ABD
Adalet Bakanlığı, bu hafta içerisinde Epstein dosyalarına ait binlerce sayfayı
yayınladı. Hükümetin yasal olarak açıklamak zorunda kaldığı, fotoğraflar, uçuş
kayıtları ve büyük ölçüde sansürlenmiş mahkeme kayıtlarından oluşan devasa bir
arşivle karşı karşıyayız. Dosya yekûnu, Epstein’in ünlü yüzlerle birlikte
çekilmiş belli belirsiz görüntülerini, tamamen karartılmış sayfalara sahip
yasal belgeleri ve dosyalarda olmayan şeylerle ilgili başlıkları içeren dağınık
bir fotoğraf yığınından başka bir şey değil.
Demokrat
Parti’ye ve Cumhuriyetçi Parti’ye mensup vekiller, Adalet Bakanlığı’nı yasaya
uymadığı, neden bu kadar çok materyalin sansürlenmiş veya gizlenmiş olduğunu
açıklamayı reddettiği için eleştiriyor. Adadaki zulümden sağ kurtulanlar ve avukatları,
belgelerin belirli bir kısmının yayınlanmasının, kamuoyuna vaat edilen dürüst
hesaplaşmayı sağlamak şöyle dursun, şeffaflığın ve görülecek hesabın ileri bir
tarihe atılmasının somut ifadesi olduğunu söylüyorlar.
İşin
aslı şu: Epstein dosyalarının yavaş yavaş ortaya çıkmasının adaletle bir
alakası yok. Psikolojik şartlandırmayla alakalı. Suçlu olan zenginlere dair
bilgilerin parça parça yayınlandığı süreci hep birlikte takip ediyoruz. Bugün
bazı isimler açıklanıyor. Gelecek ay bazı belgeler yayınlanıyor. Şuraya buraya
bir manşet iliştiriliyor. Birileri “bilmiyordum” dercesine omuz silkiyor.
Bu
strateji, halkı dehşeti yönetilebilir dozlarda sindirmeye alıştırıyor. Harekete
geçmemeye, talepte bulunmamaya, sadece özümsemeye alıştırılan halk, böylelikle
tüm bu kötülüğü arka plandaki bir gürültüye dönüştürüyor.
Psikolojik
açıdan belgelerin kademeli olarak paylaşılması, aynı anda birçok sonuca yol
açıyor. İlk olarak, ahlaki yargıya mani oluyor. Gerçeğin ciddi bir hesaplaşmayı
gerektirecek kadar güçlü bir şekilde ortaya çıktığı bir ana asla tanık
olunmuyor. Halkın “İşte bu kadar. Şimdi bir şeyler olmalı” diyebileceği tek bir
gün bile yaşanmıyor. Bunun yerine, öfke, sürekli olarak sıfırlanıyor. Her
damla, kısa bir dikkati artırıyor, bu artışı yorgunluk takip ediyor. İnsanlar
tartışıyor, sosyal medyada dolaşıyor, ekran kaydırıyor, video ve sözleri
paylaşıyor, spekülasyon yapıyor, sonra da yoluna devam ediyor. Sinir sistemi, hiçbir
şekilde bir çözüme ulaşmıyor. Sadece uyarılıyor.
Ardından,
Epstein dosyaları, sürpriz sonlar, tekrar eden karakterler, gizli detaylar ve
hayranların görüşleriyle dolu, prestijli bir televizyon dizisi gibi ele
alındığı için hesap verebilirlik bir eğlence biçimine dönüştürülüyor. Kim ne
biliyordu? Kim daha yakındı? Bu hafta kim daha kötü durumda? Suç yerini bulmacaya,
yargılama talebi yerini hayranlığa bırakıyor.
Yanlış
anlamayın, bunların hiçbiri tesadüf değil. Her şey, iktidarın kendini
koruyabilmesi için herhangi bir sonuca ulaşmayan bir gösteri olarak tasarlandı.
Suçlar içerik gibi tüketildiklerinde, izleyici, sürece müdahale etmemek üzere
izlemeye alıştırılıyor. Medyanın inşa ettiği psikoloji tam da bu.
Yavaş
yavaş işleyen, belgelerin parça parça paylaşıldığı bu süreç, aynı zamanda inceden
çaresizliği öğretiyor. Dosyadan aktarılan her bir bölüm, insanların zaten
şüphelendiği şeyi, muktedir insanların bu işe karıştıklarına dair gerçeği teyit
ediyor.
Sonra
bize tekrar tekrar, hiçbir şey olmadığı gösteriliyor. Tutuklama yok, yargılama
yok, gerçek bir sonuç yok. Zamanla çıkarmamız gereken ders netleşiyor: Bilmek,
hiçbir şeyi değiştirmiyor. Arkadaşlar, bu ruhu harap eden bir sonuçtur.
Bu
durum, öğrenilmiş beyhudelik duygusuna yol açar. İnsanlar, gereksiz ve beyhude
olduklarına kanaat getirirler. Adaleti beklemekten vazgeçerler. Adalet için
örgütlenmeyi bırakırlar. “Zaten hepsi yozlaşmış” türünden laflar etmeye
başlarlar ki bu tavır, doğrudan iktidarın ekmeğine yağ sürer.
Bir
de bu işlem, belgelerin parça parça, aheste aheste paylaşılması, normalleştirmek
gibi sonuca yol açar. Trump, Clinton, prensler, CEO’lar, aktörler,
akademisyenler, avukatlar ve milyarderler, cinsel istismar iddialarıyla ne
kadar sık ve hiçbir sonuca varmayacak şekilde
yan yana geldiği ölçüde zihin, bu ilişkileri
normal şeylermiş gibi kaydeder. Rahatsız edici, ama
öyle. İlk başta paylaşılan
bilgiler, insanları şoke ediyor. Ama sonra aşina oluyoruz. Her şey olağanlaşıyor.
Aşinalık, olguların aciliyetini köreltiyor.
Düşünülemez
olan, düşünülebilir
hale geliyor. Sonra yaşanabilirmiş
gibi gelmeye başlıyor. Sonra da görmezden geliniyor.
Son
olarak şu söylenmeli: Epstein dosyalarının paylaşıldığı sürecin hızı kurumları
koruyacak şekilde ayarlanıyor. Dosyaların tamamının kontrolsüz bir biçimde
yayınlanmasının, mahkemeler, medya ve siyasi partiler gibi sistemlerin aynı
anda tepki vermesine neden olacağı biliniyor. Bu, inkâr etme imkânını ortadan
kaldıracak bir durum. Ancak belgelerin kademeli olarak yayınlanması, herkesin
aşamalı, stratejik ve savunmacı bir şekilde tepki vermesine imkân sağlıyor.
Bu
arada açıklamalar hazırlanıyor. Dil ve söylem ayarlanıyor. Sadakatle bağlı kişiler
harekete geçiriliyor. Dikkat dağıtıcı unsurlar devreye sokuluyor. Sistem, inen darbenin
kendisini paramparça etmesi yerine, onu absorbe etmek için gerekli vakti
buluyor.
Yani
aslında adalet yavaş işlemiyor. Adalet, alay etmez veya geride kırıntı
bırakmaz. Adalet, kitlesel zararın kanıtları “işlenirken” halktan sabırla
beklemesini istemez. Ne saçma!
Bu,
duyarsızlaştırma yoluyla yönetimdir. İktidar, halka isyan etmeden ne kadar
gerçeği kaldırabileceklerini ve her şeyi bilseler bile ne kadar az hesap
vereceklerini öğretiyor. Epstein dosyalarıyla ilgili en tehlikeli şey, ifşa
ettikleri değil. Tehlikeli olan, sürecin insanları kabul etmek konusunda
eğittiği şeydir: zenginler ve elitler suç işlemeye devam edecek, cezaya
çarptırılmayacak, en iyi haliyle bu süreç, bir müsamere olarak görülüp
tüketilecek. Halk bu eğitimi içselleştirdiğinde, iktidarın artık saklanmasına
bile gerek kalmaz.
Buradan
Trump’a gelelim.
Trump’ın
aklanmaya ihtiyacı yok. Ona laf kalabalığı lazım. Belirsizlik denilen toprakta
yeşeren biri o. Her zaman böyleydi. Net bir dil ve söylem, ona zarar verir.
Bulanık olanlarsa korur. Damla damla gerçekleşen bilgi akışı, patlamayı
gerçekleştirecek kıvılcımın oluşmasına izin vermez. “Her şeyin değişeceği gün”
bir türlü gelmez. Böylesi bir kesintili bilgi akışı, sadece Trump
destekçilerinin “Kanıtınız nerede?” diyebileceği, eleştirmenlerin aynı lanet
olası soruları tekrar tekrar cevaplayarak kendilerini tüketebileceği, dağılmak
bilmeyen bir sis perdesinin oluşmasını sağlar. Bu işlem, aynı zamanda Trump’ı
köşeye sıkıştırılmaksızın, sürekli olarak merkezde tutar. Her damla, Trump’ın
ismini yeniden dolaşıma sokar ki zaten başkan da bu sayede nefes alır. Dikkat,
onun ticari işlerinde kullandığı para birimidir; skandalsa, sessizliğin
verebileceği zararı ona asla vermemiştir.
Psikolojik
açıdan bu durum, Trump’ın kendi kitle tabanına yönelik kullandığı dili
pekiştiriyor: “Sistem yozlaşmış, herkes kirli, dolayısıyla, kimsenin onu
yargılama hakkı yok.” Her kısmi açıklama, sadakatlerini tehdit etmeden dünya
görüşlerini doğruluyor. Clinton’ın adı geçerse, Trump’ın destekçileri haklı
olduklarını hissediyor. Trump’ın adı geçerse, “hepsi işin içinde” diye
geçiştiriliyor. Yavaş yavaş ortaya çıkan bilgiler, seçici yorumlamaya imkân
sağlıyor. Tam bir hesaplaşma ise seçimleri zorunlu kılıyor. Parçalılık, parça
parça bilgilerin boca edilmesi, zihnin zorlanmasına gerek kalmadan, bağlanmayı
mümkün kılıyor.
Bu
durum, aynı zamanda muhalefetin enerjisini de tüketiyor. Trump’ı eleştirenler,
sürekli yarım öfke hali denilen kafeste sıkışıp kalıyorlar. Bu öfke, kitlesel
eyleme geçmek için yeterli değil, ancak öfkeli kalmak, internette tartışma
yürütmek, belgelerin peşinden koşmak ve eski konuları yeniden gündeme getirmek
için yeterli. Bu tür süreklilik arz eden ama hiçbir çözüm sunmayan öfke,
örgütlenmeye değil, tükenmişliğe yol açıyor. Direniş, yorgun, parçalanmış ve
koordineli talep yerine analiz modunda sıkışıp kaldığında, Trump, bu zaaftan
istifade ediyor. Günün sonunda Trump’a aklanmak zafer getirmez. Zaferi, adaletin
imkânsız olduğunu düşündürtmek getirir.
Bu
noktada dikkate almanız gereken başka bir hususu eklemeliyim. “Epstein damlatma
yöntemi”, yeni bir strateji değil. On yıllar boyunca test edilmiş, uyarlanmış
ve etkili olduğu kanıtlanmış bir taktiğin geliştirilmiş bir versiyonudur.
Pentagon
Belgeleri’ni hatırlayanınız var mı?
Daniel
Ellsberg, 1971’de belgeleri sızdırdığında, hükümet, tam da hepsi birden ortaya
çıktı diye paniğe kapılmıştı. Belgeler, tek ve kahredici bir ahlaki olay olarak
algılandı. Vietnam hakkındaki resmi anlatıları tek bir darbeyle yerle bir eden belgeler,
halkta yatıştırılmayı ve veya yumuşatılması mümkün olmayan bir öfkeye sebep
oldu. İktidarın o anda çıkardığı ders “yalan söyleyelim” değil, “gerçeğin bir
daha asla bütün olarak ortaya çıkmasına izin vermeyelim” oldu. O zamandan beri,
ifşa etme süreci, yönetilebilir, inkâr edilebilir ve sonsuzca tartışılabilir
parçalar halinde yeniden tasarlandı.
Peki
CIA’in zihin kontrol programı MKUltra’yı hatırlayanınız var mı?
Yetmişlerde
CIA’in insan deneyleri programının ayrıntıları sızmaya başladığında, bunlar,
tek kalemde ortaya çıkmadı. Duruşmalar, kısmi açıklamalar, kayıp dosyalar ve
resmi makamların bilmezden gelmeleri yoluyla gün yüzüne çıktı. Kamuoyu,
sivilleri uyuşturmayı, mahkûmlar üzerinde deneyler yapmayı ve kayıtları yok
etmeyi içeren bu uygulamanın boyutunu anladığında, hesap verme anı çoktan
geçmişti. Psikolojik etkisi derindi çünkü insanlar, devlet, o korkunç
suistimalleri kabul etse bile, bunun mutlaka bir sonuç doğurmayacağını öğrenmişlerdi.
Edward
Snowden’i ve NSA’in gözetleme faaliyetleriyle ilgili ifşaatları hatırlıyor
musunuz?
Bu,
Epstein dosyaları skandalına benzeyen, yakın döneme ait örneklerden biri. İlk
başta, ifşaatlar şok ediciydi. Kitlesel veri toplama, izinsiz gözetleme ve
güvenlik devletinin kapsamı gözler önüne serildi. Ancak tek ve kesintisiz akış yerine,
bilgiler dalgalar halinde iletildi. Her ifşaat, kısa süreli bir endişe
dalgasına yol açtı, ardından normalleşme geldi. Zamanla halk, gizliliğin zaten
ortadan kalktığı ve direnişin boşuna olduğu fikrini benimsedi. Gözetleme
faaliyetleri sona ermedi. İnsanlar, sadece beklentilerini aşağıya çektiler. Sistem
değişmedi, ancak kamuoyunun psikolojisi değişti.
Katolik
Kilisesi’nin istismar ifşaatlarını nasıl ele aldığına da bakabilirsiniz. On
yıllar boyunca vakalar, belirli bir piskoposluk bölgesi üzerinden, belirli raporlarla,
belirli ülkeler bağlamında ifşa edildi. Aşamalı ifşaat, kurumla hesaplaşmayı
geciktirdi, Kilise’nin kendini korumaya devam ederken “sorunu ele alıyormuş”
gibi davranmasına imkân sağladı. Bu durum inkâr edilemez hale geldiğinde,
birçok insan, zaten yorulmuştu, meseleye alaya alıyordu ya da onu kabullenmişti.
Bir kez daha dehşet, şekli bir olguya dönüştürülmüştü.
Tüm
bu vakaların ortak noktası, aynı psikolojik sonuca yol açmalarıdır. Günahlar ve
suçlar yavaş yavaş ortaya çıktığında, kamuoyu, asla birleşip ahlaki talepte
bulunmaz. Bunun yerine, insanlar, bu bilgiyle birlikte yaşamaya, ekranı kaydırıp
geçmeye, ayrıntıları tartışmaya, “işler böyle yürüyor” demeye, güçlü zengin
adamlara hiçbir şey olmadığını düşünmeye, bu olguyu kabullenmeye alışırlar.
Epstein
dosyaları da tam olarak bu hattı takip ediyor, sadece geç kapitalist döneme has
bir tarzda ilerliyor. Dosyalar, sadece parçalara ayrılmakla kalmıyorlar, aynı
zamanda seri halinde yayınlanıyorlar, videoları, dizileri peşi sıra izlemeyi,
hızlı yorumları ve algoritmik unutkanlığı esas alan medya ekosisteminde
piyasaya sürülüyorlar. Kamuoyu, sadece elitlerin suçluluğu hoş görme değil, onu
tüketme konusunda da eğitiliyor. Gerçekten iğrenç bir durum.
Buradan
çıkarılacak ders şu: Gerçeğin hızını kontrol ederseniz, adaletin sağlanacağı
süreci de kontrol edersiniz. Epstein davası, hesap vermekten kaçınmanın
mükemmel bir örneğidir. Bu dosyalar ne derse desin, bize adalete uzanacak yolu
sunmuyorlar. Kimse, bu sürecin sonunda birilerinin hesap vereceği günün
gelişini nefesini tutarak beklemesin.
Bu
süreç, tutuklamalarla veya cevaplarla değil, kabullenmeyle sonuçlansın diye
tasarlandı.
Dr. Stacey Patton
20 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder