19 Şubat 2026

,

Büyük Teknoloji Şirketleri ve “Fazla” Nüfus


Bugün ABD’de kapitalizmi yenmek için hesaba katmamız gereken şeylerden biri de kitlelerin ne kadarının “normal” hayattan dışlandığı meselesidir. Daha önce de belirttiğim gibi, 2000 yılından sonra doğan insanların büyük bir kısmının aile kurmayacağı gerçeklikte, kitleleri örgütleme konusunda eşi benzeri görülmemiş bir engelle karşı karşıyayız. Bu kişiler, tekelci finans kapitalin yeni merkezi olarak büyük teknoloji şirketlerinin, geçmişte kapitalizm koşullarında “fazla” nüfusun dışlanmasında olduğu, çöpe atmaya çalıştığı kesime mensupturlar. Ancak bu teknoloji merkezleri, ilgili bireyleri kendi üsluplarınca dışlayıp çöpe atıyorlar. Burada güç kullanılmıyor, bunun yerine, kitleler uyuşturularak etkisiz hale getiriliyor. Teknoloji şirketlerinin bu fazla nüfus konusunda bulduğu çözüm, dijital halisünasyonlarla pasifleştirmekten ibaret. Bugün (çoğunlukla simüle edilmiş ilişkileri esas alan) yapay zekâ pornografisi, giderek yaygınlaşan bir etkisizleştirme aracıdır.

Bu sorunun üstesinden gelmek için tarihten yararlanabiliriz. Geçmişte işçi sınıfını örgütleyenlerin “fazlalık” haline getirilmiş olanları nasıl bir araya getirdiğine dair pratiklere bakabiliriz. Bugün ilgili sorunun özel bir versiyonuna tanık oluyoruz: gençler üremiyorlar. Bu, daha önce karşılaşmadığımız bir durum.

Daha önce işsizlik, sendikaların baskılanması gibi kapitalistlerin yürüttüğü sınıf savaşının farklı tezahürleri karşısında örgütlülükten uzak duran insanlara rast gelmiştik. Bu kesimi farklı sebeplere bağlı olarak örgütleyememiş olabiliriz. Ama asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu insanların proleter direniş için gerçek bir kurumla tanışamamış olmalarıdır. Doğru altyapıyı kurduklarında, komünistler, işsizler gibi sınıfsal müttefiklerini örgütleyebilirler.

İşçi hareketi, ya bugün örgütlenmemiş kesimi nasıl bünyesine katacağı sorununu çözecek ya da sınıf savaşındaki bir sonraki mücadeleleri kaybedecek. William Z. Foster, bunun davamız için varoluşsal açıdan ne kadar önemli bir soru olduğunu şu şekilde ifade etmişti:

“Örgütsüzlerin örgütlenmesi, işçi hareketi için hayati bir meseledir. Milyonlarca işçiyi sendikalara kazandırmak, yalnızca örgütsüz işçilerin korunması ve genel olarak sınıf amaçlarının ilerletilmesi için değil, aynı zamanda mevcut örgütlerin varlığını güvence altına almak için de zaruridir. [...] Örgütsüzlerin örgütlenmesinin sahip olduğu o muazzam toplumsal önemi bir tek sol görebilir. Öncelikle sendikaların dışında kalan kitleyi oluşturan vasıfsız ve yarı vasıflı işçiler adına konuşan, onları sendikalaştırmak için militan bir mücadele yürüten, soldur. Sol, iş kolu temelli sendikacılığın ve İşçi Partisi’nin savunucusudur, her ikisinin de kaderi, örgütsüzlerin örgütlenmesi denilen genel soruna bağlıdır. Sol, sendikalar büyük kitleleri örgütleyip harekete geçirdiği vakit kapitalizme etkili saldırılar gerçekleştirileceğini bilir. Bu nedenle sol, her örgütlenme kampanyasının can damarıdır, bu kampanyalar ister mevcut sendikalar aracılığıyla isterse yeni örgütlerin kurulması üzerinden yürütülsün, sol bu süreçte etkili olmalıdır.”

Bugünün örgütsüzleri Foster’ın dönemindeki örgütsüzlerden farklı olabilir, ancak ihtiyaç duydukları şeyin özü aynıdır: bir yapı ve net bir misyon. Şu anda var olan haliyle sınıf düşmanının karşısına bir misyonla çıkılmalıdır. “Geride kalmışlar”a, “fazla” nüfusa bir misyon sunulmalıdır. İnsanlığa karşı olana meydan okumak, bir misyondur.

Geride kalanlar, moral bozukluğuna uğramış olsalar da, onların teknokratik elitlerimizin geleceği tanımlamasını engelleme arzusuna örgütlenmeliyiz. Büyük teknoloji şirketleri, geleceği olduğu gibi kendilerine teslim etmemizi istiyorlar. Bizse teslim olmayı reddetmeliyiz. Hareketimizin yeni gerçekliğe uyum sağlamasını istiyorsak, Marksistlerin ortaya koyması gereken mesaj budur. Teknolojik ve toplumsal altüst oluşumuzun biyolojik üremeyi kesintiye uğrattığı, elitlerin planladığı gelecekte hiçbir rolü olmayan bir insan sınıfı yarattığı gerçeklikte, bu reddiye ve meydan okuma, dil bulmalıdır.

Pratik açıdan bugün örgütlenme görevimizi nasıl yerine getireceğimiz konusunda geçmişin rehberliğinden istifade etmeliyiz. İşsiz konseylerini yeniden kurmalı, topluluklarımıza hizmet ederek ikili iktidarı inşa etmeli, sendikalar içinde devrimci davayı ilerletmeli, bağımsız işçi örgütleri kurmalıyız. Kapitalizmin eskisine kıyasla evrim geçirmesi nedeniyle bu tarihi uygulamaların hiçbiri bir kenara atılmamalıdır. Ancak kapitalizm içindeki bu yeni gelişmeler, aile, ilişkiler ve hatta platonik sosyalleşme üzerindeki etkileriyle birlikte hesaba katılmalıdır. Kitlelerin giderek artan bir kısmı bu türden pratiklerden kopmuştur. Bu kopuşun sınıf mücadelesine katılma konusundaki isteksizliğe evrilmesine izin veremeyiz. Bu durumun örgütlenme pratiğinin önüne çıkarttığı engellerin üstesinden gelmenin yolu, “geride kalanlar”ın karşı karşıya kaldıkları eşitsizlik türüne özgü yeni bir ajitasyon yöntemi geliştirmektir.

Bu yürütülecek ajitasyon faaliyeti dâhilinde, sistemin dışladığı kesimlere, çoğunluğun çektiği acıların üzerine imparatorluk kuran seçkinci aktörlerin planlarıyla mücadele etme yolu sunmalıyız. Bu imparatorluk, taşrada yoksullaşan bölgelerde soylulaştırılan butik işletmeler, düşük gelirli mahallelerin yanında inşa edilen, teknoloji tekellerine ait şirket binaları, kitlesel işsizlik ve düşen ücretlerle tanımlı gerçeklikte yurtdışından getirilmiş, yüksek ücretler alan teknoloji çalışanları üzerine kuruludur. Bunlar, Kovid sonrası dönemde tüm kuşağın tanık olduğu gerçeklerdir. Bu gerçekler, emperyalizmin merkezinde duran güçlerin kendi halkını hesaplı kitaplı ilerletilen ekonomik küçülme süreciyle feda ettiği, bir yandan da distopik bir teknoloji altyapısı üzerinden kâr elde etmeye odaklanmış bir tür “büyüme” pratiği için gerekli zemini hazırladığı döneme aittir.

Giderek çocuksuz, ailesiz bir topluma dönüşen halimiz, finansal spekülasyonun ekonominin temel itici gücü haline gelmesinden ve “kolektif batı”nın yaşam standartlarının her nesilde daha da kötüleşmesinden sonra ortaya çıkan bir durumdur.

Elbette düşen yaşam standartları, tek başına şu anda olan biteni izah etmez, çünkü yoksul insanlar, medeniyet tarihi boyunca her zaman çocuk sahibi olmuşlardır. Bugün yaşam koşullarındaki kötüleşmenin aileyi yok etmesinin nedeni, finansal spekülasyona dayalı bir sistemde böyle bir değişkenin olağan insan ilişkilerini öldürecek olmasıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yüksek doğum oranlarının ürünü olan kuşağın varlığı, finans kapitalin elde ettiği aşırı kârların genel nüfusa yeterince dağıtılmasına bağlıydı. Finans kapitalle kurulmuş olan bu vesayet ilişkisi zayıflayınca ve yaşam maliyeti iyice artınca, ortalama bir insan için aile kurmak, ulaşılması imkânsız bir hedef haline geldi.

İşte burada, geride kalanların, düşkünlerin, mahrumların, fazla nüfusun deneyimleri, hâlâ bu tür vesayetten istifade eden, yüksek ücretler üzerinden ABD emperyalizminin rüşvet dağıttığı kesimlerin çıkarlarıyla çatışacak.

İkinci Dünya Savaşı sonrası doğum oranlarının yüksek olduğu dönemin yarattığı, erken yaşta başarılı olan kuşak, yaşlandı. Bunlar haricinde bir de genç bir işçi aristokrasisi mevcut. Bu kesim, geçmişin “yuppie”lerinden farklı. Geçici bir nitelik arz ediyor. Bu aristokrasinin saflarında, Trump yönetiminin küresel emperyal merkezlerden ithal ettiği yüksek ücretli teknoloji çalışanları ve uzaktan çalışma pratiğinin artmasından yararlanarak, zor durumdaki kırsal bölgelere taşınan teknoloji göçmenleri de bulunuyor.

Egemen sınıfımız, gözetim kapitalizmi ve teknolojik savaş makinesi için bu uşakları görevlendiriyor. Aynı sınıf, medya üzerinden, aristokrasinin kendisini içine hapsedip yalıttığı balonun bugünün kolektif deneyimini temsil ettiğini söylüyor. Amerika’yı elitleri merkeze koyarak tasvir ediyor.

Tüm bunlar olurken, “fazla” nüfus, endüstriyel canlılığından çoktan koparılmış bir ekonomide perişan halde yaşıyor. “Fazla” nüfus, kendisini bu kasvetli ve çileli gerçekliğe mahkûm edenlerin iktidarını yıkmak istiyor, ama bunu yapmaları için onlara gerekli araçları vermediğimiz sürece harekete geçmeyecekler.

Rainer Shea
17 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: