Amerikan
Anti-Emperyalist Birliği delegesi ve ABD’li komünist Manuel Gomez'in, Şubat
1927’de Brüksel’de düzenlenen Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler
Birinci Kongresi'nde yaptığı konuşma.
Manuel
Gomez, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD seksiyonunu, Ezilen Sömürge
Halkları ve Anti-Emperyalistler Brüksel Kongresi’nde temsil etti. Wall Street’in
mevcut finansal emperyalizminin bir analizini içeren konuşması, kökenlerinin
Amerikalı ve yabancı işçilerin sömürülmesinde yattığını ortaya koyuyor.
* * *
Bütün
milletlerden ve ırklardan yoldaşlar:
Doların
ve dolar diplomasisinin ülkesinden geliyorum. Amerika’nın dolar imparatorluğu,
hepimizin ortak sorunudur, çünkü bu imparatorluk, tüm dünyadan haraç topluyor.
ABD’nin
bu en yeni emperyalist politikası, kendine özgü bir dil konuşuyor. Dilerseniz
buna “demokratik barış politikasının dili” diyebilirsiniz. ABD, “Çin’in dostu.”
İngiliz, Japon gibi diğer artık sıradanlaşmış emperyalistlerin aksine, Çin’de “Açık
Kapı” politikası yürütüyor, “herkes için eşit fırsat” politikasını uyguluyor.
Ama
Çinli dostlarım, şu hususu aklınızdan hiç çıkartmayın: “Çin’de Açık Kapı”
politikası adına bu kadar güzel laflar edebilen ABD, Monroe Doktrini’nin ABD
finans-kapitalizminin özel bir alanı olarak gördüğü Latin Amerika’yı kapalı,
kilitli ve sürgülenmiş bir kapının ardında tutma politikasını ısrarla yürütüyor.
Demokratik barışçı yöntem, Amerikan emperyalist politikasının yalnızca bir
aşamasını temsil ediyor. Bunun yerini kaçınılmaz olarak, Batı Yarımküre’nin tüm
Karayip ve Orta Amerika halklarının zaten aşina olduğu açık, acımasız
saldırganlık aşaması alacaktır.
Modern
emperyalizm, burada emperyalist kapitalizm olarak tanımlanmıştır. Kapitalizmin
bu mevcut son aşaması, hem ülke içinde milyonlarca işçiyi hem de ülke dışında
halkları sömürmektedir. Bu emperyalizmin en bariz örneği ABD’dir.
Herkesin
bildiği üzere, yayılmacı dış politikaya ilerici gelişim eşlik eder. Sanayinin
yoğunlaşması ve merkezileşmesi tekelciliğe yol açtı. Bu anlamda, ulusun tüm
ekonomik ve dolayısıyla siyasi gücü, Wall Street’te bir araya gelmiş küçük bir
zenginler grubunun elinde yoğunlaştı.
1901
yılında, o zamana kadar birbirleriyle savaş halinde olan Rockefeller ve Morgan
gibi en güçlü finans gruplarını bir araya getirerek Birleşik Devletler Çelik
Şirketi kuruldu.
* * *
Bu
gelişmeler yaşanırken aynı zamanda ABD de dünya emperyalist sahnesinde yerini
aldı. Masum özgürlükçü amaçları dile getiren beyanlarla başlatılan İspanya-Amerika
Savaşı, günümüze dek tutarlı bir şekilde devam eden dış politikanın ilk
adımıydı. Küba ve Porto Riko’nun fethi, Amerikan emperyalizminin Panama, Haiti
ve Orta Amerika’daki Santo Domingo'ya kadar uzanan yolculuğunda basamak taşı
görevi gördü; ta ki tüm Karayip bölgesi “bir Amerikan gölü” haline gelene
kadar. Uzakdoğu’da ise Guam ve Filipin Adaları, ABD’nin Asya’ya yönelik
emperyalist politikasının öncüsü konumundadır.
Birinci
ve İkinci Dünya Savaşları sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Amerika
Birleşik Devletleri’ni emperyalist güçlerin en ön saflarına taşıdı. Sanayi
kapasitesi muazzam derecede arttı. Wall Street, dünya finansının merkezi olarak
Londra Şehri’nin yerini aldı. ABD, Avrupa’nın yanı sıra Latin Amerika ve Asya’da
da büyük çıkarları olan bir borçlu ülkeden alacaklı bir ülkeye dönüştü.
Savaştan önce Amerikan kapitalizminin toplam dış yatırımları 2.500.000.000
dolara bile ulaşmamıştı.
Şimdi
bu miktar 13.000.000.000 doları aştı.
Monroe
Doktrini ve “Açık Kapı”da temsil olunan emperyalist politikaya bir de Dawes
Planı eklendi. Nihayet tam anlamıyla bilinçlenen Amerikan emperyalizmi, her
yerde saldırganlaştı. Dünyanın dört bir yanından emperyalizmin devasa kârları ABD’ye
akmaya başladı.
Tüm
Latin Amerikalıların bildiği gibi, ülke içindeki Amerikan yaşam standardı, Amerika’nın
yalnızca dolarlarla değil, aynı zamanda öldürülen ve işkence gören insanların
et ve kanıyla da pekiştirilen dolar imparatorluğu üzerinden korunmaktadır.
Amerikan
işçi sınıfı bile bir ölçüde emperyalizmin kârlarından pay alıyor ve sonuç
olarak sosyal-vatansever ve emperyalist ideolojiyle yoğrulmuş durumda.
Özellikle vasıflı işçilerden ve genel olarak Amerikan İşçi Federasyonu
üyeliğinin büyük bir bölümünü oluşturan baskın unsurlardan bahsediyorum. ABD’deki
son ekonomik gelişmeler, “patron sendikacılığı” ve daha iyi bir terim
bulamadığımız için “sınıfsal işbirliği” olarak adlandırdığımız şeyin hızlı
büyümesine yol açıyor.
Hızla
çoğalan "sınıfsal işbirliği" biçimlerine ilişkin ayrıntılara
girmeden, sadece işçi bankacılığı, işçi sigortası planları, “şirket
sendikacılığı” ve “şirket sendikası” ilkelerinin gerçek sendikalar aracılığıyla
uygulanmasına yönelik eğilimleri örnek göstermem yeterli olacaktır. Bunun en
belirgin örnekleri arasında “B. & O. Planı” olarak adlandırılan plan ve
yakın zamanda kabul edilen Watson-Parker Yasası kapsamında kurulan mekanizma
yer almaktadır.
Amerikan
kapitalizmine o kadar tatmin edici gelmişlerdir ki, bu biçimlerin bazıları “rasyonalizasyon”
programının bir parçası olarak Avrupa’ya da aktarılmaktadır. Bu nedenle, Avrupa’nın
Amerika’dan “sınıfsal işbirliği” politikasını aldığını duyuyoruz. Ancak, öte
yandan, İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce Almanya’da var olan ve bazen “devlet
sosyalizmi” olarak adlandırılan politikaları da akıldan çıkartmamak gerek.
“Sınıfsal
işbirliği” Avrupa’da yeni bir şey değil. Reformculuk kadar eski!
İkinci
Enternasyonal’in reformist liderlerinin sömürge ve yarı sömürge halklarının
ulusal kurtuluş çağrılarına kulak tıkaması tesadüf değildi. Amerikan İşçi
Federasyonu’nun yönetici bürokrasisinin dış ilişkilerde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın
“sadık bir destekçisi” olması da tesadüf değildir. Emperyalist politikaya
yönelik eleştiriler, önemsiz konularla, münferit skandallarla, “aşırılıklarla”
sınırlıdır.
Dışişleri
Bakanlığı’nın burada yanlış bilgilendirildiği, orada ise aşırı etkiye maruz
kaldığı öne sürülüyor. Orta sınıf “liberaller” ve barışçıların zaman zaman dile
getirdikleri eleştirilere benzeyen bu eleştiriler, temelde hiçbir şeyin yanlış
olmadığı izlenimini yaratarak emperyalizme hizmet ediyorlar.
Amerikalıların
Sömürülmesi
İtiraf
etmek gerek ki, Amerikan İşçi Federasyonu’nun (AFL), ABD hükümetinin Nikaragua’ya
yönelik acımasız saldırısı karşısında net bir tavır almaktan kaçınmış olması Amerikan
işçi sınıfının ayıbıdır. Federasyon hiçbir saldırıya tepki geliştirmedi. Bugün
de federasyon, Filipin Adaları ve Porto Riko’nun derhal, tam ve mutlak
bağımsızlığı için kesin bir tavır almıyor. Latin Amerika’da Monroe Doktrini’ni
destekledi, aynı zamanda ABD’de zencilere ve diğer ezilen gruplara karşı
ayrımcılığı da körüklüyor.
Amerikan
emperyalizmine ve genel olarak emperyalizme karşı mücadelede gerçekçi bir
şekilde ilerleyebilmek için bu hususları dikkate almamız ve bunların altında
yatan sinsi ekonomik ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Bu mücadeleye, bu kongrede
bulunan herkesin geri dönülmez bir şekilde bağlı olduğunu düşünüyorum.
Belki
de Amerikan emperyalizminin ülke içinde sarsılmaz bir temele dayandığını
gösteren, cesaret kırıcı bir tablo çizdiğimi düşünüyorsunuz. Ancak gerçek şu
ki, emperyalizmi savunanlar işçi sınıfı içinde ne tür iddialar dile getirirse
getirsin, “sınıfsal işbirliği” terimi gene de tırnak içinde kullanılmalıdır.
Doğrusu, kapitalizm koşullarında sınıfsal işbirliği diye bir şey yoktur.
İşçilerin ayrıcalıklı kesimleri geçici olarak düşmanın safına geçmiş olabilir,
ancak sınıf mücadelesi gene de sürmektedir.
Her
gün, yüzleştiği her kritik durum karşısında şirket sendikaları tel tel dökülüyor,
belirli bir amaç doğrultusunda kurulmuş kurumlar karşı tarafa hizmet etmeye
başlıyorlar. Mevcut hoşnutsuzluğun ateşini ancak büyük bir bedel ödeyerek söndürebilirler.
İngiltere’de emperyalizmin artık ganimetlerini yeterli ölçüde paylaşmayı göze
alamadığı vakit neler yaşandığını hep birlikte gördük.
Yoldaşlarımızın
yeterince idrak etmedikleri bir başka husus daha var: ABD’de madenciler, çelik
işçileri, tekstil işçileri, makine sanayindeki işçilerin büyük çoğunluğu, işçi
aristokrasisinin ayrıcalıklı konumuna sahip değil. Bazı korunaklı mesleklerde
çalışanların haftada 75 ila 80 dolar gibi yüksek ücretler aldığını
duyuyorsunuz, ancak vasıfsız işçinin, hatta bolluk içinde yüzen sektörlerde
bile, haftada 20 veya 25 dolardan fazla kazanmadığını bilmiyorsunuz. Güneydeki
tekstil fabrikalarında kadınlar, haftada 8 ila 15 dolar kazanıyorlar. Vasıfsız
olduğu söylenen erkek işçilerin ortalama ücreti saatte yaklaşık 30 sent veya 54
saatlik bir hafta için 16,20 dolar. Bahsettiğim rakamlar, Milletler Cemiyeti
Uluslararası Çalışma Ofisi tarafından yakında yayınlanacak olan ABD’ sanayiinin
koşulları ile ilgili raporun özetinden alınmıştır.
ABD’de
milyonlarca işçi, “Amerikan yaşam standardına” ulaşamıyor.
Tam
tersine, bazı sömürge ülkelerindeki işçiler kadar acımasızca sömürülüyorlar. Bu
nedenle, Amerikan emperyalist kapitalizminin temel yapısı büyük bir çelişkiyle maluldür.
İşçiler, Wall Street ve Washington’ın emperyalist girişimlerine (ki bu
girişimler sürekli savaş tehdidiyle tanımlıdır) hiçbir ilgi göstermemekle
kalmamış, aynı zamanda egemen sınıfla umutsuz çatışmalara girmek zorunda
kalmışlardır. Kömür endüstrisindeki çeşitli büyük mücadeleler ve Passaic
tekstil işçilerinin şu anki uzun süreli grevi buna örnek teşkil etmektedir.
Ele
aldığımız ağır sömürüye maruz kalan işçi kitleleri bile elbette amaçlarının
gerçek bilincinden yoksundur. Çoğu örgütlenmemişken, örgütlü kesimler, özellikle
madenciler, özünde çürümüş bir bürokrasi tarafından sömürülmektedir. Bununla
birlikte, militan bir sol ortaya çıkmıştır ve bugün Amerikan işçi hareketine nüfuz
etmektedir. Bilinçli sol, henüz küçük olsa da istikrarlı bir şekilde büyüyor.
Şimdiden bir dizi önemli başarıya imza atmıştır.
Manuel Gomez ayakta soldan üçüncü
* * *
Biz,
Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği olarak, ABD’deki en büyük desteği işçilerin
siyasi ve sendikal hareketi içinde faal olan o küçük sol kesimden gördük. Bu
destek hiçbir zaman yüzümüzü kara çıkartmadı, çünkü bu kesimin çıkarlarıyla, Amerikan
emperyalizminin ezdiği sömürge ve yarı sömürge halklarının çıkarları aynı. Kendini
tali meselelerle sınırlamıyo. Amerikan kapitalizmine bağlılığı eleştirmekten
kaçınmıyor. Latin Amerika ve Uzakdoğu’daki milliyetçi ve milli-devrimci
hareketler ona güvenebilir ve ona sırtını yaslayabilir, çünkü onları hayal
kırıklığına uğratmayacaktır.
ABD’de,
İngiltere’deki azınlık hareketini temsil eden yoldaşın anlattıkları gibi kayda
değer başarılara sahip değiliz. Amerikan işçi sınıfının gelişme düzeyi bunu
mümkün kılmadı. Ancak size şunu hatırlatmak istiyorum ki, İngiliz işçilerinin,
bugün Amerikan işçi sınıfının ayrıcalıklı kesimlerinden bile daha emperyalist
olduğu zamanlar çok da uzak değil. İngiliz kapitalizminin krizi, eskiden
emperyalist olan işçileri devrimcileştirdi ve çıkarlarının İngiliz
İmparatorluğu’nun ezilen uluslarıyla birlikte olduğunu anlamalarını sağladı.
Dışarıdan
ve içeriden saldırıya uğrayan İngiliz emperyalizminin tüm yapısı çöküyor. Bugün
milyonlarca İngiliz işçisi, devrimci Çin’deki milliyetçi harekete ellerini
uzatıyor ve Londra’daki İmparatorluk Savaş Bakanlığı’na cehenneme gitmelerini
söylüyor.
Tarihsel
gelişim çizgisi böyledir. ABD’de de aynı şekilde ilerleyecektir. Ezilen halklar,
modern emperyalizmin kapitalizmin sadece bir aşaması, son aşaması olduğunu
anladıklarında, bugün ABD’deki en güvenilir müttefiklerinin Amerikan işçi
hareketinin nispeten küçük sol kanadıyla sınırlı olduğunu, ancak bir gün işçi
hareketinin büyük bir bölümünü ve Amerikan işçi sınıfının tamamını
kapsayacaklarını bileceklerdir.
Amerika’da
Antiemperyalizm
Mevcut
durumun zorlukları göz önüne alındığında, Amerika'daki başarılarımız hiç de
küçümsenecek düzeyde değil. Latin Amerika genelindeki en aktif milliyetçi ve milli
devrimci unsurlarla yakın çalışma teması kurduk. Tüm Amerika Anti-Emperyalist
Birliği’nin ABD Şubesi, on bir Latin Amerika ülkesinde kurulan ulusal şubelerle
bağlantı içerisindedir. ABD’de ise sendikalarda emperyalizm meselesini
sistematik olarak gündeme getirdik.
Kıtalararası
ölçekte, Küba’daki şeker tröstlerinin zulmüne karşı başarılı gösterilerden,
Panama şehrini işgal eden ABD askerlerine broşür dağıtımına kadar oldukça uzun
bir dizi faaliyete katıldık.
Ancak
çalışmalarımızın henüz başındayız. Geleceğe yönelik programımız, ABD heyetinin
çeşitli Latin Amerika ülkelerinden gelen heyetlerle birlikte bu kongreye
sunacağı kararlarda özetlenmiştir. Bu, yalnızca örgütlenme veya propaganda
programı değil, emperyalizme karşı somut eylemler programıdır.
Amerikan
emperyalizminin bugüne kadar kendi aleyhine ortaya çıkardığı en güçlü
hareketler, ezdiği ve yeni baskılarla tehdit ettiği ülkelerdedir. Bu
hareketlerle işbirliği, ABD’deki herhangi bir anti-emperyalist hareketin en
büyük sınavıdır.
Yolda
olduğunu bildiğim Filipin delegesinin henüz gelmemiş olmasından dolayı üzgünüm.
ABD’den bağımsızlık için güçlü, neredeyse oybirliğiyle desteklenen bir
hareketin olduğu Filipin Adaları’nda, liderler, politikalarını ABD hükümetinin
kendilerine gönüllü olarak bağımsızlık vereceği varsayımına dayandırma
eğilimindedirler. Bu, boş bir varsayımdır. Dolar imparatorluğu, kariyerinin bu
aşamasında hiçbir şeyi kolay kolay vermiyor.
Filipin
hareketinin kurtuluş için Washington’a bakmak yerine, sadece bin kilometre
uzaktaki Devrimci Kanton’a yönelmesi daha hayırlı olurdu. ABD’de güvenilir
müttefikler, ancak Amerikan sınıf mücadelesinin dinamik faktörleriyle temas
kurmaya çalışarak bulunabilir. Filipinli liderler, radikallerle, solcu
sendikacılarla ve komünistlerle değil de, “etkili” politikacılar ve üniversite
profesörleriyle (ki etkileri gerçekte olduğunda genellikle Filipin davasına
karşı kullanılır) kurulacak ilişkiyi daha fazla hoş karşılayacaklardır
olabilir. Bu bağın kendilerini daha saygın kılacağını, itibarların muhafaza
edileceğini düşünürler. Oysa sömürge ülkesinin temsilcileri için saygınlık,
emperyalizmin standartlarına, koşullarına, geleneklerine ve yasallığına boyun
eğmek anlamına gelir. Bu saygınlıksa, ancak emperyalizmin fiili kabulü pahasına
satın alınabilir. Burada temsil edilen milliyetçi hareketlerden herhangi biri
emperyalizmin ana vatanında saygın hale gelirse, ölecektir.
Sanırım,
bu kongrenin ruhunu şu sözlerle ifade edebiliriz: Dostlarımızı emperyalist
kapitalizmin dostları arasında aramamalıyız. Stratejimizin temel dayanağı,
gündemimizdeki bu maddenin de belirttiği gibi, ezilen ülkelerdeki milli
kurtuluş hareketi ile emperyalist ülkelerdeki işçi ve anti-emperyalist
hareketler arasında işbirliği olmalıdır. Bu işbirliği ilkesi, Amerikan
emperyalizmine ve dünyanın her yerindeki emperyalizme karşı mücadele için de
geçerlidir.
Manuel Gomez
18 Mart 1927
Kaynak
Daily Worker [“Günlük İşçi Gazetesi”], 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan Daily Worker, en zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja sahipti. Gazete, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in [“Sosyalist Ohio”] içinden çıktı. Daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler’a [“Emekçi”] dönüştü. Aralık 1921’de, açık çalışma yürüten Amerika İşçi Partisi, Toiler'ı Workers Council [“İşçi Konseyi”] gazetesiyle birleştirerek Worker’ı [“İşçi”] kurdu. Bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.



0 Yorum:
Yorum Gönder