I.
Rockhill’in suçu: Tarihsel materyalizmi Batı Marksizminin bizatihi kendisine
uygulamak
Gabriel
Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi
Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı eseri, Marksist tartışmadaki bir kırılmayı
temsil eder. Bunun nedeni, kitabın yeni bir doktrin icat etmiş olması değil, emperyalizmle
uyumlu solun teorik günah addettiği şeyi yapmış olmasıdır: Rockhill bu kitabında,
tarihsel materyalizmi, bizatihi Batı Marksizminin teorilerini üretenlere (emperyalizmin
teori endüstrisine), ona ait kurumlara, finansman kaynaklarına, muteber
mahfillere ve emperyalist iktidar yapısıyla iç içe geçmiş jeopolitik unsurlara uygular.
Uzun
zamandır kendilerini tarihin üstünde duran ebedi eleştirmenler olarak takdim
etme ayrıcalığından yararlanan Batı Marksizmi ve Troçkizm, bu kitap sayesinde
birden kendilerini tarihin mahkemesinde sanık kürsüsünde buldu. Bu akımlar, sınıf
mücadelesine, Soğuk Savaş’a, emperyalist stratejiye, vakıflara, üniversitelere,
dergilere ve kültürel cephelere dair soruşturmanın konusu haline geldiler. Kitaba
bu denli histerik tepkiler verilmesinin sebebi bu.
Rockhill,
sadece Batı Marksizmini eleştirmekle kalmadı, bu olguyu kutsallıktan ve
başındaki ahlaki haleden arındırdı, onun, tekelci kapitalizmin emperyalist üstyapısı
içerisinde ortaya çıkan, olgunlaşan ve tahkim edilen, tarihsel olarak üretilmiş
bir ideolojik formasyon olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle, Sebastian Budgen
gibi figürlerin öfkesi, tesadüfi değil. Burada kişisel bir öfkeden ziyade,
sembolik sermayesi materyalist incelemeye tabi tutulan bir sınıfsal kesimin
refleksi söz konusu.
Rockhill,
sistemli çalışma, teorik birikim ve arşivler üzerinden, Batı Marksizmini
tanımlayan asli özelliklerin, rastgele hatalar veya talihsiz sapmalar değil,
işlevsel nitelikler olduğunu ortaya koyuyor: bu nitelikler, reel sosyalizme
yönelik düşmanlıktan, “otoriterlik” takıntısından, politik ekonomiyi kültür ve
söylem lehine terk eden yaklaşımdan, örgütlenme yerine ahlakçılıktan, devlet iktidarına,
egemenliğine ve devrime olan alerjisinden oluşuyor. Batı Marksizmini emperyalizm
için sadece katlanılabilir değil, aynı zamanda kullanışlı hale getiren, tam da
bu niteliklerdir.
Batı
Marksizminin emperyalistlerle uyumlu oluşuna dair tespit, özünde şunu söyler: Her
bir teorisyen, bilinçli olarak CIA’ye hizmet etmese de, o teorisyenlerin ait
olduğu toplam gelenek, tam da Marksizmi devrimci bir bilim olarak etkisiz kıldığı,
onu iktidardan güvenli bir şekilde uzak duran, eleştirel bir estetiğe, etik bir
duruşa veya skolastik bir söyleme dönüştürdüğü için beslenmiş, ödüllendirilmiş,
dolaşıma sokulmuş, kutsanmıştır.
II.
Sebastian Budgen’daki öfke patlamasının sebebi, eleştiri değil panik
Sebastian
Budgen’da gördüğümüz o alaycı, sınıfsal nefret-tiksinti, insanın hayat
hikâyesini küçük gören, sansürle övünen, öfke yüklü tuhaf tepkisi, her türlü
dipnottan daha etkili olan haliyle, Gabriel Rockhill’in esasen zülf-i yâre
dokunduğunu teyit ediyor.
Sebastian
Budgen, Rockhill’in kitabındaki argümanlarla, aktardığı, arşive dayalı kanaatlerle
ve sunduğu teorik çerçeveyle ilgilenmek yerine, kendisini tehdit altında
hisseden bir bekçinin klasik yöntem ve usullerine başvuruyor: yazarımız, kitabın
fikirlerini hastalıklı şeylermiş gibi takdim etmeye çalışıyor (bu noktada sürekli
“paranoyak tarz”dan dem vuruyor), yazarı komploculara yardım ve yataklık yapmakla
suçluyor (onu, uçakların kimyasal madde püskürttüğünü söyleyen veya 11 Eylül’ün
komplo olduğunu iddia eden komplocuların yanına yerleştiriyor), yazdıklarını psikolojizm
üzerinden alaya alıyor (“orta yaş krizine girmiş biri”nin dünyadaki kamplardan
söz edip durduğunu söylüyor). Bu bekçinin meramını en açık biçimde ortaya koyan
hamlesi ise kurumlara yaptığı şikâyetler üzerinden Rockhill’i yıldırmak istemesi
(bu noktada Budgen, yazarın “Historical Materialism dergisine ait mekânlardan
ömür boyu defedilmesi gerektiğini” söylüyor).
Budgen’inki
Marksist polemik değil, ideolojik polisliktir. Bu, teorinin değil, iktidarın
dilidir. İşgal ettiği alanın açık materyalist inceleme karşısında paramparça
olacağını bilen birinin dilidir.
Budgen,
kitleleri alenen küçümseyen ifadelerinde hakaretamiz kelime ve cümlelere daha fazla
başvurmaktadır. Yazarın başvurduğu, “bodrum katlarında sürünen, banyo yüzü
görmemiş Amerikalılar”, “köylü bilinci” ve “her söylenene kananlar” türünden
ifadeler, Batı Marksizminin derin elitist ve sömürgeci bilinçaltını ortaya
koymaktadır. Burada bahsi edilen mahfilin gerçek sınıfsal karakteri çıkar
karşımıza: bu insanlar, hep birlikte, kentlerde faal olan kurumlara gömülmüş,
radikalizmini emperyalizmin çıkarlarını asla tehdit etmeyecek şekilde, özenle
kurgulamış, halka ait olana, devrimcilere veya Küresel Güney’in Marksizmine
duydukları küçümsemeyi, alaycılık maskesinin arkasına zar zor gizleyen
akademisyen ve gazeteciler çetesini teşkil etmektedirler. Vurulan yerden ses
geliyorsa ve en fazla bu kesim feveran ediyorsa demek ki Rockhill’in Batı
Marksizminin açık bilimsel tartışmayı değil, bekçilik, dışlama ve meşruiyetin
tekelleştirilmesine dönük çabaları temel aldığına ilişkin tezi doğrudur.
III.
Rockhill’i neden çürütemiyorlar? (dolayısıyla ona neden iftira atmak zorunda
kalıyorlar?)
Budgen
ve çevresinin Rockhill’in iddialarını çürütecek bir şey söylememesinin basit
bir sebebi var: Bunlar, Rockhill’i çürütemezler. Onu çürütebilmeleri için bu
çevrenin yıllardır yapmasınlar diye eğitildikleri şeye karşı gelmeleri gerekecek,
bu anlamda, vakıfları, devlet kurumlarını, Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş
kültürel stratejileri, emperyalist jeopolitiği ve düşünsel emeğin sınıfsal
konumunu analiz etmek zorunda kalacak. Bu noktada ilgili çevre, ahlaki
eleştirinin rahatlığından vazgeçip, politik ekonomi ile devlet iktidarının
tehlikeli alanına girecek.
Çin,
Küba, Vietnam, Venezuela veya Sovyet deneyimini savunan Marksizmin neden
sistematik olarak marjinalleştirildiğini, bu projeleri mahkûm eden Marksizmin
ise neden sürekli kürsülere kavuştuğunu, mali açıdan beslendiğini, eserlerinin
neden tercüme edildiğini ve desteklendiğini açıklama zorunluluğuyla yüzleşecek.
Mecburen, “otoritarizm karşıtı” Marksizmin neden emperyalizmin merkezinde,
devrimci Marksizminse neden Küresel Güney’de geliştiğini açıklamak durumunda
kalacak. Hâsılı, bu çevre, Rockhill’i çürütmeye kalktığında, emperyalizm içerisinde
sahip olduğu ayrıcalıklı düşünsel tabaka olarak varoluşunu izah etme
yükümlülüğüyle yüzleşecek.
Bu
izahatı sunmamak için kalkıp başkalarına iftiralar atıyorlar. Rockhill’e “haksızsın”
diyemiyorlar, ellerinden sadece “sayıklıyor bu” demek geliyor. Kanıtlarını yanlışlamaya
çalışmıyorlar. “Paranoyak bu” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. “Rockhill’in
siyaseti anti-emperyalist değil, o otoriter rejimlere tapan bir eski kafalı”
diyorlar.
Bu
gevezelik ve laf ebeliği üzerine kurulu strateji, burjuva ideolojisinin kendisi
kadar eskidir: bu strateji, materyalizmin meşruiyetini tehdit ettiğini gördüğünde
onu hemen hastalıkmış gibi takdim etmeye çalışır.
Eleştiri
iktidarı ifşa ettiğinde, söz konusu eleştiri, eleştirmeni gayrimeşrulaştırır.
Dikkat çekici olan, bunun artık bilimsel bir yaklaşım sergilemeden, alenen
yapılıyor olmasıdır. Maske düşmüş, kel görünmüştür. Emperyalistlerle uyumlu sol,
artık demokratik veya çoğulcu görünmeye bile çalışmıyor; sadece yasaklıyor,
dışlıyor, alay ediyor ve yoluna devam ediyor.
IV.
Küresel Güney’in Marksistlerinin verdiği hüküm: Yeni bir şey yok, her tespit teyit
edildi
Küresel
Güney’in Marksistlerinin bakış açısıyla bakıldığında bu olan bitende şaşılacak
hiçbir yan yok. Bizim için Batı Marksizmi, uzun zamandır tuhaf ve kısır bir
olguydu: o, sürekli eleştiren, hep derinlikli laflar ediyormuş gibi görünen ama
devrimi üretme veya savunma konusunda tümüyle kifayetsiz olan bir yapıydı.
Halklarımız,
sömürgecilik, emperyalizm, yaptırımlar, darbeler ve azgelişmişlikle mücadele
ederlerken, Batı Marksistleri, söylem, karamsarlık ve olumsuzluk üzerine
makaleler yazdılar. Bu yazıları yazarken, çoğu vakit, zımnen veya alenen, emperyalistlerin
sosyalist devletlere karşı geliştirdikleri dili benimsediler, onlarla aynı şeyleri
söylediler.
Bizim
için Marksizm, hiçbir zaman bir yaşam tarzı veya kimlik olmadı. O, bizim için hep
hayatta kalmak için başvurduğumuz bir silah, bir kalkınma teorisi, devlet kurma
rehberi ve egemenlik bilimiydi. Bu nedenle, Batı Marksistlerinin iktidarı ele
geçiren, devletler kuran, sermayeyi disipline eden ve imparatorluğa meydan
okuyan Marksizm karşısında dehşete kapılmaları belirli bir mantığın ürünüdür.
Onların Marksizmi asla kazanmak için tasarlanmamıştı.
Bu
anlamda, Rockhill’in müdahalesi, Küresel Güney için son derece önemlidir, çünkü
emperyalist merkezlerin on yıllardır küçümseme ve hor görme üzerine kurulu
tavrına karşı tarihsel deneyimimizi yeniden meşrulaştırır. Bu teorik müdahale,
Batı Marksizmini Marksist düşüncenin evrensel ölçütü değil, belirli bir bölgeye
ve tarihsel döneme ait, politik açıdan uzlaşmacı bir teşekkül olarak görür.
Marksizmi gerçek kahramanlarına, Asya, Afrika, Latin Amerika ve kapitalizmin
daha geniş çevresindeki devrimci hareketlere, sosyalist devletlere ve
anti-emperyalist mücadelelere iade eder.
Bu
açıdan bakıldığında, Budgen’ın geçirdiği öfke nöbetinin, saldırgan bir iradenin
tezahürü değil, geçirenin niteliğine dair teşhiste bulunmamızı sağlayacak bir
tür gösterge olarak görülmesi gerekmektedir. Bu öfke nöbeti, kişinin teslim
olduğu hegemonyada çatlaklar oluştuğunu, Küresel Güney’in artık Jacobin,
Verso veya Historical Materialism gibi çevrelerden onay görmeyi
beklemediğini, Marksizmin bir kez daha her zaman olması gerektiği şeye,
eleştiri denilen oyundan ziyade devrim bilimine dönüştüğünü bilen bir geleneğin
korkusunun bir yansımasıdır.
V.
Sonuç: Hükmü tarih verecek, dergiler değil
Son
tahlilde, Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı
Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı kitabının sahip olduğu önemin,
Rockhill’in sevilip sevilmemesiyle, kitabının yayımlanıp yayımlanmamasıyla veya
“Historical Materialism dergisine ait mekânlara” davet edilip edilmemesiyle
bir alakası yok. Budgen’ın da kabul ettiği üzere, bu mekânlar, zaten bu türden
müdahalelere mani olmak için sürekli denetim ve gözetim altında tutuluyorlar.
Rockhill’in
kitabının önemi, teorik güç dengesindeki bir değişimi işaret etmesinde yatıyor:
bu anlamda kitap, emperyalist merkezlerden onay aramayı bırakan, kendine
güvenen bir düşünce akımı olarak, anti-emperyalist, devlet odaklı, Küresel
Güney’e bağlı Marksizmin yeniden ortaya çıktığının delili. Emperyalizmle uyumlu
sol, teorideki tekelin dizginlerini yitirmeye başladığını gördüğü için bu
histerik tepkiyi veriyor.
Rockhill,
Batı Marksizmini sadece rezil rüsva etmekle kalmadı, aynı zamanda onu
tarihselleştirdi. Bir kez tarihselleştirildiğinde, artık Batı Marksizmi, evrensel,
masum veya radikalmiş gibi davranamaz. Bu yüzden kendisine yönelik eleştiriler,
bu denli acımasız hakaretlerle, aleni ve otoriter yasaklarla karşılanıyor. Oysa
tarih, yayın kurullarında veya podcast’lerde yazılmaz. Mücadelelerde, devrimci
devletlerde ve toplumsal dönüşümlerde yazılır. Bu alanda, emperyalistlerle
uyumlu solun ortaya koyabileceği hiçbir şeyi yok. Bugün Rockhill, ona ne
derlerse desinler, duymaktan en çok korktukları gerçekleri dile getirdi.
(Umarım
bu kavga, Yoldaş Gabriel Rockhill’e daha fazla kuvvet ve kudret katar.)
Bişarat Abbasi
29
Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder