18 Şubat 2026

,

Amerikan İmparatorluğu


Amerikan Anti-Emperyalist Birliği delegesi ve ABD’li komünist Manuel Gomez'in, Şubat 1927’de Brüksel’de düzenlenen Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler Birinci Kongresi'nde yaptığı konuşma.

Manuel Gomez, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD seksiyonunu, Ezilen Sömürge Halkları ve Anti-Emperyalistler Brüksel Kongresi’nde temsil etti. Wall Street’in mevcut finansal emperyalizminin bir analizini içeren konuşması, kökenlerinin Amerikalı ve yabancı işçilerin sömürülmesinde yattığını ortaya koyuyor.

* * *

Bütün milletlerden ve ırklardan yoldaşlar:

Doların ve dolar diplomasisinin ülkesinden geliyorum. Amerika’nın dolar imparatorluğu, hepimizin ortak sorunudur, çünkü bu imparatorluk, tüm dünyadan haraç topluyor.

ABD’nin bu en yeni emperyalist politikası, kendine özgü bir dil konuşuyor. Dilerseniz buna “demokratik barış politikasının dili” diyebilirsiniz. ABD, “Çin’in dostu.” İngiliz, Japon gibi diğer artık sıradanlaşmış emperyalistlerin aksine, Çin’de “Açık Kapı” politikası yürütüyor, “herkes için eşit fırsat” politikasını uyguluyor.

Ama Çinli dostlarım, şu hususu aklınızdan hiç çıkartmayın: “Çin’de Açık Kapı” politikası adına bu kadar güzel laflar edebilen ABD, Monroe Doktrini’nin ABD finans-kapitalizminin özel bir alanı olarak gördüğü Latin Amerika’yı kapalı, kilitli ve sürgülenmiş bir kapının ardında tutma politikasını ısrarla yürütüyor. Demokratik barışçı yöntem, Amerikan emperyalist politikasının yalnızca bir aşamasını temsil ediyor. Bunun yerini kaçınılmaz olarak, Batı Yarımküre’nin tüm Karayip ve Orta Amerika halklarının zaten aşina olduğu açık, acımasız saldırganlık aşaması alacaktır.

Modern emperyalizm, burada emperyalist kapitalizm olarak tanımlanmıştır. Kapitalizmin bu mevcut son aşaması, hem ülke içinde milyonlarca işçiyi hem de ülke dışında halkları sömürmektedir. Bu emperyalizmin en bariz örneği ABD’dir.

Herkesin bildiği üzere, yayılmacı dış politikaya ilerici gelişim eşlik eder. Sanayinin yoğunlaşması ve merkezileşmesi tekelciliğe yol açtı. Bu anlamda, ulusun tüm ekonomik ve dolayısıyla siyasi gücü, Wall Street’te bir araya gelmiş küçük bir zenginler grubunun elinde yoğunlaştı.

1901 yılında, o zamana kadar birbirleriyle savaş halinde olan Rockefeller ve Morgan gibi en güçlü finans gruplarını bir araya getirerek Birleşik Devletler Çelik Şirketi kuruldu.

* * *

Bu gelişmeler yaşanırken aynı zamanda ABD de dünya emperyalist sahnesinde yerini aldı. Masum özgürlükçü amaçları dile getiren beyanlarla başlatılan İspanya-Amerika Savaşı, günümüze dek tutarlı bir şekilde devam eden dış politikanın ilk adımıydı. Küba ve Porto Riko’nun fethi, Amerikan emperyalizminin Panama, Haiti ve Orta Amerika’daki Santo Domingo'ya kadar uzanan yolculuğunda basamak taşı görevi gördü; ta ki tüm Karayip bölgesi “bir Amerikan gölü” haline gelene kadar. Uzakdoğu’da ise Guam ve Filipin Adaları, ABD’nin Asya’ya yönelik emperyalist politikasının öncüsü konumundadır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri’ni emperyalist güçlerin en ön saflarına taşıdı. Sanayi kapasitesi muazzam derecede arttı. Wall Street, dünya finansının merkezi olarak Londra Şehri’nin yerini aldı. ABD, Avrupa’nın yanı sıra Latin Amerika ve Asya’da da büyük çıkarları olan bir borçlu ülkeden alacaklı bir ülkeye dönüştü. Savaştan önce Amerikan kapitalizminin toplam dış yatırımları 2.500.000.000 dolara bile ulaşmamıştı.

Şimdi bu miktar 13.000.000.000 doları aştı.

Monroe Doktrini ve “Açık Kapı”da temsil olunan emperyalist politikaya bir de Dawes Planı eklendi. Nihayet tam anlamıyla bilinçlenen Amerikan emperyalizmi, her yerde saldırganlaştı. Dünyanın dört bir yanından emperyalizmin devasa kârları ABD’ye akmaya başladı.

Tüm Latin Amerikalıların bildiği gibi, ülke içindeki Amerikan yaşam standardı, Amerika’nın yalnızca dolarlarla değil, aynı zamanda öldürülen ve işkence gören insanların et ve kanıyla da pekiştirilen dolar imparatorluğu üzerinden korunmaktadır.

Amerikan işçi sınıfı bile bir ölçüde emperyalizmin kârlarından pay alıyor ve sonuç olarak sosyal-vatansever ve emperyalist ideolojiyle yoğrulmuş durumda. Özellikle vasıflı işçilerden ve genel olarak Amerikan İşçi Federasyonu üyeliğinin büyük bir bölümünü oluşturan baskın unsurlardan bahsediyorum. ABD’deki son ekonomik gelişmeler, “patron sendikacılığı” ve daha iyi bir terim bulamadığımız için “sınıfsal işbirliği” olarak adlandırdığımız şeyin hızlı büyümesine yol açıyor.

Hızla çoğalan "sınıfsal işbirliği" biçimlerine ilişkin ayrıntılara girmeden, sadece işçi bankacılığı, işçi sigortası planları, “şirket sendikacılığı” ve “şirket sendikası” ilkelerinin gerçek sendikalar aracılığıyla uygulanmasına yönelik eğilimleri örnek göstermem yeterli olacaktır. Bunun en belirgin örnekleri arasında “B. & O. Planı” olarak adlandırılan plan ve yakın zamanda kabul edilen Watson-Parker Yasası kapsamında kurulan mekanizma yer almaktadır.

Amerikan kapitalizmine o kadar tatmin edici gelmişlerdir ki, bu biçimlerin bazıları “rasyonalizasyon” programının bir parçası olarak Avrupa’ya da aktarılmaktadır. Bu nedenle, Avrupa’nın Amerika’dan “sınıfsal işbirliği” politikasını aldığını duyuyoruz. Ancak, öte yandan, İkinci Dünya Savaşı’ndan çok önce Almanya’da var olan ve bazen “devlet sosyalizmi” olarak adlandırılan politikaları da akıldan çıkartmamak gerek.

“Sınıfsal işbirliği” Avrupa’da yeni bir şey değil. Reformculuk kadar eski!

İkinci Enternasyonal’in reformist liderlerinin sömürge ve yarı sömürge halklarının ulusal kurtuluş çağrılarına kulak tıkaması tesadüf değildi. Amerikan İşçi Federasyonu’nun yönetici bürokrasisinin dış ilişkilerde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “sadık bir destekçisi” olması da tesadüf değildir. Emperyalist politikaya yönelik eleştiriler, önemsiz konularla, münferit skandallarla, “aşırılıklarla” sınırlıdır.

Dışişleri Bakanlığı’nın burada yanlış bilgilendirildiği, orada ise aşırı etkiye maruz kaldığı öne sürülüyor. Orta sınıf “liberaller” ve barışçıların zaman zaman dile getirdikleri eleştirilere benzeyen bu eleştiriler, temelde hiçbir şeyin yanlış olmadığı izlenimini yaratarak emperyalizme hizmet ediyorlar.

Amerikalıların Sömürülmesi

İtiraf etmek gerek ki, Amerikan İşçi Federasyonu’nun (AFL), ABD hükümetinin Nikaragua’ya yönelik acımasız saldırısı karşısında net bir tavır almaktan kaçınmış olması Amerikan işçi sınıfının ayıbıdır. Federasyon hiçbir saldırıya tepki geliştirmedi. Bugün de federasyon, Filipin Adaları ve Porto Riko’nun derhal, tam ve mutlak bağımsızlığı için kesin bir tavır almıyor. Latin Amerika’da Monroe Doktrini’ni destekledi, aynı zamanda ABD’de zencilere ve diğer ezilen gruplara karşı ayrımcılığı da körüklüyor.

Amerikan emperyalizmine ve genel olarak emperyalizme karşı mücadelede gerçekçi bir şekilde ilerleyebilmek için bu hususları dikkate almamız ve bunların altında yatan sinsi ekonomik ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Bu mücadeleye, bu kongrede bulunan herkesin geri dönülmez bir şekilde bağlı olduğunu düşünüyorum.

Belki de Amerikan emperyalizminin ülke içinde sarsılmaz bir temele dayandığını gösteren, cesaret kırıcı bir tablo çizdiğimi düşünüyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, emperyalizmi savunanlar işçi sınıfı içinde ne tür iddialar dile getirirse getirsin, “sınıfsal işbirliği” terimi gene de tırnak içinde kullanılmalıdır. Doğrusu, kapitalizm koşullarında sınıfsal işbirliği diye bir şey yoktur. İşçilerin ayrıcalıklı kesimleri geçici olarak düşmanın safına geçmiş olabilir, ancak sınıf mücadelesi gene de sürmektedir.

Her gün, yüzleştiği her kritik durum karşısında şirket sendikaları tel tel dökülüyor, belirli bir amaç doğrultusunda kurulmuş kurumlar karşı tarafa hizmet etmeye başlıyorlar. Mevcut hoşnutsuzluğun ateşini ancak büyük bir bedel ödeyerek söndürebilirler. İngiltere’de emperyalizmin artık ganimetlerini yeterli ölçüde paylaşmayı göze alamadığı vakit neler yaşandığını hep birlikte gördük.

Yoldaşlarımızın yeterince idrak etmedikleri bir başka husus daha var: ABD’de madenciler, çelik işçileri, tekstil işçileri, makine sanayindeki işçilerin büyük çoğunluğu, işçi aristokrasisinin ayrıcalıklı konumuna sahip değil. Bazı korunaklı mesleklerde çalışanların haftada 75 ila 80 dolar gibi yüksek ücretler aldığını duyuyorsunuz, ancak vasıfsız işçinin, hatta bolluk içinde yüzen sektörlerde bile, haftada 20 veya 25 dolardan fazla kazanmadığını bilmiyorsunuz. Güneydeki tekstil fabrikalarında kadınlar, haftada 8 ila 15 dolar kazanıyorlar. Vasıfsız olduğu söylenen erkek işçilerin ortalama ücreti saatte yaklaşık 30 sent veya 54 saatlik bir hafta için 16,20 dolar. Bahsettiğim rakamlar, Milletler Cemiyeti Uluslararası Çalışma Ofisi tarafından yakında yayınlanacak olan ABD’ sanayiinin koşulları ile ilgili raporun özetinden alınmıştır.

ABD’de milyonlarca işçi, “Amerikan yaşam standardına” ulaşamıyor.

Tam tersine, bazı sömürge ülkelerindeki işçiler kadar acımasızca sömürülüyorlar. Bu nedenle, Amerikan emperyalist kapitalizminin temel yapısı büyük bir çelişkiyle maluldür. İşçiler, Wall Street ve Washington’ın emperyalist girişimlerine (ki bu girişimler sürekli savaş tehdidiyle tanımlıdır) hiçbir ilgi göstermemekle kalmamış, aynı zamanda egemen sınıfla umutsuz çatışmalara girmek zorunda kalmışlardır. Kömür endüstrisindeki çeşitli büyük mücadeleler ve Passaic tekstil işçilerinin şu anki uzun süreli grevi buna örnek teşkil etmektedir.

Ele aldığımız ağır sömürüye maruz kalan işçi kitleleri bile elbette amaçlarının gerçek bilincinden yoksundur. Çoğu örgütlenmemişken, örgütlü kesimler, özellikle madenciler, özünde çürümüş bir bürokrasi tarafından sömürülmektedir. Bununla birlikte, militan bir sol ortaya çıkmıştır ve bugün Amerikan işçi hareketine nüfuz etmektedir. Bilinçli sol, henüz küçük olsa da istikrarlı bir şekilde büyüyor. Şimdiden bir dizi önemli başarıya imza atmıştır.

Manuel Gomez ayakta soldan üçüncü

* * *

Biz, Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği olarak, ABD’deki en büyük desteği işçilerin siyasi ve sendikal hareketi içinde faal olan o küçük sol kesimden gördük. Bu destek hiçbir zaman yüzümüzü kara çıkartmadı, çünkü bu kesimin çıkarlarıyla, Amerikan emperyalizminin ezdiği sömürge ve yarı sömürge halklarının çıkarları aynı. Kendini tali meselelerle sınırlamıyo. Amerikan kapitalizmine bağlılığı eleştirmekten kaçınmıyor. Latin Amerika ve Uzakdoğu’daki milliyetçi ve milli-devrimci hareketler ona güvenebilir ve ona sırtını yaslayabilir, çünkü onları hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

ABD’de, İngiltere’deki azınlık hareketini temsil eden yoldaşın anlattıkları gibi kayda değer başarılara sahip değiliz. Amerikan işçi sınıfının gelişme düzeyi bunu mümkün kılmadı. Ancak size şunu hatırlatmak istiyorum ki, İngiliz işçilerinin, bugün Amerikan işçi sınıfının ayrıcalıklı kesimlerinden bile daha emperyalist olduğu zamanlar çok da uzak değil. İngiliz kapitalizminin krizi, eskiden emperyalist olan işçileri devrimcileştirdi ve çıkarlarının İngiliz İmparatorluğu’nun ezilen uluslarıyla birlikte olduğunu anlamalarını sağladı.

Dışarıdan ve içeriden saldırıya uğrayan İngiliz emperyalizminin tüm yapısı çöküyor. Bugün milyonlarca İngiliz işçisi, devrimci Çin’deki milliyetçi harekete ellerini uzatıyor ve Londra’daki İmparatorluk Savaş Bakanlığı’na cehenneme gitmelerini söylüyor.

Tarihsel gelişim çizgisi böyledir. ABD’de de aynı şekilde ilerleyecektir. Ezilen halklar, modern emperyalizmin kapitalizmin sadece bir aşaması, son aşaması olduğunu anladıklarında, bugün ABD’deki en güvenilir müttefiklerinin Amerikan işçi hareketinin nispeten küçük sol kanadıyla sınırlı olduğunu, ancak bir gün işçi hareketinin büyük bir bölümünü ve Amerikan işçi sınıfının tamamını kapsayacaklarını bileceklerdir.

Amerika’da Antiemperyalizm

Mevcut durumun zorlukları göz önüne alındığında, Amerika'daki başarılarımız hiç de küçümsenecek düzeyde değil. Latin Amerika genelindeki en aktif milliyetçi ve milli devrimci unsurlarla yakın çalışma teması kurduk. Tüm Amerika Anti-Emperyalist Birliği’nin ABD Şubesi, on bir Latin Amerika ülkesinde kurulan ulusal şubelerle bağlantı içerisindedir. ABD’de ise sendikalarda emperyalizm meselesini sistematik olarak gündeme getirdik.

Kıtalararası ölçekte, Küba’daki şeker tröstlerinin zulmüne karşı başarılı gösterilerden, Panama şehrini işgal eden ABD askerlerine broşür dağıtımına kadar oldukça uzun bir dizi faaliyete katıldık.

Ancak çalışmalarımızın henüz başındayız. Geleceğe yönelik programımız, ABD heyetinin çeşitli Latin Amerika ülkelerinden gelen heyetlerle birlikte bu kongreye sunacağı kararlarda özetlenmiştir. Bu, yalnızca örgütlenme veya propaganda programı değil, emperyalizme karşı somut eylemler programıdır.

Amerikan emperyalizminin bugüne kadar kendi aleyhine ortaya çıkardığı en güçlü hareketler, ezdiği ve yeni baskılarla tehdit ettiği ülkelerdedir. Bu hareketlerle işbirliği, ABD’deki herhangi bir anti-emperyalist hareketin en büyük sınavıdır.

Yolda olduğunu bildiğim Filipin delegesinin henüz gelmemiş olmasından dolayı üzgünüm. ABD’den bağımsızlık için güçlü, neredeyse oybirliğiyle desteklenen bir hareketin olduğu Filipin Adaları’nda, liderler, politikalarını ABD hükümetinin kendilerine gönüllü olarak bağımsızlık vereceği varsayımına dayandırma eğilimindedirler. Bu, boş bir varsayımdır. Dolar imparatorluğu, kariyerinin bu aşamasında hiçbir şeyi kolay kolay vermiyor.

Filipin hareketinin kurtuluş için Washington’a bakmak yerine, sadece bin kilometre uzaktaki Devrimci Kanton’a yönelmesi daha hayırlı olurdu. ABD’de güvenilir müttefikler, ancak Amerikan sınıf mücadelesinin dinamik faktörleriyle temas kurmaya çalışarak bulunabilir. Filipinli liderler, radikallerle, solcu sendikacılarla ve komünistlerle değil de, “etkili” politikacılar ve üniversite profesörleriyle (ki etkileri gerçekte olduğunda genellikle Filipin davasına karşı kullanılır) kurulacak ilişkiyi daha fazla hoş karşılayacaklardır olabilir. Bu bağın kendilerini daha saygın kılacağını, itibarların muhafaza edileceğini düşünürler. Oysa sömürge ülkesinin temsilcileri için saygınlık, emperyalizmin standartlarına, koşullarına, geleneklerine ve yasallığına boyun eğmek anlamına gelir. Bu saygınlıksa, ancak emperyalizmin fiili kabulü pahasına satın alınabilir. Burada temsil edilen milliyetçi hareketlerden herhangi biri emperyalizmin ana vatanında saygın hale gelirse, ölecektir.

Sanırım, bu kongrenin ruhunu şu sözlerle ifade edebiliriz: Dostlarımızı emperyalist kapitalizmin dostları arasında aramamalıyız. Stratejimizin temel dayanağı, gündemimizdeki bu maddenin de belirttiği gibi, ezilen ülkelerdeki milli kurtuluş hareketi ile emperyalist ülkelerdeki işçi ve anti-emperyalist hareketler arasında işbirliği olmalıdır. Bu işbirliği ilkesi, Amerikan emperyalizmine ve dünyanın her yerindeki emperyalizme karşı mücadele için de geçerlidir.

Manuel Gomez
18 Mart 1927
Kaynak

Daily Worker [“Günlük İşçi Gazetesi”], 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan Daily Worker, en zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja sahipti. Gazete, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in [“Sosyalist Ohio”] içinden çıktı. Daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler’a [“Emekçi”] dönüştü. Aralık 1921’de, açık çalışma yürüten Amerika İşçi Partisi, ToilerWorkers Council [“İşçi Konseyi”] gazetesiyle birleştirerek Worker’ı [“İşçi”] kurdu. Bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.

0 Yorum: