“Devrim, hiçbir şekilde
tek bir eylem olarak görülemez. [...] Devrim, az çok sakin geçen dönemleri az
çok kuvvetli patlamaların takip ettiği olaylar silsilesidir. Bu nedenle, parti
teşkilâtımızın yürüttüğü faaliyetin temel içeriği, hem en güçlü patlama
döneminde hem de tam sükunet döneminde yapılması mümkün ve gerekli olan şey,
yani siyasi ajitasyon çalışmasından ibarettir, faaliyetin odağında bu çalışma
olmalıdır.”
[Vladimir
Lenin]
Son
yıllarda örgütlenme faaliyeti yürüten, birbirinden bağımsız örgütlerin
sayısında ciddi bir artış yaşandı. Finansal kriz ve Arap Baharı sonrası ortaya
çıkan Wall Street’i İşgal Et hareketi ile İspanya’daki Öfkeliler hareketi ile
birlikte yatay veya otonom örgütler arz-ı endam etti. Bunlar, yeni yapılar
değil. Radikal örgütlenme alanının baskın biçimi olan bu örgütler, bilhassa kendiliğinden
gelişen eylemlerde öne çıktı. Dünyanın dört bir yanında, Yunanistan, İspanya,
Brezilya, Şili, ABD ve daha birçok ülkede, yirmi birinci yüzyılın ilk
çeyreğinde genellikle bu hareketlerin körüklediği önemli toplumsal ayaklanmalar
yaşadı. Bunlar, sıklıkla kendiliğinden gelişen, lideri olmayan, yatay olarak
yapılandırılmış ve dijital araçlar üzerinden örgütlenmiş gruplar olarak
tanımlandı.
Bu
anlatılan gerçeklikte yetişmemiş olan yeni nesil, mücadeleye dâhil oldu. Bugün ICE
karşıtı direnişte yer alan birçok kişi, örgütlenmenin biçimi konusunu yeniden
tartışıyor. Tartışmalı da zaten.
Kendiliğinden
gelişen, özerk veya yatay ayaklanmaların yakın tarihini incelemek ve farklı
örgütlenme biçimleri arasındaki teorik ve pratik tartışmayı detaylandırmak istiyorum.
Bunu yaparken, Vincent Bevins’in If We Burn [“Eğer Yanarsak”] adlı
eserinden, bu iki örgütlenme biçimiyle ilgili kendi pratik deneyimimden ve bu
tartışmanın temelini oluşturan teorik çalışmalardan istifade edeceğim.
“Yatay-dikey
örgütlenme” tartışması, yeni bir tartışma değil. Ancak görünen o ki, mücadeleye
katılan her yeni nesille birlikte, bu tartışma, yeniden moda oluyor.
Siyaseten
bilinçli ve aktif olduğum günden beri, dünyanın dört bir yanında sınırlı kalan veya
gericilikle sonuçlanan kitlesel protesto ve hareketlere tanıklık ettim. Son otuz-kırk
yıldır dünya tarihinin en büyük protesto hareketlerini bilfiil tecrübe ettik,
ancak küresel kapitalist sistemde hiçbir köklü değişim yaşanmadı. Bu sorunun
kökenine inmek zorundayız. Cevabı, inşa ettiğimiz ve sürdürdüğümüz örgüt ve
hareketlerin türünde yatıyor.
21.
Yüzyıl: Yataycılık ve Siyaset Karşıtlığı Çağı
Brezilya’da
Sosyal Demokrasiye Karşı Anarşist Hareket ve Aşırı Sağın Geri Dönüşü
2010’ların
başında çok genç olanlar veya bir şekilde meselelere dikkat kesilmeyenler tam
olarak fark etmemiş olabilir ama o dönemde dünya alev alev yanıyordu. Çeşitli
yerel ve uluslararası koşullara cevap olarak gerçekleşen kitlesel protestolar
ve hareketler dünyayı kasıp kavuruyordu. Arap Baharı, Öfkeliler Hareketi, Wall
Street’i İşgal Et Hareketi gibi dünyayı etkileyen olaylara tanıklık edildi.
2011-2014 yılları arasında yaşayanlar bir tür “devrim”in gerçekleştiği vehmine
kapıldılar. Bunlar, doksanların sonlarında ve iki binlerin başlarında yaşanan,
Seattle ve Ukrayna olayları türünden hareketlerin çok daha büyük ve devasa bir
yankısıydı.
SSCB’nin
ve diğer birçok sosyalist ülkenin büyük bir gümbürtüyle yıkılması ve
dağılmasıyla, birçok yerde Eski Sol, toplumsal etkisini yitirdi. Komünist parti
tarzı örgütlenme, Soğuk Savaş’ı kaybetmiş gibi görünüyordu. Bu, bildiğimiz
anlamda “tarihin sonu”ydu. ABD’de ve genel olarak Batı’da bu, zaten gerileme
halinde olan Eski Sol’a mensup komünist partilerin çökmesi anlamına geliyordu.
O dönemde direnen Çin, Küba, Kuzey Kore, Vietnam ve Laos gibi ülkeler, SSCB’nin
yıkılmasının hemen ardından zorlu bir gelişim ve değişim sürecine girdiler.
Sürecin
seyrini tam olarak tasvir etmese de toplum olarak Grunge müzikten Nü-metal
türüne geçişimiz, yirminci yüzyılın “Eski” ve “Yeni Sol”unun tümüyle çöküşüyle
birlikte üst yapıda kök salmış nihilizmin bir alametiydi. Çoğu yerde,
uzun süredir var olan veya bilinen siyasi katılım ve değişim araçları, ölü olarak görülüyordu. Anarşist direniş biçimlerinin
yeniden ortaya çıkışı da, neoliberal küreselleşme, aşırı
bireycilik ve yukarıda
bahsedilen toplumsal nihilizmin yaşandığı Sovyet sonrası dönemin bir yan ürünüydü.
Kitlesel
protestolar, kurumların veya kamusal alanların işgali, yeni taktikler değildi.
Yeni Sol, önemli bir militan komünist geleneği içeriyor olsa da, Demokratik
Toplumcu Öğrenciler (SDS) veya Amerikan Yerli Hareketi (AIM) gibi anti-komünist
eğilimlere sahip, çizgisi belirsiz bir solu da kapsıyordu. Yurttaş Hakları
Hareketi de genel olarak kitlesel protestolar ve oturma eylemlerine başvurdu. Wall
Street’i İşgal Et hareketiyle veya diğer 21. yüzyıl hareketleriyle özdeşleştirilen
taktikler bu hareketlerin icadı değildi. Onlar sadece önceki mücadelelerden
gelen teknikleri kullandılar.
Elbette,
anarşist yapılar veya özerk ve yatay yapılar, 2000’li yıllarda sol veya
toplumsal hareketler için yeni değildi. Bu düşünce okulu, uzun ve köklü bir
tarihe sahip. Komünist parti yapısıyla teorik, taktiksel ve stratejik
farklılıkları bir sonraki bölümde ele alınacak, ancak bu hareketlerin son 26
yıllık hikâyesinden bahsederken, bunların nihayetinde çoğunlukla anarşist
gelenekten kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. Ancak bu döneme ait her örneğin
de bu tasnife uymayacağını belirtmeliyiz.
2010’ların
ortalarında Ukrayna veya Hong Kong’da yaşanan ayaklanmalar solcu anarşist değildi,
ancak yatay ve “lidersiz” hareketler silsilesi içerisinde yer alıyorlardı.
İlgili toplumlardaki bu kendiliğinden patlamalar, “toplumsal patlamalar” olarak
tanımlanabilir. Tunus, Mısır, Türkiye, Yemen, Brezilya, Şili, ABD ve diğer
birçok yerde, büyük ölçüde bu kitlesel protesto hareketleri tarafından yaratılan
siyasi boşluklar da bu öykünün önemli bir unsurudur. Ancak gerçek şu ki, siyasi
boşluklar aslında yokturlar. Bu boşluğu hemen doldurmayı bekleyen gruplar her daim
sotede bekler.
Brezilya,
detaylandırılıp tartışılacak en ilgi çekici örnektir. Brezilya’da faal olan
Eski Sol, SSCB’nin çöküşü veya Çin-Sovyet ayrılığından diğer birçok parti kadar
zarar görmedi. Bunun en önemli nedeni, bu solun yirminci yüzyıl boyunca uzun
süredir devam eden askeri diktatörlüğe karşı direnişin önemli bir parçası
olmasıydı.
1980’de,
yeni bir kitlesel sol parti olarak İşçi Partisi (PT) kurulduğunda, Brezilya
Komünist Partisi (PCdoB), PT ile birlikte bu gelişmenin ve diktatörlük karşıtı
koalisyonun önemli bir bileşeniydi. Dolayısıyla, PT, 2002’de Luiz Inácio Lula
da Silva ile iktidara geldiğinde, PcdoB, yeni merkez solun ilerici yönetiminin
aktif bir parçası oldu. Büyük ölçüde yerli halkın önderliğindeki Topraksız
İşçiler Hareketi (MST) de uzun süredir var olan solcu bir siyasi ve sosyal
hareketti. Bir de Kropotkin ve Bakunin okuyan gençlerin aktif olduğu punk
sahnesi var. Tüm bu faktörler, toplumun temelden değişmediği ve patlamaya hazır
olduğu bu diktatörlük sonrası toplumda etkili oldu.
Neoliberalizm,
hâlâ medyayı, yargıyı ve orduyu kontrol eden aşırı gerici bir oligarşiyi
destekliyordu. Siyasi iktidara gelen yeni sol koalisyon, kırılgandı, hızla
sonuç üretmek zorundaydı. 2003’ten 2016’ya kadar (Lula’dan halefi Dilma
Rousseff’e kadar), büyük ölçüde solun ve PT’nin hayata geçirdiği politikalar
sayesinde 20 milyon insan yoksulluktan kurtarıldı. Asgari ücret artışları,
sosyal sağlık hizmetlerine ve yüksek öğrenime yapılan yatırımların artması,
halk nezdinde olumlu sonuçlar doğurdu. Ancak görev sürelerinin başlarında,
zamanın daraldığını gösteren birkaç ana tanıklık edildi.
Lula’nın
seçildiği yıl, Salvador şehrinde PCdoB ile “güçlü bağları olan” öğrenci birliği
kitlesel bir protesto hareketi başlattı. Şehirdeki artan toplu taşıma
ücretlerine karşı yapılan bu protesto, başlangıçta Eski Sol’un desteğiyle gerçekleştirilmişti.
Ancak öğrenci birliğinin kontrol edebileceğinden daha büyük bir kütle oluşunca,
protestocular, gösterilerde “bayrak yok” demeye, bunun artık partisiz bir
hareket olduğunu ilan etmeye başladılar. 2004 yılında Lula, emperyalist bir
rejim değişikliği girişimi üzerinden Haiti’nin başındaki ilerici lider
Jean-Bertrand Aristide’i devirmek için Brezilya ordusunu ABD ve BM’nin emrine
verdi. Ertesi yıl Dünya Sosyal Forumu’nda Movimento Passe Livre
(MPL/Ücretsiz Yolculuk Hareketi) kuruldu.
MPL,
başlangıçta çok küçük, lideri olmayan ve yatay bir gruptu. Kuruluş tüzüğünde, “yatay
bir hareket, herkesin lider olduğu veya liderlerin bulunmadığı bir harekettir”
ifadesi yer alıyordu. Mevcut siyasi partilerden tamamen bağımsız ve “özerk”
olacağını ilan etti. Tüm kararlar, çoğunluk oyuyla değil, fikir birliğiyle
alınacaktı. MPL’nin kendisi, devlet ve ekonominin çöktüğü 2001 yılında Arjantin’de
kurulan ve yataylığı benimseyen mahalle meclislerinden ilham almıştı. Şili de
benzer bir geçmişe sahipti.
Lula,
iki dönemini yüzde 83’ü bulan destekle tamamladı. Daha önce de belirtildiği
gibi, bazı önemli reformlar ve politikalar, Brezilya halkına katkı sundu. Ancak
Lula’nın ülkede sosyalizmi kurduğundan söz edilemezdi. Bu hedef zaten, onun ve bilhassa
İşçi Partisi’nin planlarında hiçbir zaman yer almamıştı. Lula cumhurbaşkanı
seçilmeden evvel, bir önceki hükümetin kurduğu temel ekonomik yapıyı sürdürme
sözü vermişti.
Onun
halefi olan ve şu anda BRICS bünyesindeki Yeni Kalkınma Bankası’nın başında
bulunan Dilma Rousseff, askeri diktatörlük döneminde eski bir komünist
gerillaydı. Yetmişlerin başında yürüttüğü çalışmalar sebebiyle hapis yattı,
işkence gördü. Rousseff, 2010’daki seçimleri kazanarak, Brezilya’nın ilk ve tek
kadın cumhurbaşkanı oldu.
Bütün
bunlar, Latin Amerika’yı kasıp kavuran “Pembe Dalga”nın bir parçasıydı. Bu
dalgada Venezuela, Arjantin, Bolivya, Uruguay, Şili, Ekvador ve Paraguay’da
ilerici ve sosyalist partiler iktidara geldiler. Sol, bölgede yaklaşık bir
yüzyıl boyunca ABD kuklalarına ve müdahalelerine direnen kilit güçtü, artık
yavaş yavaş gerçek siyasi iktidara kavuşuyordu.
Ücretsiz
Yolculuk Hareketi (MPL), en nihayetinde Brezilya halkının geleceği için bu
önemli değildi. Siyaset karşıtlığı çağı, norm haline geldi. 2011’de otobüs
ücretlerindeki artışı hedef aldılar. O dönemde MPL, 50’den az üyesiyle, yuvarlanan
kartopunun çığa evrilmesinde olduğu gibi, Jair Bolsonaro ve aşırı sağın
Brezilya’da siyasi iktidarı ele geçirmesini sağladı.
MPL,
protestolar düzenledi, otobüs terminallerini işgal etti, toplu halde otobüslere
kaçak bindi. Hareketlerini açıktan “parti dışı” hareket olarak ilan etti.
Protestocuların eylemlerine getirdikleri tüm siyasi bayrakları yırtıyorlardı.
2013
yılında kitlesel polis baskısı, medyanın yoğunlaştırdığı, içeriğini
değiştirdiği haberler, genel küresel siyasi iklim ve daha birçok görünen ve
görünmeyen faktör, Brezilya tarihinin en büyük kitlesel protestolarına yol
açtı. Milyonlarca insan yürüyüş yaptı. Binlerce kişi, polisin sert
müdahaleleriyle yüzleşti, tüm bunlar kameralara kaydedildi.
50
kişiyle başlayan lidersiz ve yapısız hareket bir dizi sorunla yüzleşti:
harekete kimin katılacağına kimin katılmayacağına kimler karar veriyordu?
Milyonlarca insan size katıldığında, mesajları nasıl ortaklaştıracaksınız?
Örgütlediğiniz kitlenin hedefe bağlı kalmasını nasıl sağlayacaksınız? Bu
dönemin sürekli tekrar eden bir teması olarak, MPL’nin faşist askeri
diktatörlüğe değil, ilerici, sol demokratik bir yönetime karşı başlattığı
başkaldırı, aşırı sağın kontrolü ele geçirmesi için gerekli zemin hazırladı.
Liderlere
kolektif olarak karar verilmediği durumda, kitle, kendisine bir lider bulur.
Brezilya’daki kitlesel hareketin başına gelen de buydu. Jair Bolsonaro ve
yandaşları, MPL’nin ismine bile el koydular (o dönemde Özgür Brezilya Hareketi (MBL)
isminde sağcı bir örgüt kurdular). Norm haline gelen bu siyaset karşıtlığına
tutundular. Kendini siyasi bir yabancı olarak konumlandırarak, popülist destek
toplamayı başardılar. Otobüs ücretleri meselesiyle başlayan MPL mücadelesi,
devlet baskısına karşı ülke çapında kitlesel bir protesto hareketine dönüştü. O
dönemde devleti İşçi Partisi yönettiğinden, ayrıca, MPL, seçimlere dayalı parti
siyaseti yürütme eğilimine sahip olmadığından, faşistler fiili boşluğu doldurdular.
Dilma
Rousseff, 2016’da görevden alındı, Lula hapse atıldı ve dünyanın beşinci büyük
ülkesi, PT hükümeti döneminde elde edilen mevzileri bir bir kaybetti. Bolsonaro’nun
çeşitli aşırı sağ partilerle kurduğu ittifaklar ve MBL, mücadeleyi on yıllarca
geriye götürdü. Lula, sonunda serbest kaldı. PT, tekrar siyasi iktidarı ele
geçirdi. Ancak bu sefer mevcut gücü daha kırılgan. Eskiden yüzde 83 oy alan
parti, bu sefer sadece yüzde 34 oy alabildi. Bolsonaro, polis gözetiminde ve
darbe girişiminden 27 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya. Babasının yaklaşık 10
milyon insanı yoksulluğa sürüklemesinin ardından, oğlu, muhtemelen bir sonraki
seçimde aşırı sağcı aday olacak.
MPL,
hâlâ varlığını sürdürüyor, ancak ilk başta örgütü kuran 50 civarındaki üyenin
tamamı partiden ayrıldı. MST, Lula’nın serbest bırakılması ve yeniden aday
olabilmesi için önemli bir koalisyon ortağıydı. Ancak Brezilya’nın geleceği
sisler içinde. Şu an için bu gelecek ufukta görünmüyor. İşçi Partisi ve PCdoB,
2010’ların ortalarındaki toplumsal patlamaların yaralarını sarabilmiş değil. Anarşist
hareket, MPL’nin yüzleştiği güçlüklerle birlikte kendisini belirli sınırlara
hapsetti.
Mısır’dan
Yemen’e Arap Sosyalizminin Yankıları
Mısır,
yirminci yüzyılın büyük bir bölümünde
Arap sosyalizmi ve milliyetçiliğinin beşiğiydi. Cemal Abdünnasır, Süveyş Kanalı’nı
sömürgecilerden geri alan, siyasi egemenliği kuran, başta Yemen olmak üzere,
diğer sömürge karşıtı hareketlere destek veren bir Üçüncü Dünya simgesiydi.
Nasır
yanlıları, altmışlarda komünistlere yönelik baskıda büyük bir azalma yaşansa da,
ülke içinde komünistlerle hiçbir zaman çok dostane ilişkiler kurmadılar. Mısır,
Sovyetler Birliği ile de yakın bağlar geliştirdi. O dönemde Mısırlılar
tarafından yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi, Leninist/komünist parti yapısı
tarafından şekillendirildi. Nasır’ın kendisi, devrimi savunmak için Leninist
tarzda bir grup olan Öncü Örgüt’ün kurulması sürecini başlattı.
Ancak
1970’te Nasır, beklenmedik bir şekilde öldü, yerine Enver Sedat geçti. Sedat,
Mısır’ın yüzünü ABD’ye çevirdi, Sovyet askeri danışmanlarını ülkeden kovdu
neoliberal politikaları uygulamaya koydu. Sedat, 1973’te İsrail’e karşı savaş
başlattığında, savaş planları hakkında sürekli olarak Henry Kissinger ile
iletişim halindeydi ve bu planlar otomatik olarak İsraillilere iletiliyordu.
Arap sosyalizminin yerini Batı’ya teslim olmuş Arap burjuvazisinin iktidarı
aldı. Bu değişim yirminci yüzyılın son dönemine damgasını vurdu.
Sedat,
Nasır dönemindeki toprak reformunu tersine çevirerek, toprakları feodal sınıfa
geri verdi. Sola yönelik baskıları tekrar devreye soktu. Nasır ve sosyalist
politikalarının elde ettiği kazanımların silinmesi üzerine 1977’de ekmek
isyanları yaşandı. 1981’de Sedat, 1928’de kurulan gerici milliyetçi bir örgüt
olan Müslüman Kardeşler tarafından suikaste uğradı. Sedat’ın yerine Hüsnü
Mübarek geçti. Mübarek, seksenlerdeki küresel borç krizine dek neoliberal şok
terapisine devam etti. IMF ve Dünya Bankası, Mısır’ı harap eden ekonomik
liberalleşmeyi ülkeye zorla dayattı.
Mübarek,
1991’de ABD’nin Irak işgaline verdiği desteğe karşılık, ABD’den gelen borcu
kabul etti. 2000’li yıllarda ise “milyarlarca dolarlık devlet varlığını
özelleştirdi. Neticede bu varlıklar, yeni oluşan aşırı zengin kapitalist
sınıfın eline geçti”. İşsizlik arttı.
Başkent
Kahire’nin merkezindeki Tahrir Meydanı, uzun zamandır protestoların ve sınıf
mücadelesinin merkezi olagelmişti. Filistin, ABD işgalleri gibi konularda
protestolar on yıllar boyunca burada yapıldı. 2000’li yılların başlarında
George W. Bush, Mısır’ı “demokratikleşmeye” zorladı, bu da Müslüman Kardeşler’in
yerel seçimleri kazanmasına, solcu ve ilerici örgütlerin yeniden ortaya
çıkmasına yol açtı. “Yeter artık!” anlamına gelen Kifaya, 2004 yılında
hiyerarşik olmayan, farklı ideolojileri içeren bir kolektif olarak kuruldu.
Protestolar
ve benzeri etkinlikler tertiplendi ama somutta hiçbir şey değişmedi. 2008’de
başkentte gerçekleşen izinsiz grevler, Kifaya’yı genel grev çağrısında
bulunmaya yöneltti, ancak bu da başarısız oldu. Bununla birlikte, bu dönemde
hem ABD’li STK’lardan hem de Tunuslu radikallerden eğitim ve yardım aldılar.
2010
yılında Halid Said’in Mısır polisince dövülerek öldürülmesiyle her şey dramatik
ve trajik bir şekilde değişti. Onlarca yıldır bir polis devleti olarak
varlığını sürdürmüş olan ülkede Facebook, bu dramatik tepkinin harekete
geçirilmesinde kilit bir unsur olarak iş gördü. Kitlesel eylemlerde sosyal
medya önemli bir unsur olarak öne çıkıyordu. Facebook gibi alanlar, bugün
Instagram ve Signal gibi kullanılıyorlardı. Tunus cumhurbaşkanının Arap Baharı
protestoları nedeniyle tahttan çekilmek zorunda kalmasından sadece on bir gün
sonra bir protesto çağrısı yapıldı. Hedef Mübarek değil, fiilen polisin başı
olan İçişleri Bakanı’ydı.
Kifaya’nın
planlama toplantılarında biri söz alıp, “Tahrir Meydanı’na varınca ne
yapacağız?” diye sordu. Herkes gülüp geçti, meydana asla ulaşamayacaklarını düşünüyorlardı.
25 Ocak’ta protestocular polis kordonunu aştı ve meydana ulaştı, saatlerce
polis baskısıyla mücadele ettikten sonra kitle yavaş yavaş dağıldı. Üç gün
sonra geri döndüler.
Nasırcısı,
sosyalisti, komünisti, liberali, dindarı, laiği, genci, küçük burjuvası,
yoksulu, herkes eylemlere iştirak etti. Mübarek rejimine karşı olan herkes,
protestoda bir araya geldi. Kalabalığın arasından “Ekmek, Özgürlük, Sosyal
Adalet!” ve “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” sloganları yankılandı.
Bevins’in
yazdığı gibi, bu, “nispeten kendiliğinden... lidersiz, yatay olarak
yapılandırılmış, ideolojik açıdan çeşitlilik arz eden” bir eylemdi. Ancak “şiddetten
arınmış” değildi. Kitleler o gün polisle savaşa girdi, savaşı kitleler kazandı.
Doksanın üzerinde polis karakolu yakıldı, polis memurlarının çatışma korkusuyla
üniformalarını çıkarıp kaçtıkları sahnelere tanıklık edildi.
Bu
noktada, kitleler ve bu halk cephesine mensup muhtelif örgütler “her şeyi ele
geçirebilirdi”. İsteseler, iktidar ve medya merkezlerine baskın düzenleyip
anında bir toplumsal devrim başlatabilirlerdi, bunu hiç şüphe yoktu. Polis, bu
noktada ordudan daha güçlüydü. Başkentte onları yenmek önemliydi. Yenilmeleri
güç dengesini değiştirdi. Kitleler ve ilgili örgütler, kontrolü ele geçirmediler.
Tahrir Meydanı’nda kalmayı seçtiler. Ortad devrimci bir öncü yoktu. Ülke, bu
enerjiyi devrime yönlendirecek net bir liderlikten yoksundu. Ortada sadece şehir
merkezinde toplaşmış bir “halk kitlesi” vardı.
Göstericiler,
haftalarca meydanı ellerinde tuttular. 11 Şubat’ta ordu, kalabalığa ateş açma
emrine karşı geldi. Bu, Mübarek’in sonunu getirdi. Ordu, onu azletti, ardından
demokratik seçimlerin yapılacağı sözüyle ülkeyi Silahlı Kuvvetler Yüksek
Konseyi (SSKYK) adına kontrol altına aldı. Sonraki dönemde, özellikle Mısırlı
Kıpti Hristiyanlar olmak üzere düzinelerce protestocuyu katlettiler.
Protestolara katılan ve hiyerarşik bir yapıya sahip en büyük örgüt, Müslüman
Kardeşler’di.
Mayıs
2012’deki seçimlerde Muhammed Mursi (Müslüman Kardeşler), Ahmed Şefik (Mübarek’in
partisi), Hamdin Sabahi (Kifaya hareketinin kurucularından, Nasırcı) ve Abdülmünim
Ebu’l Futuh (eski/yeniden yapılandırılmış Müslüman Kardeşler) yarıştı. İlerici
adayları temsil eden Sabahi oyların yüzde 21’ini, Futuh ise yüzde 17’sini
alarak kendi kitle tabanlarını böldüler. İkinci tur seçimleri Müslüman
Kardeşler ve Mübarek hizbi arasında geçti.
Protestolara
katılan çeşitli küçük gruplar, kime oy verecekleri ve oy verip vermemeleri
konusunda bölünmüş haldeydi. Gerici güçlerin yeniden iktidara gelmesine karşı
bir birleşik cephe oluşturmak için güçlerini birleştirme yönünde gerçek bir
girişim ortaya konulmadı.
Şunu
belirtmekte fayda var: bir vakitler Nasır’ın Mısır’ı ile birlikte Arap
sosyalist hareketinin önemli bir parçası olan Yemen, bu dönemde çok farklı bir
deneyim yaşadı. Daha önce yazdığım ve belgeselini hazırladığım gibi, Yemen’in
tarihi, belki de Batı Asya’nın en yanlış anlaşılan radikal tarihidir.
Bölgede
Marksist-Leninist bir parti tarafından yönetilen tek ülke olan Yemen Demokratik
Halk Cumhuriyeti, yirminci yüzyılda radikal bir dönüşüm geçirdi. Ancak,
sosyalist Yemen’in kuruluşundan önce bile Batı ile Suudi müdahalesi ve
sömürgecilik her zaman bir sorun olmuştur. Ülkenin neredeyse bir yüzyıl boyunca
zorla parçalanması da, tarifsiz acılara yol açan büyük bir sorundu.
Ülke,
nihayet doksanlarda birleşti, ancak bu noktada artık ortad bir sosyalist ulus
yoktu. Neoliberal reformlar ülkeyi harap etti. Yemen Demokratik Halk
Cumhuriyeti’nin küllerinden, farklı ideolojileri içeren bir hareket olan Ensarullah
Hareketi doğdu. Hareket, Salih rejimini sona erdirdi. 2011-2014 yılları
arasında reform yaptı, ilk politbürolarıyla yeniden örgütlendi, Yemen Sosyalist
Partisi ve diğer ilerici güçlerle birleşik bir cephe meydana getirdi. Başkenti
ve nüfusun çoğunluğunun yaşadığı bölgeleri geri aldı.
O
zamandan beri Suudi Arabistan, BAE ve ABD destekli güçlere ve doğrudan
bombalamalara, ablukalara vb. karşı direniyorlar. Bu direniş, Batı’nın ve vekil
güçlerinin gerçekleştirdiği soykırımla yüzleşti. Ancak Yemen, lidere sahip,
yataycılıktan uzak duran bir birleşik cephe sayesinde bir toplumsal dönüşüm ve
devrim dönemine girme imkânı buldu.
Ukrayna’daki
Maidan Ayaklanması ve Faşizm
2013’te
Ukrayna’da yaşanan Maidan Ayaklanması veya Euromaidan, bölgede bugün
bulunduğumuz noktaya uzanan uzun tarihin merkezinde yer alan bir olaydır. Rusya
ile yaşanan trajik vekalet savaşında yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bir
asırlık tarih ve mücadele, bölgede gerici siyasetin yükselişiyle sonuçlandı.
Ukrayna
Milliyetçiler Örgütü (OUN) ve Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) gibi Stepan Bandera
dönemindeki faşist gruplarla, son yirmi yıldır Ukrayna siyasetine hâkim olan Azak
Taburu, Sağ Sektör vb. gruplar arasında doğrudan bir bağlantı var. Eski faşist
gruplar, Holokost sırasında kitlesel katliamlardan doğrudan sorumluydu ve Nazi
Almanyası’nın SSCB’yi sömürgeci bir şekilde ele geçirme savaşına yardım etmeye
çalıştılar. Azak ve Sağ Sektör, Stepan Bandera’yı Ukrayna’nın “ulusal kahraman”ı
olarak yüceltti, alenen faşist politikalar çağrısında bulundu.
SSCB’nin
çöküşü ve devrilmesi sırasında, 1990 yılında Ukrayna bağımsızlığını ilan etti
ancak ayrılmayı savunmadı. Ertesi yıl, SSCB’de kalmayı savunan seçenek
referandumda oyların yüzde 70’ini aldı. Komünist “sertlik yanlıları” ile
Yeltsin’in Batı yanlısı güçleri arasındaki çatışmanın ardından, bir sonraki
referandumda Ukraynalıların yüzde 90’ı tam bağımsızlık ve SSCB’den ayrılma
yönünde oy kullandı.
SSCB’nin
yıkılmasıyla birlikte, sonraki on yılda eski sosyalist cumhuriyetlerde yaklaşık
17 milyon insan hayatını kaybetti. İnsan ticareti, madde bağımlılığı, yoksulluk
oranları vb. hepsi, eski sosyalist ekonomilerin ve işçi toplumlarının zorla
sermayeleştirilmesiyle birlikte, büyük ölçüde arttı. Bu esasında, modern çağda
yerel topluluklara ait kazanımlardan, kapitalizme ve emperyalizme karşı
uluslararası mücadeleye dek her şeyi yerle yeksan eden devasa bir ilkel birikim
dalgasıydı. Bu, Paris Komünü’nün yıkılmasından bu yana dünyadaki ezilen
halkların yaşadığı en büyük yenilgiydi.
Pawel
Wargen konuyla ilgili şu tespiti yapıyor:
“SSCB’nin çöküşünden bu
yana tüm dünyada ücretler düştü, gıdaya erişme imkânı azaldı, yedek işgücü
sayısal olarak arttı. Yaptırımlardan dolarizasyona, borçtan finansallaşmaya
kadar emperyal ve neo-kolonyal egemenliğin araçları, Üçüncü Dünya’nın giderek
daha büyük bölümlerini boyunduruk altına aldı. Doğu Avrupa’nın ‘özgürleşme’si hikâyesi,
neo-kolonyal esaretin tüm kapılarının alabildiğine açıldığı, gezegen için
potansiyel olarak ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir sömürü selini serbest
bıraktığı bir hikâyedir. Birikim sürecine içkin olan şiddet ve yıkım, iklimsel
ve çevresel yıkım veya nükleer savaş yoluyla yeryüzündeki yaşamın büyük
çoğunluğunu ortadan kaldırmakla tehdit etmektedir.”
2004
yılında Viktor Yanukoviç ve Viktor Yuşçenko başkanlık yarışında birbirlerine
rakip olmuşlardı. Yanukoviç, o zamanki Rusya Federasyonu ile ilişkileri
sürdürme eğilimindeyken, bankacı Yuşçenko, Batı yanlısı ve ABD merkezli bir dış
politikayı destekliyordu. Yuşçenko, seçimleri her açıdan kaybedince, müttefiki “gaz
prensesi” Yulia Timoşenko, seçimlerin hileli olduğunu söyleyerek, sokaklarda
kitlesel protestolar düzenlenmesi çağrısında bulundu. Yüz binlerce insan,
Maidan Meydanı’na akın etti.
ABD,
“Turuncu Devrim”e otomatikman, doğalında destek sundu. Ayrıca, Yuşçenko’nun eşi
ABD vatandaşıydı ve ABD Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılıydı. Kitlesel kamuoyu
baskısı, ülkeyi fiilen yöneten kapitalist oligarklarla dolu son derece
yozlaşmış bir siyasi sistem ve Yüksek Mahkeme’nin sonuçları geçersiz kılması,
Batı yanlısı adayın kazandığı yeni bir oylamayla sonuçlandı. Bu renkli devrim,
Batı medyasında “halk iktidarı”nın harika bir örneği olarak kabul edildi.
Bu,
Ukraynalıların yüzde 30’unun ana dili Rusça olmasına rağmen, hükümette yalnızca
Ukraynacanın kullanılmasını sağlamak, tartışmalı bir şekilde, “Holodomor”u
soykırım olarak listelemek ve Bandera’yı “Ukrayna kahramanı” ilan etmek gibi “Ukraynalılaştırma”
politikalarının fitilini ateşledi. Yuşçenko, 2010 yılında yüzde 4’lük bir oyla
görev süresini tamamladı.
Yanukoviç,
2010 seçimlerini kazandı ve Ukraynalılaştırma konusunda sürdürdüğü kültür savaşı
dâhilinde çoğulculuk yanlısı politikalara destek verdi, ancak ekonomik olarak
beceriksizdi, etrafındaki siyasi “hareket” (tabii buna hareket denebilirse) burjuva
fraksiyonlarından biriydi. 2013’te Ukraynalıların yüzde 56’sı, SSCB’nin
yıkılmasının iyiden çok zarar getirdiğini düşündüklerini söyledi. Gerçekten de,
1991’den beri Ukrayna nüfusu 7 milyon azaldı.
2012
yılına gelindiğinde, Avrupa Birliği, AB’ye gerçek bir kabul sağlamadan daha
fazla ekonomik liberalleşmeyi (durgunlaşan ücretler ve kesilen emekli maaşları)
zorlayacak bir anlaşma teklif etti. Rusya ise 15 milyar dolar ve “doğal gazda
harika bir anlaşma” teklif etti, ayrıca yaptırımlar ve ticaret yasakları
tehditlerinde bulundu. Yanukoviç, AB anlaşmasını kabul etmeyeceğini
açıkladığında, bu, başka bir renkli devrimin başlamasına neden oldu. ABD
fonlarıyla desteklenen Sivil Özgürlükler Merkezi gibi STK’lar, Maidan Meydanı’nı
geri almak için “yatay” ve “kendiliğinden örgütlenmiş” kitlesel bir protesto
hareketini destekledi. ABD gibi İngilizce konuşulan ülkelerde de sosyal
medyanın dikkatini çekmek için yoğun bir çaba sarf edildi.
Evet,
Maidan hareketi, AB ile Rusya arasındaki ticaret anlaşmaları yüzünden başladı,
ama aslında mesele bu değildi. Ülkede on yıllardır süregelen kitlesel bir
toplumsal hoşnutsuzluk mevcuttu. Milyonlarca insan ölmüş, milyonlarcası daha
yoksulluğa düşmüştü, üstelik ufukta hiçbir çözüm görünmüyordu. Siyasi bir
boşluk oluşmuştu ve ticaret anlaşması, bu siyasi kontrol boşluğunu kimin
dolduracağını görmek için verilen mücadeleyi başlatan katalizör görevi görmüştü.
Vitali
Kliçko gibi merkez sağ Turuncu Devrimciler, Batı destekli STK’larda çalışan
liberal akademisyenler ve profesyoneller, Svoboda (Özgürlük) Partisi gibi
faşistler, hatta Ukrayna Komünist Partisi, ilk günlerde büyüyen huzursuzluğu
kontrol altına almaya çalıştılar. Özellikle gençlere ve öğrencilere yönelik
artan polis baskıları durumu daha da kötüleştirdi.
Yukarıda
bahsi edilen tüm faşist örgütleri ve monarşistleri de içeren aşırı sağ, futbol
kulüplerine ve ordunun alt kademelerine hâkimdi. Savaş ve sokak çatışmalarında
en fazla deneyime bunlar sahiplerdi. İyi örgütlenmişlerdi, yapıları hiç de yatay
değildi. Faşistler ve aşırı sağ, “daha saf” bir Ukrayna ideolojisi ve Bandera’ya
duyulan saygı etrafında birleşmişlerdi. Mücadelenin diğer tüm fraksiyonlarından
farklı olarak tamamen kaynaşmışlardı.
Protestolar
sırasında, “Yüzler” adı verilen öz savunma grupları ortaya çıktı. Bu gruplar,
hızla aşırı sağın kontrolüne geçtiler. Maidan’da bu türden örgütlerin kurulması
için kayıt başvurusu yapma hakkı solculara, anarşistlere ve komünistlere verilmedi.
C14 adlı genç faşist çete, kayıt yaptırmaya çalışan solcuları sopalar ve
bıçaklarla kovaladı. Yüzler, temel isyan okulu ve sokak dövüşü eğitiminden
geçerek, Maidan’ın sonunda son derece militarize olmuş paramiliter güçlere
benzediler. Aşırı sağ ve ordu, Batı Ukrayna’daki hükümet binalarını ele
geçirdikten sonra Halk Konseyleri kuruldu. Ülke, tam anlamıyla faşist bir
renkli devrime doğru sürükleniyordu. Tüm bunlar, başlangıçtaki yataycılık ve
kitlesel protestolar temelinde gerçekleşmişti.
Faşistler
ve Yanukoviç güçleri arasında çıkan sokak çatışmaları ve silahlı saldırılar,
düzinelerce kişinin ölümüne yol açtı, Maidan yanlısı güçlerin, yanıltma
harekâtı dâhilinde kendi protestocularına karşı keskin nişancı tüfekleri
kullandığı, elliden fazla kişiyi öldürdüğü iddia edildi.
Sonrası
tüm hüzünlü ve acı verici yanıyla tarihe kaydoldu. Faşist örgütler, tamamen
Batı merkezli bir hükümetin kurulmasına yardımcı oldular, ekonomi iyice
liberalleştirildi. Kültür Savaşı, Rus azınlıklara ve solculara karşı pogromlar
ve Ukrayna Komünist Partisi gibi muhalif partilerin yasaklanmasıyla daha da
çirkin bir hal aldı. Kitlesel cinayetler yaygınlaştı, Ukrayna’nın ülkede
yaşayan Rus azınlıklara karşı yürüttüğü aşırı sağcı savaş nedeniyle on binden
fazla insan hayatını kaybetti. Bu durum, Ukrayna’nın doğusunda ayrılıkçı bir
harekete, sonrasında da kitlesel yıkım ve ölümle sonuçlanacak, Rusya savaşına
yol açtı.
Vincent
Bevins’in dediği gibi, “kitlesel sokak protestolarının evriminde bir model
ortaya çıkmıştı. Belirli bir şeyle başlıyorlar, sonra her türden insanı
kapsayacak şekilde genişliyorlar”dı. Sonuçta “çelişkili vizyonlar birleşiyor,
ama nihayetinde belirli bir vizyon galip geliyordu. “Ortaya sonsuz olasılıklar çıkıyordu.”
Ancak, işçi örgütlenmesi ve sol hareketlilik zayıf olduğu vakit gerici
milliyetçilik ve faşizm, sınırlı bir ihtimal olarak gündeme geliyordu. Ne yazık
ki, Ukrayna’da güçlü bir işçi hareketi de komünist hareket de yoktu. Daha önce
de dile getirdiğimiz üzere, siyasi boşluklar, en güçlü ve en iyi örgütlenmiş
olanların egemen olma eğiliminde olduğu geçici olaylardır.
Wall
Street'i İşgal Et ve Siyahların Hayatı Önemlidir Ayaklanmaları
2008
mali krizi ve ardından gelen Wall Street’i kurtarma operasyonu, küresel
sonuçlar doğurdu. Buna ABD içinde kesintisiz uygulanan faşist politikaları ve
ırkçı şiddeti de eklediğimizde, bir patlamanın kaçınılmaz olduğu açıktı. 2011’den
itibaren ABD genelinde kitlesel protestolar, direniş hareketleri ve
ayaklanmalar yaşandı.
2011-2012’deki
İşgal Hareketi; Tunus, Mısır, Brezilya ve Hong Kong’u kesen hattın parçasıydı.
Kamplarda kararların çoğunluk oyuyla değil, fikir birliğiyle alındığı, “yatay”
ve “lidersiz” bir hareketti. Anarşistlerin liderlik ettiği bir hareketti. Ünlü
anarşist David Graeber, mücadelenin fiili sözcüsüydü. O ünlü “Biz yüzde 99’uz” sloganının
ona ait olduğu iddia edilir. 29 Kasım 2011’de Graeber şunları söylemektedir:
“Wall Street’i İşgal Et
konusunda ana akıma mensup bir basın kuruluşunda çalışan bir gazeteciye verdiğim
her röportajda bize hep aynı vaazı veriyorlar: ‘Bir liderlik yapısı oluşturmayı
veya pratik bir talepler listesi hazırlamayı reddettiğiniz sürece nasıl bir yere
varacaksınız?’ Oysa 2 Ağustos’ta, anarşistlerden ve diğer otorite karşıtı isimlerden
oluşan küçük bir grup, bu gruplardan birinin düzenlediği bir toplantıya
katılarak, planlanan yürüyüş ve mitingden herkesi uzaklaştırıp, temelde
anarşist ilkeler üzerine kurulu gerçek bir demokratik meclis kurmak için
harekete geçtiğinde, Portland’dan Tuscaloosa’ya kadar Amerikalıların benimsemeye
hazır oldukları türde bir hareketin temeli attı.”
Gerçekte,
o ufacık Zuccotti Parkı’na girip çıkan binlerce insan, ABD’deki kapitalist
düzene zerre tesir etmedi. Klinikler ve kütüphaneler gibi çeşitli demokratik
kurumların gelişmesine rağmen, kapitalizme etkili bir şekilde meydan
okuyamadılar. Finans kapitalinin hegemonyasının hemen yanı başında olmasına
rağmen, ekonomi durmadı. İşgal hareketi, o dönemde Brezilya, Mısır, Tunus,
Yemen, Yunanistan ve İspanya’daki benzer ayaklanmalarla kıyaslandığında “çok
ufak”tı.
Halk
meclisi uzlaşmaya dayalıydı, bu nedenle, küçük bir azınlık, görev süresi
boyunca önemli oylamaları engelleyebildi. Yurttaş Hakları Hareketi’nin önemli
ismi John Lewis destek sunmak için parka geldiğinde, iki kişi, onun içeri
girmesini ve konuşma yapmasını engelledi. Bu isimlerden biri, beyaz bir yüksek
lisans öğrencisiydi. Bir kişinin kendi iradesini kolektife dayatmasını radikal
demokrasi olarak göremeyiz. Ayrıca, kampın sosyal medya hesaplarını kimin
kontrol edeceği konusunda da çatışmalar yaşandı. Tüm bunlar, meclisin zaman
içinde bir moment olarak sönüp gitmesine neden oldu.
2014-2020
arası dönemde, ABD’de siyahi ve melez insanlara yönelik ırkçı ve faşist şiddete
karşı çok daha önemli ayaklanmalar yaşandı. Freddie Gray, Michael Brown, Eric
Garner, Tamir Rice, George Floyd, Breonna Taylor’ın ve daha birçok insanın
polis tarafından öldürülmesi, büyük toplumsal huzursuzluğa yol açtı. Polisle yaşanan
sokak çatışmaları vaka-ı adiyedendi.
İşgal
hareketi sırasında da polisle çatışmalar yaşanmış olsa da, siyahlara yönelik
saldırılar sonrasında yaşanan eylemler kadar militan ve doğrudan değildi.
Binlerce insan, polis araçlarını ve birkaç binayı ateşe verdi. Bazı yerlerde
polis karakolları gibi siyasi iktidara ait merkezler ele geçirildi. İşgal
hareketi, arkasındaki enerjiye rağmen, bunların hiçbirini başaramadı.
Siyahların
Hayatı Önemlidir sloganı ile gerçekleştirilen ayaklanmalar, kendiliğinden
gelişti, lideri yoktu ve farklı ideolojileri içeriyordu. Bununla birlikte,
yerel mücadelelerde, genellikle yüzsüz ve perde arkasında olan liderlerin
ortaya çıktığı da belirtilmeli. Ulusal Irkçı ve Siyasi Baskıya Karşı İttifak ve
SHÖ şubeleri gibi bazı örgütler, bölgelerde daha fazla ağırlığa sahipti.
Ayrıca, doğrudan hedefler talep ediliyordu; bunlardan biri de polisin
bütçesinin kısılmasıydı.
Neoliberal
küreselleşmenin yoğun bir şekilde reddedildiği (İşgal hareketi), ırkçı ve
faşist devlet şiddetinin yaşandığı (SHÖ ayaklanmaları) ve Bernie Sanders ile
Demokratik Sosyalistlerin yükselişe geçtiği bir dönemde, şu soruyu sormak
gerekiyor: Peki ama devrim nerede?
Parti
mi, Özerklik mi? Yoksa Bu Yanlış Bir Tartışma Zemini mi?
“İnsanlar yok, kitle var.
Bir halk kitlesi var çünkü işçi sınıfı ve giderek çeşitlenen toplumsal
tabakalar, her yıl kendi içinden sayıları zamanla artan hoşnutsuz insanlar
çıkartıyorlar. Bu insanlar protesto etmek istiyor, mutlakiyetçiliğe karşı
mücadelede ellerinden gelen tüm yardımı yapmaya hazırlar. Mutlakiyetçiliğin
tahammül edilemezliği, henüz herkes tarafından kabul edilmese de, giderek artan
halk kitleleri tarafından daha da keskin bir şekilde hissediliyor. Aynı
zamanda, halkımız yok çünkü liderimiz yok, siyasi liderimiz yok, tüm güçleri,
hatta en önemsizlerini bile kullanacak kapsamlı, aynı zamanda yeknesak ve
uyumlu bir çalışma düzenleyebilecek yetenekli örgütleyicilerimiz yok.”
[Lenin]
21.
yüzyıldaki kitlesel ayaklanmaların muhtelif örneklerini, bunların toplumsal ve
sınıfsal düzen üzerindeki farklı etkilerini ele aldık, ancak bu çatışan
mücadele sistemlerini birbirinden ayırmak ve karşılaştırmak şart. Komünizm ve
Anarşizm, Özerklik ve Demokratik Merkeziyetçilik, Yataycılık ve Parti, hangi
terimi kullanırsak kullanalım, bu tartışmadan haberdarız. Bu, yüzyıllardır
süregelen ve her iki tarafta da duyguları yaralayan bir tartışma.
Daha
önce de gösterildiği gibi, tüm yatay yapılar tam olarak aynı değildir, ancak
bunları iki kategoriye ayırmak gerek: uzlaşma temelli ve çoğunluk temelli
yapılar. 2010’ların başlarındaki dönemde, ilk tür baskındı. Özellikle Brezilya
ve ABD’deki mücadelenin ölçeğini bunlar şekillendirdi. Her ikisi de aldıkları bu
yapısal karar nedeniyle önemli ölçüde kösteklendi. Brezilya’da MPL, koşullar
hızla değişip istikrarsızlaştığında, tıkanıp kaldı ve bu da aşırı sağın daha
örgütlü bir güç olarak öne çıkması için gerekli boşluğu yarattı. ABD’de ise, İşgal
hareketinin etkili bir şey yapmasına mani oldu. Her iki hareket de neredeyse
tamamen örgütlenme teorisinin reddine dönüştü.
Kadınların
özgürlüğü mücadelesinin önde gelen örgütçülerinden ve Yeni Sol’un önemli
simalarından Jo Freeman, 1971 tarihli “Yapısızlığın Tahakkümü” başlıklı
makalesinde şunları söylüyor:
“Biz öyle inanmak istesek
de yapısız bir grup diye bir şey yok aslında. Herhangi bir amaçla, herhangi bir
süre için bir araya gelen her türden insan grubu, kaçınılmaz olarak bir şekilde
kendini yapılandıracaktır. Bu yapı esnek olabilir, zaman içinde değişebilir,
görevleri, gücü ve kaynakları grup üyeleri arasında eşit veya eşitsiz bir
şekilde dağıtabilir. Ancak ilgili kişilerin yeteneklerinden, kişiliklerinden
veya niyetlerinden bağımsız olarak bir yapı gene de oluşacaktır. Bunu kaçınılmaz
kılansa farklı yeteneklere, yatkınlıklara ve geçmişlere sahip bireyler olmamızdır.
[...] Serbestiyetçi grup ancak serbestiyetçi toplum kadar gerçekçidir.”
Yapısızlık
yalanına tüm anarşist veya özerk gruplar teslim olmazlar. Birçoğu, karşılıklı
yardımlaşma, çalışma grupları, eğitim, operasyonel güvenlik vb. konularda
komiteler kurar, ancak neredeyse hepsi, tanımlanmış liderlik yapılarını
reddeder. Bununla birlikte, bu kavramın kendisi bir yanılsama yaratır, çünkü
gayri resmi liderlik yapıları ortaya çıkacaktır. Bu çelişki, ortadan
kaldırılmadığı takdirde, kolektif içinde sosyal bir yaraya dönüşecektir.
Freeman, şöyle devam ediyor:
“Tüm gruplar, grup üyeleri
arasındaki etkileşim kalıplarının bir sonucu olarak, gayri resmi yapılar meydana
getirirler. Bu tür gayri resmi yapılari çok faydalı şeyler yapabilir, ancak
yalnızca yapılandırılmamış gruplar, tamamen bunlara bağlıdır. Gayri resmi
elitler, ‘yapısızlık’ efsanesiyle birleştiğinde, iktidarın kullanımına sınır
koyma girişiminde bulunulamazlar. [...] Bunun iki potansiyel olumsuz sonucu
vardır. Birincisi, karar alma mekanizmasının gayri resmi yapısı, insanların
önemli şeyler söyledikleri için değil, sevdikleri için başkalarını dinledikleri
bir kız kardeşlik derneğine fazlasıyla benzeyecektir. [...] İkincisi, gayri
resmi yapıların genel olarak gruba karşı sorumlu olma yükümlülüğü yoktur. Ellerindeki
iktidar onlara verilmemiştir, o, ellerinden alınamaz. Etkileri, grup için
yaptıkları şeylere dayanmaz, bu nedenle grup tarafından doğrudan
etkilenemezler. Bu, gayri resmi yapıları ille de sorumsuz kılmaz.”
Peki
madem bu örgütsel çerçeve ve ilke bu türden kusurlara sahip, o zaman ne anlamı
var? Graeber’in İşgal hareketi sırasında belirttiği gibi:
“Anarşizmi açıklamanın en
kolay yolu şudur: Anarşizm, gerçekten özgür bir toplumu, yani insanların
birbirleriyle yalnızca sürekli şiddet tehdidiyle zorlanmak zorunda
kalmayacakları türden ilişkiler kurduğu bir toplumu yaratmayı amaçlayan bir
siyasi harekettir. Tarih, servetteki eşitsizliklerinin, kölelik, borç köleliği
veya ücretli çalışma gibi kurumların ancak ordular, hapishaneler ve polis
tarafından desteklendiği takdirde var olabileceğini ortaya koymuştur. [...] Sonuçta,
Zuccotti Parkı ve sonraki tüm kamplar, sadece demokratik genel kurullar değil,
mutfaklar, kütüphaneler, klinikler, medya merkezleri ve karşılıklı yardımlaşma
ve öz örgütlenme anarşist ilkelerine göre çalışan bir dizi başka kurumla, eski
toplumun kabuğunda yeni bir toplumun kurumlarını yaratmaya yönelik gerçek bir
girişim olarak, yeni bir toplumun kurumlarını yaratma konusunda birer deney
alanı haline geldi.”
İkili
iktidar teşkil etme amaçlı yapılar meydana getirmek, asil bir girişim ve gerçek
bir mücadeledir. Bu husus, bu yapılara yönelik eleştirilerde mutlaka dile
getirilmeli, eleştiri yapılıyor diye bu gerçeğin üzeri örtülmemelidir. Eğer
ikili iktidar teşkil etme amaçlı yapılar, kendi başlarına var oluyorsa, yani
mevcut iktidar yapılarıyla çelişmiyorsa, bu durumun gerçek manada kavramın
tanımına uyduğunu söyleyebilir miyiz?
Daha
önce de belirtildiği gibi, bir diğer sorun da, lidersizliği ve yapısızlığı, öz
eleştirel bir bakış açısı olmadan uygulanan, fikir birliğine dayalı bir olgu
olarak gören anlayıştır. Graeber’in konuyla ilgili değerlendirmesi şu yönde:
“Örgütçüler en başından
beri, sadece liderler olmadan, doğrudan demokrasiyle değil, aynı zamanda
uzlaşmayla da hareket etme konusunda cesur bir karar aldılar. İlk karar, ele
geçirilebilecek veya zorla yönlendirilebilecek resmi bir liderlik yapısının
olmamasını sağladı; ikincisi ise, hiçbir çoğunluğun bir azınlığı kendi
iradesine boyun eğdiremeyeceğini, tüm önemli kararların genel rıza ile alınması
gerektiğini güvence altına aldı. Amerikalı anarşistler, uzlaşma sürecini
(feminizm, anarşizm ve Sarsıcılar gibi manevi geleneklerin birleşmesinden
ortaya çıkan geleneği) uzun zamandır çok önemli olarak görüyorlar; çünkü bu,
zorlayıcı yaptırım olmadan işleyebilecek tek karar alma biçimidir, zira eğer
bir çoğunluğun bir azınlığı kendi emirlerine uymaya zorlayacak araçları yoksa,
tüm kararlar, mecburen genel rıza ile alınmak zorunda kalacaktır.”
Ancak,
uzlaşmayı sağlama amaçlı oylama, kolektif içindeki çoğunluğu azınlığın önünde
diz çöktürür. Bir kişinin basit bir engelleme yoluyla iradesini diğerlerine
dayatması demokratik olmaktan çok uzaktır. Bu, aslında Graeber ve diğer
anarşistlerin kınadığı hiyerarşik sistemi güçlendiriyor gibi görünmektedir.
Gerici veya kapitalist güçlerin tüm hiyerarşik liderlik yapısını ele geçirmek
için çaba sarf etmeleri yerine, herhangi bir kararı engelleyebilecek birkaç
kişiyi göndermeleri yeterlidir.
Graeber’in
“doğrudan eylem” olarak adlandırdığı, mevcut baskıcı kapitalist sistemin
dışında ayrı kurumlar inşa etme eylemi, kendi başına devrim değildir.
Kapitalistlerin ve emperyalistlerin siyasi iktidarıylagücüyle doğrudan mücadele
edilmiyorsa, bu maddi anlamda doğrudan eylem midir? Yoksa sırf eylem olsun diye
eylam yapmak mıdır? “Örgütlenme” kelimesi sıkça kullanılır, ama “Nasıl
örgütleniyoruz? Ne için örgütleniyoruz? Nasıl örgütleniyoruz?” soruları sorulmaz.
“Geleneksel Marksizm,
elbette aynı nihai hedefe ulaşmayı amaçlıyordu, ancak önemli bir fark vardı.
Çoğu Marksist, öncelikle devlet iktidarını ve onunla birlikte gelen tüm
bürokratik şiddet mekanizmalarını ele geçirmenin ve bunları toplumu dönüştürmek
için kullanmanın gerekli olduğunu savunuyordu; öyle ki, bu mekanizmaların
nihayetinde gereksiz hale gelip ortadan kalkacağını iddia ediyordu. On dokuzuncu.
yüzyılda bile anarşistler, bunun bir hayal olduğunu savunuyorlardı. Onlara
göre, savaşa hazırlanarak barış yaratılamaz, yukarıdan aşağıya komuta
zincirleri oluşturarak eşitlik sağlanamaz veya kişisel öz gerçekleştirme veya
öz tatminini dava uğruna feda eden kasvetli, neşesiz devrimciler haline gelerek
insan, mutluluğu yaratılamaz.”
[David
Graeber]
Graeber,
komünistler ve anarşistler arasındaki temel farkın, komünistlerin sosyalist bir
geçişin gerçekleşmesi için siyasi iktidarı ele geçirmenin ekonomik ve sosyal
devrim için bir zorunluluk olduğunu göstermiş ve teorize etmiş olmaları olduğunu
söylerken haklıdır. Anarşistler ise siyasi iktidarın sınıfsız bir toplum
hedefiyle bağdaşmadığına inanırlar. Ancak Graeber, diğer temel fark konusunda,
yani örgütlenme biçimimiz konusunda yanılmaktadır.
Komünist
parti modeli, neredeyse bir yüzyıl boyunca gelişme kaydetti. İlk sosyal
demokrat partiler, Komünistler Birliği ve Birinci Enternasyonal, yirminci
yüzyılda komünist partiyi tanımlayacak farklı ilkelerle, özellikle de demokratik
merkeziyetçilikle hareket ettiler. Ancak yapıları vardı. Özellikle de liderlik
yapıları. Modern anarşizmin ünlü kurucularından Mihail Bakunin bile, katıldığı
tek Enternasyonal Kongresi’nde (Basel 1869), “milyonlarca işçinin uluslararası
devletinin kurulması” önerisini dillendiriyordu. Bu öneri, devlete,
merkeziyetçiliğe vb. bir reddiye olmaktan çok uzaktı.
“Tartışma
özgürlüğü, eylem birliği”, demokratik merkeziyetçiliğin belirleyici sloganıdır.
Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi ve daha sonra Bolşevik Partisi altında gelişen
komünist parti, bu kavram üzerine kurulmuştur. Yüzyılın başında Çarlık Rusyası’nda
Marksist hareket birçok konuda bölünmüştü, bu konulardan bazıları, kimin parti
üyesi sayıldığı ve yerel grupların daha büyük ulusal kolektif içindeki rolüydü.
Bazıları,
destek gösteren herkesin parti üyesi olduğunu, yerel kolektiflerin ulusal
liderlik yapısından tamamen bağımsız olacağını savundu. Yoğun baskı ve yaklaşan
devrim çağında, bunlar, devrimci ve çoğunlukla yeraltında faal olan bir parti
için karşılanması imkânsız ölçütler olarak kabul edildi. “Çoğunluk”, kimin üye
olduğu konusunda sıkı bir anlayışa, yani parti çalışmalarına aktif olarak
katılan birine ve partinin daha küçük organlarının (yani yerel grupların) daha
büyük organlara (ulusal komiteye) tabi olması gerektiği fikrine destek veriyordu.
Sınırlar konusunda farklı görüşler dile getirilse de bu fikir, komünist
partilerin nasıl yapılandırılacağına dair ölçütü tayin etti.
Genellikle,
her komünist parti aynı şekilde davranmasa da, partiler, birkaç yılda bir büyük
kongreler düzenlerler. Bu kongrelerde tüm kolektif, radikal değişiklikler
yapabilir. Her küçük, yerel organdan delegeler, önümüzdeki birkaç yıl için
tartışmalar yürütür, politika belirler. Her delegenin eşit oy hakkı vardır. Bu
kongreden, kongreler arası dönemde partinin ulusal ve bazen de uluslararası
politikalarından sorumlu olacak daimi bir organ, yani ulusal komite seçilir.
Yerel
yönetim organları, bölgelere, illere, eyaletlere, hatta şehir, fabrika ve
mahalle düzeyinde daha alt organlara ayrılabilir. Bunların hepsi, aşağıdan
yukarıya doğru, delegeler ve liderler aracılığıyla beslenir. Şehir şubesi
liderleri, şube düzeyinde seçilir, ardından eyalet düzeyindeki liderler oradaki
liderliği seçer ve bu süreç, kongrelerde ulusal düzeye kadar devam eder.
Sürekli tartışma ve müzakere yürütülür. Demokrasi sürekli sınanır. Ancak
kararlar, demokratik bir şekilde, kolektif olarak alınır, eylem planları
hazırlanır ve tüm parti üyelerinin, nasıl oy kullandıklarına bakılmaksızın, bu
planları takip etmeleri beklenir.
“Proletaryanın iktidar
mücadelesinde örgütlenmeden başka silahı yoktur. [...] Proletarya, ancak
Marksizmin ilkeleriyle ideolojik açıdan birleştiği süreç milyonlarca emekçiyi
işçi sınıfı ordusuna katan örgütün maddi birliğiyle pekiştiğinde yenilmez bir
güç haline gelebilir. Böylesi bir güç haline gelmesi kaçınılmazdır.”
[Vladimir
Lenin]
Eğer
bir şey açıksa, o da örgütlenmenin o kadar da basit bir iş olmadığıdır.
Örgütlenme biçimine ilişkin kararların sonuçları olacaktır. Strateji ve
taktiklerde farklılıklar vardır. Ne yazık ki, bu durum devlete, kapitalizme,
faşizme ve emperyalizme direnenler için hayati sonuçlar doğurabilir. Lenin,
kendi zamanında siyasi eklektizmin devrimci durgunluğa yol açtığını görmüştü.
Komünist hareketi merkezileştirmek ve parti disiplinini geliştirmek, hayati bir
karardı. Bu soyut bir düşünsel-teorik talim değildi. Başarılı bir devrim
gerçekleştirmek için bu sistemlerin mevcut olması gerekiyordu.
O
Kayıp Devrim Nereye Gitti?
“Sıklıkla işçi sınıfının sosyalizme
kendiliğinden yöneldiği söylenir. Bu söz, sosyalist teorinin işçi sınıfının yüzleştiği
sefaletin nedenlerini diğer tüm teorilerden daha derinlemesine ve daha doğru
bir şekilde ortaya koyması, bu nedenle, işçilerin onu bu kadar kolay
özümseyebilmesi anlamında, tabii ki doğrudur. Ancak sosyalizm denilen teori,
kendiliğindenliğe boyun eğmediği, kendiliğindenliği kendisine tabi kıldığı
sürece. [...] İşçi sınıfı sosyalizme tabii ki kendiliğinden yönelir. Ama gene
de en yaygın (ve sürekli ve çeşitli şekillerde yeniden canlandırılan) burjuva
ideolojisi, doğalında, işçi sınıfına kendisini daha fazla dayatır.”
[Vladimir
Lenin]
İnsanlık
tarihinin en büyük kitlesel eylemlilikleri birbiri ardına yaşanmasına rağmen
küresel sistemde çok az şey değişti. Kendiliğinden gelişen ayaklanmalar, yirmi
birinci yüzyılın önemli bir özelliği haline geldi. Bazı yerlerde, bir siyasi
elitin yerini bir başkası aldı. Başka yerlerde ise devletler ve kapitalistler
harekete o kadar sert bir şekilde baskı uyguladılar ki, hareket bir daha
toparlanamadı. Diğer yerlerde ise, oluşan siyasi boşluklar nedeniyle, bu
boşluğu dolduracak gerçek, örgütlü bir işçi sınıfı hareketi olmadığı için, hareketler
sönümlendi.
Bir
an için şunu hayal edin: ICE isyanları giderek büyüyor. Milyonlarca insan,
ülkeyi felç ediyor. Eyaletten eyalete genel grevler düzenleniyor. Ardından,
başkente kitlesel yürüyüşler yapılıyor, neticede de Trump’ın adamları, Epstein
Adası’na veya başka uzak bir diyara kaçıp saklanıyor. Peki o vakit ülkede
siyasi iktidarı kim veya hangi gruplar ele geçirecek? Bir sonraki karar nasıl
verilecek? Sınıflar ortadan kalkacak mı? ABD’nin sömürgeci toplumunun yarattığı
toplumsal sorunlar yok olacak mı?
Siyasi
boşluklar geçici olaylardır. Oluştukları anda neredeyse anında çökerler. Bevins’in
dediği gibi:
“Kitlesel protestoların
yaşandığı on yılda, sokak eylemleri, çoğu zaman tesadüfen devrimci durumlar
yarattı. Ancak bir protesto, devrimci bir durumdan yararlanmak için çok
yetersizdir ve bu özel protesto türü, bu konuda bilhassa başarısızdır. Daha iyi
bir toplum kurabileceğinize inanıyorsanız, o vakit siyasi boşluğu siz
doldurmalısınız. Ancak çok farklı nedenlerle sokaklara çıkan dağınık bir grup
birey, en azından bütün bir grup olarak, iktidarı tek başına ele geçiremez.
Birisi siyasi boşluğa girip kitleler adına iktidarı ele geçirsin diyorsanız, o
vakit bir tür öncüden, belirli bir ideolojik projeden bahsediyorsunuz demektir.
[...] Otorite karşıtı düşüncenin nispeten daha ütopik olan biçimlerinde,
isyanın yeni toplum haline gelmesi beklenir, ancak bu şimdiye dek işe yaramış
bir fikir değil.”
Tahrir
ayaklanması sırasında Mısırlı aktivist Hüsam Bahgat, devrimin
başarısızlıklarını düşünürken şunları söylüyordu: “Örgütlenin. Örgütlü bir
hareket yaratın. Birilerinin sizi temsil etmesinden korkmayın. [...] Hep temsilin
elitizm olduğunu düşündük, ama aslında demokrasinin özüydü.”
Parti
modeli tabii ki kusursuz değil. Değişim ve reform konusunda zaman zaman yavaş
kalabiliyor. Ulusal kongreler veya genel kurullar arasındaki uzun süreler,
özellikle kriz zamanlarında olumsuz etkiler yaratabiliyor. Liderlik
yerleşebiliyor. Dogmalar, açığa çıkabiliyor. Ancak bu değişimin gerçekleşmesi
için doğrudan bir mekanizma mevcut. Burjuva ideolojisinin kalıntılarını kontrol
altında tutacak demokratik yapılar var elimizde.
Graeber,
Charlie Rose’a verdiği ünlü röportajında, “Bence, insanlara başkaları üzerinde
tam bir dokunulmazlık ve iktidar bahşettiğinizde, hiyerarşik yapılar, neredeyse
sadomazoşist bir psikolojik dinamik yaratıyorlar” diyordu. Ancak, komünist
parti modeli bu tanıma uymuyor. Parti liderleri için “tam bir dokunulmazlık”
söz konusu değil. Yalnızca ABD’de bile Lovestone ve Browder gibi parti
liderlerinin tasfiye edildiği birçok örnek var elimizde. Parti liderlerinin ait
oldukları o büyük kolektif eliyle yapıp ettiklerinden nasıl sorumlu tutulacaklarını
açıktan dile getiren tüzükler mevcut. Yapısız, lidersiz ve uzlaşmaya dayalı bir
kolektifte ise, bir birey, kolektifin geri kalanının iradesini engelleme
konusunda “tam bir dokunulmazlığa” sahiptir. O kişiyi koltuğundan edecek bir
yapı yok. Gayri resmi ve demokratik olmayan yapılar geliştiği sürece bu çelişkiden
kaçınılamaz.
Yirmi
birinci yüzyılın kayıp devrimlerine ve yolda yitirdiğimiz tüm şehitlerin mezar
taşlarına baktığımızda, kendimize şu soruyu sormalıyız: Doğru örgütlendik mi? Mevcut
kanıtlar, bizim doğru örgütlenmediğimizi söylüyor.Şimdi daha da kötü bir
ekolojik krizle, yükselen faşizmle, yeni bir emperyalist dünya düzeniyle ve
kapitalist hegemon olan ABD’nin sokaklarında kitlesel faşist şiddetle karşı
karşıyayız. Neleri değiştirdik? 2011’den farklı mı örgütleniyoruz? Başarılı olmak
istiyorsak, örgütlenme tarzımızı ve anlayışımızı değiştirmeliyiz.
Buradaki
olumlu nokta şu ki, tüm bu mücadeleler gerçekten kaybedilmiş değildi. Hareketin
hızı kesilmiş olabilir, faşistler, küçük zaferler kazanmış olabilir, ancak bu
toplumsal enerji ve sınıfsal öfke henüz toprağın altında dinlenmededir. Kaçımız
öldürülürse öldürülsün, hareket durdurulamaz. Devrimci durum yeniden ortaya
çıktığında, bu boşluğu doldurmalıyız. Bu siyasi boşluğu bir amaçla doldurmalıyız.
“Ya sosyalizm ya da barbarlık” bu yüzyılın sorusudur. Kayıp devrim keşfedilmelidir.
“Tartışmalarınızı
sonlandırın, bir araya gelin, durumumuzun gerçekliğini anlayın, faşizmin zaten
burada olduğunu, kurtarılabilecek insanların zaten öldüğünü, harekete
geçmezseniz daha birçok neslin yoksul, kıyıma tabi tutulmuş, yarım yamalak
hayatlar yaşayacağını anlayın. Yapılması gerekeni yapın, devrimde insanlığınızı
ve sevginizi keşfedin.”
[George Jackson]
Aksinin
olmasını istesek de tüm komünist yazılar gibi bu makale de bu türden konuların
ve tarihin tamamını kapsayamaz. Bu makale ilhamını büyük ölçüde, hem
Marksist-Leninist bir parti ile özerk örgütlerdeki farklı örgütlenme
deneyimlerimden hem de Vincent Bevins’in kısa süre önce yayımlanan “If We
Burn [“Eğer Yanarsak”] kitabından almıştır. Okuru bu makalenin ötesine
geçmeye ve her şeyden önce devrim için örgütlenme sürecine katılmaya şiddetle
teşvik ediyorum.
Matthew J. Hunter
26 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder