Önde
gelen solcu iktisatçılar Jason Hickel ve Yanis Varufakis, dün İngiliz gazetesi Guardian
için ortak bir makale kaleme aldı.[1] Makalenin başlığı, “Kapitalist
modelin ötesine geçip iklimi kurtarabiliriz: İşte ilk üç adım” şeklindeydi.
Jason Hickel, Barselona Özerk Üniversitesi’nde profesör ve Londra Ekonomi Okulu’nda
(LSE) misafir kıdemli araştırmacı. Yanis Varufakis ise Avrupa Gerçekçi
İtaatsizlik Cephesi’nin (MeRA25) lideri, eski maliye bakanı ve
Technofeudalism: What Killed Capitalism [“Teknofeodalizm: Kapitalizmi
Öldüren Şey”] kitabının yazarı.
Hickel
ve Varufakis, konuyu oldukça sarih bir biçimde ortaya koyuyor:
“Mevcut ekonomik
sistemimiz, yirmi birinci yüzyılda karşı karşıya kaldığımız toplumsal ve
ekolojik krizleri ele almakta yetersiz kalıyor. Etrafımıza baktığımızda,
olağanüstü bir paradoksa tanık oluyoruz. Bir yandan, olağanüstü yeni
teknolojilere ve ihtiyacımızdan veya gezegenin kaldırabileceğinden daha fazla
gıda, daha fazla eşya üretme konusunda kolektif bir kapasiteye sahibiz. Ancak
aynı zamanda, milyonlarca insan, ciddi mahrumiyet koşullarında çile çekiyor.”
Peki
ama bunun sebebi ne? Hickel ve Varufakis, lafı gevelemeden, bize sorunun “kapitalizm”
olduğunu söylüyor. Aslında kısa süre önce “kapitalizm öldü”, yerini
feodalizmin, daha doğrusu “tekno-feodalizmin aldığını savunan bir kitap yazan
Varufakis’ten bu tarz bir cevabı almak oldukça tuhaf. Zaten Hickel ve Varufakis’in
kapitalizm tanımı da biraz garip. Kapitalizmden “kapitalizmin doğuşundan
binlerce yıl önce var olan piyasaları, ticareti ve girişimciliği”
kastetmiyorlar. Bu tespitte yanlış bir şey yok. Ama aynı yazarlar, “kapitalizm
derken, çok tuhaf ve çok özel bir şeyi kastediyoruz: sermayeyi kontrol eden,
büyük bankaların, büyük şirketlerin ve yatırım yapılabilir varlıkların
çoğunluğuna sahip olan %1’lik kesimin, o küçük azınlığın diktatörlüğüne
indirgenen bir ekonomik sistem” diyorlar.
Bunu
neden “çok tuhaf” bulduklarını anlamıyorum. Neticede, ilkel çağlardan beri
insanın toplumsal örgütlenmesinin tarihi, insanların sınıflara ayrılması ve
egemen sınıfın geri kalanını farklı toplumsal biçimler altında, kölelik,
feodalizm, mutlakiyetçilik koşullarında sömürmesi üzerine kuruludur. Son 250
yıldır da üretim araçlarının mülkiyeti ve kontrolü yoluyla insan emeği,
kapitalist sömürüye maruz kalmaktadır. Nitekim, yazarların da belirttiği gibi,
kapitalizmde “üretimin amacı, öncelikle insan ihtiyaçlarını karşılamak veya toplumsal
ilerleme sağlamak, hele ki ekolojik hedeflere ulaşmak değildir. Amaç, kârı azami
düzeye çıkartmak ve biriktirmektir. En önemli amaç budur. Bu, kapitalist değer
yasasıdır. Kârı azami düzeye çıkartmak için sermaye, gerekli veya zararlı olup
olmadığına bakılmaksızın, sürekli büyümeye, toplam üretimi sürekli artırmaya ihtiyaç
duyar.”
Evet,
kapitalizm, emekçi kitleleri sömüren kâr odaklı bir sistemdir, ancak yazarların
bu yazıda vurguladığı nokta, kapitalizmin bu yönünden ziyade, “akıl dışılığı”dır:
“Sonuçta elimizde, spor arazi
araçları, malikaneler ve hızla tüketilen moda gibi kıl dışı üretim biçimleri
kaldı. Çünkü bunlar, sermaye için son derece kârlı, ancak uygun fiyatlı konut
ve toplu taşıma gibi gerekli olan şeyler epey az üretiliyor, çünkü bunlar,
sermaye için daha az kârlı hatta hiç kârlı değil.”
Yazarlar,
küresel ısınma ve sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi meselelerin
kapitalizm koşullarında çözüme kavuşturulamamasının nedeninin, yenilenebilir
enerji kaynaklarının fosil yakıtlardan çok daha ucuz olmasına karşın, fosil
yakıt üretiminin üç kat daha kârlı olmasından kaynaklandığını doğru bir şekilde
ortaya koyuyorlar.
“Aynı şekilde, otoyolların
inşası ve bakımı, özel müteahhitler, otomobil üreticileri ve petrol şirketleri
için modern, süper hızlı ve güvenli kamu demiryolu ağından çok daha kârlı. Bu
nedenle kapitalistler, dünya yanarken bile hükümetlerimizi fosil yakıtları ve
yol yapımını sübvanse etmeye zorlamaya devam ediyor.”
Yazarların
çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi: “Kapitalizm, insanlığın geleceğini, bir
kurdun bir kuzunun geleceğini umursadığı kadar umursuyor.”
Kapitalizm,
herkesin hayrına olan teknolojileri ve yatırımları engelliyor, bizi “bitmek
bilmeyen emperyalist şiddet döngülerine” mahkûm ediyor. Emperyalizm,
kapitalizmin bir ürünüdür. Emperyalizmde “gelişmiş ekonomilerdeki sermaye
birikimi, küresel güneyden gelen ucuz iş gücü ve doğanın büyük girdilerine
dayanır. Bu düzeni sürdürmek adına sermaye, güneyin ekonomilerini boyunduruk
altında tutmak için borç, yaptırımlar, darbeler, hatta doğrudan askeri işgal
dâhil, elindeki her aracı kullanır.”
Peki
yazarlar, kapitalizm ve emperyalizmin karşısına çözüm olarak neyi çıkartıyorlar?
Bu noktada da açık sözlü olan yazarlar, “Çözüm, gözümüzün önünde. Kapitalist
değer yasasının üstesinden acilen gelmeliyiz” diyorlar. Aynen öyle.
Ama
kapitalizmde değer yasasının üstesinden gelmek için gerekli program konusunda
yazarların sundukları seçenekler, sığ ve etkisiz kalıyor. Hickel ve Varufakis,
bize üç gerekli koşul sunuyor, ama burada amaç, kapitalizmi sosyalizmle değil, kapitalist
“diktatörlüğü” “işleyen ve ekolojik açıdan sağlıklı demokratik bir diktatörlükle
ikame etmek. Yani yazarlar, kapitalizmden sosyalizme değil, diktatörlükten
demokrasiye geçişi öngörüyorlar. Bu makalede “sosyalizm” kelimesi, hiç geçmiyor.
Yazarların
değişim için sundukları üç koşulu açıkladıklarında, bunun neden böyle olduğu
netliğe kavuşuyor.
“Birinci
koşul, yıkıcı özel ‘yatırımları’ cezalandıran ve kamu amaçları için kamu
finansmanını mümkün kılan yeni bir finansal mimaridir.” Bu, biraz muğlak bir
ifade. Pratikte ne anlama geldiği net değil. “Bu mimarinin kalbinde, merkez
bankalarıyla birlikte, mevcut likiditeyi ortak, sürdürülebilir refahla tutarlı
yatırım türlerine dönüştüren yeni bir kamu yatırım bankasına ihtiyacımız var.”
Efendim? Yani yazarlarımız, finans kapitalin egemenliğine karşı, bankaları,
sigorta şirketlerini, koruma fonlarını vs. ele geçirip sonra yatırımı
planlamayı önermiyorlar. Sadece mevcut kapitalist finans sektörüyle rekabet edecek
bir kamu bankası kurmaktan bahsediyorlar. Modern ekonomilerde kapitalist
yatırımın kamu yatırımından yaklaşık beş kat daha büyük olduğu göz önüne
alındığında, bu öneri, söz konusu oranı nasıl tersine çevirecek, kapitalizmin “diktatörlüğüne”
nasıl son verecek, belirsiz.
İkinci
koşul ise, “yeni kamu finansmanı araçlarının yönlendirileceği sektörel,
bölgesel ve ulusal hedeflere (örneğin farklı çıktıların büyümesi veya hatta
azaltılmasıyla ilgili) karar vermek için müzakereci demokrasinin kapsamlı bir
şekilde kullanılması”. Yani kamu yatırım bankamız, demokratik bir şekilde
yönetilecek ve yaptığı yatırımlarla ilgili kararlar da demokratik bir şekilde
alınacak. Güzel, ama ABD’deki büyük özel yatırım bankalarının, İngiltere’deki
beş büyük ticari bankanın vb. aldığı yatırım kararları ne olacak? Görünüşe göre,
onların kararlarına dokunulmayacak.
Ah
hayır olur mu, dokunulacak, çünkü yazarların kapitalist “diktatörlüğün” sona
ermesi için dile getirdikleri üçüncü koşul, “bir çalışan, bir hisse, bir oy”
ilkesine göre yönetilen şirketlerin kurulmasını öngörüyor. Şirketler, ortak
mülkiyete geçirilmeyecek. Bunun yerine, her işçi, şirket kararlarında bir hisse
ve bir oy hakkına sahip olacak. Bu garip, çünkü herhangi bir işçi, şu anda bir
şirkette hisse satın alabilir ve oy kullanabilir. Peki ama büyük şirketlerin,
özel sermaye şirketlerinin ve finans kuruluşlarının zaten sahip olduğu
hisselere ne olacak? Bunlar kamulaştırılmayacak mı? Eğer kamulaştırılacaksa,
neden bize sadece bir işçi, bir oy fikrini sunmak yerine bunu açıkça
söylemiyorlar?
Yazarlar,
makalelerini ekolojik çöküşü önleyen ve küresel yoksulluğu sona erdiren bir
dünyanın mümkün olduğu iddiasıyla bitiriyorlar: “Bu, somut bir ihtimal”. Sorun
şu ki, Hickel ve Varufakis’in sunduğu üç politika önerisi, kapitalist “diktatörlük”
olarak adlandırdıkları şeye son vermedikleri için bu hedefe asla ulaşamaz.
Michael Roberts
13 Şubat 2026
Kaynak
Dipnot:


0 Yorum:
Yorum Gönder