15 Şubat 2026

,

Öcalan Kardeşim


Ulus olmak, düşman ulusu bulmakla başlıyor. Ne yazık, her ulus, doğarken, düşman ulusunu yaratıyor; Fransızların Alman, Almanların Fransız düşmanhğı, bütün uygarlık gösterilerine karşın, derinden derine bugüne kadar sürüyor.

Türkler, ulusal gelir açısından olmasa da düşman ulus yaratmada zengindirler. İşe bir değil, üç düşman ulus ile başlıyorlar. Rus ya da “Moskof” düşmanlığı büyük geliyor; buna karşın Türk ulusçuluğunun oluşum döneminde, Türkiye’de yanlışlıkla “Yunan” veya “Rum” denilen Elen ve Ermeni düşmanlıkları ön plana çıkıyor. Türk şairleri “soyum ırkım uludur” türünden şiirler yazarken, Türk yönetenleri de Elen ve Ermenilerin bir bölümünü doğdukları topraklardan sürmeye hazırlanıyorlar; şiir ile askeri hareketin tarihsel çakışması var.

Kürt ulusçuluğunun sıçramasında bir düşman ulus görmüyorum.

Bunda Öcalan kardeşimin rolünü görüyorum.

Zordur; ulusun oluşumunda düşman ulus büyük bir kolaylığa işaret ediyor. Düşman ulus, sırlı bir ayna oluyor; bir başka ulusu örtüyor. Ulus, bu sırlı aynada gördükleriyle kavga ederek kendisini buluyor, biçimlendiriyor ve yükseliyor.

Doğumundan önce ulusal kimlik, mutlaka bir başka ulusun işgali altındadır. Kavga bunun için gerekiyor. Kavga var ve görülüyor. Ancak Kürt ulusal rönesansı, ilerlemesini, kotaya değil, zora dayandırıyor ve bir düşman ulus yaratmaktan özenle kaçınıyor, pek görülmeyen budur.

Yakın zaman Türkiye tarihinde üç önemli isim ortaya çıkıyor: İkinci Mahmut, İkinci Hamit ve Mustafa Kemal... Kemalizmin acımasız bombardımanı içinde yetişen kuşaklar için üç ismin birbirinin devamı olduğunu ve özde bir ve aynı sayılmaları gerektiğini kabul etmek de pek zor görünüyor. Her üçü de Kürt politikasında önemli isimdirler. Mahmut çok dinli ve çok uluslu merkezi bir imparatorluk yaratmak istiyor. Kürt feodalleriyle çatışıyor. Yapmak istediği, Kürdistan’ın ikinci fethidir, içine girmeye çalışıyor ve bunun için kırıyor. Наmit imparatorluğun aczini görüyor, yapmak istediği, çok uluslu ancak tek dinli bir imparatorluktur. Artık Kürt prensleri geride kalmıştır ve Kürt aşiret liderlerini kendisine bağlayarak Ermeniliği ortadan kaldırmayı planlıyor. Hamidiye Alaylarında topladığı Kürt aşiret liderlerine güveniyor.

Mustafa Kemal’in kişisel tarihi, sık sık ve ilkesiz dönüşlerin tarihidir. Samsun’a Ekim Devrimi’nden esinlenen şûraları ve Kürt hareketliliğini bastırma göreviyle çıkıyor. Amasya’ya gelince, görev kağıdında yazılanları bir kenara atıp bir yandan örgütlenmeye başlayan Kürt mukavemeti ile birleşmeye ve diğer yandan da Kürt liderlerini bu mukavemetle kaynaştırmaya yöneliyor. Kürt aşiret liderleri, eninde sonunda Türk önderliğinde bir ortak kurtuluşa katılmak konusunda istek gösteriyorlar.

Mustafa Kemal’in başarısı, kurtuluş hareketini Elen ve Ermeni karşıtlığı ile Kürt ortaklığına oturtmasındadır. Apo kardeşim, Akademi’de okutulan ders notlarında bunun önemine işaret ediyor. Katılıyorum. Türk liderleri, bir süre bu ortaklığa bağlı kalıyorlar. 1924 Anayasası, ilk ciddi ve önemli ayrılık işaretidir. 1924 Anayasası, “resmi dil” tanımını getiriyor ve böylece Kürtçe, yasaklanmamakla birlikte, kamusal örgütlenmede yönetimin dışına çıkarılmış oluyor.

Hamidiye Komutanlarından Albay Cibranlı Halit’in liderliğinde başlayan, ancak Halit’in erken yakalanarak safdışı kalmasıyla, Şeyh Sait’in hazırlıksız yönetimine kalan başkaldırıda, Kürtçenin yönetimin dışına çıkarılmasının önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum.

Kemal Türk liderleri arasında uzağa en az ve yakına en çok bakanlardan birisidir. Başkaldırının tüm hazırlıksızlığına karşın, yayılmasından da telaşlanarak, hiç sözünü etmediği bir politikaya açılıyor. “Türkifikasyon”, bundan sonra Kemalizmin temel politikasıdır. Kürt kimliği yeniden zaptediliyor. Hamit-Jöntürk politikasında Ermenilerin doğdukları topraklardan kazınmalarına karşılık, Türkifikasyon sürecinde Kürtlerin kimliklerinin kazınması yöntemi izleniyor; daha “ince” ve daha “gelişmiş” olduğunu kabul etmek zorunluluğu var.

Öcalan kardeşimin liderliğinde başlayan ve süren Kürt başkaldırısı, Sait’inkinden bu yana ve Sait’in ki de dâhil Kürt başkaldırılarının en kapsamlısı ve en uzun tarihlisi oluyor. 1991 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı karşılaştığı askeri durumu savaş terminolojisiyle dillendirmek gereğini duyuyor. Bunda Kürt silahlı hareketliliğinin gerilla aşamasını geride bırakarak, partizan savaşları düzeyine gelişini kabul ihtiyacı kadar, karşılaşılan durumun askerlik açısımdan kolay ve yakın bir çözümün imkânsızlığını anlatma isteği de rol oynuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk askerlik sanatı ve imkânları konusunda abartmalı edebiyattan kaynaklanacak bir erken hayal kırıklığı karşısında hem kendisini korumak ve hem de uyarıcı olmak durumunda kalıyor; bunu yapıyor. Kürt silahlı hareketi, Kürt hareketliliğinin merkezindedir, bundan ibaret olmadığı kesindir. Kürt hareketliliği içinde Partiya Karkaren Kürdistan’ın etkisi ve rolü süratle artmakla birlikte, bununla sınırlı kalmadığı da biliniyor. Ancak hemen hemen tümünde görünen, bir Türk düşmanlığının olmayışıdır. Nesnel ve tarihsel nedenler bir yana, Kürt yükselişinin büyük bir kolaylık ve doğallıkla Türk karşıtlığına dayandırılması imkân dâhilindeyken bundan büyük bir titizlikle uzak durulduğu görülüyor; üzerinde durulmalıdır.

Türkifikasyonun ağır baskısı ve sonuçları, eşitsiz gelişme yasasının bir kez daha kendisini duyurmasına neden oluyor. Türkiye ayağında Kürt hareketliliği uzun süre uykudadır. Uyanmasında bir emekçi partisi sınırını aşamayan Türkiye İşçi Partisi’nin rolü büyüktür; yakın zaman Türkiye tarihinin bu en yığınsal emekçi partisinin Kürtçülük nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olmasını dikkat çekici ve hatırlanmaya değer buluyorum. Bugün Kürt hareketliliğinin odağında Kürdistan İşçi Partisi’nin bulunmasını da aynı ölçüde düşündürücü sayıyorum. Bu bir yana, Partiya Karkaren Kürdistan’ın bugün ulaştığı yerde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’yle THKO ve Kaypakkaya’nın yapmış oldukları başlangıçları da görüyorum. Başta Öcalan kardeşim, Kürt hareketliliğinin içinde olanların, bugün önünde bulunanların pek çoğu, ortak bir mücadele toprağından geliyorlar, bir anlamda bu başlangıçları eksikliklerini alıp tarihsel yörüngesine oturtarak mantıksal sınırlarına taşıyorlar. Önemlidir; Kürt silahlı rönesansında bir düşman ulus arayışından iradi ve planlı bir biçimde kaçışta ortak topraklarda başlamanın önemine inanıyorum. Ancak bu sürecin sadece bir yanıdır; diğer yanı ise doğumun doğasıdır. Doğum ve her doğum mutlaka acılı ve sancılı oluyor; her doğumda hem doğuran ve hem de doğan, mutlaka acı çekiyor ve mutlaka ağlıyor. Doğumda mutlaka kopan ya da koparılan bir göbekbağı vardır; taşla, makasla ya da dişle, ancak doğumun tamamlanması için mutlaka göbekbağının koparılması gerekiyor. Bunu her tarafta ve her cephede kolay ve erken doğum hayallerine kapilma ihtimalleri karşısında telaffuz etme gereğini duyuyorum. Var olan sürecin sonu değil, başlangıcıdır.

Ama sonuca ulaşacaktır.

Kendi yolunu açarak sonucuna ulaşacağı anlaşılıyor. Kürt yükselişi şu aşamada, kolayı değil, zoru seçiyor. Karşısına Türk halkını, Türk ulusunu değil, kısaca “TC” olarak ifade edilen bir örgütlenme biçimini, bir hukuk kurumunu ve bir siyasal yapıyı koyuyor. Daha da önemlisi, Kürt ulusal rönesansını, bir düşman ulus formülüne dayandırarak değil, kendisine dönerek gerçekleştirmek istiyor. Çok açık ve şaşırtıcı olan şudur: Abdullah Öcalan, en sert eleştirilerini Kürt halkına yöneltiyor. En acımasız görüşlerini Kürt aydınlarına çeviriyor. Bunda, çıplak ve kendi halinde bir kurtuluş yerine, mücadele içinde gelişme, değişme ve yenileşme kararlılığı görüyorum. Bu yan Kürt silahlı rönesansını, pek çok benzeri hareketten ve kurtuluş mücadelesinden ayırıyor. Kolay değil, zor bir yoldur.

Düşman ulus ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Öç almayı gereksizleştiriyor. Göbekbağı olmadan da ortaklık kapılarını açık tutuyor.

Öcalan kardeşim, “hepimize” öç aramayan ve öç almayan kardeşi hatırlatıyor.

Yalçın Küçük
Toplumsal Kurtuluş
Sayı 60, Ocak 1993, s. 22-23
Kaynak

0 Yorum: