Bugün
ABD’de kapitalizmi yenmek için hesaba katmamız gereken şeylerden biri de
kitlelerin ne kadarının “normal” hayattan dışlandığı meselesidir. Daha önce de
belirttiğim gibi, 2000 yılından sonra doğan insanların büyük bir kısmının aile
kurmayacağı gerçeklikte, kitleleri örgütleme konusunda eşi benzeri görülmemiş
bir engelle karşı karşıyayız. Bu kişiler, tekelci finans kapitalin yeni merkezi
olarak büyük teknoloji şirketlerinin, geçmişte kapitalizm koşullarında “fazla”
nüfusun dışlanmasında olduğu, çöpe atmaya çalıştığı kesime mensupturlar. Ancak
bu teknoloji merkezleri, ilgili bireyleri kendi üsluplarınca dışlayıp çöpe
atıyorlar. Burada güç kullanılmıyor, bunun yerine, kitleler uyuşturularak etkisiz
hale getiriliyor. Teknoloji şirketlerinin bu fazla nüfus konusunda bulduğu
çözüm, dijital halisünasyonlarla pasifleştirmekten ibaret. Bugün (çoğunlukla
simüle edilmiş ilişkileri esas alan) yapay zekâ pornografisi, giderek
yaygınlaşan bir etkisizleştirme aracıdır.
Bu
sorunun üstesinden gelmek için tarihten yararlanabiliriz. Geçmişte işçi sınıfını
örgütleyenlerin “fazlalık” haline getirilmiş olanları nasıl bir araya
getirdiğine dair pratiklere bakabiliriz. Bugün ilgili sorunun özel bir
versiyonuna tanık oluyoruz: gençler üremiyorlar. Bu, daha önce karşılaşmadığımız
bir durum.
Daha
önce işsizlik, sendikaların baskılanması gibi kapitalistlerin yürüttüğü sınıf
savaşının farklı tezahürleri karşısında örgütlülükten uzak duran insanlara rast
gelmiştik. Bu kesimi farklı sebeplere bağlı olarak örgütleyememiş olabiliriz. Ama
asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu insanların proleter direniş için
gerçek bir kurumla tanışamamış olmalarıdır. Doğru altyapıyı kurduklarında,
komünistler, işsizler gibi sınıfsal müttefiklerini örgütleyebilirler.
İşçi
hareketi, ya bugün örgütlenmemiş kesimi nasıl bünyesine katacağı sorununu
çözecek ya da sınıf savaşındaki bir sonraki mücadeleleri kaybedecek. William Z.
Foster, bunun davamız için varoluşsal açıdan ne kadar önemli bir soru olduğunu
şu şekilde ifade etmişti:
“Örgütsüzlerin
örgütlenmesi, işçi hareketi için hayati bir meseledir. Milyonlarca işçiyi
sendikalara kazandırmak, yalnızca örgütsüz işçilerin korunması ve genel olarak
sınıf amaçlarının ilerletilmesi için değil, aynı zamanda mevcut örgütlerin
varlığını güvence altına almak için de zaruridir. [...] Örgütsüzlerin
örgütlenmesinin sahip olduğu o muazzam toplumsal önemi bir tek sol görebilir.
Öncelikle sendikaların dışında kalan kitleyi oluşturan vasıfsız ve yarı vasıflı
işçiler adına konuşan, onları sendikalaştırmak için militan bir mücadele yürüten,
soldur. Sol, iş kolu temelli sendikacılığın ve İşçi Partisi’nin savunucusudur,
her ikisinin de kaderi, örgütsüzlerin örgütlenmesi denilen genel soruna bağlıdır.
Sol, sendikalar büyük kitleleri örgütleyip harekete geçirdiği vakit kapitalizme
etkili saldırılar gerçekleştirileceğini bilir. Bu nedenle sol, her örgütlenme
kampanyasının can damarıdır, bu kampanyalar ister mevcut sendikalar
aracılığıyla isterse yeni örgütlerin kurulması üzerinden yürütülsün, sol bu süreçte
etkili olmalıdır.”
Bugünün
örgütsüzleri Foster’ın dönemindeki örgütsüzlerden farklı olabilir, ancak
ihtiyaç duydukları şeyin özü aynıdır: bir yapı ve net bir misyon. Şu anda var
olan haliyle sınıf düşmanının karşısına bir misyonla çıkılmalıdır. “Geride
kalmışlar”a, “fazla” nüfusa bir misyon sunulmalıdır. İnsanlığa karşı olana
meydan okumak, bir misyondur.
Geride
kalanlar, moral bozukluğuna uğramış olsalar da, onların teknokratik
elitlerimizin geleceği tanımlamasını engelleme arzusuna örgütlenmeliyiz. Büyük teknoloji
şirketleri, geleceği olduğu gibi kendilerine teslim etmemizi istiyorlar. Bizse
teslim olmayı reddetmeliyiz. Hareketimizin yeni gerçekliğe uyum sağlamasını
istiyorsak, Marksistlerin ortaya koyması gereken mesaj budur. Teknolojik ve
toplumsal altüst oluşumuzun biyolojik üremeyi kesintiye uğrattığı, elitlerin
planladığı gelecekte hiçbir rolü olmayan bir insan sınıfı yarattığı gerçeklikte,
bu reddiye ve meydan okuma, dil bulmalıdır.
Pratik
açıdan bugün örgütlenme görevimizi nasıl yerine getireceğimiz konusunda geçmişin
rehberliğinden istifade etmeliyiz. İşsiz konseylerini yeniden kurmalı,
topluluklarımıza hizmet ederek ikili iktidarı inşa etmeli, sendikalar içinde
devrimci davayı ilerletmeli, bağımsız işçi örgütleri kurmalıyız. Kapitalizmin
eskisine kıyasla evrim geçirmesi nedeniyle bu tarihi uygulamaların hiçbiri bir
kenara atılmamalıdır. Ancak kapitalizm içindeki bu yeni gelişmeler, aile,
ilişkiler ve hatta platonik sosyalleşme üzerindeki etkileriyle birlikte hesaba
katılmalıdır. Kitlelerin giderek artan bir kısmı bu türden pratiklerden
kopmuştur. Bu kopuşun sınıf mücadelesine katılma konusundaki isteksizliğe
evrilmesine izin veremeyiz. Bu durumun örgütlenme pratiğinin önüne çıkarttığı
engellerin üstesinden gelmenin yolu, “geride kalanlar”ın karşı karşıya kaldıkları
eşitsizlik türüne özgü yeni bir ajitasyon yöntemi geliştirmektir.
Bu
yürütülecek ajitasyon faaliyeti dâhilinde, sistemin dışladığı kesimlere,
çoğunluğun çektiği acıların üzerine imparatorluk kuran seçkinci aktörlerin
planlarıyla mücadele etme yolu sunmalıyız. Bu imparatorluk, taşrada yoksullaşan
bölgelerde soylulaştırılan butik işletmeler, düşük gelirli mahallelerin yanında
inşa edilen, teknoloji tekellerine ait şirket binaları, kitlesel işsizlik ve
düşen ücretlerle tanımlı gerçeklikte yurtdışından getirilmiş, yüksek ücretler
alan teknoloji çalışanları üzerine kuruludur. Bunlar, Kovid sonrası dönemde tüm
kuşağın tanık olduğu gerçeklerdir. Bu gerçekler, emperyalizmin merkezinde duran
güçlerin kendi halkını hesaplı kitaplı ilerletilen ekonomik küçülme süreciyle
feda ettiği, bir yandan da distopik bir teknoloji altyapısı üzerinden kâr elde
etmeye odaklanmış bir tür “büyüme” pratiği için gerekli zemini hazırladığı
döneme aittir.
Giderek
çocuksuz, ailesiz bir topluma dönüşen halimiz, finansal spekülasyonun
ekonominin temel itici gücü haline gelmesinden ve “kolektif batı”nın yaşam
standartlarının her nesilde daha da kötüleşmesinden sonra ortaya çıkan bir
durumdur.
Elbette
düşen yaşam standartları, tek başına şu anda olan biteni izah etmez, çünkü
yoksul insanlar, medeniyet tarihi boyunca her zaman çocuk sahibi olmuşlardır. Bugün
yaşam koşullarındaki kötüleşmenin aileyi yok etmesinin nedeni, finansal
spekülasyona dayalı bir sistemde böyle bir değişkenin olağan insan ilişkilerini
öldürecek olmasıdır.
İkinci
Dünya Savaşı sonrası yüksek doğum oranlarının ürünü olan kuşağın varlığı,
finans kapitalin elde ettiği aşırı kârların genel nüfusa yeterince
dağıtılmasına bağlıydı. Finans kapitalle kurulmuş olan bu vesayet ilişkisi
zayıflayınca ve yaşam maliyeti iyice artınca, ortalama bir insan için aile
kurmak, ulaşılması imkânsız bir hedef haline geldi.
İşte
burada, geride kalanların, düşkünlerin, mahrumların, fazla nüfusun deneyimleri,
hâlâ bu tür vesayetten istifade eden, yüksek ücretler üzerinden ABD
emperyalizminin rüşvet dağıttığı kesimlerin çıkarlarıyla çatışacak.
İkinci
Dünya Savaşı sonrası doğum oranlarının yüksek olduğu dönemin yarattığı, erken
yaşta başarılı olan kuşak, yaşlandı. Bunlar haricinde bir de genç bir işçi
aristokrasisi mevcut. Bu kesim, geçmişin “yuppie”lerinden farklı. Geçici bir
nitelik arz ediyor. Bu aristokrasinin saflarında, Trump yönetiminin küresel
emperyal merkezlerden ithal ettiği yüksek ücretli teknoloji çalışanları ve
uzaktan çalışma pratiğinin artmasından yararlanarak, zor durumdaki kırsal
bölgelere taşınan teknoloji göçmenleri de bulunuyor.
Egemen
sınıfımız, gözetim kapitalizmi ve teknolojik savaş makinesi için bu uşakları
görevlendiriyor. Aynı sınıf, medya üzerinden, aristokrasinin kendisini içine
hapsedip yalıttığı balonun bugünün kolektif deneyimini temsil ettiğini
söylüyor. Amerika’yı elitleri merkeze koyarak tasvir ediyor.
Tüm
bunlar olurken, “fazla” nüfus, endüstriyel canlılığından çoktan koparılmış bir
ekonomide perişan halde yaşıyor. “Fazla” nüfus, kendisini bu kasvetli ve çileli
gerçekliğe mahkûm edenlerin iktidarını yıkmak istiyor, ama bunu yapmaları için
onlara gerekli araçları vermediğimiz sürece harekete geçmeyecekler.
Rainer Shea
17 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder