05 Şubat 2026

Epstein Dosyaları ve Psikolojik Şartlandırma


ABD Adalet Bakanlığı, bu hafta içerisinde Epstein dosyalarına ait binlerce sayfayı yayınladı. Hükümetin yasal olarak açıklamak zorunda kaldığı, fotoğraflar, uçuş kayıtları ve büyük ölçüde sansürlenmiş mahkeme kayıtlarından oluşan devasa bir arşivle karşı karşıyayız. Dosya yekûnu, Epstein’in ünlü yüzlerle birlikte çekilmiş belli belirsiz görüntülerini, tamamen karartılmış sayfalara sahip yasal belgeleri ve dosyalarda olmayan şeylerle ilgili başlıkları içeren dağınık bir fotoğraf yığınından başka bir şey değil.

Demokrat Parti’ye ve Cumhuriyetçi Parti’ye mensup vekiller, Adalet Bakanlığı’nı yasaya uymadığı, neden bu kadar çok materyalin sansürlenmiş veya gizlenmiş olduğunu açıklamayı reddettiği için eleştiriyor. Adadaki zulümden sağ kurtulanlar ve avukatları, belgelerin belirli bir kısmının yayınlanmasının, kamuoyuna vaat edilen dürüst hesaplaşmayı sağlamak şöyle dursun, şeffaflığın ve görülecek hesabın ileri bir tarihe atılmasının somut ifadesi olduğunu söylüyorlar.

İşin aslı şu: Epstein dosyalarının yavaş yavaş ortaya çıkmasının adaletle bir alakası yok. Psikolojik şartlandırmayla alakalı. Suçlu olan zenginlere dair bilgilerin parça parça yayınlandığı süreci hep birlikte takip ediyoruz. Bugün bazı isimler açıklanıyor. Gelecek ay bazı belgeler yayınlanıyor. Şuraya buraya bir manşet iliştiriliyor. Birileri “bilmiyordum” dercesine omuz silkiyor.

Bu strateji, halkı dehşeti yönetilebilir dozlarda sindirmeye alıştırıyor. Harekete geçmemeye, talepte bulunmamaya, sadece özümsemeye alıştırılan halk, böylelikle tüm bu kötülüğü arka plandaki bir gürültüye dönüştürüyor.

Psikolojik açıdan belgelerin kademeli olarak paylaşılması, aynı anda birçok sonuca yol açıyor. İlk olarak, ahlaki yargıya mani oluyor. Gerçeğin ciddi bir hesaplaşmayı gerektirecek kadar güçlü bir şekilde ortaya çıktığı bir ana asla tanık olunmuyor. Halkın “İşte bu kadar. Şimdi bir şeyler olmalı” diyebileceği tek bir gün bile yaşanmıyor. Bunun yerine, öfke, sürekli olarak sıfırlanıyor. Her damla, kısa bir dikkati artırıyor, bu artışı yorgunluk takip ediyor. İnsanlar tartışıyor, sosyal medyada dolaşıyor, ekran kaydırıyor, video ve sözleri paylaşıyor, spekülasyon yapıyor, sonra da yoluna devam ediyor. Sinir sistemi, hiçbir şekilde bir çözüme ulaşmıyor. Sadece uyarılıyor.

Ardından, Epstein dosyaları, sürpriz sonlar, tekrar eden karakterler, gizli detaylar ve hayranların görüşleriyle dolu, prestijli bir televizyon dizisi gibi ele alındığı için hesap verebilirlik bir eğlence biçimine dönüştürülüyor. Kim ne biliyordu? Kim daha yakındı? Bu hafta kim daha kötü durumda? Suç yerini bulmacaya, yargılama talebi yerini hayranlığa bırakıyor.

Yanlış anlamayın, bunların hiçbiri tesadüf değil. Her şey, iktidarın kendini koruyabilmesi için herhangi bir sonuca ulaşmayan bir gösteri olarak tasarlandı. Suçlar içerik gibi tüketildiklerinde, izleyici, sürece müdahale etmemek üzere izlemeye alıştırılıyor. Medyanın inşa ettiği psikoloji tam da bu.

Yavaş yavaş işleyen, belgelerin parça parça paylaşıldığı bu süreç, aynı zamanda inceden çaresizliği öğretiyor. Dosyadan aktarılan her bir bölüm, insanların zaten şüphelendiği şeyi, muktedir insanların bu işe karıştıklarına dair gerçeği teyit ediyor.

Sonra bize tekrar tekrar, hiçbir şey olmadığı gösteriliyor. Tutuklama yok, yargılama yok, gerçek bir sonuç yok. Zamanla çıkarmamız gereken ders netleşiyor: Bilmek, hiçbir şeyi değiştirmiyor. Arkadaşlar, bu ruhu harap eden bir sonuçtur.

Bu durum, öğrenilmiş beyhudelik duygusuna yol açar. İnsanlar, gereksiz ve beyhude olduklarına kanaat getirirler. Adaleti beklemekten vazgeçerler. Adalet için örgütlenmeyi bırakırlar. “Zaten hepsi yozlaşmış” türünden laflar etmeye başlarlar ki bu tavır, doğrudan iktidarın ekmeğine yağ sürer.

Bir de bu işlem, belgelerin parça parça, aheste aheste paylaşılması, normalleştirmek gibi sonuca yol açar. Trump, Clinton, prensler, CEO’lar, aktörler, akademisyenler, avukatlar ve milyarderler, cinsel istismar iddialarıyla ne kadar sık ve hiçbir sonuca varmayacak şekilde yan yana geldiği ölçüde zihin, bu ilişkileri normal şeylermiş gibi kaydeder. Rahatsız edici, ama öyle. İlk başta paylaşılan bilgiler, insanları şoke ediyor. Ama sonra aşina oluyoruz. Her şey olağanlaşıyor. Aşinalık, olguların aciliyetini köreltiyor. Düşünülemez olan, düşünülebilir hale geliyor. Sonra yaşanabilirmiş gibi gelmeye başlıyor. Sonra da görmezden geliniyor.

Son olarak şu söylenmeli: Epstein dosyalarının paylaşıldığı sürecin hızı kurumları koruyacak şekilde ayarlanıyor. Dosyaların tamamının kontrolsüz bir biçimde yayınlanmasının, mahkemeler, medya ve siyasi partiler gibi sistemlerin aynı anda tepki vermesine neden olacağı biliniyor. Bu, inkâr etme imkânını ortadan kaldıracak bir durum. Ancak belgelerin kademeli olarak yayınlanması, herkesin aşamalı, stratejik ve savunmacı bir şekilde tepki vermesine imkân sağlıyor.

Bu arada açıklamalar hazırlanıyor. Dil ve söylem ayarlanıyor. Sadakatle bağlı kişiler harekete geçiriliyor. Dikkat dağıtıcı unsurlar devreye sokuluyor. Sistem, inen darbenin kendisini paramparça etmesi yerine, onu absorbe etmek için gerekli vakti buluyor.

Yani aslında adalet yavaş işlemiyor. Adalet, alay etmez veya geride kırıntı bırakmaz. Adalet, kitlesel zararın kanıtları “işlenirken” halktan sabırla beklemesini istemez. Ne saçma!

Bu, duyarsızlaştırma yoluyla yönetimdir. İktidar, halka isyan etmeden ne kadar gerçeği kaldırabileceklerini ve her şeyi bilseler bile ne kadar az hesap vereceklerini öğretiyor. Epstein dosyalarıyla ilgili en tehlikeli şey, ifşa ettikleri değil. Tehlikeli olan, sürecin insanları kabul etmek konusunda eğittiği şeydir: zenginler ve elitler suç işlemeye devam edecek, cezaya çarptırılmayacak, en iyi haliyle bu süreç, bir müsamere olarak görülüp tüketilecek. Halk bu eğitimi içselleştirdiğinde, iktidarın artık saklanmasına bile gerek kalmaz.

Buradan Trump’a gelelim.

Trump’ın aklanmaya ihtiyacı yok. Ona laf kalabalığı lazım. Belirsizlik denilen toprakta yeşeren biri o. Her zaman böyleydi. Net bir dil ve söylem, ona zarar verir. Bulanık olanlarsa korur. Damla damla gerçekleşen bilgi akışı, patlamayı gerçekleştirecek kıvılcımın oluşmasına izin vermez. “Her şeyin değişeceği gün” bir türlü gelmez. Böylesi bir kesintili bilgi akışı, sadece Trump destekçilerinin “Kanıtınız nerede?” diyebileceği, eleştirmenlerin aynı lanet olası soruları tekrar tekrar cevaplayarak kendilerini tüketebileceği, dağılmak bilmeyen bir sis perdesinin oluşmasını sağlar. Bu işlem, aynı zamanda Trump’ı köşeye sıkıştırılmaksızın, sürekli olarak merkezde tutar. Her damla, Trump’ın ismini yeniden dolaşıma sokar ki zaten başkan da bu sayede nefes alır. Dikkat, onun ticari işlerinde kullandığı para birimidir; skandalsa, sessizliğin verebileceği zararı ona asla vermemiştir.

Psikolojik açıdan bu durum, Trump’ın kendi kitle tabanına yönelik kullandığı dili pekiştiriyor: “Sistem yozlaşmış, herkes kirli, dolayısıyla, kimsenin onu yargılama hakkı yok.” Her kısmi açıklama, sadakatlerini tehdit etmeden dünya görüşlerini doğruluyor. Clinton’ın adı geçerse, Trump’ın destekçileri haklı olduklarını hissediyor. Trump’ın adı geçerse, “hepsi işin içinde” diye geçiştiriliyor. Yavaş yavaş ortaya çıkan bilgiler, seçici yorumlamaya imkân sağlıyor. Tam bir hesaplaşma ise seçimleri zorunlu kılıyor. Parçalılık, parça parça bilgilerin boca edilmesi, zihnin zorlanmasına gerek kalmadan, bağlanmayı mümkün kılıyor.

Bu durum, aynı zamanda muhalefetin enerjisini de tüketiyor. Trump’ı eleştirenler, sürekli yarım öfke hali denilen kafeste sıkışıp kalıyorlar. Bu öfke, kitlesel eyleme geçmek için yeterli değil, ancak öfkeli kalmak, internette tartışma yürütmek, belgelerin peşinden koşmak ve eski konuları yeniden gündeme getirmek için yeterli. Bu tür süreklilik arz eden ama hiçbir çözüm sunmayan öfke, örgütlenmeye değil, tükenmişliğe yol açıyor. Direniş, yorgun, parçalanmış ve koordineli talep yerine analiz modunda sıkışıp kaldığında, Trump, bu zaaftan istifade ediyor. Günün sonunda Trump’a aklanmak zafer getirmez. Zaferi, adaletin imkânsız olduğunu düşündürtmek getirir.

Bu noktada dikkate almanız gereken başka bir hususu eklemeliyim. “Epstein damlatma yöntemi”, yeni bir strateji değil. On yıllar boyunca test edilmiş, uyarlanmış ve etkili olduğu kanıtlanmış bir taktiğin geliştirilmiş bir versiyonudur.

Pentagon Belgeleri’ni hatırlayanınız var mı?

Daniel Ellsberg, 1971’de belgeleri sızdırdığında, hükümet, tam da hepsi birden ortaya çıktı diye paniğe kapılmıştı. Belgeler, tek ve kahredici bir ahlaki olay olarak algılandı. Vietnam hakkındaki resmi anlatıları tek bir darbeyle yerle bir eden belgeler, halkta yatıştırılmayı ve veya yumuşatılması mümkün olmayan bir öfkeye sebep oldu. İktidarın o anda çıkardığı ders “yalan söyleyelim” değil, “gerçeğin bir daha asla bütün olarak ortaya çıkmasına izin vermeyelim” oldu. O zamandan beri, ifşa etme süreci, yönetilebilir, inkâr edilebilir ve sonsuzca tartışılabilir parçalar halinde yeniden tasarlandı.

Peki CIA’in zihin kontrol programı MKUltra’yı hatırlayanınız var mı?

Yetmişlerde CIA’in insan deneyleri programının ayrıntıları sızmaya başladığında, bunlar, tek kalemde ortaya çıkmadı. Duruşmalar, kısmi açıklamalar, kayıp dosyalar ve resmi makamların bilmezden gelmeleri yoluyla gün yüzüne çıktı. Kamuoyu, sivilleri uyuşturmayı, mahkûmlar üzerinde deneyler yapmayı ve kayıtları yok etmeyi içeren bu uygulamanın boyutunu anladığında, hesap verme anı çoktan geçmişti. Psikolojik etkisi derindi çünkü insanlar, devlet, o korkunç suistimalleri kabul etse bile, bunun mutlaka bir sonuç doğurmayacağını öğrenmişlerdi.

Edward Snowden’i ve NSA’in gözetleme faaliyetleriyle ilgili ifşaatları hatırlıyor musunuz?

Bu, Epstein dosyaları skandalına benzeyen, yakın döneme ait örneklerden biri. İlk başta, ifşaatlar şok ediciydi. Kitlesel veri toplama, izinsiz gözetleme ve güvenlik devletinin kapsamı gözler önüne serildi. Ancak tek ve kesintisiz akış yerine, bilgiler dalgalar halinde iletildi. Her ifşaat, kısa süreli bir endişe dalgasına yol açtı, ardından normalleşme geldi. Zamanla halk, gizliliğin zaten ortadan kalktığı ve direnişin boşuna olduğu fikrini benimsedi. Gözetleme faaliyetleri sona ermedi. İnsanlar, sadece beklentilerini aşağıya çektiler. Sistem değişmedi, ancak kamuoyunun psikolojisi değişti.

Katolik Kilisesi’nin istismar ifşaatlarını nasıl ele aldığına da bakabilirsiniz. On yıllar boyunca vakalar, belirli bir piskoposluk bölgesi üzerinden, belirli raporlarla, belirli ülkeler bağlamında ifşa edildi. Aşamalı ifşaat, kurumla hesaplaşmayı geciktirdi, Kilise’nin kendini korumaya devam ederken “sorunu ele alıyormuş” gibi davranmasına imkân sağladı. Bu durum inkâr edilemez hale geldiğinde, birçok insan, zaten yorulmuştu, meseleye alaya alıyordu ya da onu kabullenmişti. Bir kez daha dehşet, şekli bir olguya dönüştürülmüştü.

Tüm bu vakaların ortak noktası, aynı psikolojik sonuca yol açmalarıdır. Günahlar ve suçlar yavaş yavaş ortaya çıktığında, kamuoyu, asla birleşip ahlaki talepte bulunmaz. Bunun yerine, insanlar, bu bilgiyle birlikte yaşamaya, ekranı kaydırıp geçmeye, ayrıntıları tartışmaya, “işler böyle yürüyor” demeye, güçlü zengin adamlara hiçbir şey olmadığını düşünmeye, bu olguyu kabullenmeye alışırlar.

Epstein dosyaları da tam olarak bu hattı takip ediyor, sadece geç kapitalist döneme has bir tarzda ilerliyor. Dosyalar, sadece parçalara ayrılmakla kalmıyorlar, aynı zamanda seri halinde yayınlanıyorlar, videoları, dizileri peşi sıra izlemeyi, hızlı yorumları ve algoritmik unutkanlığı esas alan medya ekosisteminde piyasaya sürülüyorlar. Kamuoyu, sadece elitlerin suçluluğu hoş görme değil, onu tüketme konusunda da eğitiliyor. Gerçekten iğrenç bir durum.

Buradan çıkarılacak ders şu: Gerçeğin hızını kontrol ederseniz, adaletin sağlanacağı süreci de kontrol edersiniz. Epstein davası, hesap vermekten kaçınmanın mükemmel bir örneğidir. Bu dosyalar ne derse desin, bize adalete uzanacak yolu sunmuyorlar. Kimse, bu sürecin sonunda birilerinin hesap vereceği günün gelişini nefesini tutarak beklemesin.

Bu süreç, tutuklamalarla veya cevaplarla değil, kabullenmeyle sonuçlansın diye tasarlandı.

Dr. Stacey Patton
20 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: