Ulus
olmak, düşman ulusu bulmakla başlıyor. Ne yazık, her ulus, doğarken, düşman
ulusunu yaratıyor; Fransızların Alman, Almanların Fransız düşmanhğı, bütün
uygarlık gösterilerine karşın, derinden derine bugüne kadar sürüyor.
Türkler,
ulusal gelir açısından olmasa da düşman ulus yaratmada zengindirler. İşe bir
değil, üç düşman ulus ile başlıyorlar. Rus ya da “Moskof” düşmanlığı büyük
geliyor; buna karşın Türk ulusçuluğunun oluşum döneminde, Türkiye’de
yanlışlıkla “Yunan” veya “Rum” denilen Elen ve Ermeni düşmanlıkları ön plana
çıkıyor. Türk şairleri “soyum ırkım uludur” türünden şiirler yazarken, Türk
yönetenleri de Elen ve Ermenilerin bir bölümünü doğdukları topraklardan sürmeye
hazırlanıyorlar; şiir ile askeri hareketin tarihsel çakışması var.
Kürt
ulusçuluğunun sıçramasında bir düşman ulus görmüyorum.
Bunda
Öcalan kardeşimin rolünü görüyorum.
Zordur;
ulusun oluşumunda düşman ulus büyük bir kolaylığa işaret ediyor. Düşman ulus,
sırlı bir ayna oluyor; bir başka ulusu örtüyor. Ulus, bu sırlı aynada
gördükleriyle kavga ederek kendisini buluyor, biçimlendiriyor ve yükseliyor.
Doğumundan
önce ulusal kimlik, mutlaka bir başka ulusun işgali altındadır. Kavga bunun
için gerekiyor. Kavga var ve görülüyor. Ancak Kürt ulusal rönesansı,
ilerlemesini, kotaya değil, zora dayandırıyor ve bir düşman ulus yaratmaktan
özenle kaçınıyor, pek görülmeyen budur.
Yakın
zaman Türkiye tarihinde üç önemli isim ortaya çıkıyor: İkinci Mahmut, İkinci
Hamit ve Mustafa Kemal... Kemalizmin acımasız bombardımanı içinde yetişen
kuşaklar için üç ismin birbirinin devamı olduğunu ve özde bir ve aynı
sayılmaları gerektiğini kabul etmek de pek zor görünüyor. Her üçü de Kürt
politikasında önemli isimdirler. Mahmut çok dinli ve çok uluslu merkezi bir
imparatorluk yaratmak istiyor. Kürt feodalleriyle çatışıyor. Yapmak istediği,
Kürdistan’ın ikinci fethidir, içine girmeye çalışıyor ve bunun için kırıyor.
Наmit imparatorluğun aczini görüyor, yapmak istediği, çok uluslu ancak tek
dinli bir imparatorluktur. Artık Kürt prensleri geride kalmıştır ve Kürt aşiret
liderlerini kendisine bağlayarak Ermeniliği ortadan kaldırmayı planlıyor.
Hamidiye Alaylarında topladığı Kürt aşiret liderlerine güveniyor.
Mustafa
Kemal’in kişisel tarihi, sık sık ve ilkesiz dönüşlerin tarihidir. Samsun’a Ekim
Devrimi’nden esinlenen şûraları ve Kürt hareketliliğini bastırma göreviyle
çıkıyor. Amasya’ya gelince, görev kağıdında yazılanları bir kenara atıp bir
yandan örgütlenmeye başlayan Kürt mukavemeti ile birleşmeye ve diğer yandan da
Kürt liderlerini bu mukavemetle kaynaştırmaya yöneliyor. Kürt aşiret liderleri,
eninde sonunda Türk önderliğinde bir ortak kurtuluşa katılmak konusunda istek
gösteriyorlar.
Mustafa
Kemal’in başarısı, kurtuluş hareketini Elen ve Ermeni karşıtlığı ile Kürt
ortaklığına oturtmasındadır. Apo kardeşim, Akademi’de okutulan ders notlarında
bunun önemine işaret ediyor. Katılıyorum. Türk liderleri, bir süre bu ortaklığa
bağlı kalıyorlar. 1924 Anayasası, ilk ciddi ve önemli ayrılık işaretidir. 1924
Anayasası, “resmi dil” tanımını getiriyor ve böylece Kürtçe, yasaklanmamakla
birlikte, kamusal örgütlenmede yönetimin dışına çıkarılmış oluyor.
Hamidiye
Komutanlarından Albay Cibranlı Halit’in liderliğinde başlayan, ancak Halit’in
erken yakalanarak safdışı kalmasıyla, Şeyh Sait’in hazırlıksız yönetimine kalan
başkaldırıda, Kürtçenin yönetimin dışına çıkarılmasının önemli bir rolü
olduğunu düşünüyorum.
Kemal
Türk liderleri arasında uzağa en az ve yakına en çok bakanlardan birisidir. Başkaldırının
tüm hazırlıksızlığına karşın, yayılmasından da telaşlanarak, hiç sözünü
etmediği bir politikaya açılıyor. “Türkifikasyon”, bundan sonra Kemalizmin
temel politikasıdır. Kürt kimliği yeniden zaptediliyor. Hamit-Jöntürk
politikasında Ermenilerin doğdukları topraklardan kazınmalarına karşılık,
Türkifikasyon sürecinde Kürtlerin kimliklerinin kazınması yöntemi izleniyor;
daha “ince” ve daha “gelişmiş” olduğunu kabul etmek zorunluluğu var.
Öcalan
kardeşimin liderliğinde başlayan ve süren Kürt başkaldırısı, Sait’inkinden bu
yana ve Sait’in ki de dâhil Kürt başkaldırılarının en kapsamlısı ve en uzun
tarihlisi oluyor. 1991 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay
Başkanı karşılaştığı askeri durumu savaş terminolojisiyle dillendirmek gereğini
duyuyor. Bunda Kürt silahlı hareketliliğinin gerilla aşamasını geride bırakarak,
partizan savaşları düzeyine gelişini kabul ihtiyacı kadar, karşılaşılan durumun
askerlik açısımdan kolay ve yakın bir çözümün imkânsızlığını anlatma isteği de
rol oynuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk askerlik sanatı ve imkânları
konusunda abartmalı edebiyattan kaynaklanacak bir erken hayal kırıklığı
karşısında hem kendisini korumak ve hem de uyarıcı olmak durumunda kalıyor;
bunu yapıyor. Kürt silahlı hareketi, Kürt hareketliliğinin merkezindedir,
bundan ibaret olmadığı kesindir. Kürt hareketliliği içinde Partiya Karkaren
Kürdistan’ın etkisi ve rolü süratle artmakla birlikte, bununla sınırlı
kalmadığı da biliniyor. Ancak hemen hemen tümünde görünen, bir Türk
düşmanlığının olmayışıdır. Nesnel ve tarihsel nedenler bir yana, Kürt
yükselişinin büyük bir kolaylık ve doğallıkla Türk karşıtlığına dayandırılması
imkân dâhilindeyken bundan büyük bir titizlikle uzak durulduğu görülüyor;
üzerinde durulmalıdır.
Türkifikasyonun
ağır baskısı ve sonuçları, eşitsiz gelişme yasasının bir kez daha kendisini
duyurmasına neden oluyor. Türkiye ayağında Kürt hareketliliği uzun süre
uykudadır. Uyanmasında bir emekçi partisi sınırını aşamayan Türkiye İşçi
Partisi’nin rolü büyüktür; yakın zaman Türkiye tarihinin bu en yığınsal emekçi
partisinin Kürtçülük nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olmasını
dikkat çekici ve hatırlanmaya değer buluyorum. Bugün Kürt hareketliliğinin
odağında Kürdistan İşçi Partisi’nin bulunmasını da aynı ölçüde düşündürücü
sayıyorum. Bu bir yana, Partiya Karkaren Kürdistan’ın bugün ulaştığı yerde
Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’yle THKO ve Kaypakkaya’nın yapmış oldukları
başlangıçları da görüyorum. Başta Öcalan kardeşim, Kürt hareketliliğinin içinde
olanların, bugün önünde bulunanların pek çoğu, ortak bir mücadele toprağından
geliyorlar, bir anlamda bu başlangıçları eksikliklerini alıp tarihsel
yörüngesine oturtarak mantıksal sınırlarına taşıyorlar. Önemlidir; Kürt silahlı
rönesansında bir düşman ulus arayışından iradi ve planlı bir biçimde kaçışta
ortak topraklarda başlamanın önemine inanıyorum. Ancak bu sürecin sadece bir
yanıdır; diğer yanı ise doğumun doğasıdır. Doğum ve her doğum mutlaka acılı ve
sancılı oluyor; her doğumda hem doğuran ve hem de doğan, mutlaka acı çekiyor ve
mutlaka ağlıyor. Doğumda mutlaka kopan ya da koparılan bir göbekbağı vardır;
taşla, makasla ya da dişle, ancak doğumun tamamlanması için mutlaka
göbekbağının koparılması gerekiyor. Bunu her tarafta ve her cephede kolay ve
erken doğum hayallerine kapilma ihtimalleri karşısında telaffuz etme gereğini
duyuyorum. Var olan sürecin sonu değil, başlangıcıdır.
Ama
sonuca ulaşacaktır.
Kendi
yolunu açarak sonucuna ulaşacağı anlaşılıyor. Kürt yükselişi şu aşamada, kolayı
değil, zoru seçiyor. Karşısına Türk halkını, Türk ulusunu değil, kısaca “TC”
olarak ifade edilen bir örgütlenme biçimini, bir hukuk kurumunu ve bir siyasal
yapıyı koyuyor. Daha da önemlisi, Kürt ulusal rönesansını, bir düşman ulus
formülüne dayandırarak değil, kendisine dönerek gerçekleştirmek istiyor. Çok
açık ve şaşırtıcı olan şudur: Abdullah Öcalan, en sert eleştirilerini Kürt
halkına yöneltiyor. En acımasız görüşlerini Kürt aydınlarına çeviriyor. Bunda,
çıplak ve kendi halinde bir kurtuluş yerine, mücadele içinde gelişme, değişme
ve yenileşme kararlılığı görüyorum. Bu yan Kürt silahlı rönesansını, pek çok
benzeri hareketten ve kurtuluş mücadelesinden ayırıyor. Kolay değil, zor bir
yoldur.
Düşman
ulus ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Öç almayı gereksizleştiriyor. Göbekbağı
olmadan da ortaklık kapılarını açık tutuyor.
Öcalan
kardeşim, “hepimize” öç aramayan ve öç almayan kardeşi hatırlatıyor.
Yalçın Küçük
Toplumsal Kurtuluş
Sayı
60, Ocak 1993, s. 22-23
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder