08 Şubat 2026

,

Emperyalist Teori Endüstrisine İçeriden Bir Eleştiri


Gabriel Rockhill Röportajı

Michael D. Yates
21 Kasım 2025

 

Gabriel Rockhill, Villanova Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Doktorasını Paris 8 Üniversitesi ve Emory Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Başarılı bir akademisyen olan Rockhill, hem ABD’de hem de Fransa’da birçok yayın organında eserler yayınlamıştır. Domenico Losurdo’nun (Monthly Review yayınlarınca basılan) Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn [“Batı Marksizmi: Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü, Nasıl Yeniden Doğabilir”] adlı kitabının İngilizce baskısının editörüdür. Michael Yates, Rockhill ile yeni kitabı Who Paid the Pipers of Western Marxism? [Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Öttürdü?” Monthly Review Yayınları, 2025] hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

* * *

 

Gabriel, yetişkin olarak kim olduğumuzu çocukluğumuz şekillendiriyor. Bize nerede ve nasıl büyüdüğünüzden bahseder misiniz? Bunun şu anki kişiliğinizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Kansas kırsalındaki küçük bir çiftlikte büyüdüm. El emeği, küçük yaşlardan itibaren hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı. Bu, elbette çiftlik işlerini de içeriyordu, ama aynı zamanda inşaat işlerinde de çalıştım. Babam bir inşaatçı ve mimar, bu yüzden çiftlikte çalışmadığım zamanlarda, okul ve spor haricinde, zamanımın çoğunu inşaat şantiyelerinde geçiriyordum.

“Sömürü” kelimesini bilmezden evvel onu bizzat tecrübe etmiştim (tarım işlerinde asla ücret alınmazdı, inşaat işlerinde de ilk başlarda ücret alınmazdı). Bu, beni entelektüel bir hayata yönlendiren şeylerden biriydi: Okul, bedensel emekten hoş bir kaçış noktasıydı ve benim için çok keyifliydi.

Babam, tasarıma derinden tutkulu biri. “El ve zihin” şiarını dilinden düşürmez. Yani “gerçek bir mimar olmak için tasarladığınız şeyi inşa etmek (el) için pratik bilgiye sahip olmanız gerekir (zihin)” der. Gençken ikincisine daha çok ihtiyaç duyuyordum, ancak birincisiyle bağımı hiç kopartmadım. Geriye dönüp baktığımda, bu yaklaşımın üzerimde kalıcı bir etkisi olduğu açıkça görülüyor. Bugün teoriyle pratik arasındaki diyalektik ilişki olarak adlandıracağım şeyi benimsememi sağlayan, tam da bu yaklaşımdı.

Ailem, Vietnam Savaşı’na karşı çıkan liberal çevreden. Kapitalizm karşıtı veya emperyalizm karşıtı olmasalar da, şirketler âlemine sonuna kadar karşı olan isimlerdi. Babam, aynı zamanda üniversitede mimarlık dersleri veriyor, küçük bir tasarım-inşaat firması işletiyor. Dolayısıyla annem-babam, sınıfsal statü açısından küçük burjuvadır. Çağdaş topluma dair birçok haklı eleştirileri var, onlardan kâr hırsının toprağı ve çevreyi nasıl yok ettiği konusunda çok şey öğrendim. Ancak, öncelikle bir tür kendin yap yaklaşımı üzerinden, şirketlerin gaspı olarak gördükleri şeye karşı direniyorlar ki bu da beni oldukça etkiledi. Bununla birlikte, her şeyin ticarileşmesinin üstesinden gelebilecek daha geniş bir siyasi projeyi benimsemiyorlar. Sınıfsal statüleri buna mani oluyor, ayrıca, ideolojik düzeyde sosyalizmi reddediyorlar. Bu şekilde şartlandırılmışlar. (ABD geriledikçe, bu şartlandırma girişimlerinin daha fazla alıcısı olmuşlar.)

Yeni kitabınızda şiddetle eleştirdiğiniz bazı kişilere bir zamanlar olumlu yaklaşıyordunuz. Bunlar arasında bazı profesörleriniz ve akıl hocalarınız da var. Bu akademisyenlere yönelik değerlendirmenizi hangi tecrübeleriniz değiştirdi?

Iowa’da üniversiteye gittiğimde, yaşıtlarımın gerisinde kaldım. Birçoğunun düşünsel-teorik uğraşlara ayıracak daha fazla zamanı vardı. Kansas kırsalındaki bir lisede aldığım eğitimden daha iyi bir örgün eğitim almışlardı (gerçi ben, el emeği ve işçi sınıfı toplulukları hakkında çok daha fazla şey biliyordum). Özellikle doksanlı yılların ortalarında yüksek lisans eğitimime başlamak için Paris’e taşınmama imkân sağlayan bir burs aldığımda, sık sık geride kaldığımı ve kendi kendime öğrenmem gerektiğini hissettim. Bu nedenle, tarihe ve sosyal bilimlere yönelmeden evvel, Bir çiftçi çocuğunda görülecek türden, kendimi cezalandırmayı esas alan çalışma ahlakı temelinde, Fransızca ve diğer dilleri öğrendim, ayrıca, felsefe tarihi ve beşeri bilimler alanlarında da yoğun bir okuma yaptım.

Radikal söylemlere ilgi duyuyordum, ama aynı zamanda oldukça kafam karışmıştı. Bir yandan, geriye dönüp baktığımda, sömürüyü ve baskıyı anlamak, bunlarla mücadele etmek için teorik araçlar aradığımı görüyorum (cinsiyet, cinsel yönelim ve ırk sorunları benim açımdan küçük yaşlardan beri önemliydi). Ancak aynı zamanda, o kadar çok sembolik sermayeye sahip, değerli ve sofistike söylemlere de ilgi duyuyordum ki, bu söylemler beni kaçmak istediğim bedensel emek bataklığından kopartıyordu (inşaat işçisi ve yarı zamanlı bulaşıkçı olarak çalışmaya devam etmem, o bataklığı bana sürekli hatırlatıyordu).

Üniversitede, Jacques Derrida’nın hem ABD’de edindiği şöhretiyle hem de çalışmalarının karmaşık yapısı nedeniyle, yaşayan en radikal düşünür olduğunu düşünmeye başladım. Paris’e taşındığımda, onun gözetiminde yüksek lisansıma başladığımda, Derrida ve takipçilerinden çok etkilendim. Sonuçta, sembolik sermayesi veya elit eğitimi olmayan bir taşralıydım, bu yüzden Paris’teki aydın mahfilinde epey kültürsüz ve geri kafalı biriymiş gibi duruyordum.

Ancak, sınıf ve kültürel güvensizliklerle boğuşan birinin öfkesiyle, aynı zamanda sağlıklı ilerleyen kendi kendine öğrenme çabası ve otorite karşıtlığıyla donanmış olarak çalıştım ve kısa süre sonra Derrida’nın iddiaları ile yorumladığı metinler arasında tutarsızlıklar fark etmeye başladım. Almanca, Yunanca ve Latince orijinal metinler üzerinde çalışmayı da içeren titiz bir ampirik doğrulama süreciyle, tez danışmanımın, kendi kuşağının diğer büyük Fransız düşünürleri gibi, metinleri önceden oluşturulmuş teorik çerçevesine uydurmaya zorladığını, böylece onları yanlış yorumladığını fark ettim. Ayrıca, bilgi üretiminin ve dolaşımının kurumsal tarihini inceleyerek, giderek daha materyalist bir analiz biçimine yöneldim. Doktora tezimde ve ilk kitabım Logique de l'histoire’de [“Tarihin Mantığı”] açıkladığım gibi, Derrida’nın teorik pratiğinin büyük ölçüde içinde faaliyet yürüttüğü maddi sistemin tarihinin bir sonucu olduğunu net bir biçimde gördüm.

Aynı zamanda, geniş siyasi dünyaya yönelik ilgim de giderek arttı. Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı kitabımda yer alan kısa otobiyografik bölümde anlattığım gibi, 11 Eylül 2001, önemli bir dönüm noktasıydı. Fransız Teorisi üzerine aldığım ilk elden eğitimin (bu geleneğin yaşayan diğer önde gelen isimleriyle de seminerlere katılıyordum) dünya siyasetini, özellikle emperyalizmi anlama konusunda yetersiz kaldığını anladım. Gezegenin büyük bir kısmında olan bitene dair herhangi bir fikrim yoktu. Ama düşünce-teori alanının elitlerinin önemli ve kıymetli söylemlerinin incelikli yanlarını ayrıntılı bir biçimde idrak edebiliyordum. Samir Amin gibi isimleri giderek daha çok okudum. Bu yazarlar, benim için birçok şeyi açıklığa kavuşturdular, ancak teorik ve pratik gelişimim, Slavoj Žižek gibi Batılı Marksistleri okumak zorunda olduğumdan, halen daha tutuktu.

Losurdo gibi siz de “Batı Marksizmi” terimini kullanıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz? Sadece coğrafi bir farklılığa mı işaret ediyorsunuz?

Batı Marksizmi, emperyalist merkezde ortaya çıkan, kültürel emperyalizm yoluyla dünyaya yayılan Marksizmin özel bir biçimidir. Kapitalizmin tarihi, dünyanın Batı Avrupa ve ABD harici kalan kısmının az gelişmesine neden olmuş, bu emperyalist merkezleri geliştirmiştir. Birinciler, dünyanın geri kalanından doğal kaynakları ve emeği çok düşük bir bedelle ele geçirmiş veya güvence altına almış, çevre ülkeleri ise malları için bir pazar olarak kullanmış, ve Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e uluslararası bir değer akışı meydana getirmiştir. Bu durum, Engels ve Lenin’in merkez ülkelerde “işçi aristokrasisi” olarak adlandırdığı, yani koşulları çevre ülkelerdeki işçilerinkinden daha üstün olan küresel işçi sınıfının üst tabakasının oluşmasına yol açmıştır. Bu üst tabakadaki işçiler, doğrudan veya dolaylı olarak, az önce bahsedilen değer akışından faydalanmaktadır. Dünya işçi sınıfında oluşan bu tabakalaşma, merkezdeki daha ayrıcalıklı işçilerin emperyalist dünya düzenini korumakta maddi bir çıkara sahip olduğu anlamına gelmektedir.

Batı Marksizmi, işte bu maddi bağlamda ortaya çıkmıştır. Losurdo, Batı Marksizminin izlerini, önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki rekabetçi çatışmayı ifade eden Birinci Dünya Savaşı dönemindeki sosyalist hareket içinde ortaya çıkan ayrışmaya dek büyük bir ustalıkla takip eder. Avrupa’daki işçi sınıfı hareketinin liderlerinin çoğu, işçileri savaşı desteklemeye teşvik etmiş, hatta bazıları sömürgeciliği savunarak, isteyerek veya istemeyerek, ulusal burjuvazilerinin çıkarlarıyla aynı safta yer almışlardır. Lenin, revizyonist ve anti-Marksist olarak tanımladığı bu eğilimlerin en sert eleştirmenlerinden biriydi. Bunlara karşı güçlü bir sloganla karşılık verdi: “Savaşa hayır, sınıf savaşına evet!”

Batı Marksizmi, Küresel Güney’dekilerin, özellikle de kendilerini sosyalist ilan edenlerin egemenliklerini güvence altına alma ve özerk bir kalkınma yolunu izleme mücadelesini desteklemeyi reddetme eğiliminde olduğu için, çoğu zaman “anti-emperyalizm karşıtlığı” olarak adlandırabileceğimiz bir yönelime sahip olagelmiştir. “Anti-emperyalizm karşıtlığı”ndaki çifte olumsuzlamanın, Batı Marksistlerinin fiilen emperyalizmi destekleme eğiliminde olduklarını anlamak için, meşhur “olumsuzlamanın olumsuzlanması” hakkındaki akademik tartışmalar konusunda uzman olmanıza gerek yok.

Bu eğilim, tartışmasız bir şekilde, son yüzyılda daha da yoğunlaştı. Lenin’in eleştirdiği revizyonistler, örgütlü siyasete derinden dâhil olmuşken, daha sonraki Batılı Marksistlerin çoğu akademiye çekildi ve burada kendi Marksizm versiyonlarını baskın kıldı. Batı Marksizmi, sosyoekonomik temel ve emperyalist dünya düzeni tarafından yönlendirilirken, aynı zamanda emperyalist üst yapı eliyle de beslenmiş ve şekillendirilmiştir. Bu da devletin siyasi-hukuki aygıtı ve (terimin en geniş anlamıyla) kültürü üretip yayan kültürel aygıta işaret eder. Son kitabımın önemli bir bölümü, önde gelen emperyalist ülkelerin üst yapılarının ve bunların Lenin’in savunduğu Marksizm versiyonuna karşı ideolojik savaş silahı olarak Batı Marksist söylemlerini nasıl desteklediklerinin analizine ayrılmıştır. Kapsamlı arşiv araştırmaları gerektiren bir bilgi üretimi ve dağıtımının politik ekonomisiyle ilgilenerek, kapitalist sınıfın ve burjuva devletlerinin, anti-emperyalist Marksizme (yani Marksizmin tamamına) karşı sınıf mücadelelerinde Batı Marksizmini ne ölçüde doğrudan “anti-emperyalizm karşıtı” bir müttefik olarak desteklediği gerçeğinin üzerindeki örtüyü kaldırmaya çalıştım.

Aydınlar ve örgütleyiciler, Batı Marksizminin güçlü emirlerine maruz kalıyorlar, ancak bunlara sıkı sıkıya bağlı kalmaya kararlı değiller. Gerçekten de Batı’da Batı Marksisti olmayan birçok Marksist var ve benim çalışmamın amaçlarından biri de ki Losurdo’nun çalışmaları da aynı amacı paylaşıyor, bu insanların sayısını artırmaktır. Kitabı okuyanlar, kendilerini Batı Marksizminin ideolojik kısıtlamalarından kurtarmak için kendi iradelerini harekete geçirme konusunda cesaret bulacaklardır.

Kitabın başlığı “Kimlerin düdüğünü çaldı?” sorusunu yöneltiyor. Burada aslında “Kimlerin borusu ötüyor? sorusu soruluyor. Kitabınız, bu ifadelerin Theodor Adorno ve Max Horkheimer gibi Frankfurt Okulu aydınlarının Marx’a ve sosyalizmin uygulandığı yerlerde olup bitenlere düşmanca pozisyonlar almaları için rüşvet aldıkları anlamına gelmediğini açıkça ortaya koyuyor. Bunun yerine, hegemonik bir sosyal sistemde, yani kapitalizmde, bilginin üretimine dair bir teori geliştiriyorsunuz. Teorik analizinizi ve önde gelen sol aydınların kapitalist hegemonyayı nasıl ve neden mümkün kıldıklarını tam olarak açıklayabilir misiniz?

Adorno ve Horkheimer gibi isimlerin önderliğindeki Frankfurt Okulu’nun geliştirdiği eleştirel teori, Batı Marksizmine temel bir katkı sunmuştur, ben de tam da bu nedenle kitabın bir bölümünde bu katkıya odaklandım. Metodolojik yaklaşımımın, bireysel özgürlüğü determinizmle karşı karşıya koyan baskın liberal ideolojiyi kesinlikle reddettiği konusunda tamamen haklısınız. Aydınların ya tamamen özerk hareket ettiği ya da dış güçler tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiği fikri, maddi gerçekliğin diyalektik karmaşıklıklarını göz ardı eden, alabildiğine basitleştirici bir yaklaşımdır.

Araştırmam, ABD’deki ulusal güvenlik devletinin ve daha da özelde CIA’in tarihiyle ilgili olduğu için, bazı okurlar, aydınların kukla olduğunu, CIA’in perde gerisinde büyük kukla ustası rolünü oynadığını iddia ettiğimi varsayıyor. Bu, kesinlikle doğru değil. Kitap, baskın bilgi üretim, dağıtım ve tüketim sisteminin maddi bir tarihini sunuyor. Aydınlar faaliyetlerini içinde yaşadıkları bu sistemde yürütüyorlar. Aydınlar, bu sistem içinde eyleme geçme ve seçim yapma yeteneğine sahipler, sistemi yapılandıran ödül ve cezalara çeşitli şekillerde tepki verirler. Kitap, özne ile sistem arasında diyalektik bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Sistem, hiçbir şekilde tarafsız değil, bilâkis, emperyalist dünya düzeninin üst yapısal bir uzantısı olduğundan, hedeflerine katkıda bulunan özneleri ödüllendiriyor. Bu anlamda, anti-emperyalist aydınlar birer kukla değiller, sadece sistem içinde yükselmek için öznenin oportünist olmasını gerekli kılan maddi kurumlar dâhilinde faaliyet yürütüyorlar. Başka bir deyişle, sistemin talep ettiklerini ona vermek ve reddettiklerini reddetmek suretiyle ilerleme yolunu seçiyorlar.

Emperyalist merkez içinde kariyer yapmaya ve toplumsal merdiveni tırmanmaya çalışan, tüm yatırımını bu becerisine yapmış olan sol aydınlar hayatta kalma meselesi olarak, sistemde yol almayı öğrenmek zorundadırlar. Hepsi komünizmin kabul edilemez olduğunu, reel sosyalizmi savunmaktan, hatta titizlikle incelemekten bile hiçbir şey kazanılamayacağını biliyorlar. Mevcut kurumlar içinde sol bir pozisyon işgal etmek istiyorlarsa, eleştirinin sol sınırına saygı duymaları, ve ideal olarak bu sınırı denetlemeleri gerekiyor. Eğer radikallerse, genellikle radikal şifacılar olarak hizmet ederek daha hızlı ilerliyorlar, yani saygın ve kabul edilebilir siyaset alanında potansiyel radikalliğe deva bulmaya çalışan, “radikal”i komünist olmayan solun terimleriyle yeniden tanımlayan aydınlar olarak hareket ediyorlar. Bütün bunlar, (gerçek) bir alternatif olmadığı için kapitalizmle, hatta emperyalizmle uzlaşmaya yol açma eğilimindedir.

Emperyalist teori endüstrisi bünyesinde önde gelen bir sol aydın olabilmek için bireylerin bu sistemin protokollerine uyması, kendi iradelerini bu uyumu sağlama yönünde devreye sokmaları gerekir. Araştırmalarım, bir yandan da bu modelin sadece Batı Marksizmi ve Fransız Teorisi geleneğiyle değil, aynı zamanda tüm öncü söylemleriyle (postkolonyal çalışmalar ve liberal lubunya teorisinden dekolonizasyon teorisine, yeni materyalizme vb.) çağdaş radikal teoriyle de uyumlu olduğunu göstermektedir. Teori piyasası, bu düşünürleri ve gelenekleri ne kadar farklı ve hatta uyumsuz olarak sunsa da, bunlar, en önemli ideolojik yönelimleri olan antikomünizm konusunda ortak bir noktada buluşmaktadırlar.

Kitabınızdaki en uzun bölüm, sizin deyiminizle, “Batı Marksizminin Öttürdüğü Radikal Düdük”, Herbert Marcuse’ye ayrılmış. Marcuse’ye yönelik eleştiriniz, altmışların Yeni Sol’unun önde gelen felsefecilerinden ve savunucularından biri olması ve Angela Davis’in profesörü, akıl hocası ve sırdaşı olması göz önüne alındığında, tartışmalara yol açacak gibi görünüyor. Kitabınızın yayımlanmasından önce bile, eleştirmenler, Marcuse hakkındaki görüşlerinize düşmanca yaklaşıyorlardı. Ona neden bu kadar çok dikkat çektiniz?

Marcuse, genelde Frankfurt Okulu’nun ilk kuşağının en radikal üyesi olarak tanımlanır. Bu nedenle, başlangıçta onun çalışmalarına ilgi duymuş ve hepsini büyük bir ilgiyle okumuştum. Hayatının sonlarına doğru, Adorno ve Horkheimer gibi isimlerden oldukça solda yer alan bir dizi pozisyon aldı. Aynı zamanda, birçok insan gibi, CIA ile bağlantıları olduğuna ve kontrollü bir muhalefet biçimi olarak görev yaptığına dair söylentiler duymuştum. Söylentilerle yetinmeyip, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası talepleri ve arşiv araştırmaları yoluyla arşiv kayıtlarını incelemeye karar verdim.

İtiraf etmeliyim ki, yıllar içinde kitabın son bölümü haline gelen çalışmayı bir araya getirmeye ilk başladığımda, ben de biraz şaşırmıştım. Almanca yazılmış bazı mükemmel akademik çalışmaları okuyarak, Marcuse’nin uzun FBI dosyasını inceleyerek, Dışişleri Bakanlığı ve CIA kayıtlarına danışarak, Rockefeller Arşiv Merkezi’nde araştırma yaparak, Marcuse’nin ABD devleti için yaptığı çalışmalar hakkında sorulan sorularda samimiyetsiz davrandığını net bir biçimde gördüm. Aslında CIA ile düzenli olarak işbirliği yapıyordu. Tim Müller’in açığa çıkarttığı biçimiyle Marcuse, Ulusal Güvenlik Tahminleri Birimi’nin (ABD hükümetinin en üst düzey istihbarat biriminin) hazırladığı rapora katkı sunmuştu. ABD’deki ulusal güvenlik devletiyle olan işbirlikleri, üniversitede bir pozisyon elde ettiğinde sona ermedi ve hayatının sonuna kadar mevcut veya eski devlet görevlileriyle yakın bağlarını sürdürdü. Ayrıca, yakın arkadaşı ve uzun süreli bir CIA danışmanı olan Philip Mosely ile birlikte çalıştığı Rockefeller Vakfı’nın Marksizm-Leninizm Projesi’nin önde gelen aydınıydı. Son derece iyi finanse edilen bu Amerika kaynaklı projenin misyonu, Marksizm-Leninizme karşı Batı Marksizmini uluslararası alanda tanıtmak ve desteklemekti.

Marcuse’nin Sovyet karşıtlığı ve güçlü anarşist eğilimlerine yıllardır eserlerini okuduğum için çok aşina olmama rağmen, bu araştırmaya onun küresel sınıf mücadelesi içindeki konumuna dair önceden belirlenmiş bir fikirle girmedim (hatta ona dair görüşüm, radikalliğiyle ilgili genel kabul görmüş varsayımları daha fazla temel alıyordu). Bulgularım ve bunların emperyalist teori endüstrisinin derinlere kök salmış antikomünizmi üzerine gelişen bir tezi pekiştirmeye katkıları göz önüne alındığında, onun durumunu ayrıntılı olarak ele almam gerektiğini düşündüm. Bu da kendi siyasi evrimini ve FBI’ın gözetleme faaliyetlerini anlama çabasına ihtiyaç duyuyordu. Bu çaba, bir aydının kimi yönlerden emperyalizmin çıkarlarına hizmet ederken bir yandan da ne kadar radikal olabileceğini anlamamız için gerekliydi.

Bu bağlamda, eleştirel geri dönüşlere kesinlikle açık olduğumu ve bilginin sosyalleşmesine sıkı sıkıya inandığımı belirtmeliyim. Eğer birileri yorumuma katılmıyorsa ki eminim Marcuse’ye yatırım yapanlardan bazıları katılmıyordur, o zaman incelediğim tüm arşivi gözden geçirmeleri ve olguları açıklama yetisi yüksek, iç tutarlılığa sahip bir yaklaşımla değerlendirmeleri gerekiyor. Bu türden bir analiz ortaya konsa onu ilk okuyan ben olurum. Ancak, çalışmamı reddetmeleri, tüm kanıtların titiz bir şekilde incelenmesinden ziyade önsel varsayımlara dayanıyorsa, üzülerek söylüyorum ki, bu ciddi bir değerlendirmeyi hak etmiyor demektir, çünkü böylesi bir yaklaşım, dogmatizmin bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Günümüzde Batı Marksizmini destekleyenler arasında ki şüphesiz sosyal demokratların ve demokratik sosyalistlerin çoğunu bu kapsamda ele alabiliriz, var olan keskin ayrılıklar göz önüne alındığında, dünyayı kökten değiştirecek yol konusunda neler söylemek istersiniz? Uzlaşma mı gerekli? Batı Marksizmini eleştirmeye devam eden bağımsız ve küresel bir radikal sola mı ihtiyaç var?

İşte en önemli soruya geldik. Teori, kitleleri kavradığında dünyada gerçek bir güç haline gelir. Kitabım, birçok yönden ABD’nin emperyalist egemenliğinin hüküm sürdüğü bir çağda solun yeniden şekillenme sürecini ele alıyor. Kitabın ikinci yarısı Batı Marksizmine odaklanırken, eser bir bütün olarak, CIA’in terminolojisini kullanacak olursak, “saygın” yani “komünist olmayan”, kapitalizmin, hatta emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu bir solun yeniden tanımlanmasıyla ilgilidir. Aydınların bu yöne nasıl sürüklendiğinin tarihi, sadece kendi başına değil, daha genel manada sol hakkında ortaya koyduğu şeyler nedeniyle de önemlidir. Bugün solun büyük bir kısmı tümüyle uyumludur.

Öyleyse asıl görev, anti-emperyalist ve anti-kapitalist olan gerçek solu yeniden canlandırmaktır. Bu, özellikle karşımızdaki güçler göz önüne alındığında, devasa bir görevdir. Ancak bunu başaramazsak, nükleer kıyamet, yoğunlaşmış toplumsal katliam, ekolojik çöküş veya diğer kapitalist güdümlü güçler yoluyla insan yaşamı ve diğer birçok yaşam formu yok olacaktır.

Bu duruma layıkıyla karşılık verebilmek için en az üç önemli sorunu çözüm sunmamız gerekiyor. İlk sorun, bu kitabın ana odak noktası olan teori sorunudur. Çağdaş teori, genel olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmle bağını kopartmış haldedir, üstelik tarihsel materyalizm, genelde demode, dogmatik, indirgemeci, basit, totaliter vb. olarak karalanmıştır. Daha da kötüsü, Marksizmin kendisi, oportünistlerle işbirliği içinde çalışan gerici güçler tarafından ele geçirilmiş ve moda bir kültürel meta haline getirilmiştir. “Batı Marksizmi” veya “kültürel” Marksizm ki bu da anti-komünist, kapitalizmle uzlaşmacı ve bazen açıktan emperyalist, hatta faşisttir. Kültürcülük en üstün konumdayken, sınıf analizi bir kenara atılmıştır. Dahası, bu, kesinlikle sadece akademiyle sınırlı bir sorun da değildir, çünkü örgütçülerin dünyası, bu anti-komünist ideolojilerden derinden etkilenmiştir. Bu bağlamda, kitabım, bu tür gerileme eğilimlerini ortadan kaldırmayı, diyalektik ve tarihsel materyalist gelenekle bağı yeniden kurmayı, metodolojik katkılarını geliştirmeyi ve çağdaş dünyadaki emperyalist üst yapının analizini derinleştirmeyi amaçlamaktadır.

Diğer iki sorun ise örgütlenme sorunu ve Brecht’in biçimin pedagojisi dediği meseledir. Kapitalist dünyanın büyük bir bölümünde, parti biçimi, demokratik merkeziyetçilik, hatta genel olarak hiyerarşik siyasi örgütlenmeler ya terk edilmiş ya da kenara itilmiştir. Ancak, disiplinli ve kolektif güç inşa eden örgütlenmeler olmadan solun mücadele edip kazanmasının hiçbir yolu yoktur. Bu örgütlenmeler, insanları bir araya getirebilmeli, onları eğitebilmeli ve kaderlerini kendi ellerine almaları için güçlendirebilmelidir. Bütün bunlar, biçimleri aracılığıyla insanlarla gerçekten bağlantı kuran ve onları dünyayı değiştirmek için kolektif eyleme katılmaya motive eden iletişim, kültürel ifade ve örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyar. Kitabım, öncelikle teori sorununa odaklanırken, örgütlü bir sol siyasetin hayati önemini de vurgulamakta ve fiilen var olan sosyalizm biçimindeki önemli kazanımlarını öne çıkarmaktadır. Ayrıca, kitabın ilgi çekici bir anlatı sunmasını ve insanları daha iyi bir dünya inşa etmek için kolektif mücadeleye dâhil eden keyifli bir okuma olmasını umuyorum.

Bu aydınlatıcı röportaj için teşekkür ederim.

Bu mükemmel sorular ve yaptığınız tüm çalışmalar için ben teşekkür ederim!

Kaynak

0 Yorum: