08 Şubat 2026

,

Gabriel Rockhill Savunusu

I. Rockhill’in suçu: Tarihsel materyalizmi Batı Marksizminin bizatihi kendisine uygulamak

Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı eseri, Marksist tartışmadaki bir kırılmayı temsil eder. Bunun nedeni, kitabın yeni bir doktrin icat etmiş olması değil, emperyalizmle uyumlu solun teorik günah addettiği şeyi yapmış olmasıdır: Rockhill bu kitabında, tarihsel materyalizmi, bizatihi Batı Marksizminin teorilerini üretenlere (emperyalizmin teori endüstrisine), ona ait kurumlara, finansman kaynaklarına, muteber mahfillere ve emperyalist iktidar yapısıyla iç içe geçmiş jeopolitik unsurlara uygular.

Uzun zamandır kendilerini tarihin üstünde duran ebedi eleştirmenler olarak takdim etme ayrıcalığından yararlanan Batı Marksizmi ve Troçkizm, bu kitap sayesinde birden kendilerini tarihin mahkemesinde sanık kürsüsünde buldu. Bu akımlar, sınıf mücadelesine, Soğuk Savaş’a, emperyalist stratejiye, vakıflara, üniversitelere, dergilere ve kültürel cephelere dair soruşturmanın konusu haline geldiler. Kitaba bu denli histerik tepkiler verilmesinin sebebi bu.

Rockhill, sadece Batı Marksizmini eleştirmekle kalmadı, bu olguyu kutsallıktan ve başındaki ahlaki haleden arındırdı, onun, tekelci kapitalizmin emperyalist üstyapısı içerisinde ortaya çıkan, olgunlaşan ve tahkim edilen, tarihsel olarak üretilmiş bir ideolojik formasyon olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle, Sebastian Budgen gibi figürlerin öfkesi, tesadüfi değil. Burada kişisel bir öfkeden ziyade, sembolik sermayesi materyalist incelemeye tabi tutulan bir sınıfsal kesimin refleksi söz konusu.

Rockhill, sistemli çalışma, teorik birikim ve arşivler üzerinden, Batı Marksizmini tanımlayan asli özelliklerin, rastgele hatalar veya talihsiz sapmalar değil, işlevsel nitelikler olduğunu ortaya koyuyor: bu nitelikler, reel sosyalizme yönelik düşmanlıktan, “otoriterlik” takıntısından, politik ekonomiyi kültür ve söylem lehine terk eden yaklaşımdan, örgütlenme yerine ahlakçılıktan, devlet iktidarına, egemenliğine ve devrime olan alerjisinden oluşuyor. Batı Marksizmini emperyalizm için sadece katlanılabilir değil, aynı zamanda kullanışlı hale getiren, tam da bu niteliklerdir.

Batı Marksizminin emperyalistlerle uyumlu oluşuna dair tespit, özünde şunu söyler: Her bir teorisyen, bilinçli olarak CIA’ye hizmet etmese de, o teorisyenlerin ait olduğu toplam gelenek, tam da Marksizmi devrimci bir bilim olarak etkisiz kıldığı, onu iktidardan güvenli bir şekilde uzak duran, eleştirel bir estetiğe, etik bir duruşa veya skolastik bir söyleme dönüştürdüğü için beslenmiş, ödüllendirilmiş, dolaşıma sokulmuş, kutsanmıştır.

II. Sebastian Budgen’daki öfke patlamasının sebebi, eleştiri değil panik

Sebastian Budgen’da gördüğümüz o alaycı, sınıfsal nefret-tiksinti, insanın hayat hikâyesini küçük gören, sansürle övünen, öfke yüklü tuhaf tepkisi, her türlü dipnottan daha etkili olan haliyle, Gabriel Rockhill’in esasen zülf-i yâre dokunduğunu teyit ediyor.

Sebastian Budgen, Rockhill’in kitabındaki argümanlarla, aktardığı, arşive dayalı kanaatlerle ve sunduğu teorik çerçeveyle ilgilenmek yerine, kendisini tehdit altında hisseden bir bekçinin klasik yöntem ve usullerine başvuruyor: yazarımız, kitabın fikirlerini hastalıklı şeylermiş gibi takdim etmeye çalışıyor (bu noktada sürekli “paranoyak tarz”dan dem vuruyor), yazarı komploculara yardım ve yataklık yapmakla suçluyor (onu, uçakların kimyasal madde püskürttüğünü söyleyen veya 11 Eylül’ün komplo olduğunu iddia eden komplocuların yanına yerleştiriyor), yazdıklarını psikolojizm üzerinden alaya alıyor (“orta yaş krizine girmiş biri”nin dünyadaki kamplardan söz edip durduğunu söylüyor). Bu bekçinin meramını en açık biçimde ortaya koyan hamlesi ise kurumlara yaptığı şikâyetler üzerinden Rockhill’i yıldırmak istemesi (bu noktada Budgen, yazarın “Historical Materialism dergisine ait mekânlardan ömür boyu defedilmesi gerektiğini” söylüyor).

Budgen’inki Marksist polemik değil, ideolojik polisliktir. Bu, teorinin değil, iktidarın dilidir. İşgal ettiği alanın açık materyalist inceleme karşısında paramparça olacağını bilen birinin dilidir.

Budgen, kitleleri alenen küçümseyen ifadelerinde hakaretamiz kelime ve cümlelere daha fazla başvurmaktadır. Yazarın başvurduğu, “bodrum katlarında sürünen, banyo yüzü görmemiş Amerikalılar”, “köylü bilinci” ve “her söylenene kananlar” türünden ifadeler, Batı Marksizminin derin elitist ve sömürgeci bilinçaltını ortaya koymaktadır. Burada bahsi edilen mahfilin gerçek sınıfsal karakteri çıkar karşımıza: bu insanlar, hep birlikte, kentlerde faal olan kurumlara gömülmüş, radikalizmini emperyalizmin çıkarlarını asla tehdit etmeyecek şekilde, özenle kurgulamış, halka ait olana, devrimcilere veya Küresel Güney’in Marksizmine duydukları küçümsemeyi, alaycılık maskesinin arkasına zar zor gizleyen akademisyen ve gazeteciler çetesini teşkil etmektedirler. Vurulan yerden ses geliyorsa ve en fazla bu kesim feveran ediyorsa demek ki Rockhill’in Batı Marksizminin açık bilimsel tartışmayı değil, bekçilik, dışlama ve meşruiyetin tekelleştirilmesine dönük çabaları temel aldığına ilişkin tezi doğrudur.

III. Rockhill’i neden çürütemiyorlar? (dolayısıyla ona neden iftira atmak zorunda kalıyorlar?)

Budgen ve çevresinin Rockhill’in iddialarını çürütecek bir şey söylememesinin basit bir sebebi var: Bunlar, Rockhill’i çürütemezler. Onu çürütebilmeleri için bu çevrenin yıllardır yapmasınlar diye eğitildikleri şeye karşı gelmeleri gerekecek, bu anlamda, vakıfları, devlet kurumlarını, Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş kültürel stratejileri, emperyalist jeopolitiği ve düşünsel emeğin sınıfsal konumunu analiz etmek zorunda kalacak. Bu noktada ilgili çevre, ahlaki eleştirinin rahatlığından vazgeçip, politik ekonomi ile devlet iktidarının tehlikeli alanına girecek.

Çin, Küba, Vietnam, Venezuela veya Sovyet deneyimini savunan Marksizmin neden sistematik olarak marjinalleştirildiğini, bu projeleri mahkûm eden Marksizmin ise neden sürekli kürsülere kavuştuğunu, mali açıdan beslendiğini, eserlerinin neden tercüme edildiğini ve desteklendiğini açıklama zorunluluğuyla yüzleşecek. Mecburen, “otoritarizm karşıtı” Marksizmin neden emperyalizmin merkezinde, devrimci Marksizminse neden Küresel Güney’de geliştiğini açıklamak durumunda kalacak. Hâsılı, bu çevre, Rockhill’i çürütmeye kalktığında, emperyalizm içerisinde sahip olduğu ayrıcalıklı düşünsel tabaka olarak varoluşunu izah etme yükümlülüğüyle yüzleşecek.

Bu izahatı sunmamak için kalkıp başkalarına iftiralar atıyorlar. Rockhill’e “haksızsın” diyemiyorlar, ellerinden sadece “sayıklıyor bu” demek geliyor. Kanıtlarını yanlışlamaya çalışmıyorlar. “Paranoyak bu” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. “Rockhill’in siyaseti anti-emperyalist değil, o otoriter rejimlere tapan bir eski kafalı” diyorlar.

Bu gevezelik ve laf ebeliği üzerine kurulu strateji, burjuva ideolojisinin kendisi kadar eskidir: bu strateji, materyalizmin meşruiyetini tehdit ettiğini gördüğünde onu hemen hastalıkmış gibi takdim etmeye çalışır.

Eleştiri iktidarı ifşa ettiğinde, söz konusu eleştiri, eleştirmeni gayrimeşrulaştırır. Dikkat çekici olan, bunun artık bilimsel bir yaklaşım sergilemeden, alenen yapılıyor olmasıdır. Maske düşmüş, kel görünmüştür. Emperyalistlerle uyumlu sol, artık demokratik veya çoğulcu görünmeye bile çalışmıyor; sadece yasaklıyor, dışlıyor, alay ediyor ve yoluna devam ediyor.

IV. Küresel Güney’in Marksistlerinin verdiği hüküm: Yeni bir şey yok, her tespit teyit edildi

Küresel Güney’in Marksistlerinin bakış açısıyla bakıldığında bu olan bitende şaşılacak hiçbir yan yok. Bizim için Batı Marksizmi, uzun zamandır tuhaf ve kısır bir olguydu: o, sürekli eleştiren, hep derinlikli laflar ediyormuş gibi görünen ama devrimi üretme veya savunma konusunda tümüyle kifayetsiz olan bir yapıydı.

Halklarımız, sömürgecilik, emperyalizm, yaptırımlar, darbeler ve azgelişmişlikle mücadele ederlerken, Batı Marksistleri, söylem, karamsarlık ve olumsuzluk üzerine makaleler yazdılar. Bu yazıları yazarken, çoğu vakit, zımnen veya alenen, emperyalistlerin sosyalist devletlere karşı geliştirdikleri dili benimsediler, onlarla aynı şeyleri söylediler.

Bizim için Marksizm, hiçbir zaman bir yaşam tarzı veya kimlik olmadı. O, bizim için hep hayatta kalmak için başvurduğumuz bir silah, bir kalkınma teorisi, devlet kurma rehberi ve egemenlik bilimiydi. Bu nedenle, Batı Marksistlerinin iktidarı ele geçiren, devletler kuran, sermayeyi disipline eden ve imparatorluğa meydan okuyan Marksizm karşısında dehşete kapılmaları belirli bir mantığın ürünüdür. Onların Marksizmi asla kazanmak için tasarlanmamıştı.

Bu anlamda, Rockhill’in müdahalesi, Küresel Güney için son derece önemlidir, çünkü emperyalist merkezlerin on yıllardır küçümseme ve hor görme üzerine kurulu tavrına karşı tarihsel deneyimimizi yeniden meşrulaştırır. Bu teorik müdahale, Batı Marksizmini Marksist düşüncenin evrensel ölçütü değil, belirli bir bölgeye ve tarihsel döneme ait, politik açıdan uzlaşmacı bir teşekkül olarak görür. Marksizmi gerçek kahramanlarına, Asya, Afrika, Latin Amerika ve kapitalizmin daha geniş çevresindeki devrimci hareketlere, sosyalist devletlere ve anti-emperyalist mücadelelere iade eder.

Bu açıdan bakıldığında, Budgen’ın geçirdiği öfke nöbetinin, saldırgan bir iradenin tezahürü değil, geçirenin niteliğine dair teşhiste bulunmamızı sağlayacak bir tür gösterge olarak görülmesi gerekmektedir. Bu öfke nöbeti, kişinin teslim olduğu hegemonyada çatlaklar oluştuğunu, Küresel Güney’in artık Jacobin, Verso veya Historical Materialism gibi çevrelerden onay görmeyi beklemediğini, Marksizmin bir kez daha her zaman olması gerektiği şeye, eleştiri denilen oyundan ziyade devrim bilimine dönüştüğünü bilen bir geleneğin korkusunun bir yansımasıdır.

V. Sonuç: Hükmü tarih verecek, dergiler değil

Son tahlilde, Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı kitabının sahip olduğu önemin, Rockhill’in sevilip sevilmemesiyle, kitabının yayımlanıp yayımlanmamasıyla veya “Historical Materialism dergisine ait mekânlara” davet edilip edilmemesiyle bir alakası yok. Budgen’ın da kabul ettiği üzere, bu mekânlar, zaten bu türden müdahalelere mani olmak için sürekli denetim ve gözetim altında tutuluyorlar.

Rockhill’in kitabının önemi, teorik güç dengesindeki bir değişimi işaret etmesinde yatıyor: bu anlamda kitap, emperyalist merkezlerden onay aramayı bırakan, kendine güvenen bir düşünce akımı olarak, anti-emperyalist, devlet odaklı, Küresel Güney’e bağlı Marksizmin yeniden ortaya çıktığının delili. Emperyalizmle uyumlu sol, teorideki tekelin dizginlerini yitirmeye başladığını gördüğü için bu histerik tepkiyi veriyor.

Rockhill, Batı Marksizmini sadece rezil rüsva etmekle kalmadı, aynı zamanda onu tarihselleştirdi. Bir kez tarihselleştirildiğinde, artık Batı Marksizmi, evrensel, masum veya radikalmiş gibi davranamaz. Bu yüzden kendisine yönelik eleştiriler, bu denli acımasız hakaretlerle, aleni ve otoriter yasaklarla karşılanıyor. Oysa tarih, yayın kurullarında veya podcast’lerde yazılmaz. Mücadelelerde, devrimci devletlerde ve toplumsal dönüşümlerde yazılır. Bu alanda, emperyalistlerle uyumlu solun ortaya koyabileceği hiçbir şeyi yok. Bugün Rockhill, ona ne derlerse desinler, duymaktan en çok korktukları gerçekleri dile getirdi.

(Umarım bu kavga, Yoldaş Gabriel Rockhill’e daha fazla kuvvet ve kudret katar.)

Bişarat Abbasi
29 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: