Avrupa’daki
kürsülerin kendilerine sağladığı güvenli mesafeden dünyada yaşanan çalkantıları
gözlemlemeye alışmış kimi akademisyenleri büyüleyen bir nakarat var. Bu, bizi “bloklar”
mantığını terk etmeye, renkli isyanlarda, özellikle de şu anda İran’ı kasıp
kavuran kargaşada, yalnızca arzunun saf, moleküler ifadesini görmeye davet eden
baştan çıkarıcı bir ezgiden başka bir şey değil.
Bu
anlatıya göre, Tahran’da olup bitenlerle ilgili olarak, devletlerden,
egemenlikten veya emperyalist müdahaleden bahsetmeye cüret eden herkes, çağdaş
kapitalizmin karmaşık ağını kavrayamayan, nostaljik bir indirgemecilikten
muzdarip. Bu, ilerici salonlar için mükemmel, zarif ve kültürlü bir vizyondur. Oysa
bu yaklaşım özünde, bugün tanık olduğumuz, emperyalizme yönelik desteğin en
sofistike biçimidir.
Sıklıkla,
gerçek özgürlüğün, iki yalan arasında, yani iç otoriterlik ve dış müdahale
arasında seçim yapmayı bıraktığımızda başladığı söylenir. Ahlaki asaletle
örtülü bu duruş (“ne o ne o”), gerçekliği çarpıtan müdahalelerin üzerini örter.
Bir tarafın rezerv para birimi üzerinde tekel sahibi olduğu, küresel finans
devrelerini kontrol ettiği ve tarihin en büyük askeri gücünü elinde
bulundurduğu asimetrik bir savaşta, kendini tarafsız veya “üçüncü taraf” ilan
etmek, en güçlü olanın hukukunu onaylamak demektir.
Ulusların
tabi oldukları acımasız güç hiyerarşisini “yirminci yüzyıldan kalma bir
saplantı” diyerek görmezden gelmek, savaşın sadece fikirlerle değil, küresel
sermaye akışlarıyla da yapıldığı gerçeğini önemsiz bir ayrıntıymış gibi görüp
kenara itmektir.
Bugün
bizi egemenliğin ötesine bakmaya, dış kısıtlamaların var olmadığını iddia
etmeye çağıranlar, kurbandan elindeki tek kalkanı indirmesini isterken, ekonominin
akbabaları eşikte beklemektedir.
Tekrar
tekrar dillendirilen suçlayıcı sözlerde, İran gibi ülkelerde devletin
özerkliğini savunmanın gerici bir eğilime kapılmak anlamına geldiği ifade
ediliyor. Günümüzde sermayenin devletsiz, akışkan olduğu, bu nedenle,
sınırların halklar için sadece kafesleri ifade ettiği söyleniyor. Oysa bu
analiz, politik ekonomiye kördür.
Bin
yıllık bir medeniyete sahip, yaptırımlarla kuşatılmış bir ülkede, tüm
çelişkileriyle ulus devlet, bir kimlik fetişi değil, hayatta kalmak için maddi
bir altyapıdır. Bu direnç kapasitesi olmadan, “bedenlerin özgürleşmesi” veya “çokluk
haline gelme” diye bir şey söz konusu olamaz: geriye sadece her türlü
disiplinden ve kuraldan azade kılınmış, serbestleştirilmiş piyasa kalır.
Bu
noktada sadece, hakların değil, kendi birikim krizlerini gidermek için
hegemonik çevreyi yeniden tanımlaması gereken spekülatif sermayenin dolduracağı
boş bir alandan söz edilebilir. Egemenlik, toplumsal çatışmanın politik düzeyde
seyretmesi, sömürge yönetimine evrilmemesi için yeterli değilse de zaruri bir
şarttır.
Soyut
bir enternasyonalizm adına bu baraja saldıranlar, bilerek veya bilmeyerek,
kurumların çöküşünü bekleyip ulusal varlıkları en yüksek teklifi verene satma
beklentisi içinde olan sınıfın ekmeğine yağ sürerler.
Meydanların
estetiğinden etkilenirken, bu meydanları şiddet yüklü eylemlere sahne kılan
yapısal nedeni sistematik olarak görmezden geliyoruz. Liberal anlatının tasvir
etmeyi sevdiği gibi, bu eylemler, sadece gericiliğe karşı, özgürlüğe duyulan
susuzluğun yansımaları değil. Bu, acımasız bir ekonomik savaşın sonuçları.
Yaptırımlar,
diktatörlere kesilen ahlaki cezalar değil, toplumsal dokuyu yok eden kitle imha
silahlarıdır. Sınıf ilişkilerini yeniden yapılandıran yaptırımlar, örgütlü
emeği yoksullaştırır, sonra da devlete karşı bir silah olarak doğrultulan umutsuzluğu
yaratır. Bu maddi bağlantıyı görmezden gelmek, sadece polis baskısına
odaklanmak ve ambargonun şiddetine asla odaklanmamak, insancıllık değil, suç
ortaklığıdır. Sonuca bakıp nedeni aklamaktır. Meşru protestoyu dışarıdan nüfuz
için bir “geçit” haline getirmektir.
Son
olarak, eşitlikçi söylemi paramparça eden kaçınılmaz bir sınav var: Filistin.
Batı
ilerlemeciliğinin bazı kesimleri, devasa bir gerçeği görmezden gelirlerken, bir
yandan da Tahran’a ahlaki ders verme hakkına sahip olduklarını düşünmeleri tuhaflıktır.
Emperyalizmin
dayattığı ekonomik güçlüklere, kurduğu pusuya, gerçekleştirdiği sabotajlara,
ülkenin sürekli askeri ve kanlı baskılara maruz kalmasına rağmen, İran devleti,
Filistin’in kendi kaderini tayin etme hareketini maddi olarak destekleyen tek
küresel oyuncu haline gelmiştir.
“Demokratik”
Batı, katliam için gerekli bombaları temin ederken veya kendisini hiçbir sonuç
üretmeyen insani yardım çağrılarıyla sınırlarken, İran, Siyonist zulme etkili cevaplar
vererek, güvenlik ve insan hayatı açısından çok yüksek bir bedel ödemiştir.
Bir
yanda, soykırımı finanse ederken haklardan bahsedenler, öte yanda, iç
çelişkilerine rağmen, direniş tarihten silinmesin diye ona somut araçlar temin
edenler durmaktadır.
Sık
sık ayaklanmalara desteğin koşulsuz olması gerektiği ve küresel denge
üzerindeki yankıları sorgulamanın sokaklardaki gençlere ihanet olduğu söylenir.
Tam tersine: gerçek ihanet, yanılsamalar satmaktır.
Maddi
gerçeklik, bize emperyalizmin “Kadın, Yaşam, Özgürlük” değil, egemen ulusları
yağmalanacak pazarlara dönüştürmek için müdahale ettiğini söylüyor.
Gerçeklik
bize, insan haklarının, Deniz Piyadeleri’nin ulaşamadığı yerlerde saldırganlığı
meşrulaştırmak için kullanılan siyasi bir teknoloji haline geldiğini söylüyor.
Bunu anlamak için renkli haritalara veya büyük strateji tablolarına ihtiyacınız
yok: sadece parayı takip edin, yeter.
Bize,
savaşın bittiğini veya bunun “sadece yirminci yüzyıldan kalma eski bir kâbus”
olduğunu söylemeyi bırakın. Savaş burada, kirli, borç, yaptırımlar ve sabotajlar
üzerinden ilerliyor.
Bu
savaşta, emperyalist düşmanın adını anmayı reddedenler, eleştirel düşünmenin
üst bir biçimini uyguluyor değiller. Sadece mücadeleden firar etmenin en ikiyüzlü
biçimini tercih ediyorlar.
Pasquale Liguori
16
Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder