Giriş
Fransız
Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü, İran Devrimi’nin onuncu yıldönümüyle
çakıştı. İlk devrim, genelde toplumsal ve dönüştürücü devrimin kusursuz örneği
olarak görülürken ikincisi, teorik ve politik açıdan sorunlu kabul ediliyor.
Ekim Devrimi, birçok yönden öncü devrim iken İran Devrimi, gerici bir
gelişmeymiş gibi ele alınıyor.
Marksizm
devrimi, hem yeni toplumsal üretim ilişkileri hem de yeni bir politik sistem,
bilinç ve değerler oluşturmak için ileriye doğru atılmış bir adım olarak
görüyor.
Bu
bağlamda, İran’da yaşanmış olan olayları “devrimci” olarak nitelendirebilir
miyiz? 1977-1979 arası dönemde (ve sonrasında) ne tür bir devrim gerçekleşti?
Molla iktidarını ilerici kabul edebilir miyiz? İran Devrimi’ni İran işçi
sınıfının kurtuluşu için verilen mücadelede ileriye doğru bir adım olarak
görebilir miyiz? Tüm bu sorular üzerinden İran Devrimi’nin bir anomaliyi ifade
ettiğini açıktan dile getirebiliriz.
Marksistler,
gözlemlenmiş ve teorize edilmiş önemli devrimleri genelde burjuva devrimleri
veya sosyalist devrimler olarak kategorize ediyorlar.[1] Bu ayrımda devrimin
ideolojisi, liderliği, programı, sınıfsal zemini ve yönelimi, ayrıca rejim
değişikliği sonrası toplumsal değişimde yaşanan değişimler belirleyici rol
oynuyor.
Bir
de modernite ile devrim arasında bir ilişki söz konusu. Marx ve Engels’in Komünist
Manifesto’da tartıştığı bu ilişkiyi Marshall Berman Katı Olan Her Şey
Buharlaşır isimli kitabında ele alıyor, Perry Anderson, son makalesinde bu
ilişkiye dair düşüncelerini ortaya koyuyor.[2]
Devrim
ve toplumsal değişim meselelerini inceleyen bazı akademisyenler (Banington
Moore, Theda Skocpol, Charles Tilly, Ellen Kay Trimberger, Susan Eckstein)
Marx’tan aldıkları fikirler üzerinden, devrimlerin modernize etme rollerine
vurgu yaptılar. Bu açıdan bakıldığında da İran Devrimi, araştırmacıların önüne
kimi güçlükler çıkartıyor:
a.
Şah karşıtı ayaklanmanın önemli bir kısmında ortada ne belirli bir liderlik ne
de tutarlı bir program vardı;
b.
Devrimin toplumun yapısı açısından yol açtığı sonuç, ne burjuva ne de
sosyalistti;
c.
Tüm deney, modern ve Batılı olana karşıt bir şey olarak ele alındı. Peki İran
Devrimi’ne nasıl yaklaşılmalı?
Bu
makale, İran Devrimi’ni Üçüncü Dünya devrimlerinden de diğer tüm “büyük”
devrimlerden farklı, nev-i şahsına münhasır bir devrim olarak ele alan
yaklaşıma itiraz ediyor. İran Devrimi, tabii ki kendine has kimi özelliklere ve
niteliklere sahip. Örneğin bölgede “politik İslam”ın geliştiği bağlamın ürünü.
Ama bir yandan da bu devrim, Ortadoğu’yu öngörülemez ve idrak edilemez bir
“Öteki” olarak gören hâkim şarkiyatçı bakış açısına itiraz ediyor.
İran
Devrimi’ne has özellikler ve devrimin ortaya koyduğu sonuç (esasında
Ortadoğu’da açığa çıkan politik İslam olgusu) bölgede kapsamlı ve eksiksiz bir
biçimde işleyen burjuva devriminin olmadığı gerçekliği üzerinden idrak
edilmeli.
Ben,
bir yandan da Devrim’in “gerici” olarak tanımlanmasına da karşı çıkıyorum.[3]
Bu anlamda ben, 1977-1979 arası dönemde Şah’a karşı bir politik devrimin
gerçekleştiğini, bu devrimin güçlü Üçüncü Dünyacı dayanaklara sahip, popülist,
antiemperyalist ve şah karşıtı olduğunu söylüyorum.
Kendiliğinden
başlayan ve birbirinden farklı eğilimleri içeren devrim, modernleşme veya
demokratikleşme konusunda net bir programa sahip değildi ama her yönüyle
özgürleştirici bir devrimdi.
Devrim,
farklı sınıfları içerdiği, sınıfları dikine kesen bir ideolojik hattı takip
ettiği, küçük burjuva görüşlere dayandığı, halkın yüceltilmesi, bağımsızlık,
hürriyet ve cumhuriyet gibi talepleri dillendirmesi sebebiyle popülistti.
İslami hareketin dili ve örgütsel kaynakları kaçınılmaz olarak şah karşıtı
harekete hâkim oldu. Ayetullah Humeyni, devrimin son aşamalarında devrimin
karizmatik lideri haline geldi, ama sınıf-devlet-politik iktidar meselesi
hiçbir şekilde çözüme kavuşturulamadı. Hatta birden fazla yapının egemenlik ve
iktidar için verdiği mücadele 1981’e dek devam etti. İslamizasyon süreci,
“İslami kültür devrimi”nin başlatıldığı Nisan 1980’de çıkış aldı.
İslamizasyon,
İslamcıların eksik tanımladığı ve tartıştığı İslami norma politik sistemi,
değerleri ve mülkiyet ilişkilerini uydurmayı, yani mevcut toplumsal yapıları
dönüştürmeyi ifade ediyordu. Bu anlamda, İran’da iki devrim gerçekleşti. İlki,
Perry Anderson’ın “tam zamanında yapıldığını”[4] söylediği, Şah karşıtı
popülist devrimdi, ikincisi ise İslamizasyon sürecinin başvurduğu yöntemlerle
toplumu dönüştürme girişimiydi.
Ben,
bu noktada İran Devrimi ile İslam Cumhuriyeti arasında analitik ve politik bir
ayrım yapanlara karşı İslam Cumhuriyeti’nin belli yönlerden İran Devrimi’nin
uzantısı olduğunu, bu sebeple (meclis, anayasayı esas alan güçler ayrılığı,
herkese oy hakkı, seçimler gibi) Devrim’in talep ettiği modern hususları
içerdiğini söylüyorum.
Bu
makale, bu anlamda, devrimin popülist niteliğine ve devrim öncesi gelişmelerden
kaynaklı olarak güç mücadelesinin ortaya koyduğu sonuç üzerinden, İran
Devrimi’nin en iyi haliyle “İslami popülizm” olarak tarif edilebilecek,
çelişkilerle malul yeni bir toplumsal düzenin inşa edildiğini ortaya
koyuyor.[5] Dahası, kendisine rağmen İslam Cumhuriyeti, modern karşıtı bir olgu
değil, olamaz da.
Devrimin
Kökleri
İran
Devrimi’nin niteliği, İslam Cumhuriyeti’nin süper güçlere yönelik düşmanlığı,
mollaların liberaller ve solcularla giriştiği iktidar mücadelesinin sonucu
olarak, o mollaların kaynaklara ve kurumlara erişim imkânı bulması, esasında
yüzyılın başından beri İran’da yaşanan olayların bir sonucuydu. Yakın dönemde
İran’ın siyasi tarihine baktığımızda, Moore’un “bastırılmış tarihsel alternatifler”
dediği şeyin öne çıktığını görebiliriz.[6]
İçteki
sınıf mücadeleleri ve politik mücadeleler, yabancı güçlerin hâkim olduğu
gerçeklikte ve eşitsiz sosyo-ekonomik gelişim süreci bağlamında cereyan
ettiler. Anayasa Devrimi (1906-1911) İran’ın yakın dönem siyasi tarihinde dönüm
noktasını ifade ediyordu. Devrime aydınlar, pazar esnafı ve bazı mollalar
destek verdiler. Öte yandan, Şeyh Fazlullah Nuri ismindeki bir molla, anayasacılar
tarafından, anayasal düzene itirazı ve İslam devletine yönelik ısrarı sebebiyle
idam edildi. (Doğal olarak bu kişi, bugün İslamcı iktidar tarafından kahraman
ve şehit kabul ediliyor.)
Anayasal
şahlık düzeni ve İran’ın egemenliğinin altındaki toprağı İngilizlerin ve Çar
yanlısı Rusların müdahaleleri kaydırdı. İkisi de Kaçar hanedanının itirazıyla
yüzleşti. Sovyet Rusya’nın 1917’de Çar yanlısı emperyalist politikaları iptal
etmesi sayesinde ülke biraz rahatlasa da İngilizler, petrol sanayii üzerindeki
kontrolünü güvence altına almak için dolaplar çevirmeye devam ettiler.
Parlamento
ve cumhuriyet deneyimi kısa sürdü. Süreç, İngilizlerin kontrolündeki Kazak
Tugayı’nın komutanı Rıza Han’ın 1928’de kendi kendisini tahta oturtmasıyla kesintiye
uğradı. Rıza Şah, modern bir orduya, gelişen bir bürokrasiye sahip merkezi bir
devlet kurdu. İlk üniversiteyi açtı, yollar, demiryolları ve hafif sanayii inşa
etti. Bunları yaparken bir yandan da sosyalist ve komünist partileri, özgürlük
mücadelesi veren etnisite temelli hareketleri ve yeni gelişen sendika
hareketini ezdi.
Bu
yukarıdan gelen talimatlarla ilerleyen modernleşme süreci derinlikten ve
kapsamdan yoksundu. Feodal ilişkilere dokunulmadı. Dahası, Rıza Şah
malikaneleri, köyleri ve ormanları şahsi kullanımına tahsis etti. Pehlevi
ailesi, bu sürecin sonunda en önemli toprak sahiplerinden biri haline geldi.
İran’ın
egemenliği, bir kez de 1941 yılında ayaklar altına alındı. O yıl Müttefik
Kuvvetler, İran’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalma politikasına karşı
çıktı. Bunun üzerine İngilizler güneyden, Sovyet güçleri kuzeyden, Amerikan askerleri
ise orta bölgeden ülkeyi işgal ettiler. 1941-1953 arası dönemi kapsayan bu
fetret devrinde parlamento açık kaldı. Bu sayede sosyalist ve komünist
partiler, milliyetçi politika, militan sendikalar ve etnisite temelli özgürlük
hareketleri soluk alma fırsatı buldular. 1941-1946 arası dönemde İran’ın Sovyetler
yanlısı komünist partisi Tude (Kitle) partisi hızla büyüdü. Ayrıca ülke,
1945-1946’da Kürdistan’da Mahabad Cumhuriyeti’nin ve Azerbaycan Özerk Cumhuriyeti’nin
doğuşuna ve çöküşüne tanıklık etti. Her ikisi de etnisite temelli özyönetim
deneyimiydi.
1946’da
Kızıl Ordu’nun ülkeden çekilmesi sonrası iç siyasetteki tartışmalar daha da
yoğunlaştı. Genç şah (Muhammed Rıza Pehlevi) konumunu güçlendirmeye çalıştı. Birçok
başbakan gelip gitti (hatta bir tanesi suikast neticesinde öldü).
Tude,
o dönemde Sovyetler’e petrol konusunda taviz verilmesi fikrini savunuyordu. Başında
Milli Cephe lideri Muhammed Musaddık’ın bulunduğu milliyetçilerse petrol
sanayiine İran’ın sahip olmasını, kontrolün devlete geçmesini sağlayacak bir
yasa çıkartmaya çalışıyorlardı.
On
altıncı Meclis, 1951’de petrolün millileştirilmesi, İngiltere-İran Petrol
Şirketi’ne el konulması ve Musaddık’ın başbakan olması yönünde oy kullandı.
Batı, İran petrolünü boykot etti, İngilizler ve Amerikalılar hilelere
başvurdular, milliyetçiler, komünistler ve mollalar arasındaki gerilimler
arttı, Şah ve ikiz kız kardeşi Eşref Pehlevi kendi planlarını yürürlüğe koydu. Nihayetinde
Ağustos 1953’te CIA destekli darbe, söz konusu fetret devrine son verdi. Parlamentarizm
ve demokratikleşme sürecini bitirdi. Böylelikle ikinci diktatörlük dönemi başladı.
Eğer darbe yapılmamış olsaydı, süreç çok farklı bir İran meydana getirecekti.
İkinci
Pehlevi rejiminin niteliği ve temel özellikleri sonrasında yaşanan gelişmelere
önemli etkilerde bulundu. Alabildiğine merkeziyetçi olan bu rejim,
antidemokratik, otokratik ve şahıs üzerine kurulu bir yapıydı. Emperyalizme bağımlı
olan kapitalist düzen Amerika yanlısıydı, eşitlik fikrine itiraz ediyordu, ayrıca
liberallerin veya solun politik süreçlere katılımına şiddetle karşıydı.
Milli
Cephe ve Tude yok edildi. Sonrasında bu iki yapı, sürgünde ve yeraltında faaliyet
yürütebildi. Tude’ye meyilli Sendikalar Konfederasyonu dağıtıldı. Hızla sarı
sendikalar örgütlendi. Millileştirme işleminden vazgeçilmese de sürecin dizginleri
güneydeki petrol sahalarından çıkartılan ham petrolü satın alıp rafine eden ve
dağıtan büyük uluslararası petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma teslim
etti. (Abadan rafinerisi daha çok iç tüketime yönelikti).
Ellilerin
ortalarında rejim, SAVAK isminde bir gizli polis teşkilatı kurdu. Eskiden militan
mücadelenin yoğun olduğu fabrikalar ve iş yerleri emekliye ayrılmış askerler ve
SAVAK ajanları eliyle düzene sokuldu. Böylelikle devlet, bağımsız sınıf örgütlerinin
doğmasına imkân vermedi.
Yeni
iş başı yapan Kennedy yönetimi, Şah’tan sosyo-ekonomik reformları yapmasını
istedi. ABD, bu süreçte Amini’nin başında olduğu, ABD’nin de desteğini arkasına
alan bakanlar kurulu, aslında popülist bir isim olan tarım bakanı Hasan
Arsancani’nin hazırladığı tarım reformu kanununa destek sundu. Beş ayrı reform
daha yapıldı: kadınlara oy hakkı verilmesi, fabrika işçilerine kâr payı
dağıtılması, ormanların millileştirilmesi, okuma-yazma kampanyası ve kamu
sektörüne ait fabrikaların satılıp toprakları elinden alınan toprak sahiplerine
tazminat verilmesi gibi adımlar atıldı. Tüm bu reformlar, sonrasında “Beyaz Devrim”
olarak anıldı. Alınan kararlar, Ocak 1963’te referanduma sunuldu. Ruhullah
Humeyni gibi önemli mollalar Beyaz Devrim’e karşı çıktılar. Onların asıl hoşuna
gitmeyen husus, mollalara ait olan kimi toprakların yitirilmesini ifade eden
toprak reformuydu. Ayrıca mollalar, kadınlara oy hakkı verilmesine ve Şah’ın
zorbalığına da karşı çıkıyorlardı. Yeni yeni toparlanmaya başlayan Milli Cephe
reformlara destek verdi ama reformların anayasal zeminden yoksun olarak
uygulamaya konulmasına itiraz etti. Tüm bu itirazlara karşın, halkın çoğunluğu
reformlara destek verdi.
Aynı
yılın bahar aylarında mollaların reformlara ve Şah’ın rejimine karşı yaptığı
eylemler neticesinde gerilim iyice tırmandı. Rejimi sert bir dille ve açıktan
eleştiren Humeyni, Şah’ın “tağut” olduğunu söylüyordu. Eylemlerde ve gösterilerde
darbe rejimine karşı çıkan başka kişi ve örgütler de yer aldılar. Haziran 1963’te
gerçekleşen ayaklanmaya öğretmenler, öğrenciler, yazarlar, pazar esnafı ve
mollalar katıldılar. Bu ayaklanma, 1977-1979’daki devrimin provasıydı.[7]
Ayaklanma
acımasızca bastırıldı ama tıpkı 1953 darbesi gibi hiçbir zaman unutulmadı. 1964’te
ülkede askeri projelerde yer almış, asker-sivil, tüm Amerikan vatandaşlarına
diplomatik dokunulmazlık bahşedildi. Kamuoyu, bu karara güçlü bir tepki
geliştirdi, öyle ki Şah’ın sözünden çıkmayan milletvekilleri bile yasanın
çıkmasını istemediler. Bir kez daha protestolar gerçekleştirildi. Bu süreçte de
en fazla sesi çıkan, en fazla görünür olan isim, Humeyni’ydi.
Neticede
Humeyni, sürgün edildi. Bir yıl Türkiye’de kalan Humeyni, Irak’ın Necef şehrine
geçti. 1978’e dek burada kaldı. Sonrasında ABD, İran’la kurduğu özel ilişkinin
faydalarını görmeye başladı. Sovyet sınırına istihbarat çalışmaları için bir
dinleme noktası kurdu. Bunun karşılığında Şah, istediği askeri teçhizata
kavuştu, bu teçhizatın maliyetini İran petrolünden gelen gelirden karşıladı.[8]
Humeyni
gibi bir isim sürgündeydi ama mollalar, liberallerin ve solcuların rüyalarını
süsleyecek haklardan, yardımlardan ve imtiyazlardan istifade ediyorlardı. Özellikle
İkinci Pehlevi rejimi ile birlikte cami sayısı artmış, böylelikle mollalar da güçlenmişti.[9]
Ayrıca mollalar, din dersleri veriyor, hayır kurumları işletiyor, zekât
topluyor, vaaz veriyor, dini dergiler, gazeteler çıkartıyor, kitaplar basıyor,
devlete ait veya hükümetin kontrolündeki basılı ve elektronik medyaya erişim
imkânı buluyordu. Örneğin sonrasında İslam devriminin önde gelen ideologlarından
olacak olan Ayetullah Murteza Mutahhari, radyo ve televizyona çıkıyor, dergi ve
gazetelere mülakatlar veriyordu.
Zen-i
Ruz
[“Bugünün Kadını”] isimi popüler kadın dergisi sayesinde tüm kamuoyu, Mutahhari’nin
Batı ve Doğu’nun “tanrısız toplumlar”ındaki cinsiyetler arası ilişkilere dair
eleştirilerine ve İslami evlilikle ilgili görüşlerine vakıf oldu. Tahran kentinin
kuzeyinde faaliyet yürüten Hüseyniyeyi İrşad isimli okulda sonrasında İslam
Cumhuriyeti’ne liderlik edecek (devrim sonrası İslami Cumhuriyet Partisi’nin
lideri olacak olan) Ayetullah Beheşti ve (şuan İran cumhurbaşkanı olan)
Hüccetülislam Ali Hamaney gibi birçok isim dersler verdi. Paris’te eğitim görmüş
Müslüman sosyolog Dr. Ali Şeriati de hapse girmeden ve sürgün edilmeden önce bu
okulda hocalık yaptı.[10]
Çıkarttıkları
yayınlarda ve yaptıkları konuşmalarda Üçüncü Dünya’daki antiemperyalizminden
ilham alan, Batı’da eğitim görmüş mollalar ve onlarla ilişkili, molla olmayan
isimler, radikal-popülist bir İslami söylem geliştirdiler. Bu söylem, zulmü
mahkûm ediyor, yoksullara imtiyaz tanıyor, “Allah’ın hükümeti”nin kurulması
çağrısı yapıyor, Üçüncü Dünya’daki milli kurtuluş hareketlerine (ayrıca ABD’deki
Siyahların mücadelesine) sempatiyle yaklaşıyor, laikliği, materyalizmi,
komünizmi ve batılılaşmayı eleştiriyordu. Bu başlıklar üzerinden geliştirilen
fikirler, kentli yoksullarda, ümitsizliğe kapılmış geleneksel küçük
burjuvazide, dışlanmış işçilerde ve eğitimli orta sınıfın pasif ama içten içe
saldırgan üyelerinde karşılık buldu.
Bu
söylem Ali Şeriati, (Paris’te okumuş iktisatçı) Ebulhasan Beni Sadr ve Narodniklerle
benzer yönlere sahip olan İranlı yazar Celâl Âl-i Ahmed gibi isimlerin
fikirlerinden beslendi.[11] Garbzadegi [“Batı’yla Ağulanma”] isminde bir
kitap yazan Celâl Âl-i Ahmed, bu çalışmasında İran’daki batılılaşmış aydınlara
ve bürokratlara saldırıyordu. Bir anlayış ve fikir olarak garbzadegi,
İran’da faal olan politik sözlükçeye dâhil oldu. Yerleşikleşti. Devrim sonrası
bu terim, Müslüman olmayan ve/veya “yabancı” olan belirli kişileri, örgütleri
ve fikirleri aşağılamak için kullanıldı.
İslamcıların
faaliyetleri, kaynakları ve hukuki statüsü karşısında Tude yasaklı halinden
kurtulamadı. Fedailer ve Mücahidler gibi yetmişlerin başında kurulmuş olan
gerilla örgütleri, 1975 yılı itibarıyla neredeyse yok edilmişlerdi. Bu anlamda,
örgütlenme imkânlarının daha çok mollaların elinde bulunduğu koşullarda sol,
devrim patlak verdiğinde dezavantajlı konumdaydı.
Ama
gene de yeni gerilla örgütleri dâhil birçok sol örgüt, kitle örgütlemeyi,
kamuoyunu yönlendirmeyi bildi. Önemli sayılarda işçi ve köylü örgütledi. Bu, yorulmak
nedir bilmeden çalışan parti kadrolarının çalışmalarının ama aynı zamanda
kendisinden çok güçlü bir orduya, jandarmaya ve polise karşı yıllarca sürdürülmüş
olan silahlı mücadelenin ürünü Fedailer ve Mücahidlerin halktaki olumlu
imajının, halkın davasına zahit edasıyla bağlanmışlıklarının, kendilerini feda
etmişliklerinin bir ürünüydü. İşkencede ve girilen çatışmalarda birçok insan
şehit düşmüştü. Bu başarı, bir yandan da sosyalist geleneğin ülkede sahip
olduğu köklerin ve sergilediği azmin bir sonucuydu. İslamcılar redde tabi
tuttuğu modernite ve kapitalizmdeki gelişme var etmişti sosyalist hareketi.[12]
Yetmişlerin
ortasında bir dizi faktör bir araya geldi ve devrimci ayaklanma ile
sosyo-politik değişim için gerekli sahneyi kuracak olan olaylar dizisini, yani
devrimin yapısal kökenlerini meydana getirdi.
Yanlış
yönetilmiş bir süreç olarak tarım reformu, köylerin boşalmasına, yoksulların
Tahran’ın ve diğer büyük şehirlerin dış mahallelerine birikmesine neden oldu. Spekülasyon
ve enflasyon sebebiyle aşırı ısınmış olan ekonomi, ücretli orta sınıfı
eziyordu. Petrol gelirleri düştü. Resesyon, kalkınma projelerini ve inşaat
faaliyetlerini durdurdu. Birçok işçi boşa düştü, işsiz kaldı, bunlardaki öfke
iyice arttı.
Enflasyonla
mücadele etmek için hükümet pazardaki esnafı ve tüccarı hedef alan, vurgunculuk
karşıtı bir kampanya yürüttü. Hükümetin büyük kapitalistlere kredi vermesi,
küçük üreticiye ve pazara karşı ayrımcılık yapması, tüccarları ve esnafı
kızdırdı. Tahran’ın geleneksel pazarının sökülüp yerine süpermarketlerin
açılması fikri kulaktan kulağa yayıldı.
Bu
süreçte, paranoyak ve megalomanyak bir şahsiyet olarak Şah, zaten etkisiz olan
iki partili sistemi dağıttı, yerine “rönenans” olarak adlandırılan tek parti rejimini
getirdi. Ardından da tüm yurtseverleri bu partiye çağırdı, pazarın mali açıdan
bu yeni partiye katkı sunmasını istedi. Yarayı iyice deşecek bir hamleyle Şah,
Nisan 1976’da yeni takvimi duyurdu. Bu, halkta kafa karışıklığına ve öfkeye
sebep oldu.
Tüm
bunların yaşandığı gerçeklikte Amerikan başkanı Jimmy Carter, insan hakları
politikasını açıkladı ve İran’ın “sorunlu ülkelerden biri” olduğunu söyledi. Kendisini
güvende hissetmek isteyen Şah, halen daha Amerikan silahlarına talip olduğu
için liberalleşme adımlarının bir kısmına olur verdi. Şubat 1977’de birkaç yüz
politik tutsağı serbest bıraktı. Pehlevi devletinin yıkılmasıyla sonuçlanacak
süreç, böylelikle başlamış oldu.
Val Mukaddem
18
Mart 1989
Kaynak
[“Revolution
Today: Aspirations & Realities”, Socialist Register, 1989, Yayına
Hz.: Ralph Miliband, Leo Panitch ve John Saville.]
Dipnotlar:
[1] Akademide devrimle alakalı olarak geliştirilen teoriler, devrimin
sebeplerini/kökenlerini ve sonuçlarını belirli belirleyici unsurlara
bağlıyorlar: toplumsal sistem içerisinde, hayal kırıklıklarını saldırıya
dönüştüren (nispi yoksulluk, artan beklentiler, statüdeki değişkenlik, alt
sınıfa geçme gibi olgularda karşılık bulan) sosyo-psikolojik gerilimlere yol
açan eğilimlere, devleti baskı aygıtları üzerindeki kontrolünden mahrum
bırakan, eski rejimin başarıyla yıkılmasına sebep olan tarım krizi, savaş, ordunun
dağılması gibi yapısal faktörlere, politik çatışmaya ve birden fazla unsurun halkı
harekete geçirme, örgütleme ve kaynaklara erime imkânına sahip olmasına, egemenliğin
çift başlı hale gelmesine vurgu yapıyorlar ve bunların sonucu belirlediğini söylüyorlar.
Devletin ve/veya elitlerin yapısının niteliğine vurgu yapıyorlar ve bu
niteliğin devletin devrimlere açık hale gelme olasılığını ve ayaklanmaların bastırılması
veya iç edilmesi konusunda gösterilen beceriyi etkilediğini söylüyorlar. Bu faktörlerin
bazıları İran örneğinde karşımıza çıkıyor. Bu değişkenlerin geçerlilik arz
ettiğini görmek gerekiyor. Akademide devrimle ilgili geliştirilen teorilere
dair bir inceleme için bkz.: Stan Taylor, Social Science and Revolution
(NY: St. Martin's, 1984) ve Yayına Hz.: J. Goldstone, Revolutions:
Theoretical, Comparative and Historical Studies (San Diego: Harcourt Brace
Jovanovich, 1986). Ayrıca Mayıs 1982’de Theory and Society dergisinin düzenlediği,
Theda Skocpol’un “Rentier State and Shi'a Islam in the Iranian Revolution” [“İran
Devrimi’nde Rantiye Devlet ve Şii İslamı”] makalesini ele alan sempozyumdaki
bildirilere de bakılabilir.
[2]
Perry Anderson, “Modernity and Revolution”, Marxism and the Interpretation
of Culture içinde, Yayına Hz.: Cary Nelson ve Lawrence Grossberg
(University of Illinois Press, 1988).
[3]
Devrimin gerici olduğunu tartışan bir çalışma için bkz.: Said Amir Arjomand, “Iran’s
Islamic Revolution in Comparative Perspective”, World Politics, Nisan
1986; ve Fred Halliday, “The Iranian Revolution: Uneven Development and
Religious Populism”, Yayına Hz.: Fred Halliday ve Hamza Alavi, State and
Ideology in the Middle East and Pakistan (NY: Monthly Review, 1988).
[4]
Anderson, a.g.e., özellikle kendi makalesini takiben cereyan eden
tartışmaya bakılabilir.
[5]
devrimdeki popülizmi ve rejimin İslami popülizmini Farsça makalelerinde veya
doktora tezlerinde bir dizi İranlı akademisyen ve eylemci ele aldı. Bu tezler
arasında Menuşer Durrac’ın (Teksas Üni., Austin, 1984), Kave Afrasiyabi’nin
(Boston Üni., 1987), Muhammed Tevekküli Targi’nin (Şikago Üni., 1988) tezleri
yer alıyor. Nazım-e Novin ve Kankaş, İran popülizminin toplumsal
ve düşünsel temelleri konusunu ele alan bir dizi makaleye yer verdi.
[6]
Barrington Moore, Injustice: The Social Bases of Obedience and Revolt
(White Plains, NY: M.E. Sharpe, 1978), özellikle 11. bölüm.
[7]
İran’ın yakın dönem politik ve toplumsal tarihi konusunda şu kaynakları
önerebiliriz: Erwand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions
(Princeton, NJ: Princeton Univ. Press, 1982); Said Amir Arjomand, The Turban
for the Crown: Iran's Islamic Revolution (Oxford Univ. Press, 1988); Nikki
Keddie, Roots of Revolution (New Haven, a Yale Univ. Press, 1981); Nikki
Keddie, Iran: Religion, Politics and Society (Londra: Croom Helm, 1980);
Fred Halliday, Iran: Dictatorship and Development (Harmondsworth:
Penguin 1979); Homa Katouzian, The Political Economy of Modern Iran 1926-1977
(NY: NYU Press, 1982); Habib Ladjevardi, Labour Unions and Autocracy in Iran
(Albany, NY: SUNY Press, 1985).
[8]
Politik krizde ve devrimci ayaklanmada rol oynayan faktörler olarak Şah’ın
ekonomi politikasını ve askeri harcamaları tartışan bir çalışma için bkz.: Robert
Graham, Iran: The Illusion of Power (NY: St. Martin's Press, 1979).
[9]
Mollaların devletle ilişkilerine dair bir tartışma için bkz.: Shahrough Akhavi,
Religion and Politics in Contemporary Iran (Albany, NY: SUNY Press,
1980); ayrıca bkz.: Michael Fisher, Iran: From Religious Dispute to
Revolution (Cambridge, MA: Haward Univ. Press, 1980).
[10]
Roy Mottahedeh, The Mantle of the Prophet (Princeton, NJ: Princeton
Univ. Press, 1986). Bu çalışma, Şeriati ve Âl-i Ahmed’in yazılarının ve
Hüseyniyeyi İrşad’de ders veren isimlerin çalışmalarının etkisini ele alıyor.
[11]
Bu fikirlerin nasıl geliştirildiği ve yol açtığı etkiyle ilgili ilginç bir
tartışma için bkz.: Hossein Bashiriyyeh, The State and Revolution in Iran (NY:
St. Martin’s Press, 1984). Ayrıca bkz.: Ali Ashtiani, “The Sociology of Three
Periods in the Intellectual History of Contemporary Iran”, Kankash, 2-3,
Bahar 1988 (Farsça).
[12] Solun güçlü ve zayıf yanlarını şu makalemde ele almıştım: “Socialism or Anti-Imperialism? The Left and Revolution in Iran”, New Left Review, Sayı. 166, Kasım-Aralık 1987. Ali Aştiyani ile birlikte, sonrasında solun rolünü, önemini, toplumsal temelini ve yüzleşeceği ihtimalleri şu çalışmamızda ele almıştık: “Islam and the Left: The Tragedy of the Iranian Revolution”, (teksir, 1988).


0 Yorum:
Yorum Gönder