04 Şubat 2026

, ,

Gazze’de Oyun Sonu


Gazze’de satranç tahtasının tamamına bakmamızı gerektiren bir şeyler oluyor. 1 Şubat’ta İsrail’de yayın yapan Kanal 12, dünyanın dikkat kesilmesi gereken bir habere imza attı: Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil yönetimini tümüyle devralmak için görüşmeler yürütüyor. Amaç, insani yardımı koordine etmek değil. Kentin yeniden yapılanmasına yardımcı olmak da değil. Onu tümüyle ele geçirmek.

Detaylar şöyle: Abu Dabi, Gazze’deki pazarları yönetecek, tüm ticaret ve lojistiği kontrol edecek, ABD’li özel yüklenicilerle birlikte silahlı BAE güçlerini konuşlandıracak, gelen her malı İsrailli tedarikçiler ve yükleniciler kullanarak, İsrail üzerinden yönlendirecek. İsrail, BAE ve ABD aralarında anlaşma taslaklarını çok önceden dolaştırdılar bile. İsrailli yetkililer, amaçlarının ne olduğunu gizlemiyorlar: milyarlarca dolarlık yatırımla desteklenen işlem dâhilinde, BAE’nin kenti tümüyle ele geçirmesini sağlamayı amaçlıyorlar.

Birleşik Arap Emirlikleri, bu türden iddiaları doğal olarak reddediyor. Ancak uygulama için gerekli altyapının mevcut olduğu, ağların on beş yıldan fazla bir süre önce kurulduğu, engellerin sistematik olarak kaldırıldığı ve bu mimariyi inşa eden aynı aktörlerin bugün uygulama aşamasına geçtiği koşullarda iddiaların reddedilmesinin bir anlamı yok.

Buraya nasıl geldiğimizi anlamak için bazı öğeleri birleştirmek gerekiyor. Artık ölü olan bir istihbarat görevlisi, uzun yıllar İsrail-BAE arasında ilişkiler kurulsun diye iki ülke arasında aracılık etti. Pakistan başbakanı, “tehlikeli” addedildi ve rejim değişikliği operasyonuyla devrildi. İşgal altındaki topraklarda paralı askerler eğitildi. Otokratlar, gözetim teknolojisi üzerinden birbirine bağlandılar. Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca dolar tutarında para, Amerika’nın politik işbirliğini güvence altına aldı.

Şimdi de olayların aktığı genel güzergâha bakalım.

İsrail-BAE Devletini Epstein İnşa Etti

Jeffrey Epstein, güçlü insanları tanıyan sıradan bir finansçı değildi. Ocak 2026’da yayınlanan belgeler, araştırmacıların yıllardır şüphelendiği şeyi teyit ediyor: Epstein, Gazze’yi ilhak etmeye hazırlanan İsrail-BAE ittifakını kuran istihbarat görevlisiydi.

2013 yılında, İbrahim Anlaşmaları manşetlere çıkmadan yedi yıl önce, Epstein, eski İsrail Başbakanı ve askeri istihbarat şefi Ehud Barak ile DP World’ün CEO’su Sultan Ahmed bin Süleyman arasında gerçekleşecek görüşmeleri ayarlayan isimdi. DP World’ü yakından tanımak lazım. Dünyanın en büyük liman ve lojistik operatörlerinden biri. BAE’nin kontrolünde. Epstein, salt iş yemekleri düzenleyen biri değildi. Süleyman’ı İsrail’in stratejik çıkarları için vazgeçilmez biri olarak pazarlıyor, lojistik yatırımlarını, istihbarat paylaşımını ve ekonomik entegrasyonu teşvik ediyordu. Dubai’nin muktedir ailesiyle kurduğu doğrudan bağlantıları kullanan Epstein, İsrail-BAE işbirliği siyasi olarak kabul edilebilir hale gelmeden önce onu mümkün kılan gölge diplomat olarak iş gördü.

Belgeler, dosyalar, Epstein’in Barak’ın İsrail askeri istihbaratını yönettiği dönemde onun yanında eğitim aldığını ortaya koyuyor. Kendisi, Suriye ve İran konusunda Rus-İsrail istihbarat kanallarına aracılık eden isimdi. Afrika genelinde İsrail’in gözetleme teknolojisi konusunda imzaladığı anlaşmaların zeminini o hazırladı. BAE’nin başındaki muktedir elitlere her zaman ulaşabilme imkânına sahipti. BAE’li iş kadını Azize Ahmedi, ona kutsal Kâbe örtüsü gönderiyor, kasırgalardan sonra adasını kontrole gidiyordu. Sızdırılan mesajlarda, şu anda BAE’yi yöneten ve muhtemelen Arap dünyasının en güçlü figürü olan Muhammed bin Zeyid ile yapılan görüşmelere atıfta bulunuluyor.

FBI notları, açık ve net. Epstein’i Mossad bağlantılı, Trump ve Kushner da dâhil olmak üzere, Amerikalı yetkilileri hedef alan, İsrail’in nüfuz tesis etme amaçlı yürüttüğü operasyonlar için kullanılan aracı isim olarak tanımlıyorlar. Burada mesele, ağ kurmak değil, kompromat (bir başkasına yönelik şantaj, itibarsızlaştırma ya da manipülasyon hedefiyle elde edilmiş yüz kızartıcı/uygunsuz/suçlayıcı bilgi), ekonomik avantaj ve istihbarattan oluşan terkibi esas alan, en nihayetinde İbrahim Anlaşmaları’na evrilecek gizli ittifakı inşa etmekti.

Epstein, 2019’da öldü. Ancak kurduğu ağlar ölmedi. Resmileştiler, genişlediler, şimdi Gazze’yi nihai başarı kanıtı olarak istiyorlar.

İmran Han Meselesi: Neden Gitmek Zorunda Kaldı?

Hikâye, burada daha da kasvetli bir hal alıyor. Sürecin belirli bir güzergâh dâhilinde ilerlediği açık. 2018’de, İmran Han’ın partisi Pakistan’daki ulusal seçimleri kazandıktan kısa bir süre sonra, Jeffrey Epstein, uluslararası haber olması gereken bir e-posta gönderdi. Gönderdiği e-postada İmran Han’ı, “barış konusunda Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, İran’ın dini lideri Ayetullah Hameney’den, Çin’in devlet başkanı Şi Cinping’den ve Vladimir Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak tanımlıyordu.

Bir an durup bunu düşünün. İsrail ve Amerikan istihbaratıyla bağlantılı ağların içinde faaliyet gösteren Epstein, Pakistan’ın demokratik olarak seçilmiş başbakanını Türkiye, İran, Çin ve Rusya liderlerinden daha tehlikeli görüyordu. Yeni seçilmiş bir Pakistan başbakanı, Epstein’in ağlarının tasarladığı türden bir “barış”ı neden tehdit etsin ki?

Çünkü Han, diğer liderlerin hiçbirinin temsil etmediği bir şeyi, bağımsızlık konusunda söylediklerinin arkasında duran bir popülist liderin önderliğinde hareket eden, nükleer silaha sahip, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir demokrasiyi temsil ediyordu. Han, itaatkâr bir kukla değildi. Bağımsız dış politikayı yüksek sesle savundu, Pakistan’ın birilerinin vekil gücü olmasına izin vermeyeceğini söyledi. Filistin’in haklarını koşulsuz olarak destekledi, İsrail’le normalleşmeyi reddetti. BAE ve Bahreyn, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayınca şunu söyledi: “Filistinlilere adil bir çözüm hakkı verilene kadar Pakistan İsrail’i asla tanımayacaktır.”

Ancak Han’ı bu ağlar için gerçekten tehlikeli kılan şey, Washington’ın talep ettiği şekilde taraf seçmeyi reddetmesiydi. Şubat 2022’de, Rus tankları Ukrayna’ya girerken, İmran Han, Moskova’da Vladimir Putin ile görüşüyordu. Bu, 23 yıl sonra bir Pakistan başbakanının Rusya’ya yaptığı ilk ziyaretti. Amerikalı yetkililer, bu ziyareti “çok yakından” izlediklerini açıkça belirttiler. Han İslamabad’a döndüğünde, televizyonda yayınlanan bir konuşmasında, Pakistan’ın “özgür ve bağımsız” bir dış politika istediğini, “Batılı güçlerin kölesi olmayacağını” söyledi.

Beş hafta sonra Han iktidardan uzaklaştırıldı.

Belgelenmiş Darbe: Engeller Nasıl Ortadan Kaldırılıyor?

İmran Han’ın başına gelenler, halktan beslenen, doğal bir politik muhalefetin eseri değildi. Planlı bir görevden alma girişimiydi. Elimizdeki belgeler bu iddiayı doğruluyor. Mart 2022’de, Han’ın Moskova gezisinden sadece birkaç hafta sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı, onun kaderini belirleyen bir toplantı düzenledi. Daha sonra Intercept sitesinin sızdırdığı, Pakistan’daki diplomatik makamlara ait gizli bir belge, Dışişleri Bakan Yardımcısı Donald Lu’nun Pakistan büyükelçisine tam olarak ne söylediğini aktarıyordu.

Lu, gayet açık sözlüydü. Han iktidardan uzaklaştırılırsa, “Washington her şeyi affedecek” dedi. Ardından tehdit geldi: “Aksi takdirde, ilerleyen süreçte işlerin zorlaşacağını düşünüyorum.” Bu, ince bir diplomasi değildi. Bu, Pakistan’ın kendi gizli yazışmalarında belgelenen, devlet düzeyinde yürütülen bir şantajdı.

10 Nisan 2022’de, Pakistan’ın askeri yapılanmasının Amerikan tehdidiyle yüzleştiği dönemde meclis, Han’ı güvensizlik oylamasıyla görevden aldı. Han, ülke tarihinde bu türden bir mekanizma aracılığıyla görevden alınan ilk Pakistan başbakanı oldu. Yeni hükümet, hemen kendisine yolsuzluk suçlamaları yöneltti. Öyle ki, Han’ı eleştirenler bile bu iddiaları ciddiye alma konusunda zorlandılar. Amaç, onu mahkûm etmek değildi. Amaç, Pakistan’ın en popüler politikacısının bir daha asla iktidara dönememesini sağlamaktı.

Columbia Üniversitesi’nde görevli iktisatçı ve dış politika analisti Jeffrey Sachs, bu konuda alışık olmadığımız türde bir açıklıkla şunları yazdı: “ABD’nin eylemlerinin, Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Nisan 2022’de iktidardan uzaklaştırılmasına yol açtığına inanmak için güçlü nedenler var.” Han’a yöneltilen suçlamaları “uydurma” olarak nitelendiren Sachs, bunların Pakistan’ın en popüler siyasi figürünün geri dönüşünü engellemek için tasarlandığını dile getirdi.

Peki tüm bunlar, Gazze için neden önemli? Çünkü Han’ın görevden alınması, yolsuzluk veya yönetim başarısızlıklarıyla ilgili değildi. Gazze’yi bünyesine katmayı amaçlayan bölgesel mimarinin önündeki bir engeli ortadan kaldırmakla ilgiliydi. Han, İsrail’in Pakistan ile normalleşmesi önünde duran isimdi. Filistin’in egemenliğinin pazarlık konusu olmadığını söylüyordu. Washington, Abu Dabi veya Tel Aviv’den kontrol edilemeyen, gerçekten bağımsız bir dış politika izliyordu. Epstein, onu 2018’de “tehlikeli” olarak nitelendirmişti. 2022’ye gelindiğinde, Epstein’in kurulmasına yardımcı olduğu ağlar, Han’ın gitmesine ihtiyaç duyacak noktaya gelmişti.

İmran Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, artık katılmayı reddettiği sisteme entegre edilebilirdi.

Han Sonrası Pakistan: Direnişten Suç Ortaklığına

Ocak 2026’ya ışınlanalım. Han’ın devrilmesinin ardından iktidara gelen Başbakan Şahbaz Şerif, Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda Trump’ın hazırladığı “Barış Kurulu” tüzüğünü imzaladı. Pakistan, Gazze’nin geleceğini denetlemek üzere kurulan çok taraflı anlaşmaya BAE ve diğer 24 ülkeyle birlikte imza attı. Donald Trump, ömür boyu başkanlık görevini üstlendi.

Bunun neyi temsil ettiğini düşünün. İmran Han, Filistin’de adalet sağlanmadığı sürece Pakistan’ın İsrail’i asla tanımayacağını açıktan dile getirmişti. Rejim değişikliğinden sonra onun yerine geçen hükümet, Pakistan’ı açıkça BAE-İsrail’in Gazze’yi kontrol etmesi için gerekli zemini hazırlayacak hukuki çerçeveye dâhil etti. Yetkililer, Pakistan’ın sadece insani yardım sağlayacağını, askeri güç göndermeyeceğini iddia ediyorlar. Ancak haftalardır ABD liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Gücü altında 3.500 Pakistan askerinin konuşlandırılacağına dair haberler dolaşıyor.

Bu birliklerin konuşlandırılıp konuşlandırılmamasının pek bir önemi yok. İmzanın kendisi suç ortaklığıdır. Pakistan, yeniden yapılanma kılıfına bürünmüş kurumsal sömürgeciliğe Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülke olarak gerekli meşruiyeti sağlıyor. Barış Kurulu’nun barışla bir alakası yok. Satır aralarını okumak gerek. Bu, örgütlü Filistin direnişini destekleyebilecek her türlü siyasi altyapıyı ortadan kaldırmak için kullanılan, “radikalleşmeyi önleme”, ekonomik entegrasyon ve idari kontrolle alakalı bir girişim.

Rejim değişikliği bağlamını anladığınızda, Pakistan’ın katılımı son derece mantıklı hale geliyor. ABD, Gazze operasyonlarına katılması için Pakistan ordusunun başkomutanı General Asım Münir’e muazzam bir baskı uyguladı. Pakistan, ekonomik olarak çaresiz durumda, Körfez kredilerine ve şartlı IMF kurtarma paketlerine bağımlı. Barış Kurulu’na katılarak Pakistan, Amerika’nın iyi niyetini, Körfez mali desteğini ve milyarlarca dolar değerindeki yeniden yapılanma sözleşmelerine erişimi güvence altına alıyor.

Ancak bunun bedeli, Han’ın temsil ettiği her şeye ihanet etmektir. Han, tam da bu düzenlemeyi reddedeceği için görevden alındı. Bağımsız dış politikası, Epstein’in kurmasına yardımcı olduğu ağlar tarafından oluşturulan bölgesel mimariyle bağdaşmıyordu. Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, yakında BAE ve İsrail eliyle Gazze’de teşkil edilecek olan vekalet sistemine entegre edilmeye hazır hale geldi.

Bu, bir kaza ya da tesadüf değildi. Bu, belirli bir planlamanın, engelleri kaldırmaya yönelik çabaların ve hazırlanan planın uygulanmasının sonucuydu.

Kushner’ın Parası: Trump Ailesi Nasıl Satın Alındı?

Jared Kushner, Ocak 2021’de Trump hükümetinden ayrıldı. Ayrıldığı vakit özel sermaye şirketi yönetme konusunda hiçbir deneyime sahip değildi. Altı ay sonra, bir şekilde yeni kurduğu fon için 2 milyar dolarlık yatırım sağladı. Para, kendisine verdiği hizmetler karşılığında onu ödüllendirmek için her türden nedene sahip olan kaynaklardan gelmişti. Kendi danışmanları, fonu “her açıdan yetersiz” olarak nitelendirmelerine rağmen, para gene de akmaya devam etti.

Bu, bir yatırım değil, ödemeydi. Kushner, Beyaz Saray’daki görevi boyunca, Filistin’in egemenliğini tümüyle hiçe sayan İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki normalleşme anlaşmalarını ifade eden İbrahim Anlaşmaları’nın baş mimarıydı. Körfez otokratlarını savundu, büyük silah anlaşmalarının imzalanması için gerekli zemini hazırladı, Filistinlileri haklara sahip bir halk olarak değil, ekonomik entegrasyonun önünde bir engel olarak gören bir Ortadoğu politikası tasarladı.

Kushner, daha sonra İsrail-Filistin çatışmasını “bir emlak sorunu” olarak tanımladı ve iki devletli çözümü “çok kötü bir fikir” olarak nitelendirdi. “Emlak sorunu”. Bu ifade, bahsini ettiğimiz ağın Gazze’ye bakış açısını her yönüyle ortaya koyuyor: Adalete ihtiyaç duyan politik bir mesele değil de yönetilmeye ihtiyaç duyan bir kalkınma fırsatı. Kurtarılması gereken işgal altındaki bir bölge olarak değil, daha iyi yönetime ihtiyaç duyan, yeterince kullanılmayan bir arazi.

Kushner’ın aldığı paranın İsrail’in teknoloji yatırımlarına gittiği biliniyor. Bu da Körfez sermayesinin doğrudan İsrail şirketlerine akmasının belgelenmiş örneklerinden biri. Bu para, BAE-İsrail ittifakının teknolojik omurgasını oluşturan gözetleme ve savunma sanayilerine geri dönüyor. Bu, kapalı bir döngü: Amerikalı siyasetçilere ulaşma imkânı, Körfez yatırımlarını güvence altına alıyor, böylelikle İsrail teknolojisi finanse ediliyor, bu da bölge genelinde otoriter kontrolü mümkün kılıyor, neticede Amerika’daki siyasetçilere ulaşma imkânı konusunda daha fazla fırsat yaratıyor.

Bugün Kushner sahneye geri döndü, Gazze’yi ele geçirmek için pozisyon alan Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca doları elinde tutarken, Trump’a Ortadoğu politikası konusunda danışmanlık yapıyor. Çıkar çatışmaları birer hata değil. Tüm sistemin kendisi.

İbrahim Anlaşmaları: Filistin’i Silmek Her Zaman Amaçtı

İbrahim Anlaşmaları, İsrail ve Arap devletleri arasında imza edilecek tarihi barış anlaşmaları olarak lanse edildi. Bu, bir pazarlama metni. Gerçekte temsil ettikleri ise Epstein’in en az 2013’ten beri kurduğu istihbarat ve ekonomi ağlarının resmileştirilmesiydi; bu ağlar, Filistinlileri kendi gelecekleri açısından önemsiz hale getiren bölgesel bir yapı oluşturdular.

Trump’ın 2020’de İbrahim Anlaşmaları süreciyle birlikte açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması” bir barış planı değildi. Kâğıt üzerinde bir ilhak planıydı. Plan, İsrail kontrolündeki Batı Şeria’nın yüzde 87’sinin doğrudan İsrail tarafından ilhak edilmesini öngörüyordu. Filistinlilere, askeri güçten yoksun, hava sahası veya sınırları üzerinde kontrolü olmayan, elektromanyetik spektrumu kontrol edemeyen, İsrail’in onayı olmadan anlaşma yapma hakkı bulunmayan bir “devlet” kalacaktı.

İsrail, Ürdün Vadisi ve tüm uluslararası geçiş noktaları üzerindeki güvenlik kontrolünü elinde tutacaktı. Filistin “devletinin” tamamen silahsızlanması ve her türlü direniş hareketini bastırması gerekecekti, bu da Filistinlilerin İsrail işgali için güvenlik hizmetleri sağlamasının beklendiği anlamına geliyordu. Kudüs’ün statüsü, İsrail kontrolünde kalacak, kutsal yerler ise Filistin değil, Ürdün tarafından yönetilecekti.

Bu, bir devlet kurma girişimi değildi. Bu, egemenlik söylemiyle ambalajlanmış bir güvenlik taşeronluğu, bir tür Bantustan yönetimiydi. Anlaşma, uluslararası pazarda satılamayacak kadar açık ve bariz bir şekilde sömürgeci olduğu için başarısız oldu. Ancak mantık ölmedi. Yeni biçimlere, daha sessiz düzenlemelere, yeniden yapılanma ve istikrara dair teknokratik bir dile dönüştü.

Bu mantık, şimdi Gazze’de, sivil yönetici olarak BAE, Müslüman meşruiyet sağlayıcı olarak Pakistan, çok taraflı bir tiyatro olarak Trump’ın Barış Kurulu aracılığıyla hayata geçiriliyor. Bu “yüzyılın anlaşması” denilen şeytan, insani yardım amaçlı müdahale kılıfı altında, arka kapıdan içeri sokuluyor.

Vekil Güç Modeli Olarak BAE: Test Edildi, Geliştirildi, Gazze İçin Hazır

Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’ye tarafsız bir insani yardım kuruluşu olarak girmiyor. İsrail’in bölgedeki en yetenekli vekil gücü, Gazze’nin tam da ihtiyaç duyduğu şeye yönelik özel olarak inşa edilmiş bir altyapıya sahip: görünür askeri konuşlandırma yerine paralı askerler ve gözetim yoluyla yönetilen işgal.

Birleşik Arap Emirlikleri, 2011’den beri, özellikle küçük nüfusu üzerinden, çok sayıda askerin konuşlandırılmasını politik açıdan imkânsız kılması sebebiyle, dünyanın en gelişmiş yabancı paralı asker güçlerinden birini kurdu. Blackwater şirketinin kurucusu Erik Prince’i 500 milyon dolardan fazla bir bütçeyle 800 kişilik bir yabancı tabur kurması için görevlendirdi. ABD’de yasal sorunlarla karşı karşıya kalan Prince, Abu Dabi’ye taşındı ve Kolombiyalı paralı askerleri işe aldı çünkü, iddiaya göre, Müslümanlarla savaşacak Müslümanlara güvenmiyordu.

Bu güçler, Yemen ve Libya’ya yayılmış durumda. Birçoğu, çöl arazisinin Yemen’e benzemesi sebebiyle özellikle seçilen, İsrail işgali altındaki Necef topraklarında eğitildi. BAE, çoğu çocuk olmak üzere, 15.000’den fazla Sudanlı paralı asker kullandı. İsrail ile doğrudan işbirliği yaparak, Sokotra, Perim ve Zukar gibi stratejik Yemen adalarında askeri üsler, radar sistemleri ve gözetleme altyapısı kurdu.

Bu, teori değil, belgelenmiş bir gerçek. İsrail ve BAE, Kızıldeniz ve Aden Körfezi boyunca ortak istihbarat altyapısı oluşturdu, küresel ticareti yöneten deniz geçiş noktalarını kontrol altına almak için ortaklaşa hareket etti. BAE, Yemen’deki Güney Geçiş Konseyi’ni özellikle önemli limanlar ve Babülmendep Boğazı üzerinde kontrol sağlamak için destekledi.

Gözetleme boyutunda da önemli adımlar atıldı. Pegasus casus yazılımının arkasındaki İsrail şirketi NSO Group, İsrail Savunma Bakanlığı’nın açık onayıyla teknolojisini BAE’ye sattı. Pegasus, BAE yetkililerinin telefonunu ele geçirmesinin ardından hapse atılan BAE’li aktivist Ahmed Mansur da dâhil olmak üzere, bölge genelinde muhaliflere, gazetecilere ve insan hakları aktivistlerine karşı kullanıldı. Bu ortak gözetleme kapasitesi, İsrail-BAE ittifakının entegre istihbarat, koordineli baskı, birleşik kontrolden müteşekkil teknolojik çekirdeğini oluşturuyor.

Şimdi bu altyapının tamamının Gazze’ye uygulandığını hayal edin. BAE güçleri sahada güvenliği sağlıyor. İsrailli yükleniciler, her tedarik zincirini kontrol ediyor. Amerikan özel askeri şirketleri operasyonel koruma sağlıyor. Gözetleme sistemleri, her iletişimi, her hareketi, her işlemi izliyor.

Bu, bir yeniden yapılanma değil. Bu, esir alınmış bir halkın tümüyle güvenli bir yapıya kavuşturulması, Gazze’nin görünürde İsrail askerinin varlığına ihtiyaç duymayan teknokratik işgal için bir prototipe dönüştürülmesidir.

Güzergâh Şimdi Daha da Net: Her Parça Yerli Yerinde

Bir kere gördükten sonra, artık görmezden gelemezsiniz. Mimarinin oluşum süreci tamamlandı:

2013-2019: Epstein, İsrail istihbaratını BAE’nin ekonomik ve siyasi gücüyle bağlayan gizli ağlar kurdu, Barak ile DP World liderliği arasında kritik toplantılara aracılık etti, Muhammed bin Zeyid’e erişim imkânı sundu, Mossad bağlantılı bir aracı olarak faaliyet yürüttü.

2018: İmran Han’ı “Erdoğan, Hameney, Şi veya Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak tanımlayan Epstein onu, nükleer silaha sahip popülizmi ve gerçek bağımsızlığa olan bağlılığı nedeniyle bir engel olarak tanımladı.

2020: İbrahim Anlaşmaları, Epstein’in yıllar içinde gizlice inşa ettiği, Kushner’ın mimarı, Trump’ın ise icradan sorumlu görevlisi olduğu İsrail-BAE ittifakını resmiyete kavuşturdu. Yüzyılın Anlaşması, Filistin’in devletleşme kılıfı altında ilhakını önerdi, ancak amacını açıktan dile getirdiği için başarısız oldu.

2021: Kushner, Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra eline 2 milyar dolar geçti. Böylelikle BAE-İsrail çıkarlarına hizmet eden bölgesel yeniden yapılanma sürecinin inşasında oynadığı rolünü paraya tahvil etti.

Şubat 2022: Ukrayna işgali başlarken Han, Moskova’da Putin'i ziyaret ederek bağımsız dış politikasını ve Filistinlilerle dayanışmasını daha da güçlendirdi; bu da onu oluşmakta olan düzenle uyuşmayan biri haline getirdi.

Mart 2022: ABD Dışişleri Bakanlığı, sızdırılan gizli bir belgede ortaya konulduğu biçimiyle, Han’ın görevden alınmaması halinde Pakistan’ı açıktan tehdit etti. Bu, tehdit, Han’ın görevden alınmasının ardında Amerikan müdahalesinin olduğunun kanıtıydı.

Nisan 2022: Han, Amerikan baskısı altında Pakistan ordusu tarafından düzenlenen güvensizlik oylamasıyla görevden alındı. Pakistan tarihinde bu türden bir mekanizmayla görevden uzaklaştırılan ilk başbakan oldu.

Ocak 2026: Han sonrası Pakistan, Gazze’yi denetlemek üzere BAE çerçevesine katılarak Barış Kurulu anlaşmasını imzaladı, Han’ın müzakere edilemez” dediği, Filistin yanlısı taahhütlerden vazgeçti.

Şubat 2026: İsrail medyası, BAE’nin, İsrail’in desteği ve Amerika’nın koordinasyonuyla, Gazze’nin tümüyle siviller tarafından ele geçirilmesi konusunda görüşmeler yürüttüğünü ve anlaşma taslaklarının aralarında dolaştırıldığı haberini yaptı.

Bu, tesadüfen bir araya gelen, birbiriyle ilgisiz olaylar dizisi değil. Bu, sistematik bir şekilde engellerin kaldırılması ve ardından uygulamaya geçilmesidir. Han’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu çünkü o, Gazze’nin BAE-İsrail kontrolüne geçmesi karşısında muhalefeti harekete geçirebilecek türden bağımsız bir Müslüman liderliği temsil ediyordu. Rejim değişikliği yoluyla görevden alındıktan sonra Pakistan, katılmayı reddettiği çerçeveye entegre edilmeye hazır hale geldi.

Epstein’in İsrail istihbaratını BAE gücüyle birleştirmek için kurduğu ağlar, hedeflerine ulaştı: Gazze’yi bir direniş bölgesinden, bağımsız liderleri ortadan kaldırılmış, Müslümanların çoğunlukta olduğu devletlerin meşrulaştırdığı, gözetleme ve paralı asker güçleriyle güvence altına alınan, İsrail’e ait her türden izin üzerini örten Körfez’deki vekillerce yönetilen bir lojistik merkezine dönüştürdü. Trump’ın Barış Kurulu, farklı ülkelerin sürece dâhil edildiği sahneyi teşkil etti. Kushner’ın milyarları, Trump ailesinin işbirliğini ve erişimini güvence altına alıyor. Pakistan’ın imzası, engel ortadan kaldırıldıktan sonra İslami meşruiyeti sağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin yönetimi ele geçirmesi, askeri işgali sivil yönetime dönüştürerek, geçici olması gerekeni kalıcı hale getiriyor, egemenliği ortadan kaldırırken yeniden yapılanma söylemini koruyor.

Sırada Ne Var: Fetih Olmadan Yok Etme Modeli

Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil kontrolünü ele geçirdiğinde ki ortada, bunun olup olmayacağından ziyade, ne zaman olacağı sorusunu sormamıza neden olacak emareler var, bu kontrol, işgal olarak nitelendirilmeyecek. Uluslararası medya, bunu istikrara kavuşturma, pragmatik yeniden yapılanma, insani bir gereklilik olarak pazarlayacak. Piyasa açılışları, yatırım duyuruları, altyapı projeleri hakkında ışıltılı haberlere rastlayacağız. Basın bültenlerinde iş yaratma ve ekonomik kalkınmaya vurgu yapılacak.

Dile getirilmeyecek olan şey ise kalıcılıktır. BAE’nin yüklenicileri, tedarik zincirlerine yerleştikten, BAE güvenlik güçleri, operasyonel kontrolü sağladıktan, gözetim altyapısı halkı izlemeye başladıktan sonra, Gazze, asla gerçek egemenliğini geri kazanamayacaktır. Yönetilen bir bölge olarak varlığını sürdürecek, ekonomik açıdan Körfez sermayesine bağımlı olacak, güvenliği Abu Dabi’ye bağlı yabancı paralı askerlere devredilecek, direnişi terörizm olarak tanımlayan Barış Kurulu eliyle politik düzlemde etkisiz hale getirilecektir.

Filistinliler, Yüzyılın Anlaşması’nda yer alan aynı yanlış seçimle karşı karşıya kalacaklar: vekalet yönetimini kabul etmek ya da kuşatma altında kalmak. Her türden örgütlü direniş, terörizm olarak tasnif edilecek, İsrail istihbaratının desteğiyle BAE güçleri eliyle ezilecek. Gerçek egemenlik talepleri, gerçekçi olmayan, radikal ve nihayet istikrarı getiren pragmatik çözümün önündeki engeller olarak redde tabi tutulacaklardır.

Gazze haberlerinden yorulmuş, artık başka konulara geçmek isteyen uluslararası toplum, bu sonucu mevcut en iyi seçenek olarak görüp kabul edecektir.

Epstein’in ağlarının mümkün kıldığı gelecek budur. Kushner’ın milyarlarca dolarının satın alınmasına yardımcı olduğu gelecek budur. İbrahim Anlaşmaları’nın mümkün kılmak için tasarlandığı gelecek budur. Yolun açılması için İmran Han’ın görevden alınmasını gerektiren gelecek budur. Pakistan, engeli ortadan kaldırıldıktan sonra, Barış Kurulu’na imza atarak bu geleceğe meşruiyet kazandırmaktadır.

Gelgelelim, bu türden adımlar Gazze’nin ötesini etkileyecek. Bu modelin uygulanabilir olduğu görülünce, işgalin “yönetim” olarak yeniden adlandırılabileceği, egemenliğin ekonomik bağımlılık yoluyla ortadan kaldırılabileceği, direnişin görünür askeri güç yerine gözetim ve paralı askerler aracılığıyla yönetilebileceği ispatlandığında, model her yerde uygulanacaktır.

Batı Şeria. Güney Lübnan. Direniş hareketlerinin var olduğu, bağımsız liderliğin inşa edilmiş bölgesel yapıyı tehdit ettiği her yerde model devreye sokulacak. Halkın tecrit edilebildiği, kuşatılabildiği, ardından sürekli acı çekmek ile vekiller aracılığıyla teknokratik kontrolü kabul etmek arasında seçim yapma şansının sunulduğu her yerde, model tesis edilecek.

Bu, sadece Filistin’in meselesi değil. Bu, yirmi birinci yüzyılda egemenliğin altyapısıyla ilgili. Epstein gibi istihbarat görevlileri ağları kuruyor, Muhammed bin Zeyid gibi otokratlar sermaye ve güç temin ediyorlar, Kushner gibi oportünistler siyasetçilere erişme imkânını paraya tahvil ediyorlar, Erik Prince gibi paralı askerler, operasyonel kapasiteyi oluşturuyorlar, İmran Han gibi engeller, işbirliği yapılamadıkları zaman rejim değişikliğiyle ortadan kaldırılıyorlar, Pakistan gibi devletler, bağımsız liderleri sistematik olarak ortadan kaldırıldıktan sonra meşruiyet kazanıyorlar.

Güzergâh tamamlandı. Altyapı işler durumda. Engeller kaldırıldı. Gazze, egemenliğin dünyanın görüp mahkûm edeceği askeri fetih değil, idari yapıların ele geçirilmesi, ekonomik bağımlılık ve çok taraflı anlaşmalar aracılığıyla nasıl ortadan kaldırıldığının, kalıcı esaret zincirleri yüzeyin altında şangırdarken, yüzeyde nasıl bir tiyatro sahnesinin kurulduğunun kanıtıdır.

Onların parmak izleri her yanda, yeter ki siz nereye bakacağınızı bilin. Tüm izler, on beş yıldır planlanan aynı nihai hedefe işaret ediyor.

Frame The Globe
3 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: