Küçük
burjuvazinin proletarya adına, onun yerine konuşmasına izin verilmemelidir. Bu
konuya verilecek somut örnek Başaran Aksu, diğeri Kemal Okuyan’dır. İlki, işçi
sınıfının partiyle; ikincisi partinin işçi sınıfıyla ilişkisindeki kopukluktur.
İkisi de aynı madalyonun iki yüzüdür. TKP ve Devrimci Yol, bu ülkede devrim ve
sosyalizm olmasın diye vardır.
Meydan Okuyan’ın Epstein belgelerine yönelik ilk tepkisi şudur: “Bu belgeler yüzünden burjuvazinin itibarının zedelenmesine izin verilmemelidir. Sonuçta tek siyasetimiz, onun devrimine, cumhuriyetine ve ülkesine bekçilik yapmaktan ibarettir.”
“İşçi
sınıfının devirmek zorunda olduğu sömürücü sınıfa itibar verdiğini”, “ona siyasi-ideolojik
anlam yüklediğini” söyleyen Kemal Okuyan aslında küçük burjuvazi adına
konuşuyor. İşçi sınıfının böyle bir itibarı verdiğinden, anlamı yüklediğinden haberi yok! Okuyan, sınıfı Samsun’a doğru yola çıkmış geminin kaptanı benim diye kandırmaya
çalışıyor. İşçi sınıfı adına konuşan küçük burjuva Okuyan, dilinin altındaki
baklayı çıkartıyor. Tek siyasetinin burjuvazinin itibarı, siyasi-ideolojik
anlamı olduğunu söylüyor. Samsun’dan Ankara’ya uzanan yolu yeniden yazayım
derken, o yola teslim oluyor.
O
yolda yürüyen Kemal Okuyan, “aslında tanısan seversin burjuvaları” diyen zengin
dostlara sahip bir isimdir. Bir parti konferansı öncesi yöneticilerin özgeçmişini
yazarken kendisi de dâhil tüm isimlerin mezun oldukları özel liseleri anan
Okuyan, kazara içeri girmiş, ekibe katılmış düz lise mezunu bir ismin özgeçmişini yazarken
nedense lise adını belirtmemiştir. Bu açıdan, Kemal Okuyan, işçi sınıfının değil, Epstein
belgelerinde geçen, Epstein’e mektup yazıp yardım isteyen, muhafazakâr İslam
karşısında destek talep eden Robert Koleji yöneticisinin yoldaşıdır.
Başaran
Aksu ise sahte bir anarko-sendikacılıkla, partiyle sınıf arasındaki bağı küçük
burjuvazi adına kopartmayı “işçi önderliği” sanan bir isimdir. Aksu, Epstein
belgelerinin birkaç “aşağılık holdingci şerefsiz”in varlığıyla ilgili bir şey
olduğunu söylüyor. Her şeyi zenginlerin kârından pay almaya indirgiyor. Tüm pratiğini
bu sığ anarşizme ve sendikalizme hapsediyor. Lenin’e küfrediyor. Onun sosyal medyasında kullandığı gevşek, lakayıt dil, işçiliği ve işçi sınıfını küçümsemesinin sonucu.
Esasında
bu iki isim şahsında küçük burjuvazinin siyasi-ideolojik kavgasına tanıklık
ediyoruz. Biri, burjuvaziye yönelik haseti, diğeri proletaryaya yönelik nefreti
örgütlemeye çalışıyor. İkisi de “Adı Tuncay soyadı Özilhan, Allah değil ya!”
diye bağıran işçinin iradesini kırmak, güç biriktirmesine, iktidarı almasına
mani olmak için uğraşıyor.
Kemal
Okuyan, burjuvazinin itibarı için çalışmaya, ona anlam yüklemeye mecburdur. O, ancak “patronların
ensesinde” olabilir. Kuyruğuna tutunabilir. Dev dalgalardan ve fırtınalardan
korkan küçük burjuvaziye sakin ve huzurlu cruise gemisi seyahati vaat edebilir.
Bandırma vapurundaki kavgaya bile alan açamaz. Perinçek’in o kanadı tutma
görevini devralmıştır. Liberalizm adına milli itiraz dahi susturulmalıdır.
TKP’nin
burjuvazinin durumsal marazlarına, sapmalarına, tercihlerine ve hatalarına
karşı burjuva idealleri korumaktan başka bir işi yoktur. Ancak kendi cruise gemisine
çağırır, burjuvazi ve iktidarıyla dövüşecek halk ordusuna çağıramaz.
Partisini
çeşitli olaylarda devlet güçleriyle çatışmaktan kaçınmakla ya da Okuyan’ı hiç
gözaltına alınmamış olmakla eleştirmenin anlamı yoktur. Çünkü partisi de Okuyan
da zaten bu imajı pazarlamakta, kendisini bu imkânı sunan özne olarak takdim
etmektedir. “Hırçın dalgalardan korkuyorsanız, bizim gemiye binin”den başka bir
şey söyleyemez. O huzuru ve güveni satar. Turizm şirketi olarak TKP, bu tür
şirketlerin ideolojisi uyarınca hareket eder. “Hem çok yer gezeyim hem de o
yerlerin avamıyla, pisliğiyle temas etmeyeyim” diyen akla seslenir. Gemisi, bu
akıl içindir.
En
fırtınalı dönemde partisini CHP limanına demirleyen kendisidir. Ama bir beden
analojisiyle “Dem ve CHP virüslerinden kurtulacağız” demek de ona düşer. Burada
fırtınalı havada ilerleyen iki partiden dökülecek, sorumluluk almak
istemeyenleri toplamaya taliptir.
“Virüs”
demişken, Epstein belgelerine de yansıyan pandemi simülasyonunda efendilerin
yanına elde tuzluk ilk koşan kişi de Kemal Okuyan’dır. “Bilim ve yurttaşlık”
adına tekellere ve sermayeye uşaklık etmeyi komünistlik olarak yutturmayı
bilmiştir. Ama sonra “muazzam bir servet transferi yaşandı” diyen de kendisidir.
Oysa partisi, o transferi seyretmiş, çilesini çekenleri oyalamıştır.
Bu
beceri, CEO’su olduğu, parti ismi taşıyan şirketin turizm sahasında yürüttüğü
faaliyetlerin bir neticesidir. Cruise gemisini de içerideki programları da
satmayı o şirket üzerinden öğrenmiştir.
Doksanların
sonunda partiden ayrılan bir arkadaşa neden ayrıldığını sorduğumuzda, şu cevabı
veriyordu: “Partinin bir iç yayını var. Çarklı çekiçli. Derginin bir sayısında
‘proletarya toplumu bölüyor. Bizim tüm toplumu görmemiz, tüm topluma
seslenmemiz, toplumsallaşmamız lazım’ deniliyordu. Diğer bir yazıda ise
‘Kemalistleri, emekli bürokratları, CHP’li devlet memurlarını örgütlemek
gerektiğinden’ söz ediliyordu. İlk şart ikinci şartla bağlantılıydı. Parti, ilk
başta taktığı komünist devrimci maskesini çıkartıp attı. Her şeyin yalan
olduğunu gördüm. Ayrıldım.”
Bu
tanıklık, yaklaşık otuz yılda değişen bir şey olmadığını göstermektedir. Hâlâ
Ergenekon subayı peşinde koşulmakta, CHP istepnesi imal edilmektedir. CHP karşısında duyulan hayal kırıklığı örgütlenip tekrar o kanala akıtılmaktadır. Epstein
belgelerinde yansıyan burjuvazinin kurduğu cumhuriyet de devlet de ülke de
savunulmalıdır.
Bunların
yetiştirmesi olan küçük burjuva sosyalizm nokta org sitesi de yirmi yıl önce
şeflerini (Zeki Tombak) “küçük burjuvasınız” diye eleştirebilmek için bizim yazılarımızı kullanıyordu.
Sonra bu gençler, küçük burjuva oldular. Bu sefer de “küçük
burjuvaya çok saldırıyorsun” demeye başladılar. Bugün komplolar
karşısında arınık, saf, huzurlu bir cumhuriyet ve devlet varmış gibi yapıp, bunlar için gerçeği teorilerinin önünde diz çöktürmeye çalışıyorlar. Vaktiyle
burjuvazinin emriyle gidip Hristiyanlık eğitimi almış Aytunç Altındal’ın veya Amerika’da
eğitim almış Yalçın Küçük’ün iki cümlesi etrafında dünyayı tavaf ettiriyorlar. Güveni
zedeleyen burjuvalara; huzuru bozan proleterlere mesafe koyma çabası içerisinde, ömür tüketiyorlar.
1
Şubat’taki gemili etkinlik, rotayı ele veriyor. Huzur ve güvene çağrı, bundan
sonra önerilecek siyaset konusunda çok şey söylüyor. Bu zamana kadar
İstanbul’da etkinlik düzenleyen partinin Ankara tercihi, ülkedeki burjuva
siyasetinin zorunlu rotasının bir sonucudur. DİSK, Ankara’ya dümen kırmıştır.
“Başkentimiz”de komünizmin bayrağı dalgalandırılmalıdır. Türkiye adına, o olarak konuşulmalıdır. Mustafa Kemal’in resmi
TKF’si, devlet katında resmi bir büroya kavuşmalıdır. Bu parti, Epstein belgelerine
göz atıp sıvışır. Tekellerin ve devletlerin işret âlemlerine hizmet eden otelde
çalışırken ölen işçi gencin intikamı için “şu otelin önünde eylem yapalım,
gerekirse onu ateşe verelim” cümlesi, kimsenin aklına gelmez. Bu sınıf kini, hiçbirisinde yoktur. Bu tür örgütler, sınıf kini olmasın, “ipsiz sapsızlar,
kafası karışıklar, gürültücüler, patavatsızlar, kaba insanlar” siyasette kendilerine
yer bulmasın diye vardırlar.
Bu
anlamda Kemal Okuyan, Başaran Aksu ve Nevşin Mengü, verdikleri tepki açısından
yan yanadır. Hepsi de kıymetli ve muteber burjuvazilerinin pisliklerinin
ortalığa saçılmasına kızmış, perde gerisindeki gücü korumanın telaşına
düşmüştür. O işret âlemleriyle irtibatlı olan Koç ailesinin öz evladını TKP’nin
danışma kuruluna alan Okuyan, belgelerin üzerini örtmeye mecburdur. O evlat,
Kıbrıs’ta görevdeyken faşistlerle birlikte Rum avlıyor, sosyalist gençlerle ilgili rapor hazırlıyordu. Başaran Aksu, seksenlerde porno dergiler çıkartan
yoldaşlarına, şirket kurup işçileri sömüren yoldaşlarına, kültür-sanat piyasası
üzerinden burjuvaziye uşaklık eden yoldaşlarına tek laf etmedi. Çerkezoğlu gibileri başa getiren kendileri, onları eleştirme hakkına ipotek koyanlar da kendileri.
TKP’nin
tek siyaseti, burjuva devrimine ve cumhuriyetine bekçilik yapmaktır. Bu tür
örgütler, “dangalak, şerefsiz ve ahlaksız üç beş burjuva” yüzünden devrim ve
cumhuriyet kirlenmesin diye vardırlar. O devrim ki Antalya-İzmir hattında yasal
ve yasa dışı ticaret yapan zenginlerin partilerinin, balolarının gizlenmesi için
her yana yayılmasıdır. O cumhuriyet ki dümdüz edilen Dersim’deki küçük kızların
ağalara paşalara peşkeş çekilmesidir. TKP, tüm bu pratiğe onay ve destek
vermektedir. Neticede burjuvaziyle burjuva, proletaryayla işçi, farklı
şeylerdir. İlki savunulmalı, ikincisine ilerlemecilik ve aydınlanmacılık adına
düşman olunmalıdır.
Lenin, tüm topluma seslenenlerin oportünist küçük burjuvalar olduğunu söyler. Toplumu proletarya devrimi ve iktidarı üzerinden bölen, kendi bütünleyici hattını ören parti iradesine küfredenleri her daim eleştirmiştir.
Bugün Lenin, Lenin maskesi takmış
oportünistlerin ve reformistlerin oyuncağıdır. Bu oportünistlere göre Lenin, “Ekim
Devrimi’ni Şubat Devrimi’ni bir üst level’a taşımak için yapmıştır.” Şubat Devrimi
ve ardındaki iradeyle dövüşmüş, onlara hasım olamaz. Burjuvaziye karşı çıkan bir Lenin, bugün
gericidir. Bu açıdan Lenin, burjuvaziye alan açan Şubat Devrimi’ne sahip
çıkmış, eksikleri gidermiş, çapakları almış, temize çekmiş olmalıdır. Bu
anlayış, Ekim Devrimi’ne düşmandır.
Bu
açıdan, toplam TKP tarihine “Menşevik” demenin anlamı yoktur. Menşevizmin
tarihi, en azından devrime ve sosyalizme dair kısıtlı bir teoriye ve pratiğe
sahiptir. TKP tarihi, Mustafa Kemal’in “komünist hareket ordunun emrinde olsun”
talimatının ürünüdür. Mustafa Suphi çizgisine ihanettir. Bu düzlemde sol, devletin ve sermayenin kendisine açtığı tezgâhlara
put gibi tapmaktan başka bir şey yapamaz.
* * *
1929’da
bugünün solcularının put bildikleri cumhuriyetin ve devrimin şairi Yakup Kadri,
“beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü,
patavatsız, kaba” bulduğu Nâzım Hikmet’i eleştirir. Nâzım, verdiği cevapta şunu
söyler:
“Behey! Kara
maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.”
Bugün
TİP, ÖDP ve TKP, kara maça beylerinin, sırtlarında halkın soyulmuş derisinden frak
bulunanların, çürük muz gibi parmaklarını yalayanların partileridir. Proletarya
adına konuşan küçük burjuva, aslında asaletten anlayanlar adına konuşuyordur. Bu
burjuvaziyi muteber gören, ona anlam ve değer yükleyen söz ve dil, reddedilmelidir.
Eren Balkır
3
Şubat 2026



0 Yorum:
Yorum Gönder