Gabriel Rockhill Röportajı
Michael D. Yates
21
Kasım 2025
Gabriel
Rockhill, Villanova Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Doktorasını Paris 8
Üniversitesi ve Emory Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Başarılı bir akademisyen
olan Rockhill, hem ABD’de hem de Fransa’da birçok yayın organında eserler
yayınlamıştır. Domenico Losurdo’nun (Monthly Review yayınlarınca basılan) Western
Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn [“Batı Marksizmi:
Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü, Nasıl Yeniden Doğabilir”] adlı kitabının İngilizce
baskısının editörüdür. Michael Yates, Rockhill ile yeni kitabı Who Paid the
Pipers of Western Marxism? [Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Öttürdü?” Monthly
Review Yayınları, 2025] hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.
* * *
Gabriel,
yetişkin olarak kim olduğumuzu çocukluğumuz şekillendiriyor. Bize nerede ve
nasıl büyüdüğünüzden bahseder misiniz? Bunun şu anki kişiliğinizi nasıl
etkilediğini düşünüyorsunuz?
Kansas
kırsalındaki küçük bir çiftlikte büyüdüm. El emeği, küçük yaşlardan itibaren
hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı. Bu, elbette çiftlik işlerini de içeriyordu,
ama aynı zamanda inşaat işlerinde de çalıştım. Babam bir inşaatçı ve mimar, bu
yüzden çiftlikte çalışmadığım zamanlarda, okul ve spor haricinde, zamanımın
çoğunu inşaat şantiyelerinde geçiriyordum.
“Sömürü”
kelimesini bilmezden evvel onu bizzat tecrübe etmiştim (tarım işlerinde asla
ücret alınmazdı, inşaat işlerinde de ilk başlarda ücret alınmazdı). Bu, beni
entelektüel bir hayata yönlendiren şeylerden biriydi: Okul, bedensel emekten
hoş bir kaçış noktasıydı ve benim için çok keyifliydi.
Babam,
tasarıma derinden tutkulu biri. “El ve zihin” şiarını dilinden düşürmez. Yani “gerçek
bir mimar olmak için tasarladığınız şeyi inşa etmek (el) için pratik bilgiye
sahip olmanız gerekir (zihin)” der. Gençken ikincisine daha çok ihtiyaç
duyuyordum, ancak birincisiyle bağımı hiç kopartmadım. Geriye dönüp baktığımda,
bu yaklaşımın üzerimde kalıcı bir etkisi olduğu açıkça görülüyor. Bugün teoriyle
pratik arasındaki diyalektik ilişki olarak adlandıracağım şeyi benimsememi
sağlayan, tam da bu yaklaşımdı.
Ailem,
Vietnam Savaşı’na karşı çıkan liberal çevreden. Kapitalizm karşıtı veya
emperyalizm karşıtı olmasalar da, şirketler âlemine sonuna kadar karşı olan
isimlerdi. Babam, aynı zamanda üniversitede mimarlık dersleri veriyor, küçük
bir tasarım-inşaat firması işletiyor. Dolayısıyla annem-babam, sınıfsal statü
açısından küçük burjuvadır. Çağdaş topluma dair birçok haklı eleştirileri var,
onlardan kâr hırsının toprağı ve çevreyi nasıl yok ettiği konusunda çok şey
öğrendim. Ancak, öncelikle bir tür kendin yap yaklaşımı üzerinden, şirketlerin gaspı
olarak gördükleri şeye karşı direniyorlar ki bu da beni oldukça etkiledi.
Bununla birlikte, her şeyin ticarileşmesinin üstesinden gelebilecek daha geniş
bir siyasi projeyi benimsemiyorlar. Sınıfsal statüleri buna mani oluyor, ayrıca,
ideolojik düzeyde sosyalizmi reddediyorlar. Bu şekilde şartlandırılmışlar. (ABD
geriledikçe, bu şartlandırma girişimlerinin daha fazla alıcısı olmuşlar.)
Yeni
kitabınızda şiddetle eleştirdiğiniz bazı kişilere bir zamanlar olumlu
yaklaşıyordunuz. Bunlar arasında bazı profesörleriniz ve akıl hocalarınız da
var. Bu akademisyenlere yönelik değerlendirmenizi hangi tecrübeleriniz
değiştirdi?
Iowa’da
üniversiteye gittiğimde, yaşıtlarımın gerisinde kaldım. Birçoğunun düşünsel-teorik
uğraşlara ayıracak daha fazla zamanı vardı. Kansas kırsalındaki bir lisede
aldığım eğitimden daha iyi bir örgün eğitim almışlardı (gerçi ben, el emeği ve
işçi sınıfı toplulukları hakkında çok daha fazla şey biliyordum). Özellikle
doksanlı yılların ortalarında yüksek lisans eğitimime başlamak için Paris’e
taşınmama imkân sağlayan bir burs aldığımda, sık sık geride kaldığımı ve kendi
kendime öğrenmem gerektiğini hissettim. Bu nedenle, tarihe ve sosyal bilimlere
yönelmeden evvel, Bir çiftçi çocuğunda görülecek türden, kendimi cezalandırmayı
esas alan çalışma ahlakı temelinde, Fransızca ve diğer dilleri öğrendim, ayrıca,
felsefe tarihi ve beşeri bilimler alanlarında da yoğun bir okuma yaptım.
Radikal
söylemlere ilgi duyuyordum, ama aynı zamanda oldukça kafam karışmıştı. Bir
yandan, geriye dönüp baktığımda, sömürüyü ve baskıyı anlamak, bunlarla mücadele
etmek için teorik araçlar aradığımı görüyorum (cinsiyet, cinsel yönelim ve ırk
sorunları benim açımdan küçük yaşlardan beri önemliydi). Ancak aynı zamanda, o
kadar çok sembolik sermayeye sahip, değerli ve sofistike söylemlere de ilgi
duyuyordum ki, bu söylemler beni kaçmak istediğim bedensel emek bataklığından
kopartıyordu (inşaat işçisi ve yarı zamanlı bulaşıkçı olarak çalışmaya devam
etmem, o bataklığı bana sürekli hatırlatıyordu).
Üniversitede,
Jacques Derrida’nın hem ABD’de edindiği şöhretiyle hem de çalışmalarının
karmaşık yapısı nedeniyle, yaşayan en radikal düşünür olduğunu düşünmeye
başladım. Paris’e taşındığımda, onun gözetiminde yüksek lisansıma başladığımda,
Derrida ve takipçilerinden çok etkilendim. Sonuçta, sembolik sermayesi veya
elit eğitimi olmayan bir taşralıydım, bu yüzden Paris’teki aydın mahfilinde
epey kültürsüz ve geri kafalı biriymiş gibi duruyordum.
Ancak,
sınıf ve kültürel güvensizliklerle boğuşan birinin öfkesiyle, aynı zamanda
sağlıklı ilerleyen kendi kendine öğrenme çabası ve otorite karşıtlığıyla
donanmış olarak çalıştım ve kısa süre sonra Derrida’nın iddiaları ile
yorumladığı metinler arasında tutarsızlıklar fark etmeye başladım. Almanca,
Yunanca ve Latince orijinal metinler üzerinde çalışmayı da içeren titiz bir
ampirik doğrulama süreciyle, tez danışmanımın, kendi kuşağının diğer büyük
Fransız düşünürleri gibi, metinleri önceden oluşturulmuş teorik çerçevesine
uydurmaya zorladığını, böylece onları yanlış yorumladığını fark ettim. Ayrıca,
bilgi üretiminin ve dolaşımının kurumsal tarihini inceleyerek, giderek daha
materyalist bir analiz biçimine yöneldim. Doktora tezimde ve ilk kitabım Logique
de l'histoire’de [“Tarihin Mantığı”] açıkladığım gibi, Derrida’nın teorik
pratiğinin büyük ölçüde içinde faaliyet yürüttüğü maddi sistemin tarihinin bir
sonucu olduğunu net bir biçimde gördüm.
Aynı
zamanda, geniş siyasi dünyaya yönelik ilgim de giderek arttı. Batı Marksizmi
Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı kitabımda yer alan kısa otobiyografik bölümde
anlattığım gibi, 11 Eylül 2001, önemli bir dönüm noktasıydı. Fransız Teorisi
üzerine aldığım ilk elden eğitimin (bu geleneğin yaşayan diğer önde gelen
isimleriyle de seminerlere katılıyordum) dünya siyasetini, özellikle
emperyalizmi anlama konusunda yetersiz kaldığını anladım. Gezegenin büyük bir
kısmında olan bitene dair herhangi bir fikrim yoktu. Ama düşünce-teori alanının
elitlerinin önemli ve kıymetli söylemlerinin incelikli yanlarını ayrıntılı bir
biçimde idrak edebiliyordum. Samir Amin gibi isimleri giderek daha çok okudum.
Bu yazarlar, benim için birçok şeyi açıklığa kavuşturdular, ancak teorik ve
pratik gelişimim, Slavoj Žižek gibi Batılı Marksistleri okumak zorunda olduğumdan, halen daha tutuktu.
Losurdo
gibi siz de “Batı Marksizmi” terimini kullanıyorsunuz. Bununla neyi
kastediyorsunuz? Sadece coğrafi bir farklılığa mı işaret ediyorsunuz?
Batı
Marksizmi, emperyalist merkezde ortaya çıkan, kültürel emperyalizm yoluyla
dünyaya yayılan Marksizmin özel bir biçimidir. Kapitalizmin tarihi, dünyanın Batı
Avrupa ve ABD harici kalan kısmının az gelişmesine neden olmuş, bu emperyalist
merkezleri geliştirmiştir. Birinciler, dünyanın geri kalanından doğal
kaynakları ve emeği çok düşük bir bedelle ele geçirmiş veya güvence altına
almış, çevre ülkeleri ise malları için bir pazar olarak kullanmış, ve Küresel
Güney’den Küresel Kuzey’e uluslararası bir değer akışı meydana getirmiştir. Bu
durum, Engels ve Lenin’in merkez ülkelerde “işçi aristokrasisi” olarak
adlandırdığı, yani koşulları çevre ülkelerdeki işçilerinkinden daha üstün olan
küresel işçi sınıfının üst tabakasının oluşmasına yol açmıştır. Bu üst
tabakadaki işçiler, doğrudan veya dolaylı olarak, az önce bahsedilen değer
akışından faydalanmaktadır. Dünya işçi sınıfında oluşan bu tabakalaşma,
merkezdeki daha ayrıcalıklı işçilerin emperyalist dünya düzenini korumakta
maddi bir çıkara sahip olduğu anlamına gelmektedir.
Batı
Marksizmi, işte bu maddi bağlamda ortaya çıkmıştır. Losurdo, Batı Marksizminin
izlerini, önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki rekabetçi çatışmayı ifade
eden Birinci Dünya Savaşı dönemindeki sosyalist hareket içinde ortaya çıkan
ayrışmaya dek büyük bir ustalıkla takip eder. Avrupa’daki işçi sınıfı
hareketinin liderlerinin çoğu, işçileri savaşı desteklemeye teşvik etmiş, hatta
bazıları sömürgeciliği savunarak, isteyerek veya istemeyerek, ulusal
burjuvazilerinin çıkarlarıyla aynı safta yer almışlardır. Lenin, revizyonist ve
anti-Marksist olarak tanımladığı bu eğilimlerin en sert eleştirmenlerinden
biriydi. Bunlara karşı güçlü bir sloganla karşılık verdi: “Savaşa hayır, sınıf
savaşına evet!”
Batı
Marksizmi, Küresel Güney’dekilerin, özellikle de kendilerini sosyalist ilan
edenlerin egemenliklerini güvence altına alma ve özerk bir kalkınma yolunu
izleme mücadelesini desteklemeyi reddetme eğiliminde olduğu için, çoğu zaman “anti-emperyalizm
karşıtlığı” olarak adlandırabileceğimiz bir yönelime sahip olagelmiştir. “Anti-emperyalizm
karşıtlığı”ndaki çifte olumsuzlamanın, Batı Marksistlerinin fiilen emperyalizmi
destekleme eğiliminde olduklarını anlamak için, meşhur “olumsuzlamanın
olumsuzlanması” hakkındaki akademik tartışmalar konusunda uzman olmanıza gerek
yok.
Bu
eğilim, tartışmasız bir şekilde, son yüzyılda daha da yoğunlaştı. Lenin’in
eleştirdiği revizyonistler, örgütlü siyasete derinden dâhil olmuşken, daha
sonraki Batılı Marksistlerin çoğu akademiye çekildi ve burada kendi Marksizm
versiyonlarını baskın kıldı. Batı Marksizmi, sosyoekonomik temel ve emperyalist
dünya düzeni tarafından yönlendirilirken, aynı zamanda emperyalist üst yapı eliyle
de beslenmiş ve şekillendirilmiştir. Bu da devletin siyasi-hukuki aygıtı ve (terimin
en geniş anlamıyla) kültürü üretip yayan kültürel aygıta işaret eder. Son
kitabımın önemli bir bölümü, önde gelen emperyalist ülkelerin üst yapılarının
ve bunların Lenin’in savunduğu Marksizm versiyonuna karşı ideolojik savaş
silahı olarak Batı Marksist söylemlerini nasıl desteklediklerinin analizine
ayrılmıştır. Kapsamlı arşiv araştırmaları gerektiren bir bilgi üretimi ve
dağıtımının politik ekonomisiyle ilgilenerek, kapitalist sınıfın ve burjuva
devletlerinin, anti-emperyalist Marksizme (yani Marksizmin tamamına) karşı
sınıf mücadelelerinde Batı Marksizmini ne ölçüde doğrudan “anti-emperyalizm karşıtı”
bir müttefik olarak desteklediği gerçeğinin üzerindeki örtüyü kaldırmaya
çalıştım.
Aydınlar
ve örgütleyiciler, Batı Marksizminin güçlü emirlerine maruz kalıyorlar, ancak
bunlara sıkı sıkıya bağlı kalmaya kararlı değiller. Gerçekten de Batı’da Batı
Marksisti olmayan birçok Marksist var ve benim çalışmamın amaçlarından biri de ki
Losurdo’nun çalışmaları da aynı amacı paylaşıyor, bu insanların sayısını
artırmaktır. Kitabı okuyanlar, kendilerini Batı Marksizminin ideolojik
kısıtlamalarından kurtarmak için kendi iradelerini harekete geçirme konusunda
cesaret bulacaklardır.
Kitabın
başlığı “Kimlerin düdüğünü çaldı?” sorusunu yöneltiyor. Burada aslında “Kimlerin
borusu ötüyor? sorusu soruluyor. Kitabınız, bu ifadelerin Theodor Adorno ve Max
Horkheimer gibi Frankfurt Okulu aydınlarının Marx’a ve sosyalizmin uygulandığı
yerlerde olup bitenlere düşmanca pozisyonlar almaları için rüşvet aldıkları
anlamına gelmediğini açıkça ortaya koyuyor. Bunun yerine, hegemonik bir sosyal
sistemde, yani kapitalizmde, bilginin üretimine dair bir teori geliştiriyorsunuz.
Teorik analizinizi ve önde gelen sol aydınların kapitalist hegemonyayı nasıl ve
neden mümkün kıldıklarını tam olarak açıklayabilir misiniz?
Adorno
ve Horkheimer gibi isimlerin önderliğindeki Frankfurt Okulu’nun geliştirdiği
eleştirel teori, Batı Marksizmine temel bir katkı sunmuştur, ben de tam da bu
nedenle kitabın bir bölümünde bu katkıya odaklandım. Metodolojik yaklaşımımın,
bireysel özgürlüğü determinizmle karşı karşıya koyan baskın liberal ideolojiyi
kesinlikle reddettiği konusunda tamamen haklısınız. Aydınların ya tamamen özerk
hareket ettiği ya da dış güçler tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiği
fikri, maddi gerçekliğin diyalektik karmaşıklıklarını göz ardı eden,
alabildiğine basitleştirici bir yaklaşımdır.
Araştırmam,
ABD’deki ulusal güvenlik devletinin ve daha da özelde CIA’in tarihiyle ilgili
olduğu için, bazı okurlar, aydınların kukla olduğunu, CIA’in perde gerisinde
büyük kukla ustası rolünü oynadığını iddia ettiğimi varsayıyor. Bu, kesinlikle
doğru değil. Kitap, baskın bilgi üretim, dağıtım ve tüketim sisteminin maddi
bir tarihini sunuyor. Aydınlar faaliyetlerini içinde yaşadıkları bu sistemde
yürütüyorlar. Aydınlar, bu sistem içinde eyleme geçme ve seçim yapma yeteneğine
sahipler, sistemi yapılandıran ödül ve cezalara çeşitli şekillerde tepki
verirler. Kitap, özne ile sistem arasında diyalektik bir ilişki olduğunu ortaya
koyuyor. Sistem, hiçbir şekilde tarafsız değil, bilâkis, emperyalist dünya
düzeninin üst yapısal bir uzantısı olduğundan, hedeflerine katkıda bulunan
özneleri ödüllendiriyor. Bu anlamda, anti-emperyalist aydınlar birer kukla değiller,
sadece sistem içinde yükselmek için öznenin oportünist olmasını gerekli kılan
maddi kurumlar dâhilinde faaliyet yürütüyorlar. Başka bir deyişle, sistemin
talep ettiklerini ona vermek ve reddettiklerini reddetmek suretiyle ilerleme
yolunu seçiyorlar.
Emperyalist
merkez içinde kariyer yapmaya ve toplumsal merdiveni tırmanmaya çalışan, tüm yatırımını
bu becerisine yapmış olan sol aydınlar hayatta kalma meselesi olarak, sistemde
yol almayı öğrenmek zorundadırlar. Hepsi komünizmin kabul edilemez olduğunu, reel
sosyalizmi savunmaktan, hatta titizlikle incelemekten bile hiçbir şey
kazanılamayacağını biliyorlar. Mevcut kurumlar içinde sol bir pozisyon işgal
etmek istiyorlarsa, eleştirinin sol sınırına saygı duymaları, ve ideal olarak
bu sınırı denetlemeleri gerekiyor. Eğer radikallerse, genellikle radikal şifacılar
olarak hizmet ederek daha hızlı ilerliyorlar, yani saygın ve kabul edilebilir
siyaset alanında potansiyel radikalliğe deva bulmaya çalışan, “radikal”i
komünist olmayan solun terimleriyle yeniden tanımlayan aydınlar olarak hareket
ediyorlar. Bütün bunlar, (gerçek) bir alternatif olmadığı için kapitalizmle,
hatta emperyalizmle uzlaşmaya yol açma eğilimindedir.
Emperyalist
teori endüstrisi bünyesinde önde gelen bir sol aydın olabilmek için bireylerin
bu sistemin protokollerine uyması, kendi iradelerini bu uyumu sağlama yönünde devreye sokmaları gerekir.
Araştırmalarım, bir yandan da bu modelin sadece Batı Marksizmi ve Fransız
Teorisi geleneğiyle değil, aynı zamanda tüm öncü söylemleriyle (postkolonyal
çalışmalar ve liberal lubunya teorisinden dekolonizasyon teorisine, yeni
materyalizme vb.) çağdaş radikal teoriyle de uyumlu olduğunu göstermektedir.
Teori piyasası, bu düşünürleri ve gelenekleri ne kadar farklı ve hatta uyumsuz
olarak sunsa da, bunlar, en önemli ideolojik yönelimleri olan antikomünizm
konusunda ortak bir noktada buluşmaktadırlar.
Kitabınızdaki
en uzun bölüm, sizin deyiminizle, “Batı Marksizminin Öttürdüğü Radikal Düdük”,
Herbert Marcuse’ye ayrılmış. Marcuse’ye yönelik eleştiriniz, altmışların Yeni
Sol’unun önde gelen felsefecilerinden ve savunucularından biri olması ve Angela
Davis’in profesörü, akıl hocası ve sırdaşı olması göz önüne alındığında,
tartışmalara yol açacak gibi görünüyor. Kitabınızın yayımlanmasından önce bile,
eleştirmenler, Marcuse hakkındaki görüşlerinize düşmanca yaklaşıyorlardı. Ona neden
bu kadar çok dikkat çektiniz?
Marcuse,
genelde Frankfurt Okulu’nun ilk kuşağının en radikal üyesi olarak tanımlanır.
Bu nedenle, başlangıçta onun çalışmalarına ilgi duymuş ve hepsini büyük bir
ilgiyle okumuştum. Hayatının sonlarına doğru, Adorno ve Horkheimer gibi
isimlerden oldukça solda yer alan bir dizi pozisyon aldı. Aynı zamanda, birçok
insan gibi, CIA ile bağlantıları olduğuna ve kontrollü bir muhalefet biçimi
olarak görev yaptığına dair söylentiler duymuştum. Söylentilerle yetinmeyip,
Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası talepleri ve arşiv araştırmaları yoluyla arşiv
kayıtlarını incelemeye karar verdim.
İtiraf
etmeliyim ki, yıllar içinde kitabın son bölümü haline gelen çalışmayı bir araya
getirmeye ilk başladığımda, ben de biraz şaşırmıştım. Almanca yazılmış bazı
mükemmel akademik çalışmaları okuyarak, Marcuse’nin uzun FBI dosyasını
inceleyerek, Dışişleri Bakanlığı ve CIA kayıtlarına danışarak, Rockefeller
Arşiv Merkezi’nde araştırma yaparak, Marcuse’nin ABD devleti için yaptığı
çalışmalar hakkında sorulan sorularda samimiyetsiz davrandığını net bir biçimde
gördüm. Aslında CIA ile düzenli olarak işbirliği yapıyordu. Tim Müller’in açığa
çıkarttığı biçimiyle Marcuse, Ulusal Güvenlik Tahminleri Birimi’nin (ABD
hükümetinin en üst düzey istihbarat biriminin) hazırladığı rapora katkı
sunmuştu. ABD’deki ulusal güvenlik devletiyle olan işbirlikleri, üniversitede
bir pozisyon elde ettiğinde sona ermedi ve hayatının sonuna kadar mevcut veya
eski devlet görevlileriyle yakın bağlarını sürdürdü. Ayrıca, yakın arkadaşı ve
uzun süreli bir CIA danışmanı olan Philip Mosely ile birlikte çalıştığı
Rockefeller Vakfı’nın Marksizm-Leninizm Projesi’nin önde gelen aydınıydı. Son
derece iyi finanse edilen bu Amerika kaynaklı projenin misyonu,
Marksizm-Leninizme karşı Batı Marksizmini uluslararası alanda tanıtmak ve
desteklemekti.
Marcuse’nin
Sovyet karşıtlığı ve güçlü anarşist eğilimlerine yıllardır eserlerini okuduğum
için çok aşina olmama rağmen, bu araştırmaya onun küresel sınıf mücadelesi
içindeki konumuna dair önceden belirlenmiş bir fikirle girmedim (hatta ona dair
görüşüm, radikalliğiyle ilgili genel kabul görmüş varsayımları daha fazla temel
alıyordu). Bulgularım ve bunların emperyalist teori endüstrisinin derinlere kök
salmış antikomünizmi üzerine gelişen bir tezi pekiştirmeye katkıları göz önüne
alındığında, onun durumunu ayrıntılı olarak ele almam gerektiğini düşündüm. Bu
da kendi siyasi evrimini ve FBI’ın gözetleme faaliyetlerini anlama çabasına
ihtiyaç duyuyordu. Bu çaba, bir aydının kimi yönlerden emperyalizmin
çıkarlarına hizmet ederken bir yandan da ne kadar radikal olabileceğini anlamamız
için gerekliydi.
Bu
bağlamda, eleştirel geri dönüşlere kesinlikle açık olduğumu ve bilginin
sosyalleşmesine sıkı sıkıya inandığımı belirtmeliyim. Eğer birileri yorumuma
katılmıyorsa ki eminim Marcuse’ye yatırım yapanlardan bazıları katılmıyordur, o
zaman incelediğim tüm arşivi gözden geçirmeleri ve olguları açıklama yetisi
yüksek, iç tutarlılığa sahip bir yaklaşımla değerlendirmeleri gerekiyor. Bu
türden bir analiz ortaya konsa onu ilk okuyan ben olurum. Ancak, çalışmamı
reddetmeleri, tüm kanıtların titiz bir şekilde incelenmesinden ziyade önsel
varsayımlara dayanıyorsa, üzülerek söylüyorum ki, bu ciddi bir değerlendirmeyi
hak etmiyor demektir, çünkü böylesi bir yaklaşım, dogmatizmin bir ifadesinden
başka bir şey değildir.
Günümüzde
Batı Marksizmini destekleyenler arasında ki şüphesiz sosyal demokratların ve
demokratik sosyalistlerin çoğunu bu kapsamda ele alabiliriz, var olan keskin
ayrılıklar göz önüne alındığında, dünyayı kökten değiştirecek yol konusunda
neler söylemek istersiniz? Uzlaşma mı gerekli? Batı Marksizmini eleştirmeye
devam eden bağımsız ve küresel bir radikal sola mı ihtiyaç var?
İşte
en önemli soruya geldik. Teori, kitleleri kavradığında dünyada gerçek bir güç
haline gelir. Kitabım, birçok yönden ABD’nin emperyalist egemenliğinin hüküm
sürdüğü bir çağda solun yeniden şekillenme sürecini ele alıyor. Kitabın ikinci
yarısı Batı Marksizmine odaklanırken, eser bir bütün olarak, CIA’in
terminolojisini kullanacak olursak, “saygın” yani “komünist olmayan”,
kapitalizmin, hatta emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu bir solun yeniden
tanımlanmasıyla ilgilidir. Aydınların bu yöne nasıl sürüklendiğinin tarihi,
sadece kendi başına değil, daha genel manada sol hakkında ortaya koyduğu şeyler
nedeniyle de önemlidir. Bugün solun büyük bir kısmı tümüyle uyumludur.
Öyleyse
asıl görev, anti-emperyalist ve anti-kapitalist olan gerçek solu yeniden
canlandırmaktır. Bu, özellikle karşımızdaki güçler göz önüne alındığında,
devasa bir görevdir. Ancak bunu başaramazsak, nükleer kıyamet, yoğunlaşmış
toplumsal katliam, ekolojik çöküş veya diğer kapitalist güdümlü güçler yoluyla
insan yaşamı ve diğer birçok yaşam formu yok olacaktır.
Bu
duruma layıkıyla karşılık verebilmek için en az üç önemli sorunu çözüm sunmamız
gerekiyor. İlk sorun, bu kitabın ana odak noktası olan teori sorunudur. Çağdaş
teori, genel olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmle bağını kopartmış
haldedir, üstelik tarihsel materyalizm, genelde demode, dogmatik, indirgemeci,
basit, totaliter vb. olarak karalanmıştır. Daha da kötüsü, Marksizmin kendisi,
oportünistlerle işbirliği içinde çalışan gerici güçler tarafından ele
geçirilmiş ve moda bir kültürel meta haline getirilmiştir. “Batı Marksizmi”
veya “kültürel” Marksizm ki bu da anti-komünist, kapitalizmle uzlaşmacı ve
bazen açıktan emperyalist, hatta faşisttir. Kültürcülük en üstün konumdayken,
sınıf analizi bir kenara atılmıştır. Dahası, bu, kesinlikle sadece akademiyle
sınırlı bir sorun da değildir, çünkü örgütçülerin dünyası, bu anti-komünist
ideolojilerden derinden etkilenmiştir. Bu bağlamda, kitabım, bu tür gerileme
eğilimlerini ortadan kaldırmayı, diyalektik ve tarihsel materyalist gelenekle bağı
yeniden kurmayı, metodolojik katkılarını geliştirmeyi ve çağdaş dünyadaki
emperyalist üst yapının analizini derinleştirmeyi amaçlamaktadır.
Diğer
iki sorun ise örgütlenme sorunu ve Brecht’in biçimin pedagojisi dediği
meseledir. Kapitalist dünyanın büyük bir bölümünde, parti biçimi, demokratik
merkeziyetçilik, hatta genel olarak hiyerarşik siyasi örgütlenmeler ya terk
edilmiş ya da kenara itilmiştir. Ancak, disiplinli ve kolektif güç inşa eden
örgütlenmeler olmadan solun mücadele edip kazanmasının hiçbir yolu yoktur. Bu
örgütlenmeler, insanları bir araya getirebilmeli, onları eğitebilmeli ve
kaderlerini kendi ellerine almaları için güçlendirebilmelidir. Bütün bunlar,
biçimleri aracılığıyla insanlarla gerçekten bağlantı kuran ve onları dünyayı
değiştirmek için kolektif eyleme katılmaya motive eden iletişim, kültürel ifade
ve örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyar. Kitabım, öncelikle teori sorununa
odaklanırken, örgütlü bir sol siyasetin hayati önemini de vurgulamakta ve
fiilen var olan sosyalizm biçimindeki önemli kazanımlarını öne çıkarmaktadır.
Ayrıca, kitabın ilgi çekici bir anlatı sunmasını ve insanları daha iyi bir dünya
inşa etmek için kolektif mücadeleye dâhil eden keyifli bir okuma olmasını
umuyorum.
Bu
aydınlatıcı röportaj için teşekkür ederim.
Bu
mükemmel sorular ve yaptığınız tüm çalışmalar için ben teşekkür ederim!


0 Yorum:
Yorum Gönder