperyalizmin saldırısıdır.
Sosyalistler, ütopya eserleriyle, insanlığın ve bir bütün olarak doğanın
kurtuluşunu halklara hedef belirlemiştir. Distopyalar, bu aşamada ütopyaların
karşısına çıkarıldı. Emperyalizm, hedeflediği yeni dünya düzenini distopyalarla
zihinlere yerleştirdi. Ürkütücü ve insanlık dışı gelen tüm uygulamalar, önce
gündeme taşınmalı, sonra tartışılmalı, uygulamaya geçtiğinde kabullenilmeliydi.
Bu sindirme operasyonunda görsel-yazılı tüm distopyalarda liberalizm propaganda
edildi.
Cesur
Yeni Dünya distopyasında ailelerin olmadığı, aşkın yok edildiği,
sadakatin ortadan kaldırıldığı, çocukların sınıflamalara uygun şekilde, kuluçka
makinelerinde üretildiği, besinlerin haplarla edinildiği bir düzen
öyküleştirildi. Bugün bu distopya, hayata geçirilip ailenin, sadakatin,
değerlerin yok edilmesi laisizm, özgürlük ve ilericilik adı altında sola görev
diye tayin edildi. Yoksullara yapay et ve böcek yedirmeyi bilim adı altında
makale diye çevirenler, Malthusçu nüfus kuramının sözcüleriydi, bunu sol adına
yaptılar. Yoksullar et yememeli, aile kurmamalı, ürememeliydi. Tüm bu haklar
burjuvaziye aitti. Bugün solun yayınlarını okuduğunuzda, aileye saldırı ve
yoksuldan nefret dışında bir şey göremezseniz.
90’lı
yıllardan itibaren Baudrillard’ın “simülasyon”, Judith Butler’ın “queer” teorisi,
Foucault’nun birey ideolojisi ve disiplinin reddi siyasetini yürüten anarşizm
dolaşıma sokuldu. Bunlara en çok da sol sahip çıkıyor. NATO’ya kurtarıcılık
atfeden Zizek, en çok da solcular tarafından değer görüyor. Kızıl Tugaylar’ın
şeflerinden Negri, otonom birey/dünya yurttaşlığı adı altında partinin reddini
ajite ediyor. Ona en büyük destek, yine soldan geliyor.
İktidar
olmak kötülendi, mevcuda dokunulmadı, mevcut tüm dünyada yerli yerindeydi.
Sosyalizmin içini boşaltan teorisyenlerin neredeyse tümü, sol hareketler
içinden geliyordu. Temeli Frankfurt Okulu’yla atıldı. Serseriler ve ötekilerle
devrim yapılacağını Marcuse iddia ederken, Reich ve Fromm, Stalin’in “diktatör”
olduğunu kitaplarında propaganda ediyorlardı.
1968
sürecinde Fransa’da CIA fonuyla Partizan adıyla sekiz farklı dergi
yayımlandı. Sosyalist gerçekçiliğin karşısına soyut ekspresyonizm akımı
emperyalizmin fonlarıyla çıkarıldı, bunu bizzat emperyalistler ilan/itiraf
etti. Tezgâha sosyalizm diyenlere, sosyalizmin meta diye tezgâha çıkarılmasına
karşı çıktığımız için bugün saldırıya uğruyoruz.
Ne
yapmalıydık? Solun yoksul nefretine, Öcalan şahsında Kürt politik hareketinin
solun içini boşaltmasına, ABD büyükelçiliklerinin dev bayrak asarak kurumsal
LGBT’ye destek çıkmasına, kendine “sosyalist” diyen çevrelerin eleştiriden muaf
tutulmasına, gençlik festivalinde dansöz oynatılmasına, insan haklarına
milliyet sınırlandırması getirilmesine ortak mı olsaydık?
İdeolojik-politik
mücadelenin ahlak-değer-anlam zorunluluğu olduğunun bilincindeyiz. Pragmatizm,
dar grupçuluk, kitle kuyrukçuluğu, güce tapınmacılık, yalanın politik taktik
diye belirlenmesi rüzgârına kapılmadığımız için bize saldırıldığının, sansür
uygulandığının, “tüm sol böyle değil” söylemi üretilerek eleştirilerimizin
yalnızlaştırılmaya çalışıldığının farkında ve bilincindeyiz. Sosyalist düzeni
bizleri yalnızlaştırararak yok edeceğini düşünen çevrelerle değil, yıkılmaz tek
kale olan kitlelerle kuracağımızın bilincini taşımasak solun üzülmemesi için
gayret ederdik.
Sol,
birliklerle yeni düzen getireceğini kitlelere dayatmaya çalışıyor. Hayır, kim
ki solun birliğiyle düzen değişecek diyorsa hem halka yalan söylüyor hem de
başka bir çevreden insan devşirmeyi planlıyordur. Kitlelerin birliği esas
alınır, o kitle de sınıf karakteriyle yürüyüşte yerini alır. Solla yol yürümek
isteyen çevreler varsa eleştirilerini geri çekebilir ya da 1980 öncesi tüm
ittifakların başarısızlığını Aktan İnce’ye yükleyen Selim Açan’ın Alınteri’si
gibi bir gün HDP ile başka bir gün KÖZ ile yol yürür.
Daha
somut örnek verelim: Selim Açan, sendika.org’da düzenli yazıyor, yazısı orada
yayınlandıktan sonra Alınteri o yazıyı kendi sitesinde yayınlayıp “sendika.org
sitesinden alıntıdır” diyor. Biz, bunu eleştirmeyelim mi? Ne diyelim mesela? DY’ciliğin
şemsiyesi altında siyaset yapmak, kitlelere müdahaleyi baştan boşa düşürür.
Sizin yayınınız yok mu ki kendi şefiniz, başka bir siyasetin platformunda
düzenli yazıyor, yazmakla da kalmıyor, kendi yayınında yazısı “alıntı” diye
tekrar yayınlanıyor, izin DY’den alınıyor. Bu mu kitlelere açılma siyaseti?
Sonra
aynı Selim Açan, "Suda balık olmayı unuttuk" diye güya özeleştiriyi
tüm sol adına yapıyor. O ve benzerleri, olsa olsa derya içre olup deryayı
bilmeyen balık olur. Zaten deryayı bilmedikleri, halka yönelik nefretlerinden
bellidir. Susalım, kitleler bu yapılara bel mi bağlasın? Biz neye güveniyoruz;
neden bu yalnızlaştırma, yaftalanma, sansürleme, engizisyona karşı direnmekte
geri adım atmıyoruz?
1.
Tarihsel olarak haklıyız. Tarihsel haklılığımız, eşit, adil ve özgür düzeni
kurmamızın meşru gerekçesidir.
2.
Meşruiyetimize güveniyoruz. Sömürüyü alaşağı etmediğimiz sürece sınıf
karakterli keskin saflaşmamız devam edecek.
3.
Sınıf bilinci taşıyoruz. Üretilen her söz, eylem ve eser, iki sınıftan birinin
ideolojisine hizmet eder. Ara yol olmadığını bize hayat gösteriyor.
4.
En dipte yaşam süren, bodrum katlarının nemli duvarları arasında yaşamını
sürdürmek zorunda kalan, emekli olduğu hâlde emeği sömürülmeye devam eden, hak
ettiği bir evden bile yoksun bırakılan yoksul-emekçi halklarımıza güveniyoruz.
Sözümüz onlaradır. Bu sözler, biri iki etmek içindir.
5.
Emperyalizm çağında anti-emperyalist olmadan hiçbir insani kurtuluşun
gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Emperyalizme karşı söz ve tavır koyan insandan
çevreye ve ülkeye kadar her kesimin mücadelesini destekliyoruz. Emperyalizmin
zehirlediği bulanık sudan medet ummuyoruz.
6.
Ülkemizi seviyoruz. İnsanların doğduğu andan yaşamını yitirdiği ana kadar
emperyalizm tarafından şekillendirildiğini biliyoruz.
7.
Hiçbir çıkar ve statü beklemiyoruz. Kimler ne için çabalarsa onun esiri olur.
8.
Tarihimize güveniyoruz. Belleğimizi şekillendiren mücadeledeye ve mimarlarına
sırt dönmüyoruz.
9.
Halkı bir aile, vatanı bir ev olarak görüyoruz.
10.
Sola değil, sömürüyü sona erdirecek halklarımıza bildiğimiz ne varsa aktarmayı,
bu kavgada bilinç çarpıtmasına engel olmayı görev biliyoruz. Biz, biri iki,
ikiyi üç ettiğimiz sürece her biri bir parça vatan olan insanımızın
çürütülmesine müsaade etmeyeceğiz. Kim ki bu yönde dile getirilen çığlığı
susturmaya çalışıyor, gerçeğin gün yüzüne çıkmaması, tezgâhın dağıtılmaması
için siyaset yürütüyordur.
* * *
Tekrar
Şener’e dönelim. Anti-emperyalizmin Ortadoğu’nun labirentlerinde yeni dünya
düzeni adına yok edilmesini eleştirmekte haksız mıydı? Sol, zarfa bakmamızı
istiyor. Hayır, biz mazrufa bakmakta ısrar edeceğiz. Kişiden yapılara kadar tüm
sol, gerçeği biliyor, mazrufu göstermemek için zarfı liberalizmin pullarıyla
süslüyor. O pulları söküp atıp zarfı yırttığımız için gerici, eril vb. diye
yaftalanıyoruz. Mazruftan emperyalizm ve liberalizmden başka bir şey çıkmıyor.
Evet, tarih herkesi hak ettiği yere oturtuyor, buna diyalektiğin ve tarihsel
materyalizmin ilkelerinin defalarca doğrulandığı için tüm inancımız ve
bilincimizle sahip çıkıyoruz.
Sinan Akdeniz
25
Şubat 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder