12 Şubat 2026

, ,

İsyan, Emperyalizm, Sermaye


Avrupa’daki kürsülerin kendilerine sağladığı güvenli mesafeden dünyada yaşanan çalkantıları gözlemlemeye alışmış kimi akademisyenleri büyüleyen bir nakarat var. Bu, bizi “bloklar” mantığını terk etmeye, renkli isyanlarda, özellikle de şu anda İran’ı kasıp kavuran kargaşada, yalnızca arzunun saf, moleküler ifadesini görmeye davet eden baştan çıkarıcı bir ezgiden başka bir şey değil.

Bu anlatıya göre, Tahran’da olup bitenlerle ilgili olarak, devletlerden, egemenlikten veya emperyalist müdahaleden bahsetmeye cüret eden herkes, çağdaş kapitalizmin karmaşık ağını kavrayamayan, nostaljik bir indirgemecilikten muzdarip. Bu, ilerici salonlar için mükemmel, zarif ve kültürlü bir vizyondur. Oysa bu yaklaşım özünde, bugün tanık olduğumuz, emperyalizme yönelik desteğin en sofistike biçimidir.

Sıklıkla, gerçek özgürlüğün, iki yalan arasında, yani iç otoriterlik ve dış müdahale arasında seçim yapmayı bıraktığımızda başladığı söylenir. Ahlaki asaletle örtülü bu duruş (“ne o ne o”), gerçekliği çarpıtan müdahalelerin üzerini örter. Bir tarafın rezerv para birimi üzerinde tekel sahibi olduğu, küresel finans devrelerini kontrol ettiği ve tarihin en büyük askeri gücünü elinde bulundurduğu asimetrik bir savaşta, kendini tarafsız veya “üçüncü taraf” ilan etmek, en güçlü olanın hukukunu onaylamak demektir.

Ulusların tabi oldukları acımasız güç hiyerarşisini “yirminci yüzyıldan kalma bir saplantı” diyerek görmezden gelmek, savaşın sadece fikirlerle değil, küresel sermaye akışlarıyla da yapıldığı gerçeğini önemsiz bir ayrıntıymış gibi görüp kenara itmektir.

Bugün bizi egemenliğin ötesine bakmaya, dış kısıtlamaların var olmadığını iddia etmeye çağıranlar, kurbandan elindeki tek kalkanı indirmesini isterken, ekonominin akbabaları eşikte beklemektedir.

Tekrar tekrar dillendirilen suçlayıcı sözlerde, İran gibi ülkelerde devletin özerkliğini savunmanın gerici bir eğilime kapılmak anlamına geldiği ifade ediliyor. Günümüzde sermayenin devletsiz, akışkan olduğu, bu nedenle, sınırların halklar için sadece kafesleri ifade ettiği söyleniyor. Oysa bu analiz, politik ekonomiye kördür.

Bin yıllık bir medeniyete sahip, yaptırımlarla kuşatılmış bir ülkede, tüm çelişkileriyle ulus devlet, bir kimlik fetişi değil, hayatta kalmak için maddi bir altyapıdır. Bu direnç kapasitesi olmadan, “bedenlerin özgürleşmesi” veya “çokluk haline gelme” diye bir şey söz konusu olamaz: geriye sadece her türlü disiplinden ve kuraldan azade kılınmış, serbestleştirilmiş piyasa kalır.

Bu noktada sadece, hakların değil, kendi birikim krizlerini gidermek için hegemonik çevreyi yeniden tanımlaması gereken spekülatif sermayenin dolduracağı boş bir alandan söz edilebilir. Egemenlik, toplumsal çatışmanın politik düzeyde seyretmesi, sömürge yönetimine evrilmemesi için yeterli değilse de zaruri bir şarttır.

Soyut bir enternasyonalizm adına bu baraja saldıranlar, bilerek veya bilmeyerek, kurumların çöküşünü bekleyip ulusal varlıkları en yüksek teklifi verene satma beklentisi içinde olan sınıfın ekmeğine yağ sürerler.

Meydanların estetiğinden etkilenirken, bu meydanları şiddet yüklü eylemlere sahne kılan yapısal nedeni sistematik olarak görmezden geliyoruz. Liberal anlatının tasvir etmeyi sevdiği gibi, bu eylemler, sadece gericiliğe karşı, özgürlüğe duyulan susuzluğun yansımaları değil. Bu, acımasız bir ekonomik savaşın sonuçları.

Yaptırımlar, diktatörlere kesilen ahlaki cezalar değil, toplumsal dokuyu yok eden kitle imha silahlarıdır. Sınıf ilişkilerini yeniden yapılandıran yaptırımlar, örgütlü emeği yoksullaştırır, sonra da devlete karşı bir silah olarak doğrultulan umutsuzluğu yaratır. Bu maddi bağlantıyı görmezden gelmek, sadece polis baskısına odaklanmak ve ambargonun şiddetine asla odaklanmamak, insancıllık değil, suç ortaklığıdır. Sonuca bakıp nedeni aklamaktır. Meşru protestoyu dışarıdan nüfuz için bir “geçit” haline getirmektir.

Son olarak, eşitlikçi söylemi paramparça eden kaçınılmaz bir sınav var: Filistin.

Batı ilerlemeciliğinin bazı kesimleri, devasa bir gerçeği görmezden gelirlerken, bir yandan da Tahran’a ahlaki ders verme hakkına sahip olduklarını düşünmeleri tuhaflıktır.

Emperyalizmin dayattığı ekonomik güçlüklere, kurduğu pusuya, gerçekleştirdiği sabotajlara, ülkenin sürekli askeri ve kanlı baskılara maruz kalmasına rağmen, İran devleti, Filistin’in kendi kaderini tayin etme hareketini maddi olarak destekleyen tek küresel oyuncu haline gelmiştir.

“Demokratik” Batı, katliam için gerekli bombaları temin ederken veya kendisini hiçbir sonuç üretmeyen insani yardım çağrılarıyla sınırlarken, İran, Siyonist zulme etkili cevaplar vererek, güvenlik ve insan hayatı açısından çok yüksek bir bedel ödemiştir.

Bir yanda, soykırımı finanse ederken haklardan bahsedenler, öte yanda, iç çelişkilerine rağmen, direniş tarihten silinmesin diye ona somut araçlar temin edenler durmaktadır.

Sık sık ayaklanmalara desteğin koşulsuz olması gerektiği ve küresel denge üzerindeki yankıları sorgulamanın sokaklardaki gençlere ihanet olduğu söylenir. Tam tersine: gerçek ihanet, yanılsamalar satmaktır.

Maddi gerçeklik, bize emperyalizmin “Kadın, Yaşam, Özgürlük” değil, egemen ulusları yağmalanacak pazarlara dönüştürmek için müdahale ettiğini söylüyor.

Gerçeklik bize, insan haklarının, Deniz Piyadeleri’nin ulaşamadığı yerlerde saldırganlığı meşrulaştırmak için kullanılan siyasi bir teknoloji haline geldiğini söylüyor. Bunu anlamak için renkli haritalara veya büyük strateji tablolarına ihtiyacınız yok: sadece parayı takip edin, yeter.

Bize, savaşın bittiğini veya bunun “sadece yirminci yüzyıldan kalma eski bir kâbus” olduğunu söylemeyi bırakın. Savaş burada, kirli, borç, yaptırımlar ve sabotajlar üzerinden ilerliyor.

Bu savaşta, emperyalist düşmanın adını anmayı reddedenler, eleştirel düşünmenin üst bir biçimini uyguluyor değiller. Sadece mücadeleden firar etmenin en ikiyüzlü biçimini tercih ediyorlar.

Pasquale Liguori
16 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: