“Görünüşe
göre Yunanistan ve Roma’da, üst sınıfların alt sınıflara göre daha fazla çocuk
sahibi olmasına ve zekâya dayalı olarak, günümüzdeki düzene kıyasla daha büyük
bir toplumsal hareketliliğe, sınıf atlamaya imkân sağlayan bir sınıflı toplum mevcuttu.”
[Jeffrey Epstein]
“İki
saatte sakladıkları altı adamı bulduk, o 3 milyon dosyada kaç adamı saklıyor,
varın siz düşünün.”
[ABD Kongresi Üyesi Ro Khanna]
“Konunun
Bill Gates’le bir alakası yok.”
[Fatih Yaşlı]
Epstein
dosyalarının son paylaşılan bölümü, faaliyetlerinin dehşetini tam olarak ortaya
koyan birçok emare içeriyor. Görebildiğimiz kadarıyla bu faaliyetler, pedofili
ve cinsel istismarın ötesine geçerek, cinayetleri ve yamyamlığı da kapsıyor.
Serbest
bırakılmasının ardından, Epstein’in İsrail ile olan bağlarına doğal olarak çok
fazla odaklanıldı. Bunun kısmi nedeni, Epstein’in Rothschild ailesinin
temsilcisi olarak hareket ettiğinin, aslında eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın
yetiştirdiği bir İsrail casusu olduğunun ortaya çıkmasıydı.
Gelgelelim,
Epstein’in Siyonist teşekkülle arasındaki bağları vurgulamak tabii ki gerekli
ama bunu Epstein’in “küreselci” hareket içinde oynadığı rolü göz ardı etmeden
yapmak gerekiyor. Nitekim, Epstein’in diğer bağlarına bakmayıp salt İsrail’e
odaklandığımızda, onun uluslararası müesses nizam içindeki yerini, hatta bu
yapının kendisini anlayamayız.
Rothschild
denilen bankacı ailenin nüfuzu konusunda çok laf ediliyor. Aile, Siyonist
teşekkülün desteklenmesinde önemli bir rol oynadı, ona destek vermeyi
sürdürüyor, ne var ki aile, sadece Siyonizmle tanımlanamaz.
Rothschild
ailesi, aynı zamanda finansın merkezi Londra Şehri aracılığıyla dünya çapında
para akışını yönetme konusunda oynadıkları rol, İngiliz İmparatorluğu’nun
geleceğini güvence altına almak için kurulan, muhtemelen en zengin ve en kudretli
bileşeni olarak içinde faaliyet yürüttükleri Yuvarlak Masa Hareketi ile de
tanımlanmalı.
İsrail
için casusluk yapmanın yanında Epstein, Rothschild ailesi üzerinden beynelmilel
milyarder sınıfı için aracılık ve komisyonculuk yapan bir isim. Asıl dikkat
edilmesi gereken husus şu: Epstein’in kariyer sahibi olmasını sağlayan,
Rothschild ailesi veya İsrail değil, daha ziyade, CIA veya en azından onunla
yakından bağlantılı kişiler.
Araştırmacı
gazeteci Whitney Webb’in iki ciltlik eseri One Nation under Blackmail’de
[“Tehdit Altındaki Millet”] şunları söylüyor:
“Donald Barr, İkinci Dünya
Savaşı sırasında OSS’ye [ABD’deki İngiliz istihbarat servisi, daha sonra CIA
oldu] katılmış bir iktisatçı ve psikologun oğluydu. İddiaya göre, Barr, Almanya’da
OSS’ye bağlı bir ‘ekibin’ üyesiydi, ayrıca bir esir kampında çalıştı.
[…]
Donald Barr, 1964’te
Dalton Okulu’nun müdürü oldu, on yıl sonra, 1974’te, yazar Betty Friedan’ın
oğlu da dâhil olmak üzere, önde gelen öğrencilerin üniversiteye kabul
süreçlerine müdahale ettiği iddialarının tartışıldığı günlerde okuldan
ayrıldı.”[1]
Webb
devam ediyor:
“1974 yılının ikinci
yarısında Epstein, seçkin Dalton Okulu’nda matematik ve fizik dersleri vermeye
başladı. 1976 yılına kadar okulda kaldı. Ana akım basında, Dalton’da Jeffrey
Epstein’i kimin işe aldığı konusunda büyük bir görüş ayrılığı yaşandı. Epstein,
Dalton'da çalışmaya başladığı sırada okul müdürü Peter Branch’ti. Profesör ve
yazar Thomas Volscho’nun 2019’da iletişime geçtiği Branch, Epstein’i işe
aldığını hatırlamadığını, ‘işe alım kararlarının genellikle bahar aylarında
alındığı’ gerekçesiyle önceki müdür Donald Barr’ın veya belki de Matematik
Bölümü başkanının Epstein’i işe aldığından ‘nispeten emin’ olduğunu belirtti.
Branch, ayrıca Barr’ın ‘Dalton’daki
öğrencilerin eğitim deneyimini geliştirmek için eski kalıplara uymayan
öğretmenleri işe almayı sevdiğini’ de dile getirdi.”[2]
Epstein,
Dalton Okulu’ndaki görevi sırasında, Bear Stearns Bankası’nda borsa işlemcisi
asistanı olarak atanmasını kolaylaştıracak olan Alan Greenberg ile temasa
geçti.[3] Buradan itibaren Epstein, hızla yükseldi.
Epstein,
ABD’nin uluslararası güvenlik aygıtıyla bağlantılı kişilerce muhtelif görevlere
getirildi, güvenlik devleti destekli yükselişi sayesinde edindiği bağlantıları üzerinden
büyük bir servet elde etti. Bu cömertlik, Epstein’in daha fazla bağlantı
kurmasına imkân sağladı. İnsanlar, çeşitli projelerini finanse etmek için ondan
para talep etmek üzere lobi faaliyetleri yürüttüler.
Daha
üst düzeyde ve cinsel istismar operasyonlarına ek olarak Epstein, oligarkları
kendi arkadaşlarının yaptığı yatırımlar ve diğerlerinin döviz piyasasında
oynadığı bahisler konusunda bilgilendirmek, belki de koordineli eylemleri
kolaylaştırmak gibi bir rol üstlenmişti. Batı emperyalizminin ekonomisi, İran parasına
yapılan son saldırı gibi koordineli döviz hücumları da dâhil olmak üzere, bu
şekilde yönetiliyor ve planlanıyor. Bu nedenle, Epstein’in cinsel istismar ve
şantaj operasyonları, güçlü insanlar arasında aracı olarak üstlendiği daha kapsamlı
rolünün bir özelliği ve işleviydi. Milyarder sınıfı mensupları arasında ağ
kurma yeteneğinden daha fazlasını gerektiren bu işlevin yerine getirilebilmesi
için o kadar zeki olmaya gerek yoktu.
İmparatorluk
Nasıl İşliyor?
Bu
makalenin geri kalanında, Epstein’in uluslararası elitler için üstlendiği “işbitiricilik”
rolüne odaklanılacak. Aynı elitlerin, Epstein üzerinden, iklim ve küresel
sağlık gibi gündem başlıklarında yolu nasıl temizlediklerine bakılacak.
İncelediğim
az sayıdaki Epstein dosyası, sözde medeni Batı’nın artırılmış gerçekliğini
besleyen mekanizmanın, acımasızlık ve israf edilmiş insanlık tarafından nasıl
beslendiğine dair bir pencere de açıyor.
İklim
acil durum söyleminin kökenlerine ve Dördüncü İngiliz İmparatorluğu’na dair
makalelerimi okuyanlar, Birleşmiş Milletler’in birçok kişinin sandığı gibi
bağımsız, tarafsız bir insan hakları savunucusu olmadığını söylediğimi bilirler.
Gerçekte, bu kuruluş, onu yaratan ve günümüzde de çıkarlarına hizmet etmeye
devam eden İngiliz İmparatorluğu’na ait bir kurumdur.
İklim
ajandası üzerine yaptığım çalışmalar üzerinden, ABD Adalet Bakanlığı’nın
paylaştığı Epstein belgelerini bu bağlamda inceledim. Bu belgelerdeki
ayrıntılar, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için tasarlanan politikaların,
aslında iklim hareketini başlatan İngiliz İmparatorluğu’nun Yuvarlak Masa’sının
gücünü artırmaya ve pekiştirmeye odaklandığı tezimi daha da destekliyor.[4]
İklim
politikasının gelişimi açısından baktığımızda, Epstein ve ağının, milyarder
sınıfının üyeleri arasında gerçekleşen toplumsal ve finansal işlemlerin parçası
olduğunu, bu işlemler için gerekli mekanizma olarak iş gördüğünü daha net
görebiliyoruz.
Epstein’in
Dalton Okulu’ndaki görevinden sonra, uzun süredir Yuvarlak Masa’ya bağlı
örgütlerin üyesi olan, bu kurumları mali açıdan destekleyen milyarder David
Rockefeller, Epstein’i Rockefeller Üniversitesi yönetim kuruluna almak
suretiyle kariyerinin başlarında ona önemli bir destek sundu. Kitabında Epstein’i
ABD’deki cinsel şantaj operasyonlarının köklü tarihi üzerinden ele alan Whitney
Webb’e göre:
“Manhattan’ın doğu
yakasında 71. Sokak 11 numarada bulunan evin satışı sırasında Epstein, aynı
zamanda CFR [Dış İlişkiler Konseyi] üyesiydi. Epstein, 1995-2009 arası dönemde
konseye bağlı kaldı. CFR, Epstein bir çocukla cinsel ilişkiye girdiği için tutuklandığında
onu ihraç etmedi. [...] 1995’ten 2006’ya kadar Epstein, konseye yıllık olarak
en yüksek bağışı yapan isimdi. Konseye yıllık olarak en az 25.000 dolar katkıda
bulundu. [...] Telefon defterindeki isimlerden biri de David Rockefeller’dı.
2000’li yıllardan kalma makaleler, Epstein’in o dönemdeki önemli
müşterilerinden birinin Rockefeller olduğuna dair ‘söylentiler’i içeren iki
ayrı kaynaktan bahsediyordu. Epstein’in bağlantılı olduğu bir yapı da Üçlü
Komisyon’du.
Daha sonra Leon Black’in
Epstein ile ilişki kurmaya ancak o zaman başladığını iddia ettiği ortaya çıktı.
Kısmen bunun nedeni, Epstein’in doksanlarda üç yıl boyunca David Rockefeller
tarafından üniversitenin yönetim kuruluna şahsen atanmış olmasıydı. Ancak Vicky
Ward, 2003 yılında Epstein’in 2000 yılında yönetim kuruluna atandığını
bildirmişti. Daha önce de belirtildiği gibi, Rockefeller bağlantılı Dime Tasarruf
Bankası, Epstein’in Wexner bağlantılı işletmeler aracılığıyla New York
gayrimenkullerine yönelik ilk yatırımlarından bazılarını finanse etmişti.”[5]
Epstein,
Rockefeller ve uluslararası milyarder sınıfının diğer üyelerinin desteği
sayesinde, aranan bir “işbitirici” haline geldi. Bu noktada Epstein, milyarderlerin
birbirleriyle pazarlık edebilecekleri, politika geliştirme süreçlerini
etkilemek için yakın çevrelerinin dışındaki kişilere ulaşabilecekleri
kullanışlı bir kanal görevi gördü. Epstein’in bu rolü üstlendiği, Rothschild
ailesinin temsilcisi olarak Peter Thiel ile yaptığı yazışmalarda açıkça görülüyor.
Bu bağlantının kurulmasının amacı, Thiel’in Rothschild bankasına bir iyilik
yapmasını sağlamaktı:
“Rothschild ailesini
temsil ettiğimi muhtemelen siz de biliyorsunuz. 160 milyar dolarlık yönetim
sermayesine sahip bankanın teknoloji alanında bir şeyler yapabilmesi için bir
yol bulmayı umuyordum. Dünyanın en iyi müşteri listesi, tarih öncesine ait
ürünler... Bekleyebilir... Çin’de iyi şanslar... 20-28’inde tekrar Avrupa’da
olacağım. Sonra adaya, yani eğer batıya doğru dünyayı dolaşmak istiyorsanız,
adaya gelin. Ya da ay sonunda Suudi Arabistan’da buluşmak isterseniz?”
Ancak
elbette Epstein ile çalışanlar, sadece Rothschild ailesi değildi. David
Rockefeller ile olan bağlarından zaten bahsetmiştim. Epstein, ayrıca Astor
ailesi fertleriyle de bağlantılıydı. Whitney Webb’in belirttiği gibi, Yuvarlak
Masa’yı finanse eden isimlerden “JP Morgan, 2008’de Bear Stearns’in çöküşünden
sonraki birkaç yıl boyunca Epstein tarafından kullanılan ana banka olacaktı. 2002’de
Epstein’in Rockefeller’ın servetinin yönetiminde de parmağı olduğuna dair
söylentiler işitildi.”[6]
Bu
tarihçe, Epstein’in sadece Rothschild ailesinin ajanı olmaktan ziyade, İngiliz
İmparatorluğu’na bağlı Yuvarlak Masa hareketinin önde gelen üyeleri ve
finansörleri arasında bağlantı kurduğunu, bu hareketin Epstein’in kendisinin de
üyesi olduğu Dış İlişkiler Konseyi ve Üçlü Komisyon gibi emperyalist düşünce
kuruluşlarını finanse ettiğini ortaya koyuyor.
Yuvarlak
Masa, Öjenik ve İklim Gündemi
Epstein
Ağı mensupları, aynı sahada cirit atıyorlar. Oligarşik sınıf ve onların
vakıfları ile Birleşmiş Milletler’in sözde insancıl çabaları arasındaki
karşılıklı bağa bakmak gerekiyor.
Birleşmiş
Milletler’in kökeni, esasında Rockefeller Vakfı’nın İngiliz İmparatorluğu için
yaptığı çalışmalara dayanıyor. “Beyaz Adamın Sırtındaki Yük: Rockefeller Ailesi
İklim Acil Durumunu Nasıl Yarattı?” başlıklı makalemde dediğim gibi:
“ Ortaklaşılan bir mesele
olarak ‘iklim krizi’ meselesi için önerilen çözümlerin, İngiliz İmparatorluğu’nun
takdirini kazanmış ülkelerde farklı, kazanmamış ülkelerde farklı uygulanmasını
tesadüfi bir gelişme olarak göremeyiz. Bazı ülkeler, örneğin İngiliz Milletler
Topluluğu ülkelerine iklim değişikliği konusunda, BM tarafından savunulan yeşil
yatırım ve kalkınma çözümü öneriliyor. Bunun bir örneği, İngiliz Milletler
Topluluğu İklim Değişikliği Programı’dır. [...] Bu tür girişimler, emperyalist
ulusu kuranların ‘İklim Acil Durumu’ söylemine gerçekte verdikleri değeri
ortaya koyuyor. Bu girişimler, ülkelerin İmparatorluğa kesintisiz bir biçimde bağlanmasına
dönük çabaları meşrulaştırmanın bir aracı olarak iş görüyorlar. İklim
Değişikliği Programı şemsiyesi altında gündeme getirilen projelerde karşımıza
İngiliz Milletler Topluluğu finansal erişim merkezi çıkıyor. Bu merkezin
ortakları arasında Avustralya Dışişleri Bakanlığı ve Dış Ticaret Bakanlığı,
İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi (FCDO), İngiliz Hükümeti,
Uluslararası Güneş Enerjisi Birliği (ISA), Afrika Birliği Kalkınma Ajansı
(AUDA-NEPAD), Karayip Topluluğu (CARICOM), Birleşmiş Milletler Eğitim ve
Araştırma Enstitüsü (UNITAR), Norad (Norveç Kalkınma İşbirliği Ajansı), NDC
Ortaklığı, Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi (UNFCCC), Paris Kapasite Geliştirme Komitesi, Afrika Kalkınma
Bankası Grubu, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim
Eylemi için Maliye Bakanları Koalisyonu ve Afrika NDC Merkezi bulunuyor.
Emperyalizm içi yatırım
altyapısına esas olarak Rockefeller Vakfı öncülük etti. Vakıf, 1910’larda
İngiliz Hükümeti ile bağımlı bölgelere yardım sağlamak üzere bir anlaşma
yapmıştı. [...] Rockefeller Vakfı’nın çalışmalarından çıkarılan bir sonuç,
Birleşmiş Milletler yardım programlarının temeli haline gelecek olan,
yönetişimin sürekliliğine duyulan ihtiyaçtı.”
Tarih
boyunca süren bu iklim değişikliği tartışmasının merkezinde duran güç, tabii ki
Rockefeller ailesi. Sürece öjenik deneyler damgasını vurdu:
“Kendi ifadesine göre, (Rockefeller
Vakfı’nda Doğa Bilimleri Direktörü) Warren Weaver’ı Atom Enerjisi Komisyonu
araştırması için kendisine 1.000.000 dolar bağış yapmaya ikna eden kişi, bizzat
Roger Revelle’di. Ancak, Biyoloji ve Tıp Danışma Komitesi Başkanı’nın da
Rockefeller Vakfı çalışanı, hatta vakfın tıp bilimleri bölümünün direktörü
olması göz önüne alındığında, Revelle’in çok fazla çaba sarf etmediğini
söyleyebiliriz.
Daha duru bir ifadeyle:
ABD hükümeti, Rockefeller Vakfı’nın finanse ettiği atom araştırmalarını
denetlemek üzere Rockefeller Vakfı’ndan üst düzey bir yetkiliyi görevlendirdi.
Bu, araştırmalarının tek karanlık yönü değil. Faaliyetlerine ilişkin 1995
tarihli raporun başlığının da açıkça dile getirdiği biçimiyle, Bikini Atolü’ndeki
atom testleri, aynı zamanda insan deneyleriydi, bir tür öjeni çalışmasıydı.
Marshall Adaları yerleşim yeriydi ve adalılar, ABD askeri araştırmaları için numune
olarak kullanılacaktı.”
İklim
biliminin hâlâ öjeni ve nüfus kontrolü meselesiyle bağlantılı olduğunu,
Rockefeller ailesinin, Epstein ve Bill Gates arasındaki ilişki üzerinden de
görebiliriz. Epstein bir keresinde Gates’e, “bu yoksul insanlardan nasıl
tamamıyla kurtuluruz?” diye sormuş.
Epstein’in
sahip olduğu geniş etki alanını ve Gazze’den iklim krizine ve küresel sağlık
programlarına kadar uzanan birçok konuda görüşmelerin zeminini oluşturulması çalışmalarına
nasıl ve neden dâhil olduğunu anlamak için onun bankacılık ve milyarder sınıfı
için ifa ettiği “işbitiricilik” veya uzlaştırıcılık görevine bakmak gerekiyor. New
York Times’ın haberine göre, Epstein öjenistti ve bu konuya epey meraklıydı:
“Cinsel istismardan
suçlanan zengin finansçı Jeffrey E. Epstein’in sıra dışı bir hayali vardı: New
Mexico’daki geniş çiftliğinde kadınları hamile bırakarak, insan ırkına kendi
DNA’sını aktarmayı umuyordu.
[…]
Bay Epstein’in vizyonu,
genetik mühendisliği ve yapay zekâ gibi teknolojiler aracılığıyla insan
nüfusunu ıslah etme bilimi anlamında transhümanizm olarak bilinen konuya uzun
zamandır duyduğu hayranlığın yansımasıydı. Eleştirmenler transhümanizmi, insan
ırkını kontrollü üreme yoluyla ıslah etmeyi amaçlayan, itibarını kaybetmiş bir
alan olan öjeninin modern bir versiyonuna benzetiyorlar.
[…]
Bilim insanları, Bay
Epstein’in Manhattan’daki malikanesinde düzenlenen akşam yemeklerinde bir araya
geliyordu. Bay Epstein içki içmese de Dom Pérignon gibi pahalı şaraplar bolca
tüketiliyordu. Kendisi, 6,5 milyon dolarlık bağışıyla kurulmasına yardımcı
olduğu Harvard’ın Evrimsel Dinamikler Programı’nda açık büfe öğle yemekleri
düzenliyordu.
[…]
Harvard’daki bir oturumda,
orada bulunan Pinker’ın ifadesiyle, Epstein, açlığı azaltma ve yoksullara
sağlık hizmeti sağlama çabalarını, bunun aşırı nüfus riskini artırdığı
gerekçesiyle eleştirdi.
[…]
Bir de Bay Epstein’in
öjeni bilimine olan ilgisi vardı.
Ödüllü iki bilim insanı ve
büyük şirketlere ve varlıklı kişilere danışmanlık yapan bir kişinin ifadelerine
göre, Bay Epstein, 2000’li yılların başlarından itibaren birçok kez bilim
insanlarına ve iş adamlarına, New Mexico’daki çiftliğini, kadınların kendi
spermiyle suni döllenme yoluyla hamile bırakılacağı ve kendisinden çocuk
doğuracağı bir üs olarak kullanma arzusundan bahsetmişti.”
Epstein’in
öjeni bilimine olan ilgisi, muhtemelen hem iklim bilimine hem de küresel sağlık
programlarına, yani birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlı politikalara neden
ilgi duyduğunu açıklıyor. Daha önceki birkaç yazımda da açıkladığım gibi, iklim
değişikliği gündemi, başlangıcından beri, öjeni adı verilen sözde bilimle iç
içe geçmiş bir olgudur.
Daha
önce kaleme aldığım “Büyük Yalan mı? İklim Aktivizmi, Petrol ve İmparatorluk”
başlıklı yazımda, “Hayırsever Güç ve Kalkınma: Gündemi Kim Belirliyor?”
başlıklı araştırmadan şu alıntıyı yapmıştım:
“2006 yılında Gates Vakfı,
Rockefeller Vakfı ile bir araya gelerek, Yeşil Devrim vizyonlarını Afrika’ya
taşıdı. Birlikte, Afrika’daki açlığın esas olarak teknoloji ve işleyen
pazarların eksikliğinden kaynaklandığı önermesine dayanan Afrika’da Yeşil
Devrim İttifakı’nı (AGRA) kurdular. Buna göre AGRA, özel sektörle ortaklıklar
kurmaya, pazarlara ve finansmana erişimi teşvik etmeye ve tarımsal verimliliği
önemli ölçüde artırmak için tarımsal yenilikleri geliştirmeye ve
yaygınlaştırmaya odaklanıyor. […]
O zamandan beri Bill &
Melinda Gates Vakfı, bu alanda Rockefeller Vakfı’nın liderlik rolünü kademeli
olarak devraldı.”
Makalemde
de belirttiğim gibi, Gates, sözde “İklim Acil Durumu” ile mücadele etmenin bir
yolu olarak nüfus kontrolünü açıkça arzuladığını ifade etmiştir:
“Niyetleri ne olursa
olsun, küresel öjeni hareketiyle tarihi bağları olan vakıfların nüfus kontrolü
girişimlerinde bulunması, son derece endişe verici, özellikle de Gates’in herkesin
bildiği bir öjeni meraklısı, eski Üçlü Komisyon üyesi ve pedofil Jeffery
Epstein’in bir ortağı olduğu düşünüldüğünde bu endişe daha da artıyor.”
Epstein’e
ait dosyaların yayınlanmasından bu yana Gates’in rolü daha da endişe verici
hale geldi; bu dosyalarda Epstein’in onunla “yoksul insanlardan tümüyle
kurtulma” ihtimali hakkında konuştuğu ortaya çıkıyor.
Nitekim,
daha önce de dile getirdiğim üzere, küreselcilerin savunduğu, karbon
salınımıyla temizlenen miktar arasında denge kurulmasını öngören Net Sıfır yaklaşımı,
hedefine ulaşılması (ki bu muhtemelen imkânsız) dünya nüfusu içinde on
milyonlarca insanın ölümüne ihtiyaç duyuyor:
“Şunu belirtmek gerekir
ki, son dönemde gıda üretimindeki artışta bu kadar önemli bir rol oynayan azot
bazlı gübreler, sera gazlarından ve fosil yakıtlardan üretiliyor. [...]
Fosil yakıtların
kullanımında keskin bir düşüş ve buna bağlı olarak tarımda kullanımlarının
düşmesi (Net Sıfır hedefine ulaşmak için gerekli olduğu gibi), dünyayı
besleyecek yeterli miktarda gübre üretmeyi imkânsız hale getirir. Petrol
üretimini durdurduğunuzda, bu düzlemde sadece küresel nüfusun arttığı ve
Ukrayna’daki savaş nedeniyle gıda üretiminin zaten baskı altında olduğu bir
dönemde, yeni petrol lisanslarının verilmesini engellediğinizde, gübre
fiyatları daha da fırlayacak. Bu da, kıtlıklara, hatta Petrolü Durdurun
hareketinin iklim değişikliğinden kaynaklanacağını yanlış bir yaklaşımla
öngördüğü türden kitlesel açlığa yol açabilir.”
Bill
Gates, nüfus kontrolünü savunmasının yanı sıra, elbette Net Sıfır hedefini de
destekliyor ve bu hedefe ulaşmak için daha radikal adımlar atılmasını
savunuyor. 2050 yılına kadar Net Sıfır düzeyine gelme hedefi, BM’nin Sürdürülebilir
Kalkınma Hedefleri’nde yer alıyor. Bu hedefler, Rockefeller ve Gates vakıfları
tarafından destekleniyorlar. Epstein’in Yuvarlak Masa üzerinden kurduğu
bağlantılar içerisinde iklim ajandasına mali destek sunan güçlerden biri de JP
Morgan Chase Bankası.
Banka,
BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Yatırım Fuarı’nı destekleyen finans
kuruluşlarından biri.
“Yatırımcıları, özel ve
kamu kurumlarını, BM temsilcilerini, somut yatırım fırsatları aracılığıyla 2030
Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Gündemi ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’ne
ulaşmak için iş birliği yapmaya bağlayan bir platform.”
Rockefeller
ailesine bağlı vakıflar ve Gates Vakfı gibi, Epstein de iklim bilimine büyük
bağışlarda bulunmuştu, ancak bu konuya tam olarak ikna olmuş gibi görünmüyordu.
2010 ile 2017 yılları arasında Epstein, Geliştirilmiş Vakıf isimli vakfı üzerinden,
fizikçi Laurence Krauss’un Arizona Eyalet Üniversitesi’nde yürüttüğü Kökenler Projesi’ne
250.000 dolar bağış yaptı.
Epstein-Rockefeller-Gates
bağlantısı, öjeni, iklim değişikliği ve küresel sağlık girişimlerinin nasıl
örtüştüğünü de ortaya koyuyor.
Epstein,
Gates ile birlikte “bilhassa düşük ve orta gelirli nüfusları etkileyen
hastalıklar için ilaç, aşı ve tanı yöntemlerinin geliştirilmesini desteklemek
amacıyla oluşturulmuş bir sosyal etki yatırım fonu” olan Dünya Sağlık Yatırımları
Fonu’nun kuruluş sürecine katkıda bulundu.
Bu
fon, JP Morgan Chase tarafından da desteklendi. Muhtemelen arkasında bir de Yok
Okuş İsyanı örgütünün bugüne dek aldığı en büyük bağışların ardındaki güç olan
Çocuklara Yatırım Fonu Vakfı da bahsi geçen örgüte yaklaşık 1,5 milyon sterlin
katkıda bulundu.
Gates
Vakfı’nın “az gelişmiş” ülkelere aşı dağıtımını öngören çalışmaları oldukça
tartışmalı bir konu. Sharmeen Ahmed’in Annual Survey of International and Comparative
Law [“Yıllık Uluslararası Hukuk ve Karşılaştırmalı Hukuk Dergisi”] tarafından
yayınlanan makalesinde şu tespite yer veriliyor:
“Bill & Melinda Gates
Vakfı (Gates Vakfı) tarafından finanse edilen sağlık programları
incelediğimizde, sağlık sektöründe faal olan STK’ların hesap vermelerini sağlaması
gereken önlemlerin eksik olduğunu görüyoruz. STK’ların hesap vermelerini
sağlayacak önlemlerdeki eksiklikler ve bu alanı ıslah edecek çalışmalar ele
alınmak zorunda.”
Ahmed
şöyle devam ediyor:
“Dünya genelinde sağlığa
ve nüfus meselesine odaklanan Gates Vakfı, maliyetleri düşürerek bilimsel
keşifleri hızlandırma stratejisine vurgu yapıyor.”
2000’li
yılların başından beri, Gates Vakfı tarafından büyük ölçüde finanse edilen
Küresel Aşı ve Aşılama İttifakı (GAVI), Küresel Sağlık Yenilikçi Teknolojileri
Fonu ve Sağlıkta Uygun Teknolojiler Programı (PATH), Afrika ve Hindistan’daki
savunmasız halklara aşı ve ilaç dağıtıyor. 2010 yılında Gates Vakfı, Afrika
genelinde deneysel sıtma ve menenjit aşısı denemelerini ve Hindistan’da HPV
aşısı programlarını finanse etti. Bu programların tümü, zorla aşılama ve
bilgisiz onay vakalarıyla birlikte çok sayıda ölüm ve yaralanmaya yol açtı.
Sonuç olarak, hayat kurtarma bahanesiyle yürütülen bu sağlık kampanyaları, test
edilmemiş veya onaylanmamış ilaçların büyük ölçekli klinik denemelerini, ilaç
uygulamasının daha az düzenlendiği ve daha ucuz olduğu gelişmekte olan
pazarlara taşıdı.
Bu
sağlık hizmeti değil, on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıl başlarında
İngiliz emperyalizminin işlediği suçlarla ilişkilendirdiğimiz, hâlâ mevcut
olmadığını iddia etmekten hoşlandığımız, o acımasız ve merhametsiz
emperyalizmiyle ilişkili bir pratik. Dahası, bu uygulamalar, küreselleşmiş
milyarderlerin finanse ettiği aşı ve iklim bilimi deneylerinin, Batı’daki
insanların sağlığını ve refahını iyileştirmekten çok, Yuvarlak Masa’nın
temsilcilerinin emriyle dünyanın yoksul bölgelerindeki insanları “ortadan
kaldırmak”, kaynaklarını daha kolay ele geçirmekle ilgili olabileceğinin
delili. Bu düzlemde de işçi sınıfı, elitlerin politikaları aracılığıyla
küçültülüyor. Bu “komplo teorisi”nin mantıksız olduğunu kimse iddia edemez,
zira bugün Çocuklara Yatırım Fonu Vakfı gibi kurumların finanse ettiği Yok Oluş
İsyanı gibi çevreci örgütler, tam anlamıyla uygulanması durumunda on
milyonlarca insanın ölümüne neden olacak Net Sıfır gündemini savunuyorlar. Öte yandan,
iklim ajandasını finanse eden milyarderler, yoksul halkları kıyımdan geçirecek
aşıların deneneceği süreçler için gerekli zemini döşüyorlar.
Sonuç
Yukarıda
aktarılan tespitler ve değerlendirmeler, Epstein’in bağımsız bir aktör
olmadığını, birçokları gibi istihbarat servislerinin ve Yuvarlak Masa’daki
efendilerinin bir ürünü olduğunu, onlar için aracı olarak çalıştığını ortaya
koyuyor. Bu açıdan, siyasi yelpazenin her bir noktasında rastladığımız “işbitiriciler”den
pek bir farkı yok.
“NATO’nun
Solcu Anarşistleri” adlı yazımda bahsettiğim solcu güç simsarları da Epstein
ile aynı düzlemde:
“Belki de ‘işbitirici’
olarak tanımlanabilecek bu tür kişiler, örgütleri belirli eylemler ve
etkinlikler için bir araya getirme konusunda önemli bir pozisyona sahipler. Bir
örgütün liderleri, içindeki kişisel destekçileri aracılığıyla, hiçbir dahli
olmamasına rağmen, başka bir örgütün kararlarını etkileyebiliyor. Yani, bugün
sadece iklim örgütleri arasındaki bağa bakmamak gerekiyor.
Daha da ilginç olanı, çevreci
aktivist örgütlerini birbirine bağlayan kişisel ağların, daha geniş İngiliz
soluna da uzanıyor olmasıdır. İlgili kişiler açısından bakıldığında, Yok Oluş
İsyanı, Kanarya Misyonu, Petrolü Durdurun, İngiltere’ye Para Vermeyin Hareketi,
Momentum, Dönüşmüş Dünya Örgütü, İşçilerin Özgürlüğü İttifakı, Ukrayna’yla Dayanışma
Kampanyası, Novara Media, Plan C ve İlerici Enternasyonal’in arasında belirgin
bir bağ olduğu görülüyor.”
Nüfuz
oluşturma konusunda benzer bir mekanizmasının “taban düzeyinde” de işlediğini,
doğru bağlantılara sahip kişilerin etkili pozisyonlar elde ettiğini benim gibi siyasetle
alakalı olan herkes bilir. Bu da, genellikle sadece iktidara boyun eğmeye,
önemli sorular sormamaya ve uygun çizgiyi izlemeye istekli olanların terfi
fırsatlarından yararlanmasını sağlar. Kişisel bağlantı yoluyla sağlanan bu vesayet
kültürü, yerel düzeyde bile, faaliyetlerinin yeterince soruşturulmadığı
koşullarda, nispeten güçlü ve etkili pozisyonlarda faaliyet yürüten
pedofillerin birçok hikâyesini dikkate aldığımızda, daha da kasvetli bir boyut
kazanır. Bunun bir örneği de tarihten bildiğimiz Islington Çocuk İstismarı
skandalıdır. Oysa elimizde, meselenin kurumsal bir yapıya kavuştuğunu
düşünmemizi sağlayacak yeterince örnek mevcuttur. Toplumun her düzeyinde
insanlar suç ortaklığı yapmamış olsaydı, Jimmy Savile, o suçlarını o kadar uzun
süre işleyemezdi.
Müesses
nizamın inşa ettiği kültür içerisinde karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı
işlerde çalışan işbitiricilerin, zekâ veya bilgi birikimi açısından her daim
önde gelen isimler olmasına gerek yok. Güçlü bağlantılara sahip olmaları yeterli.
Statülerine bağlı olarak, yerel, ulusal veya uluslararası kuruluşların
üyeleriyle anlaşmalar yapabiliyorlar. Bu anlaşmalar, bir yandan destekçilerinin
belediye seçimlerinde aday gösterilmesini sağlarken, diğer yandan, onların televizyona
çok çıkmasını mümkün kılıyor. Seçilen kişilerin meşru görünmesine, geniş sosyal
medya takipçi kitlesi edinmesine katkıda bulunuyor.
Batı’da
siyaset, farklı düzeylerde tam da bu şekilde işliyor. Müesses nizam ve
istihbarat servisleri, sözde muhalif olan siyasi kişileri kolayca
etkileyebiliyor. Bu muhaliflerin çoğu da etki alanlarını genişletmek için müesses
nizamın desteğine bel bağlıyor. Müesses nizamın tayin ettiği tartışmanın
sınırlarına boyun eğerek mevcut konumlarını zayıflatmak istemeyen gerçek
muhaliflerse işbitiriciler hizmet edenlerce dışlanıyor. Bu dışlanma, kara
listeye alınan bizim gibi insanların söylediklerinin yanlış veya sorumsuzca
olmasından değil, doğru ve iyi araştırılmış olmasından kaynaklanıyor.
Öte
yandan, itibar aklamak için uğraşan “işbitiriciler”in desteklediği influencer
kültürü sayesinde, Yok Oluş İsyanı ve Petrolü Durdurun gibi örgütler, insanın inşa
ettiği medeniyetin çöküşüne neden olacak iklim değişikliğinin kesinliğiyle
ilgili masallar türünden yalan yanlış bilgileri yayıyorlar. Bu örgütlere
müesses nizamın medya kuruluşları da sözde muhalif solcular da destek sunuyor.
Kişisel
bağlantılar üzerinden yürütülen siyasetin bir sonucu olarak, işçi sınıfına
karşı son derece acımasız olan Sıfır Net Emisyon politikası, hem orta yolcu hem
de solcu ksimlerce büyük bir coşkuyla benimsendi. İnsanlar, saygın olarak
gördükleri kişilerin sunduğu yanlış hikâyeleri kolayca kabul ederler. Noam
Chomsky gibi isimler bu sebeple öne çıkartıldı. Epstein istisnai bir isim
değil. Yürüttüğü operasyon, genel manada siyasetin sağda, solda, arada, altta
ve üstte nasıl işlediğinin bir göstergesi.
Son
olarak, sansürsüz paylaşılan dosyaları inceleyen ve “çok sayıda suç ortağı”nın
bulunduğunu öğrenen ABD Kongresi üyelerinin de bildiği üzere, dünyada birçok
Epstein var. Bunlar, en alt kademedeki yerel konseylerden, Batı’da gerçek iktidara
sahip olan uluslararası elitlerin en üst kademelerine, Yuvarlak Masa’ya kadar,
siyasi yelpazenin her tarafında faaliyet yürütüyorlar.
Phil Bevin
12
Şubat 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Whitney Webb, One Nation Under Blackmail, Cilt 2 (Walterville; Trine
Day, 2022), s. 3.
[2]
A.g.e., s. 2.
[3]
A.g.e., s. 4-5.
[4]
İklim değişikliğiyle ilgili görüşüm şu yönde: Bu mesele gerçekten mevcut. Ama onun
insanların bir ölçüde katkıda bulunduğu, medeniyet için varoluşsal bir kriz
olarak görülemeyecek bir mesele olduğunu düşünüyorum. Bu aslında Yok Oluş
İsyanı ve Petrolü Durdurun gibi örgütlerin sürekli yanlış takdim ettikleri birçok
ana akım bilim insanının da görüşüdür.
[5]
Webb, s. 61.
[6] A.g.e., s. 88.


0 Yorum:
Yorum Gönder