Söze,
içinde bulunduğumuz çağın ruhunu tüm canlılığıyla yansıtan dört olaya değinerek
başlayalım.
2025
yılının Ağustos ayının sonlarında, Çin'in kuzeyindeki liman kenti Tianjin’de, Şi
Cinping, Narendra Modi ve Vladimir Putin, İran, Pakistan ve Orta Asya
cumhuriyetleri gibi Batı harici dünyada yer alan 23 ülkenin devlet
başkanlarıyla birlikte, küresel GSYİH’nin yaklaşık %36’sını, dünya nüfusunun
ise %40’ını temsil eden ekonomik ve stratejik bir ittifakın kurulmasını öngören
anlaşmaya imza attı.
Ertesi
gün Pekin’de, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı yenilginin sekseninci
yıldönümü kutlamaları sırasında Çin, dünyaya sahip olduğu o müthiş askeri
gücünü gösterme imkânı buldu. Düzenlenen geçit töreninde, ABD’ye ulaşabilen,
Pasifik Okyanusu üzerindeki üslerini yok etme kabiliyetine sahip balistik füzelerin
yanı sıra, insansız hava araçları, otonom gemiler, robot köpekler, dijital hava
savunma sistemleri ve hibrit savaş aygıtları gibi yeni nesil dijital silahlar
da tanıtıldı. Bunların hepsi, Çin’in rakipsiz göründüğü savaş sahasında üstünlük
sağlama konusunda hayati önem taşıyor.
Bu
sırada, okyanusun öte yakasında, Beyaz Saray’da Trump ve şürekası, büyük
dijital şirketlerin (Alphabet, Amazon, Apple, Meta ve Microsoft) CEO’larıyla
yemek yedi. Cisco, Nvidia, Oracle ve Palantir gibi firmaların temsilcileri de yemeğe
katılmak suretiyle ABD’deki dijital ekosisteme ait resim tamamlanmış oldu.
Yemeğin amacı, hükümet ile çoğunlukla Silikon Vadisi’nde faal olan, misyonu
Amerika’nın sallantıda olan, özellikle Yapay Zekâ (YZ) alanındaki teknolojik
üstünlüğünü korumak olan köklü dijital oligopoller arasındaki ittifakı
sağlamlaştırmaktı.
Büyük
teknoloji şirketleri için bu davet, son derece memnuniyet vericiydi. Askeri
harcamalar, giderek daha kârlı bir gelir kaynağı haline geldi. Trump’ın son
teknoloji ürünü havacılık ve dijital teknolojiler üzerine kurulu yeni füze
savunma kalkanı için ayırdığı trilyonlarca dolar, dijital endüstrinin iletişim,
eğlence ve reklâmcılıktan gözetim, toplumsal kontrol ve askeri uygulamalara
doğru kaydığı sürecin son adımını teşkil ediyordu.
Dijital
dünyanın askerileştiği süreci en iyi anlatan olaysa şu: 5 Eylül 2025’te Trump,
Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi. Böylelikle bakanlık,
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesinden bir yıl önce, 1940’ta sahip olduğu isme
geri döndü.
Bu
arada, dünya genelinde sürmekte olan çatışmalar, hiçbir azalma belirtisi
göstermeden, tüm yıkıcılığıyla, alanını genişleterek devam ediyor. Hindistan ve
Pakistan ile Kamboçya ve Tayland arasında yeni gerilim noktaları ortaya
çıkıyor; bu da jeopolitik gerilimleri derinleştiriyor, küresel ekonominin
parçalanma sürecini hızlandırıyor. Kayıpların ulaştığı korkunç bilanço, nükleer
bir çatışma da dâhil olmak üzere, giderek artan bir tırmanma riskini
beraberinde getiriyor.
Askeri-Dijital
Kompleks ve Yeni Dünya Düzen(s)i(zliği)
İnternetin
doğduğu günlerde dijitalleşme, bilgi ve ekonomik fırsatların herkese açık hale gelmesi,
her şeyden önce barışın sağlanması ve demokrasinin güçlendirilmesi gibi serbest
piyasanın özgürleştirici erdemleri olarak sıralanan hedeflere ulaşmak için
gerekli yol olarak müjdelenmişti. Görünüşe bakılırsa, bugün dijitalleşme eski
çelişkileri yeniden diriltiyor.
Dijitalleşme,
sadece iletişim, üretim ve tüketim biçimlerimizi devrimcileştirmekle kalmadı,
aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik ve teknolojik güç
yoğunlaşmasına da yol açtı. 2024 ve 2025 yıllarında ABD merkezli büyük
teknoloji şirketlerinin piyasa değerlerini, gelirlerini ve kârlarına baktığımızda
şu görülüyor: Mart 2025’te bu şirketlerin toplam piyasa değerleri, Almanya’nın
GSYİH’sinin üç katıydı, tüm Avro Bölgesi’nin (16 trilyon doları bulan) GSYİH’sına
yakındı. 2024’te gelirlerdeki toplam kâr payları yüzde 27’yi buluyordu ki bu,
ABD’li şirketler için çok yüksek bir değer. Ar-Ge harcamaları ise gelirlerin yüzde
13’ünü teşkil ediyordu.
Bu
teknolojik-ekonomik güç yoğunlaşması, yirminci yüzyılın başlarındaki büyük
sanayi tekellerinin yayılmacı stratejileriyle savaşı ilişkilendirerek
kapitalizmin emperyalist doğasını ortaya koyan Hobson ve Lenin gibi
düşünürlerin tezlerine yeni bir soluk getiriyor. Eşitsizlik, istikrarsızlık,
siyasi ve kurumsal sistemlerdeki kırılmalar gibi eski çelişkiler, savaş
şahsında “doğal” bir çıkış yolu buluyorlar. Bugün bu çelişkiler, yüzlerine yeni
bir teknolojik maske geçiriyorlar.
Çatışma,
pazarların, teknolojilerin ve kritik hammaddelerin kontrolü için giderek
şiddetlenen bir mücadeleye kilitlenmiş iki askeri-dijital kompleks, ABD ile Çin
arasında cereyan ediyor. Dijital denilen alan, bu iki ülkenin ayrıcalıklı savaş
sahası haline geldi: Dijital alanının oligopollerinin (sürekli gözetim ve
hizmetlerine güvenenlerden veri elde ederek) kârlarını maksimize etme
stratejilerinin, bu şirketlerin devletlerinin güvenlik, jeopolitik ve askeri
hedefleriyle birleştiği devasa bir panoptikonda yaşıyoruz.
Bu,
sapkın bir ittifak. Özel sermaye, altyapıları (veri merkezleri, denizaltı
kabloları), teknolojileri (bulut ve yapay zekâ) ve her türden toplumsal ve
ekonomik faaliyetin yürütülebilmesi için vazgeçilmez olan, yabancıların
ulaşamadıkları örgütler içerisinde örtük olarak belirli bir gövdeye kavuşan
veya biriktirilen bilgiyi tekeline aldı.
Devlet,
bu sürecin önünü açtı. Arada açığa çıkan gerilimlere ve çelişkilere rağmen, ona
pek fazla direnmedi. Onunla karşılıklı bağımlılık ilişkisi içine girdi. Devletin
büyük teknoloji şirketlerinin teknolojik ve altyapısal kapasiteleri olmadan işlemesi
mümkün değil. Bu imkân ve beceriler olmadan, sivil ve askeri hedeflerin büyük bir
kısmına ulaşılamazdı. Devlet, ayrıca kamuoyunun ve siyasi uzlaşmanın
şekillendiği (sosyal) platformları kontrol edenlerin ekonomik gücünü sınırlamak
konusunda da pek istekli değil.
ABD
ve Çin hükümetleri, kendi büyük teknoloji şirketleri aracılığıyla, diğer
ülkeleri dijital kontrol alanları bünyesinde tutabiliyorlar. Bu sayede sürekli
ve paha biçilmez bir bilgi akışı sağlayan “gözlere ve kulaklara” sahip olabiliyorlar.
Ancak
bağımlılık, ters yönde de işliyor. Büyük teknoloji şirketleri için devletle
istikrarlı bir ittifak kurmak, isteğe bağlı bir mesele değil, hayatta kalma
meselesidir. Kârları, ağ altyapılarını ve bunlardan geçen verileri
tekelleştirme yeteneklerine bağlıdır. Düşmanca düzenlemeler veya bu altyapıları
devlet kontrolü altına alma girişimleri, birikim kapasitelerini ciddi şekilde
sınırlayabilir, hatta yok edebilir. Vergi oranlarındaki ciddi artışlar da aynı
etkiye yol açar.
Dünya
ekonomisinin, ticari, teknolojik-askeri savaşlar ve yaygın belirsizlik sebebiyle
yavaşlaması durumunda, devlet ve özellikle askeri harcamalar, kâr marjlarını
korumak için hayati bir can simidi haline gelir.
Savaş,
ayrıca teknolojik fırsatlar da sunar. Büyük teknoloji şirketlerinin zaten hâkim
oldukları (otomatik komuta-kontrol sistemleri, yapay zekâ ve otonom silahlar
gibi) alanlar, askeri araştırmalara büyük miktarda fon aktarılmasını sağlar.
Çatışmalara aktif katılım, yeni uygulamaların aşırı koşullar altında, denetim
veya etik kısıtlamalardan uzak bir şekilde geliştirilebileceği eşsiz bir test
alanı da sunar.
Ekonomi,
Teknoloji ve Savaş
Ekonomi,
teknoloji ve savaş arasındaki ilişki nedir? Tarih ve ekonomi teorisi,
teknolojik evrimi yönlendiren bu tekrarlayan sarkaç hakkında bize ne
öğretebilir? Bu sarkaç, bazen sağlık veya çevre alanındaki ilerlemeler aracılığıyla
insan yaşamının iyileştirilmesine, bazen de ölüme neden olan araçların
çoğalmasına ve geliştirilmesine yol açar.
Peki,
teknolojiye dair hâkim paradigmanın, bizim makalemiz bağlamında, dijitale dair
paradigmanın askerileştirilmesi ne tür sonuçlar üretmektedir? Büyük teknoloji
şirketlerinin eşi benzeri görülmemiş gücünü nasıl açıklayacağız? Dijital
alanında faal olan tekellerin yıkıcı etkilerine dair onlarca yıllık kanıt ve
siyasi eleştiriye rağmen, bu güç, neden hiçbir zaman ciddi bir şekilde
sorgulanmadı?
Çağdaş
toplumu dijital alanının oligopollerine bağımlı kılan mekanizmaları inceleyerek
bu sorulara cevap vermeye çalışacağız.
Büyük
teknoloji şirketlerinin gücü, savaşın dijitalleşmesiyle paralel olarak büyüdü.
Peki, dijital teknolojilerin geçmiş ve günümüz çatışmalarındaki rolü nedir? Bu
teknolojilerin kısmen askeri hedeflere yönlendirilmesi, büyük dijital
şirketlerin doğasını nasıl değiştirdi?
İlk
olarak, otonom silahlar ve yapay zekâ tabanlı karar destek sistemlerini ele
alalım: Bu araçların artan önemi, muazzam sonuçlar doğuruyor. Askeri-dijital
kompleks içerisinde büyük teknoloji şirketlerinin etkisini artırıyor; karar
alma süreçlerini hızlandırırken, insan müdahalesi alanını daraltıyor ve çatışmaların
tırmanması riskini artırıyor. Ayrıca, şimdiye dek nükleer çatışmayı önleyen
caydırıcılık mekanizmalarını ortadan kaldırıyor.
ABD
örneğinde, büyük teknoloji şirketleri ile askeri aygıtın kaynaştığı gerçeğini,
yalnızca dijital alanında faal olan oligopollerin kârlarını besleyen çoğu
kritik önemi haiz altyapı ve teknolojilerle ilgili sözleşmelerin sayısındaki
artışta değil, aynı zamanda hükümetin sanayi ve teknoloji politikasının
dönüşümünde de görebiliyoruz.
Özel
sektörün oynadığı rol artıyor, bu koşullarda büyük teknoloji şirketlerinin
araştırma ve inovasyon stratejilerini şekillendirmesine imkân sağlamak için (sivil
alandan askeri alana teknoloji transferini teşvik etmek amacıyla Silikon Vadisi’nde
kurulan, Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma İnovasyon Birimi türünden) yeni
kurumlar ortaya çıkıyor. Askeri müesses yapı, bu kurumlardan tek bir şey talep ediyor
o da hız. Ordu, yeni uygulamaların sivil alandan askeri alana transfer edilmesi
sürecini hızlandırmak istiyor. Buna karşılık, büyük teknoloji şirketleri,
muazzam kamu kaynaklarını ele geçiriyor, böylelikle tekelci güçlerini koruyorlar.
Çin’de
Bir Askeri-Dijital Kompleks Mevcut mu?
ABD,
kısmen büyük teknoloji şirketlerinin hızlı yükselişi sayesinde, dünya
ekonomisine hâkimmiş gibi göründüğü koşullarda, Pasifik’in diğer tarafında aynı
derecede önemli bir şey yaşandı. Çin, uluslararası ticarete açılmaya dönük
adımları güçlü kamu müdahalesi ve uzun vadeli sanayi planlamasıyla
ilişkilendirmek suretiyle, kendi hızlı ekonomik ve teknolojik yükselişini
gerçekleştirdi. Bu strateji, Pekin'in Washington ile arasındaki farkı
kapatmasını, dijital sektör de dâhil olmak üzere, Çin’in önemli üretim
zincirleri üzerinde kontrol sahibi olmasını sağladı.
ABD
ve Avrupa, kendi üretim kapasitelerini istikrarlı bir şekilde yitirirken, Çin,
çoğu mal ve bileşenin vazgeçilmez üreticisi haline geldi. Ayrıca, kendi büyük
teknoloji devleri (Alibaba, Baidu, Huawei ve Tencent) etrafında şekillenen,
Amerikan muadiliyle rekabet edebilecek bir dijital ekosistem kurabilen tek ülke
haline geldi. Bu ekosistem, Çin’in büyük teknoloji firmalarının sistemik yapısı
ile dijital altyapı ve teknolojilerin geliştirilmesindeki merkezi rolleri göz
önüne alındığında bazı yönlerden benzer olsa da, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP)
büyük şirketlerin davranış ve stratejilerine doğrudan nüfuz etme becerisiyle
birlikte şekillenen derin farklılıkları da içeriyor.
Peki
, Çin tarzı bir askeri-dijital kompleks mevcut mu? Burada da ABD’dekine benzer
eğilimlerin ortaya çıktığını görüyoruz. ABD ile gerilim arttıkça ÇKP ile
Alibaba ve Tencent gibi firmalar arasındaki bağ daha da güçleniyor. Askeri
uygulamalar, Çin’in teknoloji ve araştırma stratejisine de hâkim oluyor, bu da
Çin’in üretken yapay zekâ, kuantum hesaplama ve otonom silahlanma gibi kritik
alanlarda rakibini etkilemesini sağlıyor.
Askeri
ve Dijital Kompleksler Arasındaki Çatışma
İki
askeri-dijital kompleks arasındaki çatışma, artık herkesin gözü önünde cereyan
ediyor. İlk Trump yönetiminden bu yana ABD, Çin’in dijital alanındaki
yükselişini engellemek için tasarlanmış önlemlere başvurdu: Çin’in ilerleme
sürecini yavaşlatmayı amaçlayan son teknoloji ürünü mikroçiplerin (ve bunları
üretmek için gereken makinelerin) ihracatına kısıtlamalar getirdi. Çinli
teknoloji firmalarının pazar erişimini sınırlamak için Avrupa da dâhil olmak
üzere müttefiklerine baskı uyguladı. Huawei’nin kurucusunun kızının (Washington’ın
isteği üzerine) Kanada’da tutuklanması gibi gerilimi alenen tırmandıran kimi
adımlar attı. Huawei, sıradan bir şirket değildi, Çin’in telekom ağları için
temel bileşenler üreterek işe başlayan, yirmi yıldan kısa bir sürede küresel ağ
endüstrisine hâkim olan dev bir kuruluştu. Şirket, tüm bunları, güvenlik
teşkilâtı ve Halk Kurtuluş Ordusu ile güçlü bağlar kurarak başardı.
Trump’ın
Beyaz Saray’a dönüşü, ABD stratejisi konusunda genel bir belirsizliğin ve
öngörülemezliğin hüküm sürdüğü koşullarda dahi, çatışmayı daha da tırmandırdı.
Trump’ın, ABD’nin ticaret açığı verdiği ülkelerden yapılan tüm ithalatlara
gümrük vergisi uyguladığı gün olan 2 Nisan 2025’i “Kurtuluş Günü” olarak
adlandırmasının ardından gelen karşılıklı misillemeler, oyundaki güçleri ve
dijital sektörün çatışmadaki merkezi rolünü açıkça ortaya koydu. Çin, ABD’nin
getirdiği gümrük vergilerinden en çok etkilenen ülkeler arasındaydı (Çin
ithalatına uygulanan ilk %34’lük vergi ve Shein ile Temu gibi e-ticaret
platformları için çok önemli bir uygulama olarak 800 doların altındaki
gümrüksüz gönderilere izin veren muafiyetlerin kaldırılması önemli sonuçlar
doğurdu.) Trump, Pekin’in misilleme yapması durumunda gümrük vergilerini daha
da yükselteceği tehdidinde bulundu.
Çin’in
cevabı salt misillemenin çok ötesine geçti. Çin, bu noktada Washington’ın baskı
uygulamaya dönük emellerini boşa düşürecek bir güce sahipti. ÇKP, 18 Sayılı
Bildiri ile nadir toprak elementlerinin (yer kabuğunda az bulunmamalarına
rağmen, düşük konsantrasyonları nedeniyle çıkarılması ve ayrıştırılması zor
olan benzersiz özelliklere sahip kimyasal elementlerin) ve bunlara bağlı doğal
mıknatısların ihracatına kısıtlamalar getirdi. Çin, dünya mıknatıs üretiminin
yaklaşık yüzde 90’ını ve rafineri kapasitesinin yüzde 60’ını karşılıyor.
Bu
malzemeler, çok çeşitli dijital cihazların üretiminde vazgeçilmez unsurlardır. Füze
savunma sistemleri ile yeni nesil savaş uçaklarının kritik bileşenleridir. Bu
stratejik sektörler üzerindeki kontrol ve ABD ile Çin ekonomilerini birbirine
bağlayan, göründüğünden daha derin olan bağımlılık ilişkisi, Çin’in müzakere sürecinde
elini epey güçlendirdi. Trump, bu gerçekle yüzleşerek, geri adım attı: tavrını
yumuşattı ve Çin ithalatına yönelik cezaları en aza indiren ikili görüşmeler
başlattı. Kısa süreli bir karşılıklı atışma yaşandı. Bu atışma sonrası, Çin’in nadir
toprak elementleri ve mıknatısların ihracatına yönelik yeni kısıtlamalar getirmesi
ihtimali karşısında gerilim bir an için azaldı. Bu gelişme, dijital endüstrinin
ve birbirine bağlı tedarik zincirlerinin, iki blok arasındaki çatışmanın
dengesini ve gelişimini şekillendirmedeki merkezi rolünü ortaya koydu.
Avrupa:
İki Arada Bir Derede
Peki
ya Avrupa? İki askeri-dijital kompleks arasında cereyan eden çatışmanın
ortasında kalan Avrupa, fillerin tepiştiği yerde ezilen çim gibi. Dijital
altyapı ve hizmetler konusunda büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Avrupa pazarlarına
Amerika’nın büyük teknoloji şirketleri hâkim, bu şirketler muazzam miktarda
veriyi emiyor, bu da bağımlılığı daha da derinleştiriyor.
Ticaret
alanıyla ilgili olarak yürütülen müzakerelerde Trump, tavrını açıkça ortaya
koyuyor: “Büyük teknoloji şirketlerine karşı alınacak her türlü cezalandırıcı
önlem, Avrupa’ya karşı misillemelere yol açacaktır” diyor. Teknolojik
bağımlılık, böylece askeri alandaki itaatle iç içe geçiyor. ABD bu durumu,
Avrupa’yı Çin’den olabildiğince uzak tutmak için kullanırken, bir yandan da Avrupa’nın
yeniden silahlanma politikasını destekliyor. Bu politika, kaynakları ABD’ye ait
askeri-dijital kompleksine aktarma, böylece onu güçlendirme amacını güdüyor.
Kendi
kendini baltalayıp duran, sanayi stratejisine (silah alımına hizmet etmediği
sürece) pek yer bırakmayan bir ekonomi politikasının verili sınırlarına mahkûm
olan Avrupa, düzenlemelerle yetiniyor. Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR),
Dijital Pazarlar Yasası (DMA) ve Dijital Hizmetler Yasası (DSA) gibi özenle
hazırlanmış önlemler, büyük dijital şirketlerin gücünü sınırlamayı amaçlıyor:
kişisel verilere sınırsız erişimlerini kısıtlıyor, dijital hizmet sağlayıcılar
arasında rekabeti teşvik ediyor, hâkim durumun kötüye kullanılması durumunda
yaptırımlar uyguluyor.
Ancak,
böylesine gelişmiş bir yasal çerçeveye rağmen, bu önlemlerin güç dengesini
gerçekten değiştirebileceğini söylemek zor. Avrupa, bunu yapabilecek teknolojik
ve üretim özerkliğine sahip değil. ABD ve Çin’inkine benzer yetenekler
geliştirmekse yıllar, belki de on yıllar alır. Bu yeteneklerin geliştirilmesi,
günümüzde jeopolitik gerilimin tırmandığı koşullarda imkânsız görünen, (özellikle
hammadde, bileşen ve bilgi alışverişi alanlarında) kurulacak beynelmilel
işbirliklerine ihtiyaç duyuyor.
Dijital
sektörü askerileştirilince, kaynaklar ve uzmanlık, dijitalin insanlığın mevcut
halini iyileştirebilecek, küresel işbirliğini teşvik edebilecek kullanım
biçimlerinden uzaklaşıyor. Dijital alanına hâkim olan tekellerin devletlerin
emperyalist emelleriyle birleşmesi, eşitsizliği derinleştiriyor, demokrasiyi
zayıflatıyor, dünya savaşı riskini artırıyor.
Yeni
Şeytanî Anlaşma ve Toplumsal Çatışmaların Rolü
Yeni
bir şeytanî anlaşmanın imzalandığına tanıklık ediyoruz. Bu anlaşma, dünyayı
uçuruma doğru sürüklüyor. Silahlanma yarışı, büyük teknoloji şirketlerinin (özellikle
askeri harcamalardaki artıştan pay almak isteyen geleneksel silah üreticilerinin)
tekelci kârlarını artırmaya yarıyor. Bu kârları korumak için, büyük dijital
şirketler, saldırgan, savaş yanlısı stratejileri destekliyor, askeri ve
istihbari operasyonlara doğrudan katılmaktan çekinmiyorlar.
Buna
karşılık, devlet de finansal, altyapısal ve teknolojik kapasitelerinden
vazgeçemiyor. Bu nedenle, bu şirketlerin tekellerine meydan okumaktan kaçınıyor,
büyük teknoloji şirketlerinin kontrolündeki araçlara olan bağımlılığın
derinleşmesine göz yumuyor.
Peki,
bu şeytanî anlaşmaya nasıl karşı koyabiliriz? Dijital teknolojiler, Ukrayna ve
Filistin’de olduğu gibi, toplumsal kontrol yanında, insanların ve eşyanın yok
edilmesi için kullanılıyorlar. Onların başka amaçlar için kullanılmasını nasıl
sağlayabiliriz?
Umudu,
savaşa ve toplumun askerileştirilmesine karşı verilen mücadeleler ile
kapitalist gücün yoğunlaşmasına karşı hayat ve çalışma koşullarını
iyileştirmeyi amaçlayan mücadelelerin kademeli olarak yakınlaşmasında aramak
gerekiyor.
Alphabet
ve Amazon’da mühendisler, askeri uygulamaların geliştirilmesine karşı çıkıyorlar.
Eylemciler, İsrail ordusu tarafından kullanılan verilerin ve algoritmaların
depolandığı Microsoft veri merkezlerini işgal etmeye çalışıyorlar. Amazon İşçi
Sendikası Başkanı Chris Smalls, askeri ablukayı kırmak ve bitap düşmüş nüfusa
insani yardım ulaştırmak amacıyla Gazze’ye düzenlenen Özgürlük Filosu’na
iştirak ediyor. Bu adımların, askeri-dijital kompleksin işleyişini bozması
mümkün değil. Ancak, en azından ekonomik gücün yoğunlaşması, oligopollerin
hammadde, teknoloji ve pazarları ele geçirme mücadelesi ile toplumun askerileştirilmesi
arasındaki bağa dair bilincin arttığına tanıklık ediyoruz.
Bireysel
düzeyde, askeri-dijital kompleksle mücadele, kullandığımız teknolojilere ve
cihazlara eleştirel bir yaklaşım benimsememizi gerekli kılıyor. Büyük teknoloji
şirketlerinin dayattığı tam gözetimi reddetmek, toplumsal marazların
yayılmasına ve kamusal alanların metalaştırılmasına doğrudan katkıda bulunan
sosyal medya gibi araçlarla eleştirel bir şekilde etkileşim kurmak (veya uygun
olduğunda onları reddetmek), sosyal adaleti ve demokratik sürdürülebilirliği
korumak için elzem. Bu aynı zamanda, yeni ve daha yıkıcı çatışmalara doğru evrilecek
olan yarışın kaçınılmaz hale gelmesini önlemenin de bir yolu.
Dario Guarascio
12 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder