Psikolojik
Operasyonların Doğası
Psikolojik
operasyonlar, karmaşık ve kasıtlı olarak kafa karıştırıcı işlemlerdir. Bu
operasyonlar, onları analiz eden kişiyi, kendi mantıksal varsayımlarını ve düşünmeden
kabul ettiği fikirleri sorgulamaya zorlar. Örneğin, devrimci Marksist olduğunu
söyleyen örgütlerin, Batı emperyalizminin hedeflerinin yanında yer almaları
mantıksız bir şeymiş gibi görünse de bunu sıklıkla yaparlar. Bazen emperyalizmin
safında olmayı çıkarlarına hizmet edecek bir konum olduğunu düşündükleri için
tercih ederler.
Bir
de tabii örgütün ta başından beri Batı istihbaratına bağlı paravan bir yapı
olarak faaliyet yürüttüğü durumlara da rastlanmaktadır. Çoğu zaman, Batı’daki
rejim değişikliği planlayan güçlerle oportünist bir işbirliği olarak başlayan
ilişki, örgütün iç edilmesiyle, uluslararası güvenlik devletinin bir aygıtı
haline gelmesiyle neticelenir.
İstihbarat
servislerinin amacı, yürüyen tartışmanın her veçhesini ve boyutunu kontrol
etmek, “dürtme” taktikleri kullanarak, insanları kendilerinin almalarını
istedikleri kararları almaya, istedikleri gibi davranmaya ve istedikleri
görüşleri benimsemeye yönlendirmektir. Hatta Batı’da kendisini devrimci öncü
ilan etmiş örgütlerin üyeleri, bilhassa da bu kişiler, güvenlik servislerinin
ajanları olarak hareket ederler. Bunun nedeni, hedef kitlelerinin, yani uluslarüstü
emperyal devletin eylemlerine, hatta otoritesine karşı çıkanların, güvenlik
servislerinin en çok etkilemesi gereken kişiler olmasıdır.
CIA’in
paravan örgütü olan, CIA kontrolündeki PKK’nin (sonrasında Suriye Demokratik
Güçleri/SDG ismini alan örgütün) liderliğinde Suriye’nin kuzeydoğusunda CIA
için çalışan “anarşist” örgüt C Planı’nı bu bağlamda ele almalıyız. Bu örgüt
ABD güçlerine, Suriye’nin hayati önem taşıyan petrol sahalarını işgal etmeleri
konusunda yardımcı olmak suretiyle, Başkan Esad’a karşı nihayetinde başarılı
olan rejim değişikliği ile ilgili entrikalara aktif olarak katıldı. Suriye’nin
kuzeydoğusunda işgal altında olan, destekçilerince “Rojava” veya “2. İsrail”
olarak bilinen coğrafyanın, 1. İsrail’in artan demografik ve jeopolitik
baskılar karşısında çökmesi durumunda (halihazırda Suriye’deki Arap
topluluklarına karşı yürütülen) soykırım amaçlı askeri harekâtlar için
alternatif bir işlevi görmesi üzerinde duruluyor.
“Rojava”nın
ya da “2. İsrail”in bir CIA operasyonu olduğuna hiç şüphe yok. Bu gerçeği CIA
yetkilileri de kabul ediyorlar. Bununla birlikte, C Planı denilen örgüte bağlı
paravan yapılar veya ortaklar olarak hizmet veren Novara Media ve İlerici
Enternasyonal gibi muhtelif sol örgütler, “Rojava” için propaganda faaliyeti
yürütüyorlar. Örneğin İlerici Enternasyonal, “Kürt Kadın Hareketi”yle ortaklık
kurduğunu söylüyor.
“Kürt Kadın Hareketi, on
yılı aşkın bir süre önce, 19 Temmuz 2012’de Rojava’da başlayan devrimde öncü
bir rol oynadı. Patriarkanın ve kadın düşmanlığının her türlü biçimine ve
ifadesine meydan okumaya, sömürgeci, asimilasyoncu, soykırımcı ve kapitalist
uygulamalara ve politikalara karşı mücadele etmeye devam ediyor. Bununla
birlikte, farklı etnik ve dini toplulukların toplumsal, politik ve kültürel
hayatta barış içinde bir arada yaşamalarını, demokratik katılımlarını ve
temsillerini savunuyor.”
“Rojava”nın
ve onun Ortadoğu’da sosyalist demokrasinin temsili olduğunu söyleyenlerin,
İngiliz-Amerikan “sol”unun desteklediği, güçlendirdiği, açıktan CIA eliyle
yürütülen bir psikolojik operasyonun parçası olduklarını görmek gerekiyor. “Rojava”,
İran’daki mevcut rejim değişikliği çalışmalarıyla bağlantılı olan bu yazı için
önemli. “Eski” MI6 görevlisi Alistair Crooke, militanların CIA desteğiyle
gerçekleşen son ayaklanmalarda yer aldığını söylüyor. Tabii sadece onlar yoktu.
Ülke
İçindeki Eylemlere Dışarıdan Müdahaleler
Destekçileri
arasında Epstein’in ortağı Noam Chomsky gibi önemli isimlerin bulunduğu İlerici
Enternasyonal, Batı destekli psikolojik operasyonlar ve renkli devrimler
konusunda en iyi rehberlerden biri. Benim kişisel görüşüm ve temel kuralım
şudur: Rojava da dâhil olmak üzere, ABD eliyle yürütülen rejim değişikliği
operasyonlarını destekleme konusunda önemli bir geçmişe sahip olan, Roger
Hallam’ın ABD ajanlarından oluşan örgütü Petrolü Durdurun hareketi ile güçlü
bağlara sahip bulunan İlerici Enternasyonal, bir kampanyaya destek oluyorsa, bu
kampanyanın arkasında ya CIA ya da Batı’daki uluslararası güvenlik devletine
bağlı diğer istihbarat örgütleri vardır.
Tam
da bu tespit üzerinden, geçen hafta Hilye Dutagi isimli İlerici
Enternasyonal’in Halk Akademisi yönetim kurulu üyesinin İran’daki mevcut durumu
ele alan, bilhassa Batı imparatorluğunca İran’a karşı yürütülen hibrit savaşın
ortasında İranlı işçilerin eylemlerine odaklanan makalesini okudum.
Bana
kalırsa Hilye Dutagi’nin yazısı, İlerici Enternasyonal’in o bilindik, kalıp
halini almış içeriklerinin çok üzerinde ve gerçekten de düşünceyi tahrik eden
bir çalışma. Yazının WhatsApp gruplarında birçok kişi tarafından paylaşıldığını
gördüm. Bu sebeple, Dutagi’nin makalesinin ve mantık yürütme biçiminin
derinlikli analizini yapmaya karar verdim. Zira yazarın yaklaşımının haklı
yönlerine rağmen rahatsız edici sonuçlar doğurduğunu söylemek gerekiyor.
Benim
de olumlu gördüğüm tespitlerle başlayan yazısında Dutagi, Batılı istihbarat
servislerinin genelde tercih ettikleri rejim değişikliği stratejilerini doğru
bir şekilde açıklıyor, hatta İran hükümetinin kendisinin de bir renkli devrim
olarak tanımladığı “Jin, Jiyan, Azadi” [Kadın, Yaşam, Özgürlük] sloganıyla
tanımlanan olaylara açıktan atıfta bulunuyor:
“İran’da, Kolluk
Kuvvetleri Komutanlığı tümüyle farklı bir bağlamda varlığını sürdürüyor: halk
devrimiyle doğmuş, on yıllarca yaptırımlara, suikastlara, sabotajlara ve açık
askeri tehditlere maruz kalmış bir devletten söz ediyoruz. Bu devlet, düzeni
sağlama kapasitesini azaltıp, onu içeriden silahsız kılmayı amaçlayan rejim
değişikliği operasyonları ve renkli devrim taktiklerine yönelik girişimlerle
karşı karşıya kalıyor.
‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’
olayları, bu stratejide belirleyici bir dönüm noktasıydı. Meşru toplumsal şikâyetler
olarak ortaya çıkan bu olaylar, açıktan sunulan Siyonist destek, diasporada
koordineli hareket eden ağlar ve sürdürülen medya savaşı yoluyla hızla
sahiplenildi, zamanla bir rejim değişikliği projesine dönüştürüldü. Polis
kurumları, sadece baskı merkezleri olarak sorgulanmadılar, fiziksel olarak
ortadan kaldırılacak, meşru hedefler haline getirildiler. Polis memurlarına
yönelik saldırılar, çatışmadan organize cinayetlere, hatta halka açık infazlara
evrildi. Batı’daki şirket medyası, bu şiddeti söylem düzeyinde normalleştirdi,
zaman zaman onlara kılıflar ördü. Şiddet olaylarına bir yandan da Mossad ve CIA
ile bağlantılı muhalif figürler maddi ve lojistik destek sundular. Bu tür bir şiddet,
devletin güç üzerindeki tekelini aşındırmak, kurumsal otoriteyi parçalamak ve
dış müdahaleye elverişli koşullar yaratmak için kullanıldı.”
Devamında
Dutagi, üyeleri özgürlük hakkında nutuk çekerken, toplumsal çöküş ve yıkımın
tohumlarını eken STK-İstihbarat bileşkesinin oynadığı yıkıcı role vurgu yapıyor.
Dutagi, ayrıca, İran halkının kendi kaderini tayin etme hakkını da tanıyor:
“Bu olay, sınıf
mücadelesinin siyasi çekişmenin temel alanı olmaya devam ettiğini ve ulusal
egemenlik çerçevesi dışında anlamlı bir şekilde ilerletilemeyeceğini gösteriyor.
Güney Pars işçileri, anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, anayasal meşruiyet ve
devrimci hafızaya dayanan ilkeli, örgütlü emeğin en hayati savunmalarını
oluşturduğunu göstermiştir.”
Şu
ana kadar her şey yolunda. Peki sorun ne?
Ne
yazık ki, Güney Pars ve Asaluye işçilerinin protestolarının yabancı rejim
değiştirici güçlerin desteği olmadan gerçekleştirildiği yönündeki bu düşünce,
gerçeklerle örtüşmüyor.
İran
Ulusal Direniş Konseyi/Halkın Mücahitleri
İran
Ulusal Direniş Konseyi, kendisini İslam Cumhuriyeti’ne “uygulanabilir
demokratik bir alternatif” olarak takdim ediyor.
Kendisini
“çoğulcu” olarak nitelendiren konsey, meşruiyetini tam olarak “Kadın, Yaşam,
Özgürlük” platformuna dayandırıyor. Dutagi de yazısında bu hususu eleştiriyor.
İlgili platformun kendisi tarafından kaleme alınmış gibi göründüğünü
belirtiyor. Örneğin, konseyin yeni başkanı Meryem Recevi’nin siyasi programnda
şu başlıklar yer alıyor:
“Siyasi, sosyal, kültürel
ve ekonomik haklar alanlarında tam cinsiyet eşitliği ve kadınların siyasi
liderlikte eşit katılımı. Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması; kişinin
kendi kıyafetini özgürce seçme hakkı; özgürce evlenme ve boşanma hakkı; eğitim
ve istihdam elde etme hakkı. Her türden bahaneyle kadınlara dayatılan her türden
sömürünün yasaklanması”
Daha
da önemlisi konsey, ülke genelinde ayaklanmalarla önü açılan rejim değişikliği
operasyonunu açıktan savunuyor.
Konsey,
yabancı işgale karşı olduğunu iddia etse de, şaşırtıcı olmayan bir şekilde,
ABD’deki uluslararası güvenlik aygıtınca destekleniyor. Üstelik, şu türden “dürüst
ve güvenilir” kişilerin desteğinden istifade ediyor:
•
Siyonist, eski New York Belediye Başkanı ve Cumhuriyetçi başkan adayı Rudy
Giuliani;
•
Eski CIA Direktörü ve eski Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı
Porter Goss;
•
Eski ABD Deniz Piyadeleri Komutanı, NATO Komutanı, Başkanın Ulusal Güvenlik
Danışmanı James L. Jones;
•
Harvard Hukuk Fakültesi’nde çalışan Siyonist Hukuk Profesörü ve Epstein’in
ortağı Alan Dershowitz;
Bu
listede çok daha fazla benzer türde isim var ama sanırım ne demek istediğimi
anladınız. Tahmin ettiğiniz üzere, bu hikâyenin başka kısımları da var!
Alistair
Crooke, Yarbay Daniel Davis’in “Deep Dive” adlı podcast’inde yaptığı bir
görüşmede, Recevi’nin konseyinin aslında “solcu” terörist örgüt Halkın
Mücahitleri’nin yeni adla piyasaya sürülmüş hali olduğunu, üyelerinin Arnavutluk’ta
CIA tarafından eğitildiğini söylüyor. Konsey ve Halkın Mücahitleri’Nin CIA ve
Mossad gibi istihbarat kuruluşlarıyla olan bağlantılarının daha kapsamlı bir
listesi için powerbase.info sitesine bakılabilir.
İslam
Cumhuriyeti’nin CIA’in paravan kuruluşu olduğuna dair sözde meşru liberal
muhalefetin, Dutagi’nin övdüğü yerel protesto hareketiyle ne ilgisi var? Halkın
Mücahitleri örgütü lideri Meryem Recevi, Asaluye protestosuna destek verdi.
Örgütünün
açıklaması konumuyla ilgili o kadar çok şey söylüyor ki, tamamını alıntılamak
yerinde olacak:
“İran’da tüm ülkeyi
kuşatan ayaklanmanın 25. gününde, 10 Ekim Pazartesi günü, binden fazla Buşehr
petrokimya işçisi Asaluye’deki işlerini bırakarak ‘Hamaney’e ölüm’ sloganları ile
ayaklanmaya katıldı. Kangan Petrorafineri ve Hengam petrokimya işçilerinin bir
kısmı da onlara eşlik etti.
İşçiler, ateş yakarak ve
taş yığarak baskıcı güçlerin yolunu kapattılar. İşçiler, ‘Hamaney’e ölüm’, ‘Savaşacağız,
öleceğiz, İran’ı geri alacağız’, ‘Diktatöre ölüm’, ‘Buna protesto demeyin, bu
artık bir devrim’ ve ‘Bu yıl, fedakârlık yılı, Seyyid Ali (Hamaney) devrilecek’
diye slogan attılar. Öfkeli işçiler, bir güvenlik aracını ateşe verdiler,
petrokimya sahasına giden yoldaki kavşağı tümüyle kapattılar.
Tahran’da, Politeknik ve
Sohanak Azad Üniversitesi öğrencileri protesto gösterisi düzenleyerek ‘Tutuklu
öğrencileri serbest bırakın’, ‘Şehit kardeşim, senin yolundan ilerleyeceğiz’ ve
‘Artık silahlardan ve tanklardan korkmuyoruz’ sloganları attılar. Reşt Teknik
Koleji öğrencileri de protesto gösterisi düzenleyerek rejim karşıtı sloganlar
attılar.
Dün gece, baskıcı güçler,
son üç haftadır ülke çapındaki ayaklanmaya aktif olarak katılan Senendec’deki
insanlara acımasızca saldırdı. Bu sabaha kadar farklı bölgelerde çeşitli
silahlarla sürekli ateş sesleri duyuldu. Bazı bölgelerde, baskıcı güçler
protestocuları ev ev arayarak gözaltına aldı ve evlere göz yaşartıcı gaz atarak
şiddet uyguladı; bu da birçok kişide solunum sorunlarına yol açtı.
Kirmanşah, Merivan, Seles-i
Babacani, Kurve, Zencan, Bukan, Dehgolan ve İze’de insanlar, her gece protesto
gösterileri düzenledi. Sakkız’da ise güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz
kullandı. Seles-i Babacani ve Sakkız’da güvenlik güçleri çok sayıda
protestocuyu tutukladı.
İran Ulusal Direniş
Konseyi’nin seçilmiş başkanı Bayan Meryem Recevi, bugün iş bırakarak İran
halkının ülke çapındaki ayaklanmasına katılan Asaluye Petrokimya sanayiinin
ezilen işçilerini övdü. İran halkının tüm kesimlerinin diktatörlüğe ve baskıya
karşı birlik olup ‘Özgürlük!’ diye haykırdığını belirten Recevi, ‘Bu, zafere
kadar sürecek bir devrimdir’ dedi.”
Evet,
doğru, sözde yerli halkın protestoları, CIA’in rejim değişikliği aparatı olan Halkın
Mücahitleri tarafından destekleniyor!
Örgütün
Asaluye protestosuna ilişkin değerlendirmesinin bir nebze de olsa gerçeklere
dayandığını varsayarsak, bu olay, tamamen işyeri haklarına ve işçilerin maddi
koşullarına odaklanmış bir etkinlik değildi; aksine, tabandan gelen bir işçi hareketi
gibi görünen şey, rejim değişikliği için gerçekleştirilen uluslararası baskının
parçasıydı. Recevi’nin destekleyici açıklaması bile, protestonun Dutagi’nin
kendisinin kullandığı terimlerle bile tanımlanabileceği anlamına geliyor: “Devrimci
devlete karşı iç çelişkileri silahlandırma girişimlerinde, genellikle
istihbarat teşkilatlarıyla doğrudan bağlantılı yabancı medya ve muhalif ağlar
tarafından ele geçirilen ve güçlendirilen” meşru bir toplumsal protesto.
Dahası,
Dutagi’nin İran işçi sınıfının özgürleşme yolundaki ilerlemesini savunması, Halkın
Mücahitleri’nin İslam Cumhuriyeti’ni iç muhalefet yoluyla daha “ilerici” bir
rejim lehine yıkma hedefiyle şaşırtıcı derecede örtüşüyor; sadece söylemde
biraz farklı bir yol izliyor.
Rejim
Değişikliği için Marksist Bir Argüman
Dutagi,
sonuç bölümünde İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ekonomisini Batı emperyalizminin
bir ürünü olarak ele alıyor, İslam Devrimi’nin sosyal adalet vaadinin “yerine getirilmediğini”
söylüyor:
“Bugünkü İran’da örgütlü
işçi hareketi, sadece sermayeye değil, emperyalizmin hibrit savaşıyla
şekillenen tüm siyasi ekonomiye de karşı çıkıyor. Bağımsız sendikalar, birikim
stratejisi, emekçilerin bölünmesi, düşük ücretler ve güvencesizlik üzerine
kurulu olan yerli bir kapitalist sınıfla yüzleşen düzen, örgütlü işçileri
varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. İşçi sömürüsü, günümüz koşullarında
iktidarın yeniden üretilmesinin temelini oluşturuyor.
Yaptırımlar, bu sınıf
dinamiğinin merkezinde yer alır. Sadece ekonomik savaş aracı olarak değil, aynı
zamanda içteki sınıfsal ilişkileri yeniden yapılandıran mekanizma olarak da
işlev görürler. Sermayeye, piyasalara ve küresel dolaşıma erişimi kısıtlayarak,
yaptırımlar eşitsiz birikim yaratır, Batı kapitalizminin bir uzantısı olarak
değil, rakibi olarak hareket eden oligarşik kapitalist fraksiyonu güçlendirir.
Özelleştirme, varlıkların yağmalanması ve devlet aracılı rantlara ayrıcalıklı
erişim yoluyla, bu sınıf, ekonominin stratejik sektörleri üzerinde tekelci
kontrolünü pekiştirir, ekonomik egemenliği siyasi güce dönüştürür. Böylece
yaptırımlar, kıtlık, mülksüzleştirme ve emeğin yoğunlaştırılmış sömürüsüne
dayanan birikime sahip bir komprador-milliyetçi burjuvazinin pekişmesini
kolaylaştırırken, aynı zamanda toplumsal yeniden üretimi elitlerin birikimine
tabi kılarak, halk egemenliğini de zayıflatır.
İmparatorluk güçleri
tarafından ayrılık, gösteri, şiddet veya rejim değişikliğini kışkırtmak
amacıyla kurgulanan veya araçsallaştırılan protestoların aksine, bu kitlesel
hareketlilik, İslam Cumhuriyeti devriminin yerine getirmediği sosyal adalet
vaadiyle, işçi haklarının anayasal olarak tanınmasıyla ve İran’ın
yaptırımlardan açık askeri saldırılara kadar uzanan sürekli emperyalist kuşatma
altındaki konumuna dair kolektif bir anlayışla kök salmıştı.”
Dutagi’nin
argümanı, CIA destekli “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketinin olumsuz örneğini,
görünüşte daha samimi olan ve benim de belirttiğim gibi, Kadın, Yaşam, Özgürlük
hareketinin organizatörleri tarafından açıkça desteklenen Asulaye protestosuyla
karşılaştırmak için kullanıyor.
Daha
da endişe verici olan, Dutagi’nin pozisyonunun mantıksal sonucu: yaptırımları
emperyalist kapitalizmin İran üzerindeki hâkimiyetinin ve İran’daki yerli “oligarkların”
ana nedeni olarak tanımlıyor. Ona göre bu oligarklar, uluslararası sermayeye
bağlı güçlerin işçi sınıfına uyguladığı baskının suç ortağıdırlar. Bundan, İran’ın
kendi sınırları içinde çalışan uluslararası sermayenin ajanlarından gerçekten
kurtulması için yaptırımların kaldırılması gerektiği sonucu çıkar. Bunun Dutagi’nin
niyeti olup olmadığına bakılmaksızın, yaptırımlardan arınmış bir İran’ın, Batı
İmparatorluğu’nun kabul edeceği şekilde yönetilen bir İran olduğu sonucu da
çıkar, çünkü Batı, İran pazarlarını Avrodolar piyasasının sömürüsüne açmadığı
sürece yaptırımları asla kaldırmayacaktır. Bu gerçeği hesaba katarsak,
emperyalizme çözüm kaçınılmaz olarak, yabancı ajanlar değil, yereldeki işçi
sınıfı tarafından yürütülen ve yaptırımların kaldırılmasında başarılı olması
için mutlaka mevcut İslam Cumhuriyeti’nden daha çok İmparatorluğun İran için
ekonomik emellerine uygun yeni bir rejimle sonuçlanması gereken yerli bir rejim
değişikliğidir. Tesadüf mü yoksa değil mi bilinmez, iç ayaklanma yoluyla rejim
değişikliği gündemi, Halkın Mücahitleri’nin ve bağlı olduğu konseyin dile
getirdiği hedeflerle oldukça benzerlik gösteriyor.
Dutagi’nin
ve İran Ulusal Direniş Konseyi’nin kullandığı mantık benziyor. Halkın
Mücahitleri eskiden Marksistti. Marksizm aynı zamanda Dutagi’nin çalışmalarını
da etkiliyor. 2025 tarihli ABD Kongresi raporuna göre bir tarihçi, Halkın Mücahitleri”nin
temel ideolojisini “İslam ve Marksizmin birleşimi” olarak tanımlıyordu.
Dutagi,
İslam Cumhuriyeti’ni devirecek, Marksist sınıf mücadelesi kavramlarıyla
şekillenmiş bir geçmişe sahip Halkın Mücahitleri gibi bir örgütün gelecekte
inşa edeceği İran’ı mevcut dini rejime göre bir ilerleme olarak görür müydü? Dutagi’ye
göre, yaptırımların kaldırılduğu, oligarşinin etkisinin azaldığı, ama ABD’nin
jeopolitik çıkarlarına uyulduğu gerçeklik daha mı ilericidir? Dutagi’nin
analizi bu konuda net bir şey söylemiyor. Bununla birlikte, mantığı kesinlikle
İran’daki ve Batı’daki kapitalistlerin nihayetinde aynı çıkara (uluslararası
sermayeye) hizmet ettiğini, yaptırımlar kaldırılırsa İran işçi sınıfının
oligarşiye meydan okumak için daha iyi bir konumda olacağını öne sürüyor. Bu
argüman çizgisiyle örtüşen ancak Dutagi’nin ulusal egemenliğin önemine yaptığı
vurguyla da çelişen bir nokta da, İran’ın özgürlüğünü güvence altına almanın
bir yolu olarak önerilen, Troçkistlere ait sürekli dünya devrimi anlayışıdır.
Dutagi,
bu perspektifin gerekli olduğunu söylüyor.
"İşçi haklarını
ulusötesi bir anti-emperyalist ufuk içine yerleştirmek, İran işçi hareketini
Gazze’den Venezuela’ya uzanan mücadelelerle ilişkilendirmek, [...] ücretleri
savunmak, yasal korumaları uygulamak ve işyeri gücünü pekiştirmek, emperyalist
egemenliğe direnmeye ve kolektif özgürleşme sürecini ilerletme çabalarından
ayrı ele alınamaz.”
Dutagi,
bu enternasyonalizmin, sendika hareketinin İran muhalefetinin batıdaki sağcı
ortaklarıyla olan bağlantılarından kaçınmasını sağlaması gerektiğini savunuyor.
Bu yaklaşımın uzaklaşmayı şart koştuğunu dile getiriyor.
“İran muhalefetinin
yurtdışındaki aşırı sağcı güçler ve Siyonist ağlarla olan ittifaklarıyla her
türlü işbirliğini reddediyor, bu ittifakların anti-emperyalist mücadeleyle
temelden bağdaşmadığını kabul ediyoruz.”
Bu
sınır garip bir şekilde belli bir hedefe göre çekiliyor. Eğer İran
muhalefetinin sağ kanadı ve Siyonist ortaklarıyla iş birliğinden kaçınılması
gerekiyorsa, uluslararası istihbarat camiasına tamamen entegre olmuş İran
Ulusal Direniş Konseyi gibi muhalif gruplar ne olacak?
Dutagi’nin
yazısı, Kadın, Yaşam, Özgürlük kampanyasını eleştiriyor olabilir, ancak
kampanyanın arkasında olan Halkın Mücahitleri ve İran Ulusal Direniş Konseyi’ne
doğrudan atıfta bulunmuyor. Dahası, eğer “Siyonist” gruplardan kaçınılması
gerekiyorsa, Dutagi, neden İlerici Enternasyonal ile iş birliği yapıyor, Suriye’deki
Siyonist projenin ortağı olan “2. İsrail”i argümanı için bir platform olarak neden
kullanıyor?
Dutagi’nin
pozisyonunun, İran sendika hareketinin imparatorluğun uluslararası rejim
değiştirme aygıtıyla işbirliğini tamamen dışlamadığı, sadece kendisini sıklıkla
uluslararası sermayenin güçlerine direniyormuş gibi gösteren “sosyalist”
enternasyonalin parçası olmayan kısımlarını dışladığı açık. Evet, sol da
emperyalist olabilir!
Şimdi
Dutagi’nin analizindeki temel bir kusur olarak gördüğüm noktaya geliyorum:
sermayeyi, bireysel ideolojik bakış açılarına ve kişisel motivasyonlara sahip
gerçek insanlar tarafından kullanılan bir araçtan ziyade, kendi gündemi olan,
kendi içinde tutarlı bir güç olarak ele alma eğilimi. Sermayenin kendi iradesi
yoktur. Kendi başına bilinçli bir varlık değildir, ancak yeterince sermayeye
sahip olanların içinde bulundukları sistemde avantaj elde etmek için
kullanabilecekleri bir araçtır. İnsanlar ve onların motivasyonları önemlidir.
İran
İslam Cumhuriyeti içinde hükümeti destekleyen ve sermayelerini hükümetin
çıkarları ve ülkenin Batı’dan bağımsızlığı için kullanan bireyler, rejim
değişikliği operasyonlarını İran pazarlarını İmparatorluğun sömürüsüne açmak
için bir araç olarak kullanan Batılı serbest piyasa savunucularından tamamen
farklı bir gündemle hareket ediyorlar. Dolayısıyla, sorun, sermayenin kendisi
değil, onu kimin ve hangi amaçla kullandığıdır. Küçük bir dipnot olarak, bu tespit,
Epstein’in kimi ortaklarının bize ne söyleyeceğine bakmadan, kanıta dayalı
komplo analizinin neden meşru bir araştırma yolu olduğunu ortaya koyuyor.
Dutagi’nin
iddialarına rağmen, rejim değişikliği amacıyla İran’a uygulanan yaptırımlar, en
azından İslam Cumhuriyeti’ni destekleyen İranlı oligarkların, kendilerinin
dışlandığı uluslararası finansal oligarşik elitin bir parçası olarak gerçekçi
bir şekilde değerlendirilemeyeceği anlamına gelir. İran’ın yönetici sınıfına
karşı direniş, İran ekonomisini boğarak, kaynak sömürüsünü kolaylaştırmayı
amaçlayan uluslararası finansa karşı direniş anlamına gelmez. İçerideki hiçbir
direniş, İran’a dışarıdan uygulanan yaptırım rejiminin yarattığı sorunları
çözemez.
Dahası,
Dutagi’nin analizi, emperyalizmin birçok kişinin iddia ettiği gibi “sol-sağ”
ikiliğine bağlı kalmadığını göz ardı ediyor. Daha önce de belirttiğim gibi,
emperyalist güçler, sadece sağ ve merkezle ittifak kurmakla kalmıyor, “sol” da
dâhil olmak üzere, tüm tarafları manipüle etmeye çalışıyorlar. Bu, elbette, “2.
İsrail” gibi emperyalist işgalleri destekleyen, açıktan anti-emperyalist
örgütleri içeren İlerici Enternasyonal'in ortaya çıkmasının nedenidir. Bu
bağlamda, “sol” ve “sağ” arasındaki mücadele, artık sığ kimlik politikalarına
indirgenmiştir.
Bugün
Dutagi, sol/sağ ayrışmasının bir tarafıyla aynı safta yer alarak bu oyunu
oynamaya kendini adamıştır. Elbette, “sol”da, “Rojava”/2. İsrail” örneğinde
olduğu gibi, sömürücü Avrodolar sistemine katılırken bile, kendisini “sol”
olarak tanımlayan bir hükümetin yükselişini mümkün kılacaksa, İslam Cumhuriyeti’nin
yıkılmasından oldukça memnun olacak birçok kişi vardır.
Troçkizm
ve Karşı-Devrim
Dutagi
kısmen haklı: İran’da yerel bir işçi hareketinin, İranlı işçilerin direnmesini
istediği güçlerle sıklıkla birlikte hareket eden uluslararasılaşmış bir solun
parçası olarak seferber olması gerektiğine dair savunusunun doğasında var olan
mantıksal çelişki, genel olarak solcu/Marksist jeopolitik analiz
yaklaşımlarındaki büyük bir kusuru ortaya koyuyor.
Özellikle
batıdaki Troçkist ve Marksist Yeni Sol, gerçek sosyalizmi kurmanın bir yolu
olarak uluslararasılaşmış bir “kalıcı devrim” fikrini sürekli olarak savunuyor.
Bu kavram, Troçki’nin Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nin gerçek anlamda
sosyalist değil, “yozlaşmış bir işçi devleti” olduğu fikrinden kaynaklanıyor. Bu
görüş örtük olarak ülkeyi gerçek sosyalizm yoluna geri döndürmek için Stalin’i
devirmeyi ve rejim değişikliğini gerekli görüyor. Troçki’nin ölümünden bu yana
geçen on yıllar içinde, genellikle batı istihbarat teşkilatları tarafından
desteklenen Troçkistler, Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştirilerini alıp
süsleyerek, başka yerlerdeki emperyalist rejim değişikliği operasyonlarını
haklı çıkarmak için sıklıkla başvurulan bir pozisyona dönüştürdüler.
Daha
önce de ifade ettiğim gibi:
“Kuzeydoğu Suriye’nin
işgalini destekleyen İngiltere merkezli Troçkist ve anarşist gruplar, CIA
rejimine verdikleri desteği haklı çıkarmak için Troçki’nin dünya çapındaki
devrim mantığına başvuruyorlar. Bu amaçla, işgalin Troçkist destekçileri, ABD
destekli YPG/SDG işgalcilerini bölgenin (kusurlu) devrimci öncüleri olarak
nitelendiriyorlar. […]
Troçki'nin kendi muhalif
grubu, Sovyetler Birliği’ne yönelik sabotaj eylemiyle, emperyalist uluslarla
işbirliği yapan bir örgütün, bu güçlerin amaç ve hedeflerine hizmet etmek üzere
kullanılma olasılığının yüksek olduğunu ortaya koymuştur.”
Troçkistler,
Suriye’deki rejim değişikliği gündemini desteklemek için kullandıkları aynı
mantığı İran’daki duruma da uyguladılar. Örneğin, Left Voice [“Solcu Ses”]
Ayetullah Humeyni’yi, Troçki’nin (yanlış bir şekilde) Stalin’le ilişkilendirdiği
role bağlıyor, onu “Bonapartist” bir lider olarak takdim ediyor:
“Bonapartist bir yönelime
sahip gerici bir figür olarak Humeyni’nin rolü, baskıcı aygıta olan güçlü
bağlılığıyla olduğu kadar, burjuvazi ile işçi kitleleri arasındaki sınıfsal
ayrılıkları uzlaştırmayı amaçlayan popülist İslami söylemiyle de ortaya
konmuştur.”
Her
ne kadar yazısı World Socialist Web Site’da [“Dünya Sosyalizmi İnternet
Sitesi”] yayınlanmış olsa da Dutagi’nin Troçkist olduğunu söyleyemeyiz. Ama gene
de İran Devrimi’nin sosyal adalet konusunda “yerine getirmediği vaadinden”
bahseden, “komprador ulusal burjuvazisini” eleştiren söylemi, modern rejim
değişikliğini destekleyen Troçkist bakış açısının belirleyici özelliklerini
kesinlikle yansıtıyor. Bu yönelim, emperyalist rejim değişikliğine dolaylı ya
da doğrudan destek sunuyor. Zemin hazırlıyor. Peki bu gerçeklikte Batılı sosyalistler,
İran’daki durum ve oradaki işçi sınıfının içinde bulunduğu zor durum konusunda
ne yapmalı?
Önerim,
İran halkını ve hükümetini kendi hallerine bırakmaktır. Dutagi’nin kendisinin
de kabul ettiği gibi, belirttiği hedeflere ulaşmada sürekli başarısız olan
Batılı solun tavsiyesine veya İlerici Enternasyonal’in (Progressive
International) gibi kendi kendine gelin güvey olan uluslararası solcu
kuruluşların desteğine ihtiyaçları yok.
Küba
gibi yaptırım uygulanan diğer ülkelerde olduğu gibi, İran hükümeti ve halkının
yapabileceği tek şey, Batı’nın sömürücü kapitalizminin sunduğu seçenek karşısında
halkları için daha iyi bir yaşam kurmaktır.
İslam
Cumhuriyeti, Şah’ın iktidarı döneminde Batı emperyalizminin vekil gücü olmaktan
çıktığından beri, halkı için daha iyi bir yaşam kurmuş gibi görünüyor. Örneğin,
1979’da İran’da doğumda ortalama yaşam beklentisi 58 iken, aynı dönemde
İngiltere’de bu rakam 73’tü. Buna karşılık, 2025’te İranlıların yaşam
beklentisi 77’ye yükseldi; bu, İngiltere’de doğumda ortalama yaşam
beklentisinin 82’ye ulaştığı koşullarda, yaklaşık 20 yıllık bir artış anlamına
geliyor. Bu artışın büyük bir kısmının İran’ın büyük ekonomik yaptırımlara
maruz kaldığı bir dönemde gerçekleşmiş olması, bunu önemli bir başarı haline
getiriyor ve muhtemelen İslam Cumhuriyeti'nin yurt dışından gelen büyük baskıya
rağmen ayakta kalmasının nedenini açıklıyor.
Batılılar,
kendi hükümetlerinin uyguladığı yaptırım politikalarının İran halkı üzerindeki
etkisinden endişe duyuyorlarsa, İranlıları “yerli” işçi protestoları veya
yabancı destekli renkli devrim yoluyla direnişe çağırmak yerine, bu özel soruna
somut bir çözüm sunmalıdırlar. Sonuçta, bu tür eylem çağrıları aynı pratik
amaca hizmet etmektedir.
Sonuç
olarak, İran halkı, hükümetteki her bir “ilerici” reformcuyu görevden almayı
içeren içsel bir değişim istese bile, İlerici Enternasyonal gibi Batı
emperyalizminin solcu bekçilerinin bu konuda yorum yapması veya herhangi bir
şekilde müdahil olması doğru olmayacaktır.
Phil Bevin
17 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder