1935
yılında New Jersey’de doğan Dr. Judith Reisman, 1966 yılına gelene kadar
sıradan bir hayat sürer. Fakat o yıl hayatını baştan sonra değiştirecek bir
olay yaşar. 10 yaşındaki kızı tecavüze uğrar. Kızı ağır bir depresyona girer,
kimselere söyleyemezler.
Sonunda
bir gün Reisman, Maryland’de oturan, kendi ifadesiyle “kibar ve anaç” bir kadın
olan teyzesini arar. Olayı anlatır. Teyzesinin cevabı onu şoke eder: “Belki
kızın kendisi istemiştir. Biliyorsun, çocukların doğumlarından itibaren cinsel
arzuları vardır.” Reisman, bu cevaba sadece “Hayır, hayır!” diyebilir.
Sonra
kendi ifadesiyle “liberal” biri olan Berkeley’deki arkadaşı Carole’ü arar,
durumu ona anlatır. Teyzesinden aldığı cevabın neredeyse aynısını alır.
Birbirlerini tanımayan, farklı yerlerde yaşayan ve farklı görüşlere sahip iki
kişinin benzer cevaplar vermesi Reisman’ı sersemletir. Fakat o farkında olmasa
da bu iki cevaba da kaynaklık eden bir kültür ABD’de çoktan kök salmaya
başlamıştır. Bu arada kızı birkaç yıl sonra beyin anevrizmasından ölür.
Reisman,
bu kültürel kaynağın ne olduğunu Galler’de katıldığı bir sempozyumda
öğrenecektir: Alfred Kinsey ismiyle o yıllarda tanışır ve hayatını 2021’de 86
yaşında ölünceye kadar Kinsey’nin mimarı olduğu “cinsel devrim” ile mücadeleye
adar. Fakat bu mücadelenin ona bedeli vardır: Hakkında kampanya başlatılır,
baskı ve linçe maruz kalır. Sebebi açıktır: Kinsey’nin “bilimsel”
çalışmalarının üstüne kurulmuş (şimdi artık ona ihtiyaçları yok tabii ki)
devasa bir endüstri vardır. Bu endüstri, “bilim”, “siyaset”, “hukuk” ve
“ekonomi” tarafından korunmaktadır.
Nitekim
Time dergisi, Ağustos 1953’te Kinsey’yi kapağına taşımış, Hollywood ise
ona olan şükran borcunu başrolünü Liam Neeson’ın oynadığı Kinsey
filmiyle ödemiştir. Film Türkiye’de de gösterime girmiş, Sabah’ta çıkan
bir yazı, filmi “bomba gibi bir film” olarak tanıtmıştır.
Reisman,
Amerika’daki “devrimin” babası olan Alfred Kinsey’yi araştırmaya başlar. Tabii
ki ilk karşılaştığı şey, bu devrime kaynaklık eden iki “bilimsel” araştırma
raporudur. Bunlardan biri, 1948’de yazılmış olan “İnsan Erkeğinde Cinsel
Davranış”, diğeri de, Epstein’in doğduğu yılda, 1953’te yayınlanmış olan “İnsan
Dişisinde Cinsel Davranış” isimli kitaplardır.
Her
iki araştırma da günümüz dünyasının “cinsiyet” ve “cinsellik” anlayışını
radikal bir şekilde değiştirmiştir. Değiştirdiği ilk şey, ABD’deki “hukuk”
sistemidir. Bununla birlikte, “playboy endüstrisi” olarak tanımlayabileceğimiz
güçlü bir endüstrinin temelleri de bu araştırma raporlarına dayanarak
atılacaktır. Buralara sonra geleceğiz. Reisman’ın hikâyesini anlatmaya devam
edelim.
Reisman,
bu kitapları bulur ve okumaya başlar. Okudukça çocuğunun başına gelenlerin
neden “normal” görüldüğünü anlamaya başlar. Özellikle daha sonraları “Tablo
30-34 vakası” olarak bilinen sayfalara geldiğinde, başından aşağı kaynar sular
dökülmüş gibi hisseder. Tablo 31’e ilişkin bilgileri Sarah D. Goode’un 2011’de
Palgrave McMillan yayınlarından çıkan kitabından aynen aktarıyorum:
“Tablo 31, ‘Ergenlik
Öncesi Orgazm Yaşları: 317 erkek çocuğun gerçek gözlemine dayanmaktadır’
başlığını taşımaktadır. Bu tabloda 2 aylık bir bebek, 3 aylık iki bebek ve
benzeri bebekler yer almaktadır. Toplamda, bu tabloda 1 yaşına kadar olan 28
bebeğe ait veriler bulunmaktadır ve bunlardan dokuzunda orgazm gözlemlendiği
iddia edilmektedir. Ayrıca, 1 ile 4 yaş arası 49 çocuk; 5 ile 9 yaş arası 112
çocuk; 10 ile 12 yaş arası 115 çocuk ve 13 ile 14 yaş arası 13 çocuk daha
bulunmaktadır. Tablodaki tüm çocuklar 15 yaşın altındadır.”
Reisman
gözlerine inanamaz. Kinsey ve araştırmaları üzerine yazılmış ne bulduysa
okumaya başlar. Okudukça hayreti daha fazla artar çünkü kimse, “Tablo 30-34”ten
söz etmemektedir. Şöyle der Reisman: "Kinsey’yle ilgili yüzlerce pozitif
makale okudum ama hiçbir yerde bu tablo ve grafiklerle ilgili en küçük bir
eleştiriye rastlamadım.”
Reisman,
raporların üstüne gittikçe bir şeyi daha fark eder: Kinsey’nin araştırmaları
“fake” bulgular ve “oynanmış” örneklemler üzerine inşa edilmiştir. Reisman
şöyle demektedir: “Kinsey’nin ekibi, 18 bin kişi içinden sadece 4.500 kişiyi
kullandı. Erkek örnekleminin üçte birinden fazlası (1.400 kişi) da zaten cinsel
suçlar işlemişti.”
Buna
rağmen “bilim dünyası” bu raporları bağrına basmıştır. Ne var ki her şey olup
bittikten sonra meşhur tıp dergisi Lancet, 1991 Mart sayısındaki
“Really, Dr. Kinsey” (“Gerçekten mi, Dr. Kinsey?”) yazısında bunu itiraf
edecek, Kinsey’nin verilerini sadece güvenilmez değil, aynı zamanda etik dışı
ve kriminal bir rapor olarak değerlendirecektir.
Notre
Dame Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Charles Rice da aynı fikirdedir:
“[...] uydurma, ideolojik
güdümlü ve yanıltıcı. Bu araştırmaya itibar eden herhangi bir yargıç, yasa
koyucu veya diğer kamu görevlisi, görevi kötüye kullanma ve sorumluluktan
kaçınma suçundan sorumludur.”
Kinsey’nin
raporu yayınlandığı yıllarda ABD’de deprem etkisi yapar. Televizyonlar,
dergiler, gazeteler raporun sonuçlarını “bilimsel” sonuçlar olarak duyurur.
Hatta Kinsey adına şarkılar yapılır. Popüler kültür, var gücüyle Kinsey’nin
arkasındadır. Sadece ABD’de 275 bin kopyası satılır. Raporlar (Türkçe dâhil) 30
dile çevrilir ve toplamda 750 bin satar.
Fakat
raporda ilginç bir ayrıntı daha vardır. Kinsey, Rockefeller Vakfı tarafından
desteklenmiştir. 1948’de yayınlanan rapora vakfın Tıp Bilimleri Direktörü Alan
Gregg bir önsöz yazar: Kinsey’nin bulgularının bir bilim adamının bakış açısını
yansıttığını; önyargı ve tabulardan bağımsız olarak ortaya konulduğunu
vurgular.
Kinsey
raporlarının ilk önemli etkisinin Amerikan hukuk sistemindeki yasaları
değiştirmek olduğunu söylemiştim. Gerçekten de Amerikan geleneklerine aykırı
görülen pek çok eylem, bu rapordan sonra yasallaştırılmıştır. Dr. Linda Jeffrey,
Kinsey raporlarına dayanılarak, 52 cinsel suçun kaldırıldığını belirtmektedir.
Frank Horack, 1950’de Illinois Law Review’de yayınlanan makalesinde bunu
öngörmüştür:
“Kinsey Raporu’nun temel
etkisi, hukukun uygulanması düzeyinde olacaktır. Polis memurları, savcılar,
hakimler, denetimli serbestlik memurları ve cezaevleri müdürlerinin bireysel
davaları değerlendirmek için ihtiyaç duydukları istatistiksel desteği
sağlayacaktır. [...] Yetkililer onu okuyacak. Savunma avukatları ona atıfta
bulunacak. Kanıt olarak sunulmasa bile, resmi işlemleri etkileyecektir.”
Nitekim,
Horack’ın söylediği gerçekleşmiş, “Model Penal Code” [“Ceza Kanunu Modeli”] denilen
çalışmayla Amerikan ceza sistemi Kinsey raporları temel alınarak 1962’de
değiştirilmiştir. Dr. Linda Jeffrey şöyle yazar:
“Amerikan Hukuk
Enstitüsü’nün (ALI) yasama organlarına ve avukatlara önerdiği ceza hukuku
reformları, 1960-1980 yılları arasında büyük ölçüde benimsendi ve Kinsey’nin
anormal cinsel davranışlarının Amerikan çocuklarına cinsel eğitim yoluyla
öğretilmesine izin verdi.”
Kinsey’nin
biyografisini yazan Jonathan Gathorne-Hardy de Kinsey’nin etkisinin hem ABD hem
de Britanya hukuk sisteminde belirleyici olduğunu belirtir.
Bu
arada, Amerikan ceza sisteminin değiştirilirken de dikkate alınması gereken bir
detay vardır. ABD hukuk sistemi de Rockefeller Vakfı’nın desteğiyle
değişmiştir. Buna sadece “destek” demek, vakfın rolünü anlatmaya yetmeyebilir.
Daniel Butler Friedman, 2009’da Harvard Civil Rights-Civil Liberties Law
Review [“Harvard Yurttaş Hakları-Temel Haklar Hukuku Eleştiri Dergisi”]
dergisinde yayınlanan makalesinde bu rolü “sessiz devrim” olarak
nitelendiriyor:
“Yüz yılı aşkın bir
süredir, zengin aileler servetlerini özel vakıflar aracılığıyla Amerikan
toplumunu yeniden şekillendirmek için kullanıyorlar, ancak hukuk üzerindeki
muazzam etkileri hâlâ yeterince anlaşılmıyor.”
Friedman,
1962’de tamamlanan yeni ceza sisteminin Rockefeller’ın parasıyla
gerçekleştirildiğini ama vakfın sadece para vermediğini, Amerikan ceza sistemi
değişikliğini “denetlediğini” ve “yönettiğini” belirtir. Friedman, Rockefeller’ın
rolünü neden “sessiz devrim” olarak tanımladığını ise şöyle açıklıyor: “Ülkede
büyük bir dönüşüm gerçekleştireceklerdi ama kendi rolleri neredeyse tamamen
görünmez olacaktı.”
Nitekim
öyle de olmuştur.
Hukukun
değiştirilmesiyle birlikte, kültür de değişir. Her yeri “playboy endüstrisi”nin
ürünleri kaplamaya başlar. Derginin ilk sayısı, ikinci raporun hemen ardından,
1953’te yayınlanır. Nitekim, bu endüstrinin kurucusu Hugh Hefner, bunun
gerçekleşebilmiş olmasını Kinsey raporlarına bağlar.
Dr.
Reisman, bu endüstrinin pedofilinin “legal” ve “popüler” kaynağını
oluşturduğunu düşünür ve bu derginin 1953-1984 arasında yayınlanmış sayılarını
incelediği bir araştırma yayınlar. 1986’da yayınlanan araştırmanın sonuçlarına
göre dergi, karikatür ve görsellerde 4 bin 656 çocuğu istismar etmiştir. Dergi,
sadece 1971 yılında 187 çocuğun fotoğrafını yayınlamıştır, sayı başına 16
çocuk.
1994’te
Reisman’a karşı bu araştırmadan dolayı dava açılır, davayı Reisman kazanır.
Fakat Reisman’ın araştırması, bilim dünyasında “güvenilir” bulunmaz, şiddetli
eleştirilere maruz kalır. Hakkında kampanya başlatılır. New York Times
ve benzeri gazeteler araştırmayı aktarırken bu “güvenilmezliği” vurgulayarak
aktarır.
1970’li
yılların sonuna gelindiğinde hukuk, bilim, sermaye ve popüler kültürün
etkileşimiyle yaygınlaşan “cinsel devrim” kurumsallaşmaya başlar. Çocuklarla
ilişkiyi savunan ilk “STK”, 1978’de NAMBLA ismiyle Amerika’da kurulur. NAMBLA,
BM’de danışmanlık statüsü bulunan ILGA isimli çatı kuruluşun bir üyesi olur.
ILGA’nın statüsü 1993’e kadar devam eder. Bünyesinde “pedofilik” kuruluşları
bulundurduğu için üyeliği askıya alınır. ILGA, 2002 ve 2006 yıllarında tekrar
BM’ye başvurur. Peşinden başka STK’lar da kurulur.
2006
yılında ise çocuklarla ilişkiyi savunan ilk siyasal parti, Hollanda’da PNVD
ismiyle kurulur. Parti’nin kapatılması için başvuruda bulunulur ancak Lahey
bölge mahkemesi hâkimi H. Hofhuis, partiyi kapatmak için “yeterli delil”
olmadığı için başvuruyu reddeder. Seçimlere girecek kadar imza toplayamayan
parti, 2010 yılında kapanır ancak 2020’de yeniden açılır. Aynı yıl BBC’nin
aktardığı bir haberde, Parti’nin "Cinsel açıdan aktif olmak için yasal yaş
sınırının kaldırılması” amacı taşıdığı belirtilmektedir.
Kuşkusuz
aktardıklarımız hikâyenin bir kısmıdır. Fakat bu kadarı bile Epstein adasına
giden yolun taşlarının bir günde döşenmediğini bize anlatır. Eğer ortada
kurumsallaşmış ve küreselleşmiş bir pislik varsa bu pisliğe nefes aldıran, onun
yaşamasına izin veren bir habitat da var demektir.
“Dünyayı
bir grup sapık yönetiyor!” ifadesi doğrudur ama böylesine bir örgütlü kötülüğün
dinamiklerini anlamaya yetmiyor. Bu sapıkların Epstein adasıyla kurduğu
kültürel köprüleri, kanalları ve bağlantıları takip etmediğimiz takdirde bu
dinamikler olduğu yerde kalacaktır. Bugün dünyamız, Kinsey’nin tetikçiliğini
yaptığı bir kültürü yaşıyor.
Popüler
kültüre, akademiye, bilime ve siyasete yön veren paradigmaya baktığımızda,
dünyayı yöneten elitlerle kurulan işbirliklerine tanık olacağız; kimi zaman
aktif, kimi zaman sessiz, kimi zaman da farkında olmadan kurulan bir işbirliği…
Kinsey’nin
filminin çekildiği, onun yüceltildiği bir dünyadayız. Kinsey’nin dayattığı
normların hukuka kaynaklık ettiği bir dünyadayız. Bu hukukun dünyaya örnek
gösterildiği, herkesin hakkını oralarda aradığı bir dünyadayız. AB
sözleşmelerine ram olmuş bir dünyadayız. Yeraltına değil yeraltıyla bağlantılı
“legal” yollara bakmalıyız. Bu legalite, Epstein adasının faillerini
cezalandıran değil, onları örten, koruyan ve kollayan bir legalitedir.
Herkesi
son kareye kadar sessiz bırakan bir hegemonya var ettiler. Yaşadığımız
sorunların kaynaklarını görmemizi engelleyen pek çok bariyerle çevriliyiz.
Reisman, 1981’de bir kongrede Tablo 30-34’ü ele aldığı sunumunda yaşadığı bir
olayı anlatır. Bu olay, hegemonik kültürün felç edici etkisini çok iyi
örnekler, onunla bitireyim:
“Sunumumu kesip
seyircilere baktım. Salon tamamen sessizliğe gömülmüştü. Sonunda uzun boylu,
sarışın Nordik tipli birisi kalktı ve şöyle dedi: ‘Ben İsveçli bir gazeteciyim
ve şimdiye kadar hiç böyle bir konferansta konuşmadım. Benim işim bu değil.
Fakat size ne oluyor, probleminiz nedir? Bu kadın, biraz önce bu odanın üstüne
bir atom bombası attı ve siz hiçbir şey sormuyorsunuz, hiçbir şey
söylemiyorsunuz?”
Not: 1947
yılında Indiana Üniversitesi’ne bağlı Kinsey Enstitüsü kurulmuştur. Enstitünün
şimdiki başkanı Justin Garcia’dır. Indiana Public Media’nın yayınladığı haberde
Garcia’nın Epstein’le iletişime geçtiği, ondan fon talebinde bulunduğu
görülmektedir. Aynı enstitüde araştırmacı olan Dr. Helen Fisher de Epstein’le
en az üç kez iletişime geçmiştir. Fisher, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı’nın da
bulunduğu bir ortamda Epstein’le yemek yemiştir. Epstein, Fisher’e, İsrail
başbakanını kastederek, “Ehud Barak da muhtemelen öğle yemeğine katılacak”
şeklinde bir mail göndermiştir. Aşağıdaki fotoğrafta Indiana Üniversitesi’nde
Kinsey Enstitüsü'nün kuruluşunun 75. yılı anısına yaptırılan Kinsey anıtı görülmektedir.
Mücahit Gültekin
3 Şubat 2026
Kaynak




0 Yorum:
Yorum Gönder