10 Şubat 2026

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa


Kadıköy’de eski bir uyuşturucu bağımlısının Kapital semineri düzenlemesi ve katılımcılardan 2000 lira alması, kitabı kendine sermaye yapması, bu üçkağıt, sosyalist hareketin ve Kadıköy’ün işlevine dair bir şeyler söylüyor olmalı. Bu işlev, proletarya adına ve onun için reddedilmeli.

Aynı Kadıköy, işçi partisi başkanının 20 milyona ev alabildiği yer. Bu paranın kaynağı belli değil. Başkanın somut bir işi yok. Sera Kadıgil, “geldiğimde partinin sadece külüstür bir arabası vardı” derken yalan söylüyordu. Çünkü partinin arkasındaki devlet ve sermaye gücünün epey parası vardı.

Sosyalist hareketin kontrgerilla faaliyetleriyle, istihbaratla ve sermayeyle ilişkileri sorgulanmalı. Proletaryadan tiksinen ve nefret eden küçük burjuvalar, suyun başında. Hep böyle oldu.

Öyle olmasa, Vehbi Koç gibi bir nikâh şahidine sahip biri, Che Guevara’yla kıyaslanmazdı. Mesele, bu kadar basit değil. Düğündeki damadın babası, Koç’un sağ kolu. Amerikan çavuşundan aldığı ilham yetiştiğini anlatıyor. Şimdilerde halkı soyan bir market zincirinin yöneticisi. Oğul, torpille dışişlerine yerleştirilmiş. Koç ailesinin özel yetiştirdiği kadro. Che öyle biri olsaydı, daha Granma’ya binmeden başına bir kurşun yerdi!


Engin Solakoğlu’nun her darbenin, ekonomi programının, her siyasi adımın, emperyalizmle ilişkilerin arkasındaki güç olan Koç ailesi eliyle dışişlerine yerleştirildiği açık. Bunu görmeyen, komünist değildir. Bir devlet bakanı danışmanı KP'nin danışmanı oluyorsa, aradaki fark silindiği içindir. Asıl sorgulanması gereken budur. NATO ve TÜSİAD, kendisine yönelik eleştiriyi ipotek altına almıştır.

Eğer Che, Meksika’da Fidel’le tanıştırıldığında Fidel, Che’nin Arjantin’i sömüren ailenin hizmetkârı olduğunu öğrenseydi, kapı dışarı ederdi. “Ne örgütçüyüz arkadaş, sermayenin adamını bile örgütlüyoruz” demezdi. O bir şey demese, çoğunluğu işçi-emekçiden oluşan gemi yolcuları, onu denize atarlardı.

Che, siyasi hayatı boyunca doktor olarak ve doktor gibi konuşmadı. Mesleğinin ideolojisini sosyalist harekete dayatmadı. Tersten, onu devrimin emekçisi yaptı. Tıp öğrencilerine tavsiyesi de bu yöndeydi. Solakoğlu ise emekli diplomat olarak, solcu bir sitede dış siyaset değerlendirmeleri yapan biri. Tatil beldesinden arada kafasını çıkartıp emperyalizme ve Siyonizme selam çakıyor. “İsrail’in yaşama hakkı vardır” diyor. “İran düşmanımız” diye bağırıyor. CHP ağzıyla AKP gericiliğine sallıyor. Che ile Koç uşağının kıyaslanması, TKP üyelerini utandırmayacaktır. Bu kıyaslama, bize nasıl bir mücadele ve siyaset önerdiğinin delilidir.

Bir röportajında bu devlet bakanı ve TKP danışmanı, “eski Türkiye” özlemi üzerinden, “eskiden MİT bize bağlıydı, bizim sözümüzden çıkmazdı” diyor. “Biz” dediği, dışişleri bakanlığı, Che ve yoldaşları değil. Che ise devrim sonrası iktidarı almasına rağmen hiçbir vakit böylesi bir dil kullanmadı. 

Che ile Engin’i kıyaslayan TKP aklı, küçük burjuvadır, teslimiyetçidir, haindir. Onlar adına utanacak değiliz! Ama komünistliğin bu tür kişilerce temsil olunmasına da karşı çıkacağız. NATO ve TÜSİAD güdümüne girmesine izin vermeyeceğiz.

Aynı Engin, Kıbrıs’taki günlerini anlatırken en çok övündüğü şeyin TMT eliyle aldığı ödül olduğunu söylüyor. TMT, yani Türk Mukavemet Teşkilâtı, buranın kontrgerillasının uzantısı. MİT’in adadaki örgütlenmesi. Rum tarafındaki işçi örgütlenmesi içinde çalışan işçileri katleden, camiye bomba atan. 

Bu sularda varolan, deniz içre olup denizi bilmeyen sol, aradaki bağlantıları görmüyor. Engin’in bir yoldaşı, bir TKP’li, CTP’nin iktidara gelişi sonrası “CTP’nin TKP’nin uzantısı, örgütü olduğunu” söylüyor. Oysa CTP’yi kuran da TMT. Sonrasında oranın CHP’si olduğu için TKP’lilerin bu partiye girmiş olmasının bir önemi yok. Bu, onların ahmaklığı!

CTP’nin eski başkanı Mehmet Ali Talat, Sovyetler’de eğitim görürken, “ben, burjuva siyaseti yapacağım” deyip adaya dönüyor. Aynı Talat, Annan Planı sürecinde AKP’li olduğunu söylüyor. CTP’liler, “CHP’den çok AKP’ye yakındık” diyorlar.

CTP, TKP’nin kardeş partisi AKEL’e o dönemde gidiyor. “Hep birlikte plana evet oyu verelim” diyor. Anlaşıyorlar. Ama “müesses nizam”ın emriyle, seçimden bir gün önce AKEL, kararını değiştiriyor, hayır oyu veriyor. Adanın birleşme ihtimali, ortadan kalkıyor.

CTP iktidarında, “Rumlardan gasp edilmiş araziler, evler ne olacak?” sorusu gündeme geliyor. AB yasalarının bağlayıcılığı karşısında bu mülklerle ilgili bir komisyon kurarak işi yokuşa sürme politikası güdüyor. “Komünist parti” CTP, AKP’yle çalışıyor, Rumların mallarına çökme sürecine onay veriyor. Bugün seçilen cumhurbaşkanı da ilk olarak “Ankara’yla birlikte hareket edeceğiz” diyor. Kemal Okuyan olsaydı, o da derdi!

Otuzlarda Kıbrıs’ta sömürgecilik karşıtı hareket güçlü ama eksik. Türkler, İngilizlere karşı konum almıyorlar. Mesele, Türk düşmanlığı değil, İngilizlerle ilişkili bir güç olunması. Bugün bile adadaki Devrimci Yolcu, “ben İngilizciyim” diyor. Bununla övünüyor.

O otuzlarda Rumlarla ilişkileri, özellikle sendikalar ve işçi hareket üzerinden kopartmak için uğraşan bir isim var. Genelde Kıbrıs Türk’ünün komünist hareketle ilişkisine dair tarih çalışmalarında bu kişiden bahsediliyor. Yalnız bu adamın Rumlarla kavgası neticesinde adayı terk ettiği, Ankara’ya gider gitmez dışişlerinde çalışmaya başladığı üzerinde durulmuyor. Bu kişinin hep dışişlerinde çalıştığını düşünmek zorundayız. Engin doğru söylüyorsa, MİT (MAH), o vakitler dışişlerine bağlı olmalı!

Ankara ki Barış Manço’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısında adı geçen kişiyi ajan olarak adaya göndermiş Osmanlı’nın uzantısı. Bu ülkenin bir yanı İngiliz sömürgesidir ve ilişkiler, buna göre şekillenmiştir. 

Bu Mehmet Ağa, adanın kritik bir köyüne yerleştiriliyor, yıllarca halkı parayla kendisine bağlıyor. Ülkücü Barış Manço, bu hikâyede bahsi edilen “halk adamı”, “garip babası” için şarkı besteliyor.

Engin Solakoğlu, o Mehmet Ağa’nın adamı, uzantısı. Adada görevdeyken bayrak direğine tırmanan bir Rum öldürülüyor. Rumlara ait şapeller yıkılıyor. Adadaki Kürt öğrenciler gece yarısı toplanıp sorgusuz sualsiz adadan kovuluyorlar. Grup Yorum, geldiği gibi kapı dışarı ediliyor. Agir Jiyan da aynı akıbetle yüzleşiyor. Sosyalist öğrencilerle ilgili raporlar hazırlanıyor. El altından ülkücü dernekler güçlendiriliyor. Bugün TKP desteğini arkasına almış CHP ittifakının ortağı, o dönemin ülkü ocağı başkanı, Kürt işçilere saldırıyor. Bunların arkasındaki akıl ve güç olan TMT’den ödül alan adamı bu ülkenin komünist partisi baş köşeye oturtuyor. Çünkü TKP, Kıbrıs adasında işgal edilen toprakların anavatana bağlanmasını savunuyor. Koç ailesiyle organik ilişkisi açık olan bu şahsın laiklik ve cumhuriyetçilik adına örgütlenmesi, komünist hareketin geldiği yer açısından çok şey söylüyor. Komünist hareket, bir yanıyla devlete bir yanıyla sermayeye kul köle ediliyor.

O komünist partiye devlet “Komünist Parti” ismini Nâzım’ın Yapı Kredi’ye satıldığı dönemde veriyor. İkisi arasında bağ kurmayan kişi, Marksist değil! Aynı dönemde Galatasaray başkanlığı yapmış bir patronun elindeki bilbordları TKP’ye verdiği söyleniyor. Ermenilere ait bir bina, AB ile ilişkiler üzerinden, partiye teslim ediliyor. TKP’nin kuruluşu ve ismi alışı da AB ile bağlantılı. Vehbi Koç’un nikâh şahitliğini yaptığı bir isme verilen paye, tam da bu bağlamda anlam kazanıyor. Okuyan, emperyalizme teslim olmadıklarını söylüyor ama partinin tepe kadrosu içinde AB eliyle ülkeye akıtılan fonların musluk sorumlusu var. 

TKP’nin baş köşesine tabii ki parti içinde güçlü bir konuma sahip olan Yahudi dönmeleri oturtulacaktı. O Yahudiler, 1820’lerde Yunan kız çocuklarını kaçırıp Türk ağalarına satıyorlardı. O pazar, kültür-sanat hayatı adı altında bugüne uzandı. Bu arada, Engin Solakoğlu da Yahudi dönmeliğiyle bağını inkâr etmiyor. Dışişlerine ve TKP’ye o bağ sayesinde girdiğini o da biliyor.

Yukarıdaki tvitte TKP’linin bahsini ettiği isim olan Che Guevara’nın babası zengin, toprak sahibi bir ailenin mensubu. Ama ilk çocukları doğduğu vakit durumları kötüleşiyor. Baba, “oğlumun damarlarında İrlandalı kanı dolaşıyordu” diyor. Sonra “yaşlı olmasaydım, oğlumun yolundan giderdim” ağıdını yakıyor. Engin’in damarlarında dolaşan kansa Koç kanı!

TKP’nin Che’yi “burjuva doktor” olarak tanımlaması, antikomünist olduğunun delili. Bu zatın, Che’nin çalıştırdığı işçilerin dökümünü yayınlaması gerekiyor!

Daha önce söylediğimiz gibi: Bir işçinin, yoksulun sözü, zengin sözü kadar değer görmez. Bu, sosyalist harekette de görülen bir durumdur. Sosyalistlik, devrimcilik, işçiye yoksula yakıştırılan, aşağılık bir oluştur. Porşesini satıp bu rezil duruma kendisini teslim eden zengin, sosyalist harekette övülür, yüceltilir. Seksen öncesinin örgüt liderlerinin önemli bir bölümü, varlıklı ailelerin çocuklarıdır. Akıbet ortadadır. Bugün Engin için imal edilen kalkan, sınıfsaldır.

Burada özünde, “komünist hareket devletsiz ve sermayesiz varolamaz” önkabulü konuşmaktadır. O nedenle televizyon seyreden sosyalist, “Okan Bayülgen, geçmişte bizim örgüttenmiş” veya “Beyazıt Öztürk, üniversitede bizim örgüt için çalışmış” deme ihtiyacı duyar. Bu ta John Lennon’a dek uzanır! O sırada Lennon ve grubu dünyadaki tüm faşist iktidarlar için konser turnesindedir. Sol, o grubun neden Sovyetler’de yasaklandığına bakmaz. İçten içe bunu gerici bulur.

Hep popüler isimler içerisinden veya devletin/sermayenin önemli kadroları arasından bir bağ bulunmaya çalışılır. Sosyalist hareketin boynundaki zincir budur. O zincirin hareketi nereye sürüklediğiyle kimse ilgilenmez.

Rahmi Koç, “İstanbul’un nüfusu çok fazla” buyurur. Aynı gün bu cümle, bir TKP’linin ağzından dökülür. Rahmi Koç, “herkesin üniversite okumasına gerek yok. Biz fabrika içlerine meslek liseleri açtık, gitsin orada okusunlar” buyurur. Eski TİP’li bir CHP’li, birebir aynı cümleyi sarf eder. 2000 liraya verilen Kapital derslerinde tabii ki Rahmi Koç’un aklı fikri konuşacaktır. Koç eleştirisi de ipotek altına alınmalı, bu eleştirinin proletaryayla bağı kesilmelidir. TKP, kapitalizmi ancak Ali Koç kadar eleştirebilir. Onu burjuvazinin fazlalığı, kiri, bir tür sapma, ahlaki bir bozulma olarak takdim etmeye, burjuvanın düzenini, ülkesini, devrimini temize çekmeye mecburdur.

Kemal Okuyan, “NATO’nun oyununu bozduk. Komünizmi popüler kıldık” diyor. Tek işinin, onu popüler kılmak olduğunu söylüyor. Popüler kılarken komünizmi nasıl sulandırdığını, içini boşalttığını, NATO ve Koç için nasıl çapaklarından arındırdığını söylemiyor. 2004’te partisini kavgadan kaçırıp pikniğe götüren Okuyan, şimdiden yazın düzenleyeceği pikniğin yerini ayarlıyor.

Mesele, Engin Solakoğlu veya Mehmet Ağa değil. Sosyalist hareketin kimler eliyle hangi yularlara bağlandığı ve nereye sürüklendiğidir. Lenin’in dediği gibi, “aslolan, küçük burjuvazinin saadeti değil, mücadelenin özgürleşmesidir.”

Eren Balkır
7 Şubat 2026

0 Yorum: