14 Şubat 2026

,

Kapitalizm Sosyalizmle Değil Demokrasiyle mi İkame Edilecek?


Önde gelen solcu iktisatçılar Jason Hickel ve Yanis Varufakis, dün İngiliz gazetesi Guardian için ortak bir makale kaleme aldı.[1] Makalenin başlığı, Kapitalist modelin ötesine geçip iklimi kurtarabiliriz: İşte ilk üç adım” şeklindeydi. Jason Hickel, Barselona Özerk Üniversitesi’nde profesör ve Londra Ekonomi Okulu’nda (LSE) misafir kıdemli araştırmacı. Yanis Varufakis ise Avrupa Gerçekçi İtaatsizlik Cephesi’nin (MeRA25) lideri, eski maliye bakanı ve Technofeudalism: What Killed Capitalism [“Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Şey”] kitabının yazarı.

Hickel ve Varufakis, konuyu oldukça sarih bir biçimde ortaya koyuyor:

“Mevcut ekonomik sistemimiz, yirmi birinci yüzyılda karşı karşıya kaldığımız toplumsal ve ekolojik krizleri ele almakta yetersiz kalıyor. Etrafımıza baktığımızda, olağanüstü bir paradoksa tanık oluyoruz. Bir yandan, olağanüstü yeni teknolojilere ve ihtiyacımızdan veya gezegenin kaldırabileceğinden daha fazla gıda, daha fazla eşya üretme konusunda kolektif bir kapasiteye sahibiz. Ancak aynı zamanda, milyonlarca insan, ciddi mahrumiyet koşullarında çile çekiyor.”

Peki ama bunun sebebi ne? Hickel ve Varufakis, lafı gevelemeden, bize sorunun “kapitalizm” olduğunu söylüyor. Aslında kısa süre önce “kapitalizm öldü”, yerini feodalizmin, daha doğrusu “tekno-feodalizmin aldığını savunan bir kitap yazan Varufakis’ten bu tarz bir cevabı almak oldukça tuhaf. Zaten Hickel ve Varufakis’in kapitalizm tanımı da biraz garip. Kapitalizmden “kapitalizmin doğuşundan binlerce yıl önce var olan piyasaları, ticareti ve girişimciliği” kastetmiyorlar. Bu tespitte yanlış bir şey yok. Ama aynı yazarlar, “kapitalizm derken, çok tuhaf ve çok özel bir şeyi kastediyoruz: sermayeyi kontrol eden, büyük bankaların, büyük şirketlerin ve yatırım yapılabilir varlıkların çoğunluğuna sahip olan %1’lik kesimin, o küçük azınlığın diktatörlüğüne indirgenen bir ekonomik sistem” diyorlar.

Bunu neden “çok tuhaf” bulduklarını anlamıyorum. Neticede, ilkel çağlardan beri insanın toplumsal örgütlenmesinin tarihi, insanların sınıflara ayrılması ve egemen sınıfın geri kalanını farklı toplumsal biçimler altında, kölelik, feodalizm, mutlakiyetçilik koşullarında sömürmesi üzerine kuruludur. Son 250 yıldır da üretim araçlarının mülkiyeti ve kontrolü yoluyla insan emeği, kapitalist sömürüye maruz kalmaktadır. Nitekim, yazarların da belirttiği gibi, kapitalizmde “üretimin amacı, öncelikle insan ihtiyaçlarını karşılamak veya toplumsal ilerleme sağlamak, hele ki ekolojik hedeflere ulaşmak değildir. Amaç, kârı azami düzeye çıkartmak ve biriktirmektir. En önemli amaç budur. Bu, kapitalist değer yasasıdır. Kârı azami düzeye çıkartmak için sermaye, gerekli veya zararlı olup olmadığına bakılmaksızın, sürekli büyümeye, toplam üretimi sürekli artırmaya ihtiyaç duyar.”

Evet, kapitalizm, emekçi kitleleri sömüren kâr odaklı bir sistemdir, ancak yazarların bu yazıda vurguladığı nokta, kapitalizmin bu yönünden ziyade, “akıl dışılığı”dır:

“Sonuçta elimizde, spor arazi araçları, malikaneler ve hızla tüketilen moda gibi kıl dışı üretim biçimleri kaldı. Çünkü bunlar, sermaye için son derece kârlı, ancak uygun fiyatlı konut ve toplu taşıma gibi gerekli olan şeyler epey az üretiliyor, çünkü bunlar, sermaye için daha az kârlı hatta hiç kârlı değil.”

Yazarlar, küresel ısınma ve sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi meselelerin kapitalizm koşullarında çözüme kavuşturulamamasının nedeninin, yenilenebilir enerji kaynaklarının fosil yakıtlardan çok daha ucuz olmasına karşın, fosil yakıt üretiminin üç kat daha kârlı olmasından kaynaklandığını doğru bir şekilde ortaya koyuyorlar.

“Aynı şekilde, otoyolların inşası ve bakımı, özel müteahhitler, otomobil üreticileri ve petrol şirketleri için modern, süper hızlı ve güvenli kamu demiryolu ağından çok daha kârlı. Bu nedenle kapitalistler, dünya yanarken bile hükümetlerimizi fosil yakıtları ve yol yapımını sübvanse etmeye zorlamaya devam ediyor.”

Yazarların çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi: “Kapitalizm, insanlığın geleceğini, bir kurdun bir kuzunun geleceğini umursadığı kadar umursuyor.”

Kapitalizm, herkesin hayrına olan teknolojileri ve yatırımları engelliyor, bizi “bitmek bilmeyen emperyalist şiddet döngülerine” mahkûm ediyor. Emperyalizm, kapitalizmin bir ürünüdür. Emperyalizmde “gelişmiş ekonomilerdeki sermaye birikimi, küresel güneyden gelen ucuz iş gücü ve doğanın büyük girdilerine dayanır. Bu düzeni sürdürmek adına sermaye, güneyin ekonomilerini boyunduruk altında tutmak için borç, yaptırımlar, darbeler, hatta doğrudan askeri işgal dâhil, elindeki her aracı kullanır.”

Peki yazarlar, kapitalizm ve emperyalizmin karşısına çözüm olarak neyi çıkartıyorlar? Bu noktada da açık sözlü olan yazarlar, “Çözüm, gözümüzün önünde. Kapitalist değer yasasının üstesinden acilen gelmeliyiz” diyorlar. Aynen öyle.

Ama kapitalizmde değer yasasının üstesinden gelmek için gerekli program konusunda yazarların sundukları seçenekler, sığ ve etkisiz kalıyor. Hickel ve Varufakis, bize üç gerekli koşul sunuyor, ama burada amaç, kapitalizmi sosyalizmle değil, kapitalist “diktatörlüğü” “işleyen ve ekolojik açıdan sağlıklı demokratik bir diktatörlükle ikame etmek. Yani yazarlar, kapitalizmden sosyalizme değil, diktatörlükten demokrasiye geçişi öngörüyorlar. Bu makalede “sosyalizm” kelimesi, hiç geçmiyor.

Yazarların değişim için sundukları üç koşulu açıkladıklarında, bunun neden böyle olduğu netliğe kavuşuyor.

“Birinci koşul, yıkıcı özel ‘yatırımları’ cezalandıran ve kamu amaçları için kamu finansmanını mümkün kılan yeni bir finansal mimaridir.” Bu, biraz muğlak bir ifade. Pratikte ne anlama geldiği net değil. “Bu mimarinin kalbinde, merkez bankalarıyla birlikte, mevcut likiditeyi ortak, sürdürülebilir refahla tutarlı yatırım türlerine dönüştüren yeni bir kamu yatırım bankasına ihtiyacımız var.” Efendim? Yani yazarlarımız, finans kapitalin egemenliğine karşı, bankaları, sigorta şirketlerini, koruma fonlarını vs. ele geçirip sonra yatırımı planlamayı önermiyorlar. Sadece mevcut kapitalist finans sektörüyle rekabet edecek bir kamu bankası kurmaktan bahsediyorlar. Modern ekonomilerde kapitalist yatırımın kamu yatırımından yaklaşık beş kat daha büyük olduğu göz önüne alındığında, bu öneri, söz konusu oranı nasıl tersine çevirecek, kapitalizmin “diktatörlüğüne” nasıl son verecek, belirsiz.

İkinci koşul ise, “yeni kamu finansmanı araçlarının yönlendirileceği sektörel, bölgesel ve ulusal hedeflere (örneğin farklı çıktıların büyümesi veya hatta azaltılmasıyla ilgili) karar vermek için müzakereci demokrasinin kapsamlı bir şekilde kullanılması”. Yani kamu yatırım bankamız, demokratik bir şekilde yönetilecek ve yaptığı yatırımlarla ilgili kararlar da demokratik bir şekilde alınacak. Güzel, ama ABD’deki büyük özel yatırım bankalarının, İngiltere’deki beş büyük ticari bankanın vb. aldığı yatırım kararları ne olacak? Görünüşe göre, onların kararlarına dokunulmayacak.

Ah hayır olur mu, dokunulacak, çünkü yazarların kapitalist “diktatörlüğün” sona ermesi için dile getirdikleri üçüncü koşul, “bir çalışan, bir hisse, bir oy” ilkesine göre yönetilen şirketlerin kurulmasını öngörüyor. Şirketler, ortak mülkiyete geçirilmeyecek. Bunun yerine, her işçi, şirket kararlarında bir hisse ve bir oy hakkına sahip olacak. Bu garip, çünkü herhangi bir işçi, şu anda bir şirkette hisse satın alabilir ve oy kullanabilir. Peki ama büyük şirketlerin, özel sermaye şirketlerinin ve finans kuruluşlarının zaten sahip olduğu hisselere ne olacak? Bunlar kamulaştırılmayacak mı? Eğer kamulaştırılacaksa, neden bize sadece bir işçi, bir oy fikrini sunmak yerine bunu açıkça söylemiyorlar?

Yazarlar, makalelerini ekolojik çöküşü önleyen ve küresel yoksulluğu sona erdiren bir dünyanın mümkün olduğu iddiasıyla bitiriyorlar: “Bu, somut bir ihtimal”. Sorun şu ki, Hickel ve Varufakis’in sunduğu üç politika önerisi, kapitalist “diktatörlük” olarak adlandırdıkları şeye son vermedikleri için bu hedefe asla ulaşamaz.

Michael Roberts
13 Şubat 2026
Kaynak

Dipnot:

[1] Jason Hickel ve Yanis Varoufakis, “We Can Move Beyond The Capitalist Model and Save The Climate: Here Are The First Three Steps”, 12 Şubat 2026, Guardian.

0 Yorum: