Kadıköy’de
eski bir uyuşturucu bağımlısının Kapital semineri düzenlemesi ve
katılımcılardan 2000 lira alması, kitabı kendine sermaye yapması, bu üçkağıt, sosyalist hareketin ve Kadıköy’ün işlevine
dair bir şeyler söylüyor olmalı. Bu işlev, proletarya adına ve onun için
reddedilmeli.
Aynı
Kadıköy, işçi partisi başkanının 20 milyona ev alabildiği yer. Bu paranın
kaynağı belli değil. Başkanın somut bir işi yok. Sera Kadıgil, “geldiğimde
partinin sadece külüstür bir arabası vardı” derken yalan söylüyordu. Çünkü
partinin arkasındaki devlet ve sermaye gücünün epey parası vardı.
Sosyalist
hareketin kontrgerilla faaliyetleriyle, istihbaratla ve sermayeyle ilişkileri
sorgulanmalı. Proletaryadan tiksinen ve nefret eden küçük burjuvalar, suyun
başında. Hep böyle oldu.
Öyle
olmasa, Vehbi Koç gibi bir nikâh şahidine sahip biri, Che Guevara’yla kıyaslanmazdı.
Mesele, bu kadar basit değil. Düğündeki damadın babası, Koç’un sağ kolu. Amerikan çavuşundan aldığı ilham yetiştiğini anlatıyor. Şimdilerde halkı soyan bir market zincirinin yöneticisi. Oğul, torpille
dışişlerine yerleştirilmiş. Koç ailesinin özel yetiştirdiği kadro. Che öyle biri
olsaydı, daha Granma’ya binmeden başına bir kurşun yerdi!
Engin
Solakoğlu’nun her darbenin, ekonomi programının, her siyasi adımın, emperyalizmle
ilişkilerin arkasındaki güç olan Koç ailesi eliyle dışişlerine yerleştirildiği
açık. Bunu görmeyen, komünist değildir. Bir devlet bakanı danışmanı KP'nin danışmanı oluyorsa, aradaki fark silindiği içindir. Asıl sorgulanması gereken budur. NATO ve TÜSİAD, kendisine yönelik eleştiriyi ipotek altına almıştır.
Eğer
Che, Meksika’da Fidel’le tanıştırıldığında Fidel, Che’nin Arjantin’i sömüren
ailenin hizmetkârı olduğunu öğrenseydi, kapı dışarı ederdi. “Ne örgütçüyüz
arkadaş, sermayenin adamını bile örgütlüyoruz” demezdi. O bir şey demese, çoğunluğu işçi-emekçiden oluşan gemi yolcuları, onu denize atarlardı.
Che,
siyasi hayatı boyunca doktor olarak ve doktor gibi konuşmadı. Mesleğinin ideolojisini
sosyalist harekete dayatmadı. Tersten, onu devrimin emekçisi yaptı. Tıp öğrencilerine
tavsiyesi de bu yöndeydi. Solakoğlu ise emekli diplomat olarak, solcu bir
sitede dış siyaset değerlendirmeleri yapan biri. Tatil beldesinden arada
kafasını çıkartıp emperyalizme ve Siyonizme selam çakıyor. “İsrail’in yaşama hakkı
vardır” diyor. “İran düşmanımız” diye bağırıyor. CHP ağzıyla AKP gericiliğine
sallıyor. Che ile Koç uşağının kıyaslanması, TKP üyelerini utandırmayacaktır. Bu kıyaslama, bize nasıl bir mücadele ve siyaset önerdiğinin delilidir.
Bir röportajında bu devlet bakanı ve TKP danışmanı, “eski Türkiye” özlemi üzerinden, “eskiden MİT bize bağlıydı, bizim sözümüzden çıkmazdı” diyor. “Biz” dediği, dışişleri bakanlığı, Che ve yoldaşları değil. Che ise devrim sonrası iktidarı almasına rağmen hiçbir vakit böylesi bir dil kullanmadı.
Che ile Engin’i kıyaslayan TKP aklı, küçük
burjuvadır, teslimiyetçidir, haindir. Onlar adına utanacak değiliz! Ama komünistliğin bu tür kişilerce temsil olunmasına da karşı çıkacağız. NATO ve TÜSİAD güdümüne girmesine izin vermeyeceğiz.
Aynı Engin, Kıbrıs’taki günlerini anlatırken en çok övündüğü şeyin TMT eliyle aldığı ödül olduğunu söylüyor. TMT, yani Türk Mukavemet Teşkilâtı, buranın kontrgerillasının uzantısı. MİT’in adadaki örgütlenmesi. Rum tarafındaki işçi örgütlenmesi içinde çalışan işçileri katleden, camiye bomba atan.
Bu sularda varolan, deniz içre olup denizi bilmeyen sol, aradaki
bağlantıları görmüyor. Engin’in bir yoldaşı, bir TKP’li, CTP’nin
iktidara gelişi sonrası “CTP’nin TKP’nin uzantısı, örgütü olduğunu” söylüyor. Oysa
CTP’yi kuran da TMT. Sonrasında oranın CHP’si olduğu için TKP’lilerin bu
partiye girmiş olmasının bir önemi yok. Bu, onların ahmaklığı!
CTP’nin
eski başkanı Mehmet Ali Talat, Sovyetler’de eğitim görürken, “ben, burjuva
siyaseti yapacağım” deyip adaya dönüyor. Aynı Talat, Annan Planı sürecinde AKP’li
olduğunu söylüyor. CTP’liler, “CHP’den çok AKP’ye yakındık” diyorlar.
CTP, TKP’nin kardeş partisi AKEL’e o dönemde gidiyor. “Hep birlikte plana evet oyu verelim” diyor. Anlaşıyorlar. Ama “müesses nizam”ın emriyle, seçimden bir gün önce AKEL, kararını değiştiriyor, hayır oyu veriyor. Adanın birleşme ihtimali, ortadan kalkıyor.
CTP iktidarında, “Rumlardan gasp edilmiş araziler, evler ne
olacak?” sorusu gündeme geliyor. AB yasalarının bağlayıcılığı karşısında bu
mülklerle ilgili bir komisyon kurarak işi yokuşa sürme politikası güdüyor. “Komünist
parti” CTP, AKP’yle çalışıyor, Rumların mallarına çökme sürecine onay veriyor. Bugün
seçilen cumhurbaşkanı da ilk olarak “Ankara’yla birlikte hareket edeceğiz”
diyor. Kemal Okuyan olsaydı, o da derdi!
Otuzlarda
Kıbrıs’ta sömürgecilik karşıtı hareket güçlü ama eksik. Türkler, İngilizlere
karşı konum almıyorlar. Mesele, Türk düşmanlığı değil, İngilizlerle ilişkili
bir güç olunması. Bugün bile adadaki Devrimci Yolcu, “ben İngilizciyim” diyor. Bununla övünüyor.
O
otuzlarda Rumlarla ilişkileri, özellikle sendikalar ve işçi hareket üzerinden
kopartmak için uğraşan bir isim var. Genelde Kıbrıs Türk’ünün komünist
hareketle ilişkisine dair tarih çalışmalarında bu kişiden bahsediliyor. Yalnız bu adamın Rumlarla kavgası neticesinde adayı terk ettiği, Ankara’ya gider gitmez dışişlerinde
çalışmaya başladığı üzerinde durulmuyor. Bu kişinin hep dışişlerinde
çalıştığını düşünmek zorundayız. Engin doğru söylüyorsa, MİT (MAH), o vakitler
dışişlerine bağlı olmalı!
Ankara ki Barış Manço’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısında adı geçen kişiyi ajan olarak adaya göndermiş Osmanlı’nın uzantısı. Bu ülkenin bir yanı İngiliz sömürgesidir ve ilişkiler, buna göre şekillenmiştir.
Bu Mehmet Ağa, adanın kritik
bir köyüne yerleştiriliyor, yıllarca halkı parayla kendisine bağlıyor. Ülkücü Barış
Manço, bu hikâyede bahsi edilen “halk adamı”, “garip babası” için şarkı besteliyor.
Engin
Solakoğlu, o Mehmet Ağa’nın adamı, uzantısı. Adada görevdeyken bayrak direğine tırmanan
bir Rum öldürülüyor. Rumlara ait şapeller yıkılıyor. Adadaki Kürt öğrenciler
gece yarısı toplanıp sorgusuz sualsiz adadan kovuluyorlar. Grup Yorum, geldiği gibi kapı dışarı ediliyor. Agir Jiyan da aynı akıbetle yüzleşiyor. Sosyalist öğrencilerle
ilgili raporlar hazırlanıyor. El altından ülkücü dernekler güçlendiriliyor. Bugün TKP desteğini arkasına almış CHP ittifakının ortağı, o dönemin ülkü ocağı başkanı, Kürt işçilere saldırıyor. Bunların
arkasındaki akıl ve güç olan TMT’den ödül alan adamı bu ülkenin komünist
partisi baş köşeye oturtuyor. Çünkü TKP, Kıbrıs adasında işgal edilen toprakların anavatana bağlanmasını savunuyor. Koç ailesiyle organik ilişkisi açık olan bu
şahsın laiklik ve cumhuriyetçilik adına örgütlenmesi, komünist hareketin
geldiği yer açısından çok şey söylüyor. Komünist hareket, bir yanıyla devlete
bir yanıyla sermayeye kul köle ediliyor.
O
komünist partiye devlet “Komünist Parti” ismini Nâzım’ın Yapı Kredi’ye
satıldığı dönemde veriyor. İkisi arasında bağ kurmayan kişi, Marksist değil!
Aynı dönemde Galatasaray başkanlığı yapmış bir patronun elindeki bilbordları TKP’ye
verdiği söyleniyor. Ermenilere ait bir bina, AB ile ilişkiler üzerinden, partiye
teslim ediliyor. TKP’nin kuruluşu ve ismi alışı da AB ile bağlantılı. Vehbi Koç’un
nikâh şahitliğini yaptığı bir isme verilen paye, tam da bu bağlamda anlam
kazanıyor. Okuyan, emperyalizme teslim olmadıklarını söylüyor ama partinin tepe kadrosu içinde AB eliyle ülkeye akıtılan fonların musluk sorumlusu var.
TKP’nin
baş köşesine tabii ki parti içinde güçlü bir konuma sahip olan Yahudi dönmeleri
oturtulacaktı. O Yahudiler, 1820’lerde Yunan kız çocuklarını kaçırıp Türk
ağalarına satıyorlardı. O pazar, kültür-sanat hayatı adı altında bugüne uzandı.
Bu arada, Engin Solakoğlu da Yahudi dönmeliğiyle bağını inkâr etmiyor. Dışişlerine
ve TKP’ye o bağ sayesinde girdiğini o da biliyor.
Yukarıdaki
tvitte TKP’linin bahsini ettiği isim olan Che Guevara’nın babası zengin, toprak
sahibi bir ailenin mensubu. Ama ilk çocukları doğduğu vakit durumları
kötüleşiyor. Baba, “oğlumun damarlarında İrlandalı kanı dolaşıyordu” diyor. Sonra
“yaşlı olmasaydım, oğlumun yolundan giderdim” ağıdını yakıyor. Engin’in
damarlarında dolaşan kansa Koç kanı!
TKP’nin
Che’yi “burjuva doktor” olarak tanımlaması, antikomünist olduğunun delili. Bu zatın,
Che’nin çalıştırdığı işçilerin dökümünü yayınlaması gerekiyor!
Daha
önce söylediğimiz gibi: Bir işçinin, yoksulun sözü, zengin sözü kadar değer
görmez. Bu, sosyalist harekette de görülen bir durumdur. Sosyalistlik,
devrimcilik, işçiye yoksula yakıştırılan, aşağılık bir oluştur. Porşesini satıp
bu rezil duruma kendisini teslim eden zengin, sosyalist harekette övülür,
yüceltilir. Seksen öncesinin örgüt liderlerinin önemli bir bölümü, varlıklı
ailelerin çocuklarıdır. Akıbet ortadadır. Bugün Engin için imal edilen kalkan, sınıfsaldır.
Burada
özünde, “komünist hareket devletsiz ve sermayesiz varolamaz” önkabulü konuşmaktadır.
O nedenle televizyon seyreden sosyalist, “Okan Bayülgen, geçmişte bizim
örgüttenmiş” veya “Beyazıt Öztürk, üniversitede bizim örgüt için çalışmış” deme ihtiyacı
duyar. Bu ta John Lennon’a dek uzanır! O sırada Lennon ve grubu dünyadaki tüm
faşist iktidarlar için konser turnesindedir. Sol, o grubun neden Sovyetler’de
yasaklandığına bakmaz. İçten içe bunu gerici bulur.
Hep
popüler isimler içerisinden veya devletin/sermayenin önemli kadroları arasından
bir bağ bulunmaya çalışılır. Sosyalist hareketin boynundaki zincir budur. O
zincirin hareketi nereye sürüklediğiyle kimse ilgilenmez.
Rahmi
Koç, “İstanbul’un nüfusu çok fazla” buyurur. Aynı gün bu cümle, bir TKP’linin
ağzından dökülür. Rahmi Koç, “herkesin üniversite okumasına gerek yok. Biz fabrika
içlerine meslek liseleri açtık, gitsin orada okusunlar” buyurur. Eski TİP’li
bir CHP’li, birebir aynı cümleyi sarf eder. 2000 liraya verilen Kapital
derslerinde tabii ki Rahmi Koç’un aklı fikri konuşacaktır. Koç eleştirisi de
ipotek altına alınmalı, bu eleştirinin proletaryayla bağı kesilmelidir. TKP, kapitalizmi ancak Ali Koç kadar eleştirebilir. Onu burjuvazinin fazlalığı, kiri, bir tür sapma, ahlaki bir bozulma olarak takdim etmeye, burjuvanın düzenini, ülkesini, devrimini temize çekmeye mecburdur.
Kemal
Okuyan, “NATO’nun oyununu bozduk. Komünizmi popüler kıldık” diyor. Tek işinin, onu
popüler kılmak olduğunu söylüyor. Popüler kılarken komünizmi nasıl sulandırdığını, içini
boşalttığını, NATO ve Koç için nasıl çapaklarından arındırdığını söylemiyor. 2004’te
partisini kavgadan kaçırıp pikniğe götüren Okuyan, şimdiden yazın düzenleyeceği
pikniğin yerini ayarlıyor.
Mesele,
Engin Solakoğlu veya Mehmet Ağa değil. Sosyalist hareketin kimler eliyle hangi
yularlara bağlandığı ve nereye sürüklendiğidir. Lenin’in dediği gibi, “aslolan, küçük burjuvazinin saadeti değil, mücadelenin özgürleşmesidir.”
Eren Balkır
7
Şubat 2026




0 Yorum:
Yorum Gönder