19 Şubat 2026

,

Her Şey Askeri-Dijital Kompleksin Kontrolünde mi?


Söze, içinde bulunduğumuz çağın ruhunu tüm canlılığıyla yansıtan dört olaya değinerek başlayalım.

2025 yılının Ağustos ayının sonlarında, Çin'in kuzeyindeki liman kenti Tianjin’de, Şi Cinping, Narendra Modi ve Vladimir Putin, İran, Pakistan ve Orta Asya cumhuriyetleri gibi Batı harici dünyada yer alan 23 ülkenin devlet başkanlarıyla birlikte, küresel GSYİH’nin yaklaşık %36’sını, dünya nüfusunun ise %40’ını temsil eden ekonomik ve stratejik bir ittifakın kurulmasını öngören anlaşmaya imza attı.

Ertesi gün Pekin’de, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı yenilginin sekseninci yıldönümü kutlamaları sırasında Çin, dünyaya sahip olduğu o müthiş askeri gücünü gösterme imkânı buldu. Düzenlenen geçit töreninde, ABD’ye ulaşabilen, Pasifik Okyanusu üzerindeki üslerini yok etme kabiliyetine sahip balistik füzelerin yanı sıra, insansız hava araçları, otonom gemiler, robot köpekler, dijital hava savunma sistemleri ve hibrit savaş aygıtları gibi yeni nesil dijital silahlar da tanıtıldı. Bunların hepsi, Çin’in rakipsiz göründüğü savaş sahasında üstünlük sağlama konusunda hayati önem taşıyor.

Bu sırada, okyanusun öte yakasında, Beyaz Saray’da Trump ve şürekası, büyük dijital şirketlerin (Alphabet, Amazon, Apple, Meta ve Microsoft) CEO’larıyla yemek yedi. Cisco, Nvidia, Oracle ve Palantir gibi firmaların temsilcileri de yemeğe katılmak suretiyle ABD’deki dijital ekosisteme ait resim tamamlanmış oldu. Yemeğin amacı, hükümet ile çoğunlukla Silikon Vadisi’nde faal olan, misyonu Amerika’nın sallantıda olan, özellikle Yapay Zekâ (YZ) alanındaki teknolojik üstünlüğünü korumak olan köklü dijital oligopoller arasındaki ittifakı sağlamlaştırmaktı.

Büyük teknoloji şirketleri için bu davet, son derece memnuniyet vericiydi. Askeri harcamalar, giderek daha kârlı bir gelir kaynağı haline geldi. Trump’ın son teknoloji ürünü havacılık ve dijital teknolojiler üzerine kurulu yeni füze savunma kalkanı için ayırdığı trilyonlarca dolar, dijital endüstrinin iletişim, eğlence ve reklâmcılıktan gözetim, toplumsal kontrol ve askeri uygulamalara doğru kaydığı sürecin son adımını teşkil ediyordu.

Dijital dünyanın askerileştiği süreci en iyi anlatan olaysa şu: 5 Eylül 2025’te Trump, Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi. Böylelikle bakanlık, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesinden bir yıl önce, 1940’ta sahip olduğu isme geri döndü.

Bu arada, dünya genelinde sürmekte olan çatışmalar, hiçbir azalma belirtisi göstermeden, tüm yıkıcılığıyla, alanını genişleterek devam ediyor. Hindistan ve Pakistan ile Kamboçya ve Tayland arasında yeni gerilim noktaları ortaya çıkıyor; bu da jeopolitik gerilimleri derinleştiriyor, küresel ekonominin parçalanma sürecini hızlandırıyor. Kayıpların ulaştığı korkunç bilanço, nükleer bir çatışma da dâhil olmak üzere, giderek artan bir tırmanma riskini beraberinde getiriyor.

Askeri-Dijital Kompleks ve Yeni Dünya Düzen(s)i(zliği)

İnternetin doğduğu günlerde dijitalleşme, bilgi ve ekonomik fırsatların herkese açık hale gelmesi, her şeyden önce barışın sağlanması ve demokrasinin güçlendirilmesi gibi serbest piyasanın özgürleştirici erdemleri olarak sıralanan hedeflere ulaşmak için gerekli yol olarak müjdelenmişti. Görünüşe bakılırsa, bugün dijitalleşme eski çelişkileri yeniden diriltiyor.

Dijitalleşme, sadece iletişim, üretim ve tüketim biçimlerimizi devrimcileştirmekle kalmadı, aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik ve teknolojik güç yoğunlaşmasına da yol açtı. 2024 ve 2025 yıllarında ABD merkezli büyük teknoloji şirketlerinin piyasa değerlerini, gelirlerini ve kârlarına baktığımızda şu görülüyor: Mart 2025’te bu şirketlerin toplam piyasa değerleri, Almanya’nın GSYİH’sinin üç katıydı, tüm Avro Bölgesi’nin (16 trilyon doları bulan) GSYİH’sına yakındı. 2024’te gelirlerdeki toplam kâr payları yüzde 27’yi buluyordu ki bu, ABD’li şirketler için çok yüksek bir değer. Ar-Ge harcamaları ise gelirlerin yüzde 13’ünü teşkil ediyordu.

Bu teknolojik-ekonomik güç yoğunlaşması, yirminci yüzyılın başlarındaki büyük sanayi tekellerinin yayılmacı stratejileriyle savaşı ilişkilendirerek kapitalizmin emperyalist doğasını ortaya koyan Hobson ve Lenin gibi düşünürlerin tezlerine yeni bir soluk getiriyor. Eşitsizlik, istikrarsızlık, siyasi ve kurumsal sistemlerdeki kırılmalar gibi eski çelişkiler, savaş şahsında “doğal” bir çıkış yolu buluyorlar. Bugün bu çelişkiler, yüzlerine yeni bir teknolojik maske geçiriyorlar.

Çatışma, pazarların, teknolojilerin ve kritik hammaddelerin kontrolü için giderek şiddetlenen bir mücadeleye kilitlenmiş iki askeri-dijital kompleks, ABD ile Çin arasında cereyan ediyor. Dijital denilen alan, bu iki ülkenin ayrıcalıklı savaş sahası haline geldi: Dijital alanının oligopollerinin (sürekli gözetim ve hizmetlerine güvenenlerden veri elde ederek) kârlarını maksimize etme stratejilerinin, bu şirketlerin devletlerinin güvenlik, jeopolitik ve askeri hedefleriyle birleştiği devasa bir panoptikonda yaşıyoruz.

Bu, sapkın bir ittifak. Özel sermaye, altyapıları (veri merkezleri, denizaltı kabloları), teknolojileri (bulut ve yapay zekâ) ve her türden toplumsal ve ekonomik faaliyetin yürütülebilmesi için vazgeçilmez olan, yabancıların ulaşamadıkları örgütler içerisinde örtük olarak belirli bir gövdeye kavuşan veya biriktirilen bilgiyi tekeline aldı.

Devlet, bu sürecin önünü açtı. Arada açığa çıkan gerilimlere ve çelişkilere rağmen, ona pek fazla direnmedi. Onunla karşılıklı bağımlılık ilişkisi içine girdi. Devletin büyük teknoloji şirketlerinin teknolojik ve altyapısal kapasiteleri olmadan işlemesi mümkün değil. Bu imkân ve beceriler olmadan, sivil ve askeri hedeflerin büyük bir kısmına ulaşılamazdı. Devlet, ayrıca kamuoyunun ve siyasi uzlaşmanın şekillendiği (sosyal) platformları kontrol edenlerin ekonomik gücünü sınırlamak konusunda da pek istekli değil.

ABD ve Çin hükümetleri, kendi büyük teknoloji şirketleri aracılığıyla, diğer ülkeleri dijital kontrol alanları bünyesinde tutabiliyorlar. Bu sayede sürekli ve paha biçilmez bir bilgi akışı sağlayan “gözlere ve kulaklara” sahip olabiliyorlar.

Ancak bağımlılık, ters yönde de işliyor. Büyük teknoloji şirketleri için devletle istikrarlı bir ittifak kurmak, isteğe bağlı bir mesele değil, hayatta kalma meselesidir. Kârları, ağ altyapılarını ve bunlardan geçen verileri tekelleştirme yeteneklerine bağlıdır. Düşmanca düzenlemeler veya bu altyapıları devlet kontrolü altına alma girişimleri, birikim kapasitelerini ciddi şekilde sınırlayabilir, hatta yok edebilir. Vergi oranlarındaki ciddi artışlar da aynı etkiye yol açar.

Dünya ekonomisinin, ticari, teknolojik-askeri savaşlar ve yaygın belirsizlik sebebiyle yavaşlaması durumunda, devlet ve özellikle askeri harcamalar, kâr marjlarını korumak için hayati bir can simidi haline gelir.

Savaş, ayrıca teknolojik fırsatlar da sunar. Büyük teknoloji şirketlerinin zaten hâkim oldukları (otomatik komuta-kontrol sistemleri, yapay zekâ ve otonom silahlar gibi) alanlar, askeri araştırmalara büyük miktarda fon aktarılmasını sağlar. Çatışmalara aktif katılım, yeni uygulamaların aşırı koşullar altında, denetim veya etik kısıtlamalardan uzak bir şekilde geliştirilebileceği eşsiz bir test alanı da sunar.

Ekonomi, Teknoloji ve Savaş

Ekonomi, teknoloji ve savaş arasındaki ilişki nedir? Tarih ve ekonomi teorisi, teknolojik evrimi yönlendiren bu tekrarlayan sarkaç hakkında bize ne öğretebilir? Bu sarkaç, bazen sağlık veya çevre alanındaki ilerlemeler aracılığıyla insan yaşamının iyileştirilmesine, bazen de ölüme neden olan araçların çoğalmasına ve geliştirilmesine yol açar.

Peki, teknolojiye dair hâkim paradigmanın, bizim makalemiz bağlamında, dijitale dair paradigmanın askerileştirilmesi ne tür sonuçlar üretmektedir? Büyük teknoloji şirketlerinin eşi benzeri görülmemiş gücünü nasıl açıklayacağız? Dijital alanında faal olan tekellerin yıkıcı etkilerine dair onlarca yıllık kanıt ve siyasi eleştiriye rağmen, bu güç, neden hiçbir zaman ciddi bir şekilde sorgulanmadı?

Çağdaş toplumu dijital alanının oligopollerine bağımlı kılan mekanizmaları inceleyerek bu sorulara cevap vermeye çalışacağız.

Büyük teknoloji şirketlerinin gücü, savaşın dijitalleşmesiyle paralel olarak büyüdü. Peki, dijital teknolojilerin geçmiş ve günümüz çatışmalarındaki rolü nedir? Bu teknolojilerin kısmen askeri hedeflere yönlendirilmesi, büyük dijital şirketlerin doğasını nasıl değiştirdi?

İlk olarak, otonom silahlar ve yapay zekâ tabanlı karar destek sistemlerini ele alalım: Bu araçların artan önemi, muazzam sonuçlar doğuruyor. Askeri-dijital kompleks içerisinde büyük teknoloji şirketlerinin etkisini artırıyor; karar alma süreçlerini hızlandırırken, insan müdahalesi alanını daraltıyor ve çatışmaların tırmanması riskini artırıyor. Ayrıca, şimdiye dek nükleer çatışmayı önleyen caydırıcılık mekanizmalarını ortadan kaldırıyor.

ABD örneğinde, büyük teknoloji şirketleri ile askeri aygıtın kaynaştığı gerçeğini, yalnızca dijital alanında faal olan oligopollerin kârlarını besleyen çoğu kritik önemi haiz altyapı ve teknolojilerle ilgili sözleşmelerin sayısındaki artışta değil, aynı zamanda hükümetin sanayi ve teknoloji politikasının dönüşümünde de görebiliyoruz.

Özel sektörün oynadığı rol artıyor, bu koşullarda büyük teknoloji şirketlerinin araştırma ve inovasyon stratejilerini şekillendirmesine imkân sağlamak için (sivil alandan askeri alana teknoloji transferini teşvik etmek amacıyla Silikon Vadisi’nde kurulan, Savunma Bakanlığı’na bağlı Savunma İnovasyon Birimi türünden) yeni kurumlar ortaya çıkıyor. Askeri müesses yapı, bu kurumlardan tek bir şey talep ediyor o da hız. Ordu, yeni uygulamaların sivil alandan askeri alana transfer edilmesi sürecini hızlandırmak istiyor. Buna karşılık, büyük teknoloji şirketleri, muazzam kamu kaynaklarını ele geçiriyor, böylelikle tekelci güçlerini koruyorlar.

Çin’de Bir Askeri-Dijital Kompleks Mevcut mu?

ABD, kısmen büyük teknoloji şirketlerinin hızlı yükselişi sayesinde, dünya ekonomisine hâkimmiş gibi göründüğü koşullarda, Pasifik’in diğer tarafında aynı derecede önemli bir şey yaşandı. Çin, uluslararası ticarete açılmaya dönük adımları güçlü kamu müdahalesi ve uzun vadeli sanayi planlamasıyla ilişkilendirmek suretiyle, kendi hızlı ekonomik ve teknolojik yükselişini gerçekleştirdi. Bu strateji, Pekin'in Washington ile arasındaki farkı kapatmasını, dijital sektör de dâhil olmak üzere, Çin’in önemli üretim zincirleri üzerinde kontrol sahibi olmasını sağladı.

ABD ve Avrupa, kendi üretim kapasitelerini istikrarlı bir şekilde yitirirken, Çin, çoğu mal ve bileşenin vazgeçilmez üreticisi haline geldi. Ayrıca, kendi büyük teknoloji devleri (Alibaba, Baidu, Huawei ve Tencent) etrafında şekillenen, Amerikan muadiliyle rekabet edebilecek bir dijital ekosistem kurabilen tek ülke haline geldi. Bu ekosistem, Çin’in büyük teknoloji firmalarının sistemik yapısı ile dijital altyapı ve teknolojilerin geliştirilmesindeki merkezi rolleri göz önüne alındığında bazı yönlerden benzer olsa da, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) büyük şirketlerin davranış ve stratejilerine doğrudan nüfuz etme becerisiyle birlikte şekillenen derin farklılıkları da içeriyor.

Peki , Çin tarzı bir askeri-dijital kompleks mevcut mu? Burada da ABD’dekine benzer eğilimlerin ortaya çıktığını görüyoruz. ABD ile gerilim arttıkça ÇKP ile Alibaba ve Tencent gibi firmalar arasındaki bağ daha da güçleniyor. Askeri uygulamalar, Çin’in teknoloji ve araştırma stratejisine de hâkim oluyor, bu da Çin’in üretken yapay zekâ, kuantum hesaplama ve otonom silahlanma gibi kritik alanlarda rakibini etkilemesini sağlıyor.

Askeri ve Dijital Kompleksler Arasındaki Çatışma

İki askeri-dijital kompleks arasındaki çatışma, artık herkesin gözü önünde cereyan ediyor. İlk Trump yönetiminden bu yana ABD, Çin’in dijital alanındaki yükselişini engellemek için tasarlanmış önlemlere başvurdu: Çin’in ilerleme sürecini yavaşlatmayı amaçlayan son teknoloji ürünü mikroçiplerin (ve bunları üretmek için gereken makinelerin) ihracatına kısıtlamalar getirdi. Çinli teknoloji firmalarının pazar erişimini sınırlamak için Avrupa da dâhil olmak üzere müttefiklerine baskı uyguladı. Huawei’nin kurucusunun kızının (Washington’ın isteği üzerine) Kanada’da tutuklanması gibi gerilimi alenen tırmandıran kimi adımlar attı. Huawei, sıradan bir şirket değildi, Çin’in telekom ağları için temel bileşenler üreterek işe başlayan, yirmi yıldan kısa bir sürede küresel ağ endüstrisine hâkim olan dev bir kuruluştu. Şirket, tüm bunları, güvenlik teşkilâtı ve Halk Kurtuluş Ordusu ile güçlü bağlar kurarak başardı.

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, ABD stratejisi konusunda genel bir belirsizliğin ve öngörülemezliğin hüküm sürdüğü koşullarda dahi, çatışmayı daha da tırmandırdı. Trump’ın, ABD’nin ticaret açığı verdiği ülkelerden yapılan tüm ithalatlara gümrük vergisi uyguladığı gün olan 2 Nisan 2025’i “Kurtuluş Günü” olarak adlandırmasının ardından gelen karşılıklı misillemeler, oyundaki güçleri ve dijital sektörün çatışmadaki merkezi rolünü açıkça ortaya koydu. Çin, ABD’nin getirdiği gümrük vergilerinden en çok etkilenen ülkeler arasındaydı (Çin ithalatına uygulanan ilk %34’lük vergi ve Shein ile Temu gibi e-ticaret platformları için çok önemli bir uygulama olarak 800 doların altındaki gümrüksüz gönderilere izin veren muafiyetlerin kaldırılması önemli sonuçlar doğurdu.) Trump, Pekin’in misilleme yapması durumunda gümrük vergilerini daha da yükselteceği tehdidinde bulundu.

Çin’in cevabı salt misillemenin çok ötesine geçti. Çin, bu noktada Washington’ın baskı uygulamaya dönük emellerini boşa düşürecek bir güce sahipti. ÇKP, 18 Sayılı Bildiri ile nadir toprak elementlerinin (yer kabuğunda az bulunmamalarına rağmen, düşük konsantrasyonları nedeniyle çıkarılması ve ayrıştırılması zor olan benzersiz özelliklere sahip kimyasal elementlerin) ve bunlara bağlı doğal mıknatısların ihracatına kısıtlamalar getirdi. Çin, dünya mıknatıs üretiminin yaklaşık yüzde 90’ını ve rafineri kapasitesinin yüzde 60’ını karşılıyor.

Bu malzemeler, çok çeşitli dijital cihazların üretiminde vazgeçilmez unsurlardır. Füze savunma sistemleri ile yeni nesil savaş uçaklarının kritik bileşenleridir. Bu stratejik sektörler üzerindeki kontrol ve ABD ile Çin ekonomilerini birbirine bağlayan, göründüğünden daha derin olan bağımlılık ilişkisi, Çin’in müzakere sürecinde elini epey güçlendirdi. Trump, bu gerçekle yüzleşerek, geri adım attı: tavrını yumuşattı ve Çin ithalatına yönelik cezaları en aza indiren ikili görüşmeler başlattı. Kısa süreli bir karşılıklı atışma yaşandı. Bu atışma sonrası, Çin’in nadir toprak elementleri ve mıknatısların ihracatına yönelik yeni kısıtlamalar getirmesi ihtimali karşısında gerilim bir an için azaldı. Bu gelişme, dijital endüstrinin ve birbirine bağlı tedarik zincirlerinin, iki blok arasındaki çatışmanın dengesini ve gelişimini şekillendirmedeki merkezi rolünü ortaya koydu.

Avrupa: İki Arada Bir Derede

Peki ya Avrupa? İki askeri-dijital kompleks arasında cereyan eden çatışmanın ortasında kalan Avrupa, fillerin tepiştiği yerde ezilen çim gibi. Dijital altyapı ve hizmetler konusunda büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Avrupa pazarlarına Amerika’nın büyük teknoloji şirketleri hâkim, bu şirketler muazzam miktarda veriyi emiyor, bu da bağımlılığı daha da derinleştiriyor.

Ticaret alanıyla ilgili olarak yürütülen müzakerelerde Trump, tavrını açıkça ortaya koyuyor: “Büyük teknoloji şirketlerine karşı alınacak her türlü cezalandırıcı önlem, Avrupa’ya karşı misillemelere yol açacaktır” diyor. Teknolojik bağımlılık, böylece askeri alandaki itaatle iç içe geçiyor. ABD bu durumu, Avrupa’yı Çin’den olabildiğince uzak tutmak için kullanırken, bir yandan da Avrupa’nın yeniden silahlanma politikasını destekliyor. Bu politika, kaynakları ABD’ye ait askeri-dijital kompleksine aktarma, böylece onu güçlendirme amacını güdüyor.

Kendi kendini baltalayıp duran, sanayi stratejisine (silah alımına hizmet etmediği sürece) pek yer bırakmayan bir ekonomi politikasının verili sınırlarına mahkûm olan Avrupa, düzenlemelerle yetiniyor. Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR), Dijital Pazarlar Yasası (DMA) ve Dijital Hizmetler Yasası (DSA) gibi özenle hazırlanmış önlemler, büyük dijital şirketlerin gücünü sınırlamayı amaçlıyor: kişisel verilere sınırsız erişimlerini kısıtlıyor, dijital hizmet sağlayıcılar arasında rekabeti teşvik ediyor, hâkim durumun kötüye kullanılması durumunda yaptırımlar uyguluyor.

Ancak, böylesine gelişmiş bir yasal çerçeveye rağmen, bu önlemlerin güç dengesini gerçekten değiştirebileceğini söylemek zor. Avrupa, bunu yapabilecek teknolojik ve üretim özerkliğine sahip değil. ABD ve Çin’inkine benzer yetenekler geliştirmekse yıllar, belki de on yıllar alır. Bu yeteneklerin geliştirilmesi, günümüzde jeopolitik gerilimin tırmandığı koşullarda imkânsız görünen, (özellikle hammadde, bileşen ve bilgi alışverişi alanlarında) kurulacak beynelmilel işbirliklerine ihtiyaç duyuyor.

Dijital sektörü askerileştirilince, kaynaklar ve uzmanlık, dijitalin insanlığın mevcut halini iyileştirebilecek, küresel işbirliğini teşvik edebilecek kullanım biçimlerinden uzaklaşıyor. Dijital alanına hâkim olan tekellerin devletlerin emperyalist emelleriyle birleşmesi, eşitsizliği derinleştiriyor, demokrasiyi zayıflatıyor, dünya savaşı riskini artırıyor.

Yeni Şeytanî Anlaşma ve Toplumsal Çatışmaların Rolü

Yeni bir şeytanî anlaşmanın imzalandığına tanıklık ediyoruz. Bu anlaşma, dünyayı uçuruma doğru sürüklüyor. Silahlanma yarışı, büyük teknoloji şirketlerinin (özellikle askeri harcamalardaki artıştan pay almak isteyen geleneksel silah üreticilerinin) tekelci kârlarını artırmaya yarıyor. Bu kârları korumak için, büyük dijital şirketler, saldırgan, savaş yanlısı stratejileri destekliyor, askeri ve istihbari operasyonlara doğrudan katılmaktan çekinmiyorlar.

Buna karşılık, devlet de finansal, altyapısal ve teknolojik kapasitelerinden vazgeçemiyor. Bu nedenle, bu şirketlerin tekellerine meydan okumaktan kaçınıyor, büyük teknoloji şirketlerinin kontrolündeki araçlara olan bağımlılığın derinleşmesine göz yumuyor.

Peki, bu şeytanî anlaşmaya nasıl karşı koyabiliriz? Dijital teknolojiler, Ukrayna ve Filistin’de olduğu gibi, toplumsal kontrol yanında, insanların ve eşyanın yok edilmesi için kullanılıyorlar. Onların başka amaçlar için kullanılmasını nasıl sağlayabiliriz?

Umudu, savaşa ve toplumun askerileştirilmesine karşı verilen mücadeleler ile kapitalist gücün yoğunlaşmasına karşı hayat ve çalışma koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan mücadelelerin kademeli olarak yakınlaşmasında aramak gerekiyor.

Alphabet ve Amazon’da mühendisler, askeri uygulamaların geliştirilmesine karşı çıkıyorlar. Eylemciler, İsrail ordusu tarafından kullanılan verilerin ve algoritmaların depolandığı Microsoft veri merkezlerini işgal etmeye çalışıyorlar. Amazon İşçi Sendikası Başkanı Chris Smalls, askeri ablukayı kırmak ve bitap düşmüş nüfusa insani yardım ulaştırmak amacıyla Gazze’ye düzenlenen Özgürlük Filosu’na iştirak ediyor. Bu adımların, askeri-dijital kompleksin işleyişini bozması mümkün değil. Ancak, en azından ekonomik gücün yoğunlaşması, oligopollerin hammadde, teknoloji ve pazarları ele geçirme mücadelesi ile toplumun askerileştirilmesi arasındaki bağa dair bilincin arttığına tanıklık ediyoruz.

Bireysel düzeyde, askeri-dijital kompleksle mücadele, kullandığımız teknolojilere ve cihazlara eleştirel bir yaklaşım benimsememizi gerekli kılıyor. Büyük teknoloji şirketlerinin dayattığı tam gözetimi reddetmek, toplumsal marazların yayılmasına ve kamusal alanların metalaştırılmasına doğrudan katkıda bulunan sosyal medya gibi araçlarla eleştirel bir şekilde etkileşim kurmak (veya uygun olduğunda onları reddetmek), sosyal adaleti ve demokratik sürdürülebilirliği korumak için elzem. Bu aynı zamanda, yeni ve daha yıkıcı çatışmalara doğru evrilecek olan yarışın kaçınılmaz hale gelmesini önlemenin de bir yolu.

Dario Guarascio
12 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: