14 Şubat 2026

, ,

İran için “Sosyalist” ve “Yerli” Rejim Değişikliği Stratejileri Üzerine


Psikolojik Operasyonların Doğası

Psikolojik operasyonlar, karmaşık ve kasıtlı olarak kafa karıştırıcı işlemlerdir. Bu operasyonlar, onları analiz eden kişiyi, kendi mantıksal varsayımlarını ve düşünmeden kabul ettiği fikirleri sorgulamaya zorlar. Örneğin, devrimci Marksist olduğunu söyleyen örgütlerin, Batı emperyalizminin hedeflerinin yanında yer almaları mantıksız bir şeymiş gibi görünse de bunu sıklıkla yaparlar. Bazen emperyalizmin safında olmayı çıkarlarına hizmet edecek bir konum olduğunu düşündükleri için tercih ederler.

Bir de tabii örgütün ta başından beri Batı istihbaratına bağlı paravan bir yapı olarak faaliyet yürüttüğü durumlara da rastlanmaktadır. Çoğu zaman, Batı’daki rejim değişikliği planlayan güçlerle oportünist bir işbirliği olarak başlayan ilişki, örgütün iç edilmesiyle, uluslararası güvenlik devletinin bir aygıtı haline gelmesiyle neticelenir.

İstihbarat servislerinin amacı, yürüyen tartışmanın her veçhesini ve boyutunu kontrol etmek, “dürtme” taktikleri kullanarak, insanları kendilerinin almalarını istedikleri kararları almaya, istedikleri gibi davranmaya ve istedikleri görüşleri benimsemeye yönlendirmektir. Hatta Batı’da kendisini devrimci öncü ilan etmiş örgütlerin üyeleri, bilhassa da bu kişiler, güvenlik servislerinin ajanları olarak hareket ederler. Bunun nedeni, hedef kitlelerinin, yani uluslarüstü emperyal devletin eylemlerine, hatta otoritesine karşı çıkanların, güvenlik servislerinin en çok etkilemesi gereken kişiler olmasıdır.

CIA’in paravan örgütü olan, CIA kontrolündeki PKK’nin (sonrasında Suriye Demokratik Güçleri/SDG ismini alan örgütün) liderliğinde Suriye’nin kuzeydoğusunda CIA için çalışan “anarşist” örgüt C Planı’nı bu bağlamda ele almalıyız. Bu örgüt ABD güçlerine, Suriye’nin hayati önem taşıyan petrol sahalarını işgal etmeleri konusunda yardımcı olmak suretiyle, Başkan Esad’a karşı nihayetinde başarılı olan rejim değişikliği ile ilgili entrikalara aktif olarak katıldı. Suriye’nin kuzeydoğusunda işgal altında olan, destekçilerince “Rojava” veya “2. İsrail” olarak bilinen coğrafyanın, 1. İsrail’in artan demografik ve jeopolitik baskılar karşısında çökmesi durumunda (halihazırda Suriye’deki Arap topluluklarına karşı yürütülen) soykırım amaçlı askeri harekâtlar için alternatif bir işlevi görmesi üzerinde duruluyor.

“Rojava”nın ya da “2. İsrail”in bir CIA operasyonu olduğuna hiç şüphe yok. Bu gerçeği CIA yetkilileri de kabul ediyorlar. Bununla birlikte, C Planı denilen örgüte bağlı paravan yapılar veya ortaklar olarak hizmet veren Novara Media ve İlerici Enternasyonal gibi muhtelif sol örgütler, “Rojava” için propaganda faaliyeti yürütüyorlar. Örneğin İlerici Enternasyonal, “Kürt Kadın Hareketi”yle ortaklık kurduğunu söylüyor.

“Kürt Kadın Hareketi, on yılı aşkın bir süre önce, 19 Temmuz 2012’de Rojava’da başlayan devrimde öncü bir rol oynadı. Patriarkanın ve kadın düşmanlığının her türlü biçimine ve ifadesine meydan okumaya, sömürgeci, asimilasyoncu, soykırımcı ve kapitalist uygulamalara ve politikalara karşı mücadele etmeye devam ediyor. Bununla birlikte, farklı etnik ve dini toplulukların toplumsal, politik ve kültürel hayatta barış içinde bir arada yaşamalarını, demokratik katılımlarını ve temsillerini savunuyor.”

“Rojava”nın ve onun Ortadoğu’da sosyalist demokrasinin temsili olduğunu söyleyenlerin, İngiliz-Amerikan “sol”unun desteklediği, güçlendirdiği, açıktan CIA eliyle yürütülen bir psikolojik operasyonun parçası olduklarını görmek gerekiyor. “Rojava”, İran’daki mevcut rejim değişikliği çalışmalarıyla bağlantılı olan bu yazı için önemli. “Eski” MI6 görevlisi Alistair Crooke, militanların CIA desteğiyle gerçekleşen son ayaklanmalarda yer aldığını söylüyor. Tabii sadece onlar yoktu.

Ülke İçindeki Eylemlere Dışarıdan Müdahaleler

Destekçileri arasında Epstein’in ortağı Noam Chomsky gibi önemli isimlerin bulunduğu İlerici Enternasyonal, Batı destekli psikolojik operasyonlar ve renkli devrimler konusunda en iyi rehberlerden biri. Benim kişisel görüşüm ve temel kuralım şudur: Rojava da dâhil olmak üzere, ABD eliyle yürütülen rejim değişikliği operasyonlarını destekleme konusunda önemli bir geçmişe sahip olan, Roger Hallam’ın ABD ajanlarından oluşan örgütü Petrolü Durdurun hareketi ile güçlü bağlara sahip bulunan İlerici Enternasyonal, bir kampanyaya destek oluyorsa, bu kampanyanın arkasında ya CIA ya da Batı’daki uluslararası güvenlik devletine bağlı diğer istihbarat örgütleri vardır.

Tam da bu tespit üzerinden, geçen hafta Hilye Dutagi isimli İlerici Enternasyonal’in Halk Akademisi yönetim kurulu üyesinin İran’daki mevcut durumu ele alan, bilhassa Batı imparatorluğunca İran’a karşı yürütülen hibrit savaşın ortasında İranlı işçilerin eylemlerine odaklanan makalesini okudum.

Bana kalırsa Hilye Dutagi’nin yazısı, İlerici Enternasyonal’in o bilindik, kalıp halini almış içeriklerinin çok üzerinde ve gerçekten de düşünceyi tahrik eden bir çalışma. Yazının WhatsApp gruplarında birçok kişi tarafından paylaşıldığını gördüm. Bu sebeple, Dutagi’nin makalesinin ve mantık yürütme biçiminin derinlikli analizini yapmaya karar verdim. Zira yazarın yaklaşımının haklı yönlerine rağmen rahatsız edici sonuçlar doğurduğunu söylemek gerekiyor.

Benim de olumlu gördüğüm tespitlerle başlayan yazısında Dutagi, Batılı istihbarat servislerinin genelde tercih ettikleri rejim değişikliği stratejilerini doğru bir şekilde açıklıyor, hatta İran hükümetinin kendisinin de bir renkli devrim olarak tanımladığı “Jin, Jiyan, Azadi” [Kadın, Yaşam, Özgürlük] sloganıyla tanımlanan olaylara açıktan atıfta bulunuyor:

“İran’da, Kolluk Kuvvetleri Komutanlığı tümüyle farklı bir bağlamda varlığını sürdürüyor: halk devrimiyle doğmuş, on yıllarca yaptırımlara, suikastlara, sabotajlara ve açık askeri tehditlere maruz kalmış bir devletten söz ediyoruz. Bu devlet, düzeni sağlama kapasitesini azaltıp, onu içeriden silahsız kılmayı amaçlayan rejim değişikliği operasyonları ve renkli devrim taktiklerine yönelik girişimlerle karşı karşıya kalıyor.

‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ olayları, bu stratejide belirleyici bir dönüm noktasıydı. Meşru toplumsal şikâyetler olarak ortaya çıkan bu olaylar, açıktan sunulan Siyonist destek, diasporada koordineli hareket eden ağlar ve sürdürülen medya savaşı yoluyla hızla sahiplenildi, zamanla bir rejim değişikliği projesine dönüştürüldü. Polis kurumları, sadece baskı merkezleri olarak sorgulanmadılar, fiziksel olarak ortadan kaldırılacak, meşru hedefler haline getirildiler. Polis memurlarına yönelik saldırılar, çatışmadan organize cinayetlere, hatta halka açık infazlara evrildi. Batı’daki şirket medyası, bu şiddeti söylem düzeyinde normalleştirdi, zaman zaman onlara kılıflar ördü. Şiddet olaylarına bir yandan da Mossad ve CIA ile bağlantılı muhalif figürler maddi ve lojistik destek sundular. Bu tür bir şiddet, devletin güç üzerindeki tekelini aşındırmak, kurumsal otoriteyi parçalamak ve dış müdahaleye elverişli koşullar yaratmak için kullanıldı.”

Devamında Dutagi, üyeleri özgürlük hakkında nutuk çekerken, toplumsal çöküş ve yıkımın tohumlarını eken STK-İstihbarat bileşkesinin oynadığı yıkıcı role vurgu yapıyor. Dutagi, ayrıca, İran halkının kendi kaderini tayin etme hakkını da tanıyor:

“Bu olay, sınıf mücadelesinin siyasi çekişmenin temel alanı olmaya devam ettiğini ve ulusal egemenlik çerçevesi dışında anlamlı bir şekilde ilerletilemeyeceğini gösteriyor. Güney Pars işçileri, anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, anayasal meşruiyet ve devrimci hafızaya dayanan ilkeli, örgütlü emeğin en hayati savunmalarını oluşturduğunu göstermiştir.”

Şu ana kadar her şey yolunda. Peki sorun ne?

Ne yazık ki, Güney Pars ve Asaluye işçilerinin protestolarının yabancı rejim değiştirici güçlerin desteği olmadan gerçekleştirildiği yönündeki bu düşünce, gerçeklerle örtüşmüyor.

İran Ulusal Direniş Konseyi/Halkın Mücahitleri

İran Ulusal Direniş Konseyi, kendisini İslam Cumhuriyeti’ne “uygulanabilir demokratik bir alternatif” olarak takdim ediyor.

Kendisini “çoğulcu” olarak nitelendiren konsey, meşruiyetini tam olarak “Kadın, Yaşam, Özgürlük” platformuna dayandırıyor. Dutagi de yazısında bu hususu eleştiriyor. İlgili platformun kendisi tarafından kaleme alınmış gibi göründüğünü belirtiyor. Örneğin, konseyin yeni başkanı Meryem Recevi’nin siyasi programnda şu başlıklar yer alıyor:

“Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik haklar alanlarında tam cinsiyet eşitliği ve kadınların siyasi liderlikte eşit katılımı. Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması; kişinin kendi kıyafetini özgürce seçme hakkı; özgürce evlenme ve boşanma hakkı; eğitim ve istihdam elde etme hakkı. Her türden bahaneyle kadınlara dayatılan her türden sömürünün yasaklanması”

Daha da önemlisi konsey, ülke genelinde ayaklanmalarla önü açılan rejim değişikliği operasyonunu açıktan savunuyor.

Konsey, yabancı işgale karşı olduğunu iddia etse de, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ABD’deki uluslararası güvenlik aygıtınca destekleniyor. Üstelik, şu türden “dürüst ve güvenilir” kişilerin desteğinden istifade ediyor:

• Siyonist, eski New York Belediye Başkanı ve Cumhuriyetçi başkan adayı Rudy Giuliani;

• Eski CIA Direktörü ve eski Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Porter Goss;

• Eski ABD Deniz Piyadeleri Komutanı, NATO Komutanı, Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı James L. Jones;

• Harvard Hukuk Fakültesi’nde çalışan Siyonist Hukuk Profesörü ve Epstein’in ortağı Alan Dershowitz;

Bu listede çok daha fazla benzer türde isim var ama sanırım ne demek istediğimi anladınız. Tahmin ettiğiniz üzere, bu hikâyenin başka kısımları da var!

Alistair Crooke, Yarbay Daniel Davis’in “Deep Dive” adlı podcast’inde yaptığı bir görüşmede, Recevi’nin konseyinin aslında “solcu” terörist örgüt Halkın Mücahitleri’nin yeni adla piyasaya sürülmüş hali olduğunu, üyelerinin Arnavutluk’ta CIA tarafından eğitildiğini söylüyor. Konsey ve Halkın Mücahitleri’Nin CIA ve Mossad gibi istihbarat kuruluşlarıyla olan bağlantılarının daha kapsamlı bir listesi için powerbase.info sitesine bakılabilir.

İslam Cumhuriyeti’nin CIA’in paravan kuruluşu olduğuna dair sözde meşru liberal muhalefetin, Dutagi’nin övdüğü yerel protesto hareketiyle ne ilgisi var? Halkın Mücahitleri örgütü lideri Meryem Recevi, Asaluye protestosuna destek verdi.

Örgütünün açıklaması konumuyla ilgili o kadar çok şey söylüyor ki, tamamını alıntılamak yerinde olacak:

“İran’da tüm ülkeyi kuşatan ayaklanmanın 25. gününde, 10 Ekim Pazartesi günü, binden fazla Buşehr petrokimya işçisi Asaluye’deki işlerini bırakarak ‘Hamaney’e ölüm’ sloganları ile ayaklanmaya katıldı. Kangan Petrorafineri ve Hengam petrokimya işçilerinin bir kısmı da onlara eşlik etti.

İşçiler, ateş yakarak ve taş yığarak baskıcı güçlerin yolunu kapattılar. İşçiler, ‘Hamaney’e ölüm’, ‘Savaşacağız, öleceğiz, İran’ı geri alacağız’, ‘Diktatöre ölüm’, ‘Buna protesto demeyin, bu artık bir devrim’ ve ‘Bu yıl, fedakârlık yılı, Seyyid Ali (Hamaney) devrilecek’ diye slogan attılar. Öfkeli işçiler, bir güvenlik aracını ateşe verdiler, petrokimya sahasına giden yoldaki kavşağı tümüyle kapattılar.

Tahran’da, Politeknik ve Sohanak Azad Üniversitesi öğrencileri protesto gösterisi düzenleyerek ‘Tutuklu öğrencileri serbest bırakın’, ‘Şehit kardeşim, senin yolundan ilerleyeceğiz’ ve ‘Artık silahlardan ve tanklardan korkmuyoruz’ sloganları attılar. Reşt Teknik Koleji öğrencileri de protesto gösterisi düzenleyerek rejim karşıtı sloganlar attılar.

Dün gece, baskıcı güçler, son üç haftadır ülke çapındaki ayaklanmaya aktif olarak katılan Senendec’deki insanlara acımasızca saldırdı. Bu sabaha kadar farklı bölgelerde çeşitli silahlarla sürekli ateş sesleri duyuldu. Bazı bölgelerde, baskıcı güçler protestocuları ev ev arayarak gözaltına aldı ve evlere göz yaşartıcı gaz atarak şiddet uyguladı; bu da birçok kişide solunum sorunlarına yol açtı.

Kirmanşah, Merivan, Seles-i Babacani, Kurve, Zencan, Bukan, Dehgolan ve İze’de insanlar, her gece protesto gösterileri düzenledi. Sakkız’da ise güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz kullandı. Seles-i Babacani ve Sakkız’da güvenlik güçleri çok sayıda protestocuyu tutukladı.

İran Ulusal Direniş Konseyi’nin seçilmiş başkanı Bayan Meryem Recevi, bugün iş bırakarak İran halkının ülke çapındaki ayaklanmasına katılan Asaluye Petrokimya sanayiinin ezilen işçilerini övdü. İran halkının tüm kesimlerinin diktatörlüğe ve baskıya karşı birlik olup ‘Özgürlük!’ diye haykırdığını belirten Recevi, ‘Bu, zafere kadar sürecek bir devrimdir’ dedi.”

Evet, doğru, sözde yerli halkın protestoları, CIA’in rejim değişikliği aparatı olan Halkın Mücahitleri tarafından destekleniyor!

Örgütün Asaluye protestosuna ilişkin değerlendirmesinin bir nebze de olsa gerçeklere dayandığını varsayarsak, bu olay, tamamen işyeri haklarına ve işçilerin maddi koşullarına odaklanmış bir etkinlik değildi; aksine, tabandan gelen bir işçi hareketi gibi görünen şey, rejim değişikliği için gerçekleştirilen uluslararası baskının parçasıydı. Recevi’nin destekleyici açıklaması bile, protestonun Dutagi’nin kendisinin kullandığı terimlerle bile tanımlanabileceği anlamına geliyor: “Devrimci devlete karşı iç çelişkileri silahlandırma girişimlerinde, genellikle istihbarat teşkilatlarıyla doğrudan bağlantılı yabancı medya ve muhalif ağlar tarafından ele geçirilen ve güçlendirilen” meşru bir toplumsal protesto.

Dahası, Dutagi’nin İran işçi sınıfının özgürleşme yolundaki ilerlemesini savunması, Halkın Mücahitleri’nin İslam Cumhuriyeti’ni iç muhalefet yoluyla daha “ilerici” bir rejim lehine yıkma hedefiyle şaşırtıcı derecede örtüşüyor; sadece söylemde biraz farklı bir yol izliyor.

Rejim Değişikliği için Marksist Bir Argüman

Dutagi, sonuç bölümünde İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ekonomisini Batı emperyalizminin bir ürünü olarak ele alıyor, İslam Devrimi’nin sosyal adalet vaadinin “yerine getirilmediğini” söylüyor:

“Bugünkü İran’da örgütlü işçi hareketi, sadece sermayeye değil, emperyalizmin hibrit savaşıyla şekillenen tüm siyasi ekonomiye de karşı çıkıyor. Bağımsız sendikalar, birikim stratejisi, emekçilerin bölünmesi, düşük ücretler ve güvencesizlik üzerine kurulu olan yerli bir kapitalist sınıfla yüzleşen düzen, örgütlü işçileri varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. İşçi sömürüsü, günümüz koşullarında iktidarın yeniden üretilmesinin temelini oluşturuyor.

Yaptırımlar, bu sınıf dinamiğinin merkezinde yer alır. Sadece ekonomik savaş aracı olarak değil, aynı zamanda içteki sınıfsal ilişkileri yeniden yapılandıran mekanizma olarak da işlev görürler. Sermayeye, piyasalara ve küresel dolaşıma erişimi kısıtlayarak, yaptırımlar eşitsiz birikim yaratır, Batı kapitalizminin bir uzantısı olarak değil, rakibi olarak hareket eden oligarşik kapitalist fraksiyonu güçlendirir. Özelleştirme, varlıkların yağmalanması ve devlet aracılı rantlara ayrıcalıklı erişim yoluyla, bu sınıf, ekonominin stratejik sektörleri üzerinde tekelci kontrolünü pekiştirir, ekonomik egemenliği siyasi güce dönüştürür. Böylece yaptırımlar, kıtlık, mülksüzleştirme ve emeğin yoğunlaştırılmış sömürüsüne dayanan birikime sahip bir komprador-milliyetçi burjuvazinin pekişmesini kolaylaştırırken, aynı zamanda toplumsal yeniden üretimi elitlerin birikimine tabi kılarak, halk egemenliğini de zayıflatır.

İmparatorluk güçleri tarafından ayrılık, gösteri, şiddet veya rejim değişikliğini kışkırtmak amacıyla kurgulanan veya araçsallaştırılan protestoların aksine, bu kitlesel hareketlilik, İslam Cumhuriyeti devriminin yerine getirmediği sosyal adalet vaadiyle, işçi haklarının anayasal olarak tanınmasıyla ve İran’ın yaptırımlardan açık askeri saldırılara kadar uzanan sürekli emperyalist kuşatma altındaki konumuna dair kolektif bir anlayışla kök salmıştı.”

Dutagi’nin argümanı, CIA destekli “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketinin olumsuz örneğini, görünüşte daha samimi olan ve benim de belirttiğim gibi, Kadın, Yaşam, Özgürlük hareketinin organizatörleri tarafından açıkça desteklenen Asulaye protestosuyla karşılaştırmak için kullanıyor.

Daha da endişe verici olan, Dutagi’nin pozisyonunun mantıksal sonucu: yaptırımları emperyalist kapitalizmin İran üzerindeki hâkimiyetinin ve İran’daki yerli “oligarkların” ana nedeni olarak tanımlıyor. Ona göre bu oligarklar, uluslararası sermayeye bağlı güçlerin işçi sınıfına uyguladığı baskının suç ortağıdırlar. Bundan, İran’ın kendi sınırları içinde çalışan uluslararası sermayenin ajanlarından gerçekten kurtulması için yaptırımların kaldırılması gerektiği sonucu çıkar. Bunun Dutagi’nin niyeti olup olmadığına bakılmaksızın, yaptırımlardan arınmış bir İran’ın, Batı İmparatorluğu’nun kabul edeceği şekilde yönetilen bir İran olduğu sonucu da çıkar, çünkü Batı, İran pazarlarını Avrodolar piyasasının sömürüsüne açmadığı sürece yaptırımları asla kaldırmayacaktır. Bu gerçeği hesaba katarsak, emperyalizme çözüm kaçınılmaz olarak, yabancı ajanlar değil, yereldeki işçi sınıfı tarafından yürütülen ve yaptırımların kaldırılmasında başarılı olması için mutlaka mevcut İslam Cumhuriyeti’nden daha çok İmparatorluğun İran için ekonomik emellerine uygun yeni bir rejimle sonuçlanması gereken yerli bir rejim değişikliğidir. Tesadüf mü yoksa değil mi bilinmez, iç ayaklanma yoluyla rejim değişikliği gündemi, Halkın Mücahitleri’nin ve bağlı olduğu konseyin dile getirdiği hedeflerle oldukça benzerlik gösteriyor.

Dutagi’nin ve İran Ulusal Direniş Konseyi’nin kullandığı mantık benziyor. Halkın Mücahitleri eskiden Marksistti. Marksizm aynı zamanda Dutagi’nin çalışmalarını da etkiliyor. 2025 tarihli ABD Kongresi raporuna göre bir tarihçi, Halkın Mücahitleri”nin temel ideolojisini “İslam ve Marksizmin birleşimi” olarak tanımlıyordu.

Dutagi, İslam Cumhuriyeti’ni devirecek, Marksist sınıf mücadelesi kavramlarıyla şekillenmiş bir geçmişe sahip Halkın Mücahitleri gibi bir örgütün gelecekte inşa edeceği İran’ı mevcut dini rejime göre bir ilerleme olarak görür müydü? Dutagi’ye göre, yaptırımların kaldırılduğu, oligarşinin etkisinin azaldığı, ama ABD’nin jeopolitik çıkarlarına uyulduğu gerçeklik daha mı ilericidir? Dutagi’nin analizi bu konuda net bir şey söylemiyor. Bununla birlikte, mantığı kesinlikle İran’daki ve Batı’daki kapitalistlerin nihayetinde aynı çıkara (uluslararası sermayeye) hizmet ettiğini, yaptırımlar kaldırılırsa İran işçi sınıfının oligarşiye meydan okumak için daha iyi bir konumda olacağını öne sürüyor. Bu argüman çizgisiyle örtüşen ancak Dutagi’nin ulusal egemenliğin önemine yaptığı vurguyla da çelişen bir nokta da, İran’ın özgürlüğünü güvence altına almanın bir yolu olarak önerilen, Troçkistlere ait sürekli dünya devrimi anlayışıdır.

Dutagi, bu perspektifin gerekli olduğunu söylüyor.

"İşçi haklarını ulusötesi bir anti-emperyalist ufuk içine yerleştirmek, İran işçi hareketini Gazze’den Venezuela’ya uzanan mücadelelerle ilişkilendirmek, [...] ücretleri savunmak, yasal korumaları uygulamak ve işyeri gücünü pekiştirmek, emperyalist egemenliğe direnmeye ve kolektif özgürleşme sürecini ilerletme çabalarından ayrı ele alınamaz.”

Dutagi, bu enternasyonalizmin, sendika hareketinin İran muhalefetinin batıdaki sağcı ortaklarıyla olan bağlantılarından kaçınmasını sağlaması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımın uzaklaşmayı şart koştuğunu dile getiriyor.

“İran muhalefetinin yurtdışındaki aşırı sağcı güçler ve Siyonist ağlarla olan ittifaklarıyla her türlü işbirliğini reddediyor, bu ittifakların anti-emperyalist mücadeleyle temelden bağdaşmadığını kabul ediyoruz.”

Bu sınır garip bir şekilde belli bir hedefe göre çekiliyor. Eğer İran muhalefetinin sağ kanadı ve Siyonist ortaklarıyla iş birliğinden kaçınılması gerekiyorsa, uluslararası istihbarat camiasına tamamen entegre olmuş İran Ulusal Direniş Konseyi gibi muhalif gruplar ne olacak?

Dutagi’nin yazısı, Kadın, Yaşam, Özgürlük kampanyasını eleştiriyor olabilir, ancak kampanyanın arkasında olan Halkın Mücahitleri ve İran Ulusal Direniş Konseyi’ne doğrudan atıfta bulunmuyor. Dahası, eğer “Siyonist” gruplardan kaçınılması gerekiyorsa, Dutagi, neden İlerici Enternasyonal ile iş birliği yapıyor, Suriye’deki Siyonist projenin ortağı olan “2. İsrail”i argümanı için bir platform olarak neden kullanıyor?

Dutagi’nin pozisyonunun, İran sendika hareketinin imparatorluğun uluslararası rejim değiştirme aygıtıyla işbirliğini tamamen dışlamadığı, sadece kendisini sıklıkla uluslararası sermayenin güçlerine direniyormuş gibi gösteren “sosyalist” enternasyonalin parçası olmayan kısımlarını dışladığı açık. Evet, sol da emperyalist olabilir!

Şimdi Dutagi’nin analizindeki temel bir kusur olarak gördüğüm noktaya geliyorum: sermayeyi, bireysel ideolojik bakış açılarına ve kişisel motivasyonlara sahip gerçek insanlar tarafından kullanılan bir araçtan ziyade, kendi gündemi olan, kendi içinde tutarlı bir güç olarak ele alma eğilimi. Sermayenin kendi iradesi yoktur. Kendi başına bilinçli bir varlık değildir, ancak yeterince sermayeye sahip olanların içinde bulundukları sistemde avantaj elde etmek için kullanabilecekleri bir araçtır. İnsanlar ve onların motivasyonları önemlidir.

İran İslam Cumhuriyeti içinde hükümeti destekleyen ve sermayelerini hükümetin çıkarları ve ülkenin Batı’dan bağımsızlığı için kullanan bireyler, rejim değişikliği operasyonlarını İran pazarlarını İmparatorluğun sömürüsüne açmak için bir araç olarak kullanan Batılı serbest piyasa savunucularından tamamen farklı bir gündemle hareket ediyorlar. Dolayısıyla, sorun, sermayenin kendisi değil, onu kimin ve hangi amaçla kullandığıdır. Küçük bir dipnot olarak, bu tespit, Epstein’in kimi ortaklarının bize ne söyleyeceğine bakmadan, kanıta dayalı komplo analizinin neden meşru bir araştırma yolu olduğunu ortaya koyuyor.

Dutagi’nin iddialarına rağmen, rejim değişikliği amacıyla İran’a uygulanan yaptırımlar, en azından İslam Cumhuriyeti’ni destekleyen İranlı oligarkların, kendilerinin dışlandığı uluslararası finansal oligarşik elitin bir parçası olarak gerçekçi bir şekilde değerlendirilemeyeceği anlamına gelir. İran’ın yönetici sınıfına karşı direniş, İran ekonomisini boğarak, kaynak sömürüsünü kolaylaştırmayı amaçlayan uluslararası finansa karşı direniş anlamına gelmez. İçerideki hiçbir direniş, İran’a dışarıdan uygulanan yaptırım rejiminin yarattığı sorunları çözemez.

Dahası, Dutagi’nin analizi, emperyalizmin birçok kişinin iddia ettiği gibi “sol-sağ” ikiliğine bağlı kalmadığını göz ardı ediyor. Daha önce de belirttiğim gibi, emperyalist güçler, sadece sağ ve merkezle ittifak kurmakla kalmıyor, “sol” da dâhil olmak üzere, tüm tarafları manipüle etmeye çalışıyorlar. Bu, elbette, “2. İsrail” gibi emperyalist işgalleri destekleyen, açıktan anti-emperyalist örgütleri içeren İlerici Enternasyonal'in ortaya çıkmasının nedenidir. Bu bağlamda, “sol” ve “sağ” arasındaki mücadele, artık sığ kimlik politikalarına indirgenmiştir.

Bugün Dutagi, sol/sağ ayrışmasının bir tarafıyla aynı safta yer alarak bu oyunu oynamaya kendini adamıştır. Elbette, “sol”da, “Rojava”/2. İsrail” örneğinde olduğu gibi, sömürücü Avrodolar sistemine katılırken bile, kendisini “sol” olarak tanımlayan bir hükümetin yükselişini mümkün kılacaksa, İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasından oldukça memnun olacak birçok kişi vardır.

Troçkizm ve Karşı-Devrim

Dutagi kısmen haklı: İran’da yerel bir işçi hareketinin, İranlı işçilerin direnmesini istediği güçlerle sıklıkla birlikte hareket eden uluslararasılaşmış bir solun parçası olarak seferber olması gerektiğine dair savunusunun doğasında var olan mantıksal çelişki, genel olarak solcu/Marksist jeopolitik analiz yaklaşımlarındaki büyük bir kusuru ortaya koyuyor.

Özellikle batıdaki Troçkist ve Marksist Yeni Sol, gerçek sosyalizmi kurmanın bir yolu olarak uluslararasılaşmış bir “kalıcı devrim” fikrini sürekli olarak savunuyor. Bu kavram, Troçki’nin Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nin gerçek anlamda sosyalist değil, “yozlaşmış bir işçi devleti” olduğu fikrinden kaynaklanıyor. Bu görüş örtük olarak ülkeyi gerçek sosyalizm yoluna geri döndürmek için Stalin’i devirmeyi ve rejim değişikliğini gerekli görüyor. Troçki’nin ölümünden bu yana geçen on yıllar içinde, genellikle batı istihbarat teşkilatları tarafından desteklenen Troçkistler, Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştirilerini alıp süsleyerek, başka yerlerdeki emperyalist rejim değişikliği operasyonlarını haklı çıkarmak için sıklıkla başvurulan bir pozisyona dönüştürdüler.

Daha önce de ifade ettiğim gibi:

“Kuzeydoğu Suriye’nin işgalini destekleyen İngiltere merkezli Troçkist ve anarşist gruplar, CIA rejimine verdikleri desteği haklı çıkarmak için Troçki’nin dünya çapındaki devrim mantığına başvuruyorlar. Bu amaçla, işgalin Troçkist destekçileri, ABD destekli YPG/SDG işgalcilerini bölgenin (kusurlu) devrimci öncüleri olarak nitelendiriyorlar. […]

Troçki'nin kendi muhalif grubu, Sovyetler Birliği’ne yönelik sabotaj eylemiyle, emperyalist uluslarla işbirliği yapan bir örgütün, bu güçlerin amaç ve hedeflerine hizmet etmek üzere kullanılma olasılığının yüksek olduğunu ortaya koymuştur.”

Troçkistler, Suriye’deki rejim değişikliği gündemini desteklemek için kullandıkları aynı mantığı İran’daki duruma da uyguladılar. Örneğin, Left Voice [“Solcu Ses”] Ayetullah Humeyni’yi, Troçki’nin (yanlış bir şekilde) Stalin’le ilişkilendirdiği role bağlıyor, onu “Bonapartist” bir lider olarak takdim ediyor:

“Bonapartist bir yönelime sahip gerici bir figür olarak Humeyni’nin rolü, baskıcı aygıta olan güçlü bağlılığıyla olduğu kadar, burjuvazi ile işçi kitleleri arasındaki sınıfsal ayrılıkları uzlaştırmayı amaçlayan popülist İslami söylemiyle de ortaya konmuştur.”

Her ne kadar yazısı World Socialist Web Site’da [“Dünya Sosyalizmi İnternet Sitesi”] yayınlanmış olsa da Dutagi’nin Troçkist olduğunu söyleyemeyiz. Ama gene de İran Devrimi’nin sosyal adalet konusunda “yerine getirmediği vaadinden” bahseden, “komprador ulusal burjuvazisini” eleştiren söylemi, modern rejim değişikliğini destekleyen Troçkist bakış açısının belirleyici özelliklerini kesinlikle yansıtıyor. Bu yönelim, emperyalist rejim değişikliğine dolaylı ya da doğrudan destek sunuyor. Zemin hazırlıyor. Peki bu gerçeklikte Batılı sosyalistler, İran’daki durum ve oradaki işçi sınıfının içinde bulunduğu zor durum konusunda ne yapmalı?

Önerim, İran halkını ve hükümetini kendi hallerine bırakmaktır. Dutagi’nin kendisinin de kabul ettiği gibi, belirttiği hedeflere ulaşmada sürekli başarısız olan Batılı solun tavsiyesine veya İlerici Enternasyonal’in (Progressive International) gibi kendi kendine gelin güvey olan uluslararası solcu kuruluşların desteğine ihtiyaçları yok.

Küba gibi yaptırım uygulanan diğer ülkelerde olduğu gibi, İran hükümeti ve halkının yapabileceği tek şey, Batı’nın sömürücü kapitalizminin sunduğu seçenek karşısında halkları için daha iyi bir yaşam kurmaktır.

İslam Cumhuriyeti, Şah’ın iktidarı döneminde Batı emperyalizminin vekil gücü olmaktan çıktığından beri, halkı için daha iyi bir yaşam kurmuş gibi görünüyor. Örneğin, 1979’da İran’da doğumda ortalama yaşam beklentisi 58 iken, aynı dönemde İngiltere’de bu rakam 73’tü. Buna karşılık, 2025’te İranlıların yaşam beklentisi 77’ye yükseldi; bu, İngiltere’de doğumda ortalama yaşam beklentisinin 82’ye ulaştığı koşullarda, yaklaşık 20 yıllık bir artış anlamına geliyor. Bu artışın büyük bir kısmının İran’ın büyük ekonomik yaptırımlara maruz kaldığı bir dönemde gerçekleşmiş olması, bunu önemli bir başarı haline getiriyor ve muhtemelen İslam Cumhuriyeti'nin yurt dışından gelen büyük baskıya rağmen ayakta kalmasının nedenini açıklıyor.

Batılılar, kendi hükümetlerinin uyguladığı yaptırım politikalarının İran halkı üzerindeki etkisinden endişe duyuyorlarsa, İranlıları “yerli” işçi protestoları veya yabancı destekli renkli devrim yoluyla direnişe çağırmak yerine, bu özel soruna somut bir çözüm sunmalıdırlar. Sonuçta, bu tür eylem çağrıları aynı pratik amaca hizmet etmektedir.

Sonuç olarak, İran halkı, hükümetteki her bir “ilerici” reformcuyu görevden almayı içeren içsel bir değişim istese bile, İlerici Enternasyonal gibi Batı emperyalizminin solcu bekçilerinin bu konuda yorum yapması veya herhangi bir şekilde müdahil olması doğru olmayacaktır.

Phil Bevin
17 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: