25 Şubat 2026

,

Alıntı Mazruf


Yalçın Küçük ve eski Haziran Yayınevi yönetiminden Ahmet Zengin ve Şevki Ömeroğlu, Toplumsal Kurtuluş dergisini 90'lı yılların başında çıkardı. Bir sol çevre yeni bir dergi çıkardığında Yalçın Hocacılar, hemen onu selamlama yazıları yazıp uyarılarda bulunmayı ihmal etmedi. Bu yönüyle sola trafiğini tayin etti. Evet, son sayıda Yalçın Küçük, “Kardeşim Öcalan” diye hitap ettiği yazısıyla derginin yayın hayatını nihayete erdirdi. Hiçbir parti, çevre, taban ilişkilerine yaslanmayan bir dergi, neden Sovyetler’in dağılma sürecinde sahneye çıktı?

Aynı derginin 46-47. sayısında Mehmet Şener ve “Vejin Hareketi” üzerine değerlendirme bulunuldu. Şener; duygusal, zaaflı, hizipçi, kendini yenileyemeyen, perspektif kaybına uğramış, ilk politik ayrışmada ayrılarak bönlük yapan “biri” diye nitelendirildi. Öncelikle ideolojinin yerine şahıs konuldu.

Eleştiri, birey labirentinde kaybedildi. İçinde tek “ben” vurgusunun geçmediği ideolojik-politik yazıyı, yazarın tahmin edilen kişilik özellikleri üzerinden değerlendirip sözde eleştirinin sonunda da genel ve soyut konuşulduğunun söylenmesi, ideolojik çarpıtmadır. Tarih bilimi Şener’i haklı çıkardı: Evet, tarih herkesi/her çevreyi yerli yerine oturtuyor, oturttu da. Dergi, iki çizginin mücadelesine vurgu yapıp Öcalan çizgisinin hâkim kılınmasına destek verdi.

Şener’in şahsında çıkış yapanların ideolojik-politik eleştirilerinin Toplumsal Kurtuluş nezdinde değeri yoktu. 90’lı yılların başlarında Zaho’ya ABD ordusu girdiğinde Kürtlere “Yaşasın Bush!” sloganı attırılması bu eleştirilerde önemli bir yere sahipti. 25 yıl sonra Urfa-Mardin güzergâhında “Biji Obama!” sloganı yükseltildi. Aynı dönemde ulusal hareket olduğunu iddia eden Kürt politik çevresi, Saddam'la anlaşmaya vardı, Halepçe’den 3 yıl sonra, hem de Irak Kürtleri Saddam’a karşı yüzüstü bırakılarak.

Toplumsal Kurtuluş, bu sürecin destekçisidir. Yalçın Hoca’ları da Ulusal Kanal’a son çıkışında ABD’ci olduğunu söylemleriyle ilan etmiştir. Toplumsal Kurtuluş, sola hiza çekilmesinde öncü rolü üstlendi.

Yalçın Küçük, “sonra” Kemalist oldu. Med TV’de Perinçek’i en ağır ithamlarla eleştirdiğinde Perinçek ekibi de kendisi gibi Öcalan’a ideolojik-politik konum tayin etmeye çalışıyordu. 2000’e Doğru’ya böyle gelindi. Perinçek’in Kürt politik hareketini açıktan Kemalizme çekmesi karşısında Küçük ekibi, bu görevi gizliden yürütüyordu.

Küçük, 2000’den sonra da Perinçek’in kanalında boy gösterdi. Perinçek’in açık görevini gizliden yürüten Küçük, artık Kemalist/ulusalcı olduğunu ilan etmekten çekinmiyordu. Konum belirlenmiş, hiza çekilmiş, tarih, herkesi yerli yerine oturtmuştu.

* * *

Toplumsal Kurtuluş’un yayın hayatını sonlandırdığı tarihten itibaren yeni dünya düzenine uygun şekilde sol, hızlı bir reformistleşme sürecine girdi. Bugün en işçiciden en laisist sola kadar yayınlarında atıf yaptıkları yazarlar arasında Passoa geliyor. Çocukların öldürülmesinin güneş batmasından önemsiz olduğunu, greve/yürüyüşe katılan işçilere “kirli” bile demenin yetersiz kaldığını, devrimcilerden nefret ettiğini fakat reformistlere bir derece sıcak baktığını (burası dikkate değer), eylemsizliğin her şeyi onardığını savunan Passoa’yı göklere bugün sol çıkarıyor.

Sonra İştirakî’ye saldırıyorlar. Epstein adasının yolunu Passoa’lar döşerken, solun bize saldırması olağandır. Saldırmıyorsa, ideolojimizden şüphe etmemiz gerekir. Güneşin batması ya da doğması, hiçbir çocuğun ölümünden daha önemli değildir.

Distopyaları ve korku-gerilim filmlerini sosyalistler kurgulamaz. Son yüzyılın anti-propaganda aygıtı olarak distopya edebiyatı ve dizileri, emperyalizmin saldırısıdır. Sosyalistler, ütopya eserleriyle, insanlığın ve bir bütün olarak doğanın kurtuluşunu halklara hedef belirlemiştir. Distopyalar, bu aşamada ütopyaların karşısına çıkarıldı. Emperyalizm, hedeflediği yeni dünya düzenini distopyalarla zihinlere yerleştirdi. Ürkütücü ve insanlık dışı gelen tüm uygulamalar, önce gündeme taşınmalı, sonra tartışılmalı, uygulamaya geçtiğinde kabullenilmeliydi. Bu sindirme operasyonunda görsel-yazılı tüm distopyalarda liberalizm propaganda edildi.

Cesur Yeni Dünya distopyasında ailelerin olmadığı, aşkın yok edildiği, sadakatin ortadan kaldırıldığı, çocukların sınıflamalara uygun şekilde, kuluçka makinelerinde üretildiği, besinlerin haplarla edinildiği bir düzen öyküleştirildi. Bugün bu distopya, hayata geçirilip ailenin, sadakatin, değerlerin yok edilmesi laisizm, özgürlük ve ilericilik adı altında sola görev diye tayin edildi. Yoksullara yapay et ve böcek yedirmeyi bilim adı altında makale diye çevirenler, Malthusçu nüfus kuramının sözcüleriydi, bunu sol adına yaptılar. Yoksullar et yememeli, aile kurmamalı, ürememeliydi. Tüm bu haklar burjuvaziye aitti. Bugün solun yayınlarını okuduğunuzda, aileye saldırı ve yoksuldan nefret dışında bir şey göremezseniz.

90’lı yıllardan itibaren Baudrillard’ın “simülasyon”, Judith Butler’ın “queer” teorisi, Foucault’nun birey ideolojisi ve disiplinin reddi siyasetini yürüten anarşizm dolaşıma sokuldu. Bunlara en çok da sol sahip çıkıyor. NATO’ya kurtarıcılık atfeden Zizek, en çok da solcular tarafından değer görüyor. Kızıl Tugaylar’ın şeflerinden Negri, otonom birey/dünya yurttaşlığı adı altında partinin reddini ajite ediyor. Ona en büyük destek, yine soldan geliyor.

İktidar olmak kötülendi, mevcuda dokunulmadı, mevcut tüm dünyada yerli yerindeydi. Sosyalizmin içini boşaltan teorisyenlerin neredeyse tümü, sol hareketler içinden geliyordu. Temeli Frankfurt Okulu’yla atıldı. Serseriler ve ötekilerle devrim yapılacağını Marcuse iddia ederken, Reich ve Fromm, Stalin’in “diktatör” olduğunu kitaplarında propaganda ediyorlardı.

1968 sürecinde Fransa’da CIA fonuyla Partizan adıyla sekiz farklı dergi yayımlandı. Sosyalist gerçekçiliğin karşısına soyut ekspresyonizm akımı emperyalizmin fonlarıyla çıkarıldı, bunu bizzat emperyalistler ilan/itiraf etti. Tezgâha sosyalizm diyenlere, sosyalizmin meta diye tezgâha çıkarılmasına karşı çıktığımız için bugün saldırıya uğruyoruz.

Ne yapmalıydık? Solun yoksul nefretine, Öcalan şahsında Kürt politik hareketinin solun içini boşaltmasına, ABD büyükelçiliklerinin dev bayrak asarak kurumsal LGBT’ye destek çıkmasına, kendine “sosyalist” diyen çevrelerin eleştiriden muaf tutulmasına, gençlik festivalinde dansöz oynatılmasına, insan haklarına milliyet sınırlandırması getirilmesine ortak mı olsaydık?

İdeolojik-politik mücadelenin ahlak-değer-anlam zorunluluğu olduğunun bilincindeyiz. Pragmatizm, dar grupçuluk, kitle kuyrukçuluğu, güce tapınmacılık, yalanın politik taktik diye belirlenmesi rüzgârına kapılmadığımız için bize saldırıldığının, sansür uygulandığının, “tüm sol böyle değil” söylemi üretilerek eleştirilerimizin yalnızlaştırılmaya çalışıldığının farkında ve bilincindeyiz. Sosyalist düzeni bizleri yalnızlaştırararak yok edeceğini düşünen çevrelerle değil, yıkılmaz tek kale olan kitlelerle kuracağımızın bilincini taşımasak solun üzülmemesi için gayret ederdik.

Sol, birliklerle yeni düzen getireceğini kitlelere dayatmaya çalışıyor. Hayır, kim ki solun birliğiyle düzen değişecek diyorsa hem halka yalan söylüyor hem de başka bir çevreden insan devşirmeyi planlıyordur. Kitlelerin birliği esas alınır, o kitle de sınıf karakteriyle yürüyüşte yerini alır. Solla yol yürümek isteyen çevreler varsa eleştirilerini geri çekebilir ya da 1980 öncesi tüm ittifakların başarısızlığını Aktan İnce’ye yükleyen Selim Açan’ın Alınteri’si gibi bir gün HDP ile başka bir gün KÖZ ile yol yürür.

Daha somut örnek verelim: Selim Açan, sendika.org’da düzenli yazıyor, yazısı orada yayınlandıktan sonra Alınteri o yazıyı kendi sitesinde yayınlayıp “sendika.org sitesinden alıntıdır” diyor. Biz, bunu eleştirmeyelim mi? Ne diyelim mesela? DY’ciliğin şemsiyesi altında siyaset yapmak, kitlelere müdahaleyi baştan boşa düşürür. Sizin yayınınız yok mu ki kendi şefiniz, başka bir siyasetin platformunda düzenli yazıyor, yazmakla da kalmıyor, kendi yayınında yazısı “alıntı” diye tekrar yayınlanıyor, izin DY’den alınıyor. Bu mu kitlelere açılma siyaseti?

Sonra aynı Selim Açan, "Suda balık olmayı unuttuk" diye güya özeleştiriyi tüm sol adına yapıyor. O ve benzerleri, olsa olsa derya içre olup deryayı bilmeyen balık olur. Zaten deryayı bilmedikleri, halka yönelik nefretlerinden bellidir. Susalım, kitleler bu yapılara bel mi bağlasın? Biz neye güveniyoruz; neden bu yalnızlaştırma, yaftalanma, sansürleme, engizisyona karşı direnmekte geri adım atmıyoruz?

1. Tarihsel olarak haklıyız. Tarihsel haklılığımız, eşit, adil ve özgür düzeni kurmamızın meşru gerekçesidir.

2. Meşruiyetimize güveniyoruz. Sömürüyü alaşağı etmediğimiz sürece sınıf karakterli keskin saflaşmamız devam edecek.

3. Sınıf bilinci taşıyoruz. Üretilen her söz, eylem ve eser, iki sınıftan birinin ideolojisine hizmet eder. Ara yol olmadığını bize hayat gösteriyor.

4. En dipte yaşam süren, bodrum katlarının nemli duvarları arasında yaşamını sürdürmek zorunda kalan, emekli olduğu hâlde emeği sömürülmeye devam eden, hak ettiği bir evden bile yoksun bırakılan yoksul-emekçi halklarımıza güveniyoruz. Sözümüz onlaradır. Bu sözler, biri iki etmek içindir.

5. Emperyalizm çağında anti-emperyalist olmadan hiçbir insani kurtuluşun gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Emperyalizme karşı söz ve tavır koyan insandan çevreye ve ülkeye kadar her kesimin mücadelesini destekliyoruz. Emperyalizmin zehirlediği bulanık sudan medet ummuyoruz.

6. Ülkemizi seviyoruz. İnsanların doğduğu andan yaşamını yitirdiği ana kadar emperyalizm tarafından şekillendirildiğini biliyoruz.

7. Hiçbir çıkar ve statü beklemiyoruz. Kimler ne için çabalarsa onun esiri olur.

8. Tarihimize güveniyoruz. Belleğimizi şekillendiren mücadeledeye ve mimarlarına sırt dönmüyoruz.

9. Halkı bir aile, vatanı bir ev olarak görüyoruz.

10. Sola değil, sömürüyü sona erdirecek halklarımıza bildiğimiz ne varsa aktarmayı, bu kavgada bilinç çarpıtmasına engel olmayı görev biliyoruz. Biz, biri iki, ikiyi üç ettiğimiz sürece her biri bir parça vatan olan insanımızın çürütülmesine müsaade etmeyeceğiz. Kim ki bu yönde dile getirilen çığlığı susturmaya çalışıyor, gerçeğin gün yüzüne çıkmaması, tezgâhın dağıtılmaması için siyaset yürütüyordur.

* * *

Tekrar Şener’e dönelim. Anti-emperyalizmin Ortadoğu’nun labirentlerinde yeni dünya düzeni adına yok edilmesini eleştirmekte haksız mıydı? Sol, zarfa bakmamızı istiyor. Hayır, biz mazrufa bakmakta ısrar edeceğiz. Kişiden yapılara kadar tüm sol, gerçeği biliyor, mazrufu göstermemek için zarfı liberalizmin pullarıyla süslüyor. O pulları söküp atıp zarfı yırttığımız için gerici, eril vb. diye yaftalanıyoruz. Mazruftan emperyalizm ve liberalizmden başka bir şey çıkmıyor. Evet, tarih herkesi hak ettiği yere oturtuyor, buna diyalektiğin ve tarihsel materyalizmin ilkelerinin defalarca doğrulandığı için tüm inancımız ve bilincimizle sahip çıkıyoruz.

Sinan Akdeniz
25 Şubat 2026

0 Yorum: