11 Şubat 2026

,

İran Devrimi ve İslam Cumhuriyeti


Giriş

Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü, İran Devrimi’nin onuncu yıldönümüyle çakıştı. İlk devrim, genelde toplumsal ve dönüştürücü devrimin kusursuz örneği olarak görülürken ikincisi, teorik ve politik açıdan sorunlu kabul ediliyor. Ekim Devrimi, birçok yönden öncü devrim iken İran Devrimi, gerici bir gelişmeymiş gibi ele alınıyor.

Marksizm devrimi, hem yeni toplumsal üretim ilişkileri hem de yeni bir politik sistem, bilinç ve değerler oluşturmak için ileriye doğru atılmış bir adım olarak görüyor.

Bu bağlamda, İran’da yaşanmış olan olayları “devrimci” olarak nitelendirebilir miyiz? 1977-1979 arası dönemde (ve sonrasında) ne tür bir devrim gerçekleşti? Molla iktidarını ilerici kabul edebilir miyiz? İran Devrimi’ni İran işçi sınıfının kurtuluşu için verilen mücadelede ileriye doğru bir adım olarak görebilir miyiz? Tüm bu sorular üzerinden İran Devrimi’nin bir anomaliyi ifade ettiğini açıktan dile getirebiliriz.

Marksistler, gözlemlenmiş ve teorize edilmiş önemli devrimleri genelde burjuva devrimleri veya sosyalist devrimler olarak kategorize ediyorlar.[1] Bu ayrımda devrimin ideolojisi, liderliği, programı, sınıfsal zemini ve yönelimi, ayrıca rejim değişikliği sonrası toplumsal değişimde yaşanan değişimler belirleyici rol oynuyor.

Bir de modernite ile devrim arasında bir ilişki söz konusu. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da tartıştığı bu ilişkiyi Marshall Berman Katı Olan Her Şey Buharlaşır isimli kitabında ele alıyor, Perry Anderson, son makalesinde bu ilişkiye dair düşüncelerini ortaya koyuyor.[2]

Devrim ve toplumsal değişim meselelerini inceleyen bazı akademisyenler (Banington Moore, Theda Skocpol, Charles Tilly, Ellen Kay Trimberger, Susan Eckstein) Marx’tan aldıkları fikirler üzerinden, devrimlerin modernize etme rollerine vurgu yaptılar. Bu açıdan bakıldığında da İran Devrimi, araştırmacıların önüne kimi güçlükler çıkartıyor:

a. Şah karşıtı ayaklanmanın önemli bir kısmında ortada ne belirli bir liderlik ne de tutarlı bir program vardı;

b. Devrimin toplumun yapısı açısından yol açtığı sonuç, ne burjuva ne de sosyalistti;

c. Tüm deney, modern ve Batılı olana karşıt bir şey olarak ele alındı. Peki İran Devrimi’ne nasıl yaklaşılmalı?

Bu makale, İran Devrimi’ni Üçüncü Dünya devrimlerinden de diğer tüm “büyük” devrimlerden farklı, nev-i şahsına münhasır bir devrim olarak ele alan yaklaşıma itiraz ediyor. İran Devrimi, tabii ki kendine has kimi özelliklere ve niteliklere sahip. Örneğin bölgede “politik İslam”ın geliştiği bağlamın ürünü. Ama bir yandan da bu devrim, Ortadoğu’yu öngörülemez ve idrak edilemez bir “Öteki” olarak gören hâkim şarkiyatçı bakış açısına itiraz ediyor.

İran Devrimi’ne has özellikler ve devrimin ortaya koyduğu sonuç (esasında Ortadoğu’da açığa çıkan politik İslam olgusu) bölgede kapsamlı ve eksiksiz bir biçimde işleyen burjuva devriminin olmadığı gerçekliği üzerinden idrak edilmeli.

Ben, bir yandan da Devrim’in “gerici” olarak tanımlanmasına da karşı çıkıyorum.[3] Bu anlamda ben, 1977-1979 arası dönemde Şah’a karşı bir politik devrimin gerçekleştiğini, bu devrimin güçlü Üçüncü Dünyacı dayanaklara sahip, popülist, antiemperyalist ve şah karşıtı olduğunu söylüyorum.

Kendiliğinden başlayan ve birbirinden farklı eğilimleri içeren devrim, modernleşme veya demokratikleşme konusunda net bir programa sahip değildi ama her yönüyle özgürleştirici bir devrimdi.

Devrim, farklı sınıfları içerdiği, sınıfları dikine kesen bir ideolojik hattı takip ettiği, küçük burjuva görüşlere dayandığı, halkın yüceltilmesi, bağımsızlık, hürriyet ve cumhuriyet gibi talepleri dillendirmesi sebebiyle popülistti. İslami hareketin dili ve örgütsel kaynakları kaçınılmaz olarak şah karşıtı harekete hâkim oldu. Ayetullah Humeyni, devrimin son aşamalarında devrimin karizmatik lideri haline geldi, ama sınıf-devlet-politik iktidar meselesi hiçbir şekilde çözüme kavuşturulamadı. Hatta birden fazla yapının egemenlik ve iktidar için verdiği mücadele 1981’e dek devam etti. İslamizasyon süreci, “İslami kültür devrimi”nin başlatıldığı Nisan 1980’de çıkış aldı.

İslamizasyon, İslamcıların eksik tanımladığı ve tartıştığı İslami norma politik sistemi, değerleri ve mülkiyet ilişkilerini uydurmayı, yani mevcut toplumsal yapıları dönüştürmeyi ifade ediyordu. Bu anlamda, İran’da iki devrim gerçekleşti. İlki, Perry Anderson’ın “tam zamanında yapıldığını”[4] söylediği, Şah karşıtı popülist devrimdi, ikincisi ise İslamizasyon sürecinin başvurduğu yöntemlerle toplumu dönüştürme girişimiydi.

Ben, bu noktada İran Devrimi ile İslam Cumhuriyeti arasında analitik ve politik bir ayrım yapanlara karşı İslam Cumhuriyeti’nin belli yönlerden İran Devrimi’nin uzantısı olduğunu, bu sebeple (meclis, anayasayı esas alan güçler ayrılığı, herkese oy hakkı, seçimler gibi) Devrim’in talep ettiği modern hususları içerdiğini söylüyorum.

Bu makale, bu anlamda, devrimin popülist niteliğine ve devrim öncesi gelişmelerden kaynaklı olarak güç mücadelesinin ortaya koyduğu sonuç üzerinden, İran Devrimi’nin en iyi haliyle “İslami popülizm” olarak tarif edilebilecek, çelişkilerle malul yeni bir toplumsal düzenin inşa edildiğini ortaya koyuyor.[5] Dahası, kendisine rağmen İslam Cumhuriyeti, modern karşıtı bir olgu değil, olamaz da.

Devrimin Kökleri

İran Devrimi’nin niteliği, İslam Cumhuriyeti’nin süper güçlere yönelik düşmanlığı, mollaların liberaller ve solcularla giriştiği iktidar mücadelesinin sonucu olarak, o mollaların kaynaklara ve kurumlara erişim imkânı bulması, esasında yüzyılın başından beri İran’da yaşanan olayların bir sonucuydu. Yakın dönemde İran’ın siyasi tarihine baktığımızda, Moore’un “bastırılmış tarihsel alternatifler” dediği şeyin öne çıktığını görebiliriz.[6]

İçteki sınıf mücadeleleri ve politik mücadeleler, yabancı güçlerin hâkim olduğu gerçeklikte ve eşitsiz sosyo-ekonomik gelişim süreci bağlamında cereyan ettiler. Anayasa Devrimi (1906-1911) İran’ın yakın dönem siyasi tarihinde dönüm noktasını ifade ediyordu. Devrime aydınlar, pazar esnafı ve bazı mollalar destek verdiler. Öte yandan, Şeyh Fazlullah Nuri ismindeki bir molla, anayasacılar tarafından, anayasal düzene itirazı ve İslam devletine yönelik ısrarı sebebiyle idam edildi. (Doğal olarak bu kişi, bugün İslamcı iktidar tarafından kahraman ve şehit kabul ediliyor.)

Anayasal şahlık düzeni ve İran’ın egemenliğinin altındaki toprağı İngilizlerin ve Çar yanlısı Rusların müdahaleleri kaydırdı. İkisi de Kaçar hanedanının itirazıyla yüzleşti. Sovyet Rusya’nın 1917’de Çar yanlısı emperyalist politikaları iptal etmesi sayesinde ülke biraz rahatlasa da İngilizler, petrol sanayii üzerindeki kontrolünü güvence altına almak için dolaplar çevirmeye devam ettiler.

Parlamento ve cumhuriyet deneyimi kısa sürdü. Süreç, İngilizlerin kontrolündeki Kazak Tugayı’nın komutanı Rıza Han’ın 1928’de kendi kendisini tahta oturtmasıyla kesintiye uğradı. Rıza Şah, modern bir orduya, gelişen bir bürokrasiye sahip merkezi bir devlet kurdu. İlk üniversiteyi açtı, yollar, demiryolları ve hafif sanayii inşa etti. Bunları yaparken bir yandan da sosyalist ve komünist partileri, özgürlük mücadelesi veren etnisite temelli hareketleri ve yeni gelişen sendika hareketini ezdi.

Bu yukarıdan gelen talimatlarla ilerleyen modernleşme süreci derinlikten ve kapsamdan yoksundu. Feodal ilişkilere dokunulmadı. Dahası, Rıza Şah malikaneleri, köyleri ve ormanları şahsi kullanımına tahsis etti. Pehlevi ailesi, bu sürecin sonunda en önemli toprak sahiplerinden biri haline geldi.

İran’ın egemenliği, bir kez de 1941 yılında ayaklar altına alındı. O yıl Müttefik Kuvvetler, İran’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalma politikasına karşı çıktı. Bunun üzerine İngilizler güneyden, Sovyet güçleri kuzeyden, Amerikan askerleri ise orta bölgeden ülkeyi işgal ettiler. 1941-1953 arası dönemi kapsayan bu fetret devrinde parlamento açık kaldı. Bu sayede sosyalist ve komünist partiler, milliyetçi politika, militan sendikalar ve etnisite temelli özgürlük hareketleri soluk alma fırsatı buldular. 1941-1946 arası dönemde İran’ın Sovyetler yanlısı komünist partisi Tude (Kitle) partisi hızla büyüdü. Ayrıca ülke, 1945-1946’da Kürdistan’da Mahabad Cumhuriyeti’nin ve Azerbaycan Özerk Cumhuriyeti’nin doğuşuna ve çöküşüne tanıklık etti. Her ikisi de etnisite temelli özyönetim deneyimiydi.

1946’da Kızıl Ordu’nun ülkeden çekilmesi sonrası iç siyasetteki tartışmalar daha da yoğunlaştı. Genç şah (Muhammed Rıza Pehlevi) konumunu güçlendirmeye çalıştı. Birçok başbakan gelip gitti (hatta bir tanesi suikast neticesinde öldü).

Tude, o dönemde Sovyetler’e petrol konusunda taviz verilmesi fikrini savunuyordu. Başında Milli Cephe lideri Muhammed Musaddık’ın bulunduğu milliyetçilerse petrol sanayiine İran’ın sahip olmasını, kontrolün devlete geçmesini sağlayacak bir yasa çıkartmaya çalışıyorlardı.

On altıncı Meclis, 1951’de petrolün millileştirilmesi, İngiltere-İran Petrol Şirketi’ne el konulması ve Musaddık’ın başbakan olması yönünde oy kullandı. Batı, İran petrolünü boykot etti, İngilizler ve Amerikalılar hilelere başvurdular, milliyetçiler, komünistler ve mollalar arasındaki gerilimler arttı, Şah ve ikiz kız kardeşi Eşref Pehlevi kendi planlarını yürürlüğe koydu. Nihayetinde Ağustos 1953’te CIA destekli darbe, söz konusu fetret devrine son verdi. Parlamentarizm ve demokratikleşme sürecini bitirdi. Böylelikle ikinci diktatörlük dönemi başladı. Eğer darbe yapılmamış olsaydı, süreç çok farklı bir İran meydana getirecekti.

İkinci Pehlevi rejiminin niteliği ve temel özellikleri sonrasında yaşanan gelişmelere önemli etkilerde bulundu. Alabildiğine merkeziyetçi olan bu rejim, antidemokratik, otokratik ve şahıs üzerine kurulu bir yapıydı. Emperyalizme bağımlı olan kapitalist düzen Amerika yanlısıydı, eşitlik fikrine itiraz ediyordu, ayrıca liberallerin veya solun politik süreçlere katılımına şiddetle karşıydı.

Milli Cephe ve Tude yok edildi. Sonrasında bu iki yapı, sürgünde ve yeraltında faaliyet yürütebildi. Tude’ye meyilli Sendikalar Konfederasyonu dağıtıldı. Hızla sarı sendikalar örgütlendi. Millileştirme işleminden vazgeçilmese de sürecin dizginleri güneydeki petrol sahalarından çıkartılan ham petrolü satın alıp rafine eden ve dağıtan büyük uluslararası petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma teslim etti. (Abadan rafinerisi daha çok iç tüketime yönelikti).

Ellilerin ortalarında rejim, SAVAK isminde bir gizli polis teşkilatı kurdu. Eskiden militan mücadelenin yoğun olduğu fabrikalar ve iş yerleri emekliye ayrılmış askerler ve SAVAK ajanları eliyle düzene sokuldu. Böylelikle devlet, bağımsız sınıf örgütlerinin doğmasına imkân vermedi.

Yeni iş başı yapan Kennedy yönetimi, Şah’tan sosyo-ekonomik reformları yapmasını istedi. ABD, bu süreçte Amini’nin başında olduğu, ABD’nin de desteğini arkasına alan bakanlar kurulu, aslında popülist bir isim olan tarım bakanı Hasan Arsancani’nin hazırladığı tarım reformu kanununa destek sundu. Beş ayrı reform daha yapıldı: kadınlara oy hakkı verilmesi, fabrika işçilerine kâr payı dağıtılması, ormanların millileştirilmesi, okuma-yazma kampanyası ve kamu sektörüne ait fabrikaların satılıp toprakları elinden alınan toprak sahiplerine tazminat verilmesi gibi adımlar atıldı. Tüm bu reformlar, sonrasında “Beyaz Devrim” olarak anıldı. Alınan kararlar, Ocak 1963’te referanduma sunuldu. Ruhullah Humeyni gibi önemli mollalar Beyaz Devrim’e karşı çıktılar. Onların asıl hoşuna gitmeyen husus, mollalara ait olan kimi toprakların yitirilmesini ifade eden toprak reformuydu. Ayrıca mollalar, kadınlara oy hakkı verilmesine ve Şah’ın zorbalığına da karşı çıkıyorlardı. Yeni yeni toparlanmaya başlayan Milli Cephe reformlara destek verdi ama reformların anayasal zeminden yoksun olarak uygulamaya konulmasına itiraz etti. Tüm bu itirazlara karşın, halkın çoğunluğu reformlara destek verdi.

Aynı yılın bahar aylarında mollaların reformlara ve Şah’ın rejimine karşı yaptığı eylemler neticesinde gerilim iyice tırmandı. Rejimi sert bir dille ve açıktan eleştiren Humeyni, Şah’ın “tağut” olduğunu söylüyordu. Eylemlerde ve gösterilerde darbe rejimine karşı çıkan başka kişi ve örgütler de yer aldılar. Haziran 1963’te gerçekleşen ayaklanmaya öğretmenler, öğrenciler, yazarlar, pazar esnafı ve mollalar katıldılar. Bu ayaklanma, 1977-1979’daki devrimin provasıydı.[7]

Ayaklanma acımasızca bastırıldı ama tıpkı 1953 darbesi gibi hiçbir zaman unutulmadı. 1964’te ülkede askeri projelerde yer almış, asker-sivil, tüm Amerikan vatandaşlarına diplomatik dokunulmazlık bahşedildi. Kamuoyu, bu karara güçlü bir tepki geliştirdi, öyle ki Şah’ın sözünden çıkmayan milletvekilleri bile yasanın çıkmasını istemediler. Bir kez daha protestolar gerçekleştirildi. Bu süreçte de en fazla sesi çıkan, en fazla görünür olan isim, Humeyni’ydi.

Neticede Humeyni, sürgün edildi. Bir yıl Türkiye’de kalan Humeyni, Irak’ın Necef şehrine geçti. 1978’e dek burada kaldı. Sonrasında ABD, İran’la kurduğu özel ilişkinin faydalarını görmeye başladı. Sovyet sınırına istihbarat çalışmaları için bir dinleme noktası kurdu. Bunun karşılığında Şah, istediği askeri teçhizata kavuştu, bu teçhizatın maliyetini İran petrolünden gelen gelirden karşıladı.[8]

Humeyni gibi bir isim sürgündeydi ama mollalar, liberallerin ve solcuların rüyalarını süsleyecek haklardan, yardımlardan ve imtiyazlardan istifade ediyorlardı. Özellikle İkinci Pehlevi rejimi ile birlikte cami sayısı artmış, böylelikle mollalar da güçlenmişti.[9] Ayrıca mollalar, din dersleri veriyor, hayır kurumları işletiyor, zekât topluyor, vaaz veriyor, dini dergiler, gazeteler çıkartıyor, kitaplar basıyor, devlete ait veya hükümetin kontrolündeki basılı ve elektronik medyaya erişim imkânı buluyordu. Örneğin sonrasında İslam devriminin önde gelen ideologlarından olacak olan Ayetullah Murteza Mutahhari, radyo ve televizyona çıkıyor, dergi ve gazetelere mülakatlar veriyordu.

Zen-i Ruz [“Bugünün Kadını”] isimi popüler kadın dergisi sayesinde tüm kamuoyu, Mutahhari’nin Batı ve Doğu’nun “tanrısız toplumlar”ındaki cinsiyetler arası ilişkilere dair eleştirilerine ve İslami evlilikle ilgili görüşlerine vakıf oldu. Tahran kentinin kuzeyinde faaliyet yürüten Hüseyniyeyi İrşad isimli okulda sonrasında İslam Cumhuriyeti’ne liderlik edecek (devrim sonrası İslami Cumhuriyet Partisi’nin lideri olacak olan) Ayetullah Beheşti ve (şuan İran cumhurbaşkanı olan) Hüccetülislam Ali Hamaney gibi birçok isim dersler verdi. Paris’te eğitim görmüş Müslüman sosyolog Dr. Ali Şeriati de hapse girmeden ve sürgün edilmeden önce bu okulda hocalık yaptı.[10]

Çıkarttıkları yayınlarda ve yaptıkları konuşmalarda Üçüncü Dünya’daki antiemperyalizminden ilham alan, Batı’da eğitim görmüş mollalar ve onlarla ilişkili, molla olmayan isimler, radikal-popülist bir İslami söylem geliştirdiler. Bu söylem, zulmü mahkûm ediyor, yoksullara imtiyaz tanıyor, “Allah’ın hükümeti”nin kurulması çağrısı yapıyor, Üçüncü Dünya’daki milli kurtuluş hareketlerine (ayrıca ABD’deki Siyahların mücadelesine) sempatiyle yaklaşıyor, laikliği, materyalizmi, komünizmi ve batılılaşmayı eleştiriyordu. Bu başlıklar üzerinden geliştirilen fikirler, kentli yoksullarda, ümitsizliğe kapılmış geleneksel küçük burjuvazide, dışlanmış işçilerde ve eğitimli orta sınıfın pasif ama içten içe saldırgan üyelerinde karşılık buldu.

Bu söylem Ali Şeriati, (Paris’te okumuş iktisatçı) Ebulhasan Beni Sadr ve Narodniklerle benzer yönlere sahip olan İranlı yazar Celâl Âl-i Ahmed gibi isimlerin fikirlerinden beslendi.[11] Garbzadegi [“Batı’yla Ağulanma”] isminde bir kitap yazan Celâl Âl-i Ahmed, bu çalışmasında İran’daki batılılaşmış aydınlara ve bürokratlara saldırıyordu. Bir anlayış ve fikir olarak garbzadegi, İran’da faal olan politik sözlükçeye dâhil oldu. Yerleşikleşti. Devrim sonrası bu terim, Müslüman olmayan ve/veya “yabancı” olan belirli kişileri, örgütleri ve fikirleri aşağılamak için kullanıldı.

İslamcıların faaliyetleri, kaynakları ve hukuki statüsü karşısında Tude yasaklı halinden kurtulamadı. Fedailer ve Mücahidler gibi yetmişlerin başında kurulmuş olan gerilla örgütleri, 1975 yılı itibarıyla neredeyse yok edilmişlerdi. Bu anlamda, örgütlenme imkânlarının daha çok mollaların elinde bulunduğu koşullarda sol, devrim patlak verdiğinde dezavantajlı konumdaydı.

Ama gene de yeni gerilla örgütleri dâhil birçok sol örgüt, kitle örgütlemeyi, kamuoyunu yönlendirmeyi bildi. Önemli sayılarda işçi ve köylü örgütledi. Bu, yorulmak nedir bilmeden çalışan parti kadrolarının çalışmalarının ama aynı zamanda kendisinden çok güçlü bir orduya, jandarmaya ve polise karşı yıllarca sürdürülmüş olan silahlı mücadelenin ürünü Fedailer ve Mücahidlerin halktaki olumlu imajının, halkın davasına zahit edasıyla bağlanmışlıklarının, kendilerini feda etmişliklerinin bir ürünüydü. İşkencede ve girilen çatışmalarda birçok insan şehit düşmüştü. Bu başarı, bir yandan da sosyalist geleneğin ülkede sahip olduğu köklerin ve sergilediği azmin bir sonucuydu. İslamcılar redde tabi tuttuğu modernite ve kapitalizmdeki gelişme var etmişti sosyalist hareketi.[12]

Yetmişlerin ortasında bir dizi faktör bir araya geldi ve devrimci ayaklanma ile sosyo-politik değişim için gerekli sahneyi kuracak olan olaylar dizisini, yani devrimin yapısal kökenlerini meydana getirdi.

Yanlış yönetilmiş bir süreç olarak tarım reformu, köylerin boşalmasına, yoksulların Tahran’ın ve diğer büyük şehirlerin dış mahallelerine birikmesine neden oldu. Spekülasyon ve enflasyon sebebiyle aşırı ısınmış olan ekonomi, ücretli orta sınıfı eziyordu. Petrol gelirleri düştü. Resesyon, kalkınma projelerini ve inşaat faaliyetlerini durdurdu. Birçok işçi boşa düştü, işsiz kaldı, bunlardaki öfke iyice arttı.

Enflasyonla mücadele etmek için hükümet pazardaki esnafı ve tüccarı hedef alan, vurgunculuk karşıtı bir kampanya yürüttü. Hükümetin büyük kapitalistlere kredi vermesi, küçük üreticiye ve pazara karşı ayrımcılık yapması, tüccarları ve esnafı kızdırdı. Tahran’ın geleneksel pazarının sökülüp yerine süpermarketlerin açılması fikri kulaktan kulağa yayıldı.

Bu süreçte, paranoyak ve megalomanyak bir şahsiyet olarak Şah, zaten etkisiz olan iki partili sistemi dağıttı, yerine “rönenans” olarak adlandırılan tek parti rejimini getirdi. Ardından da tüm yurtseverleri bu partiye çağırdı, pazarın mali açıdan bu yeni partiye katkı sunmasını istedi. Yarayı iyice deşecek bir hamleyle Şah, Nisan 1976’da yeni takvimi duyurdu. Bu, halkta kafa karışıklığına ve öfkeye sebep oldu.

Tüm bunların yaşandığı gerçeklikte Amerikan başkanı Jimmy Carter, insan hakları politikasını açıkladı ve İran’ın “sorunlu ülkelerden biri” olduğunu söyledi. Kendisini güvende hissetmek isteyen Şah, halen daha Amerikan silahlarına talip olduğu için liberalleşme adımlarının bir kısmına olur verdi. Şubat 1977’de birkaç yüz politik tutsağı serbest bıraktı. Pehlevi devletinin yıkılmasıyla sonuçlanacak süreç, böylelikle başlamış oldu.

Val Mukaddem
18 Mart 1989
Kaynak

[“Revolution Today: Aspirations & Realities”, Socialist Register, 1989, Yayına Hz.: Ralph Miliband, Leo Panitch ve John Saville.]

Dipnotlar:
[1] Akademide devrimle alakalı olarak geliştirilen teoriler, devrimin sebeplerini/kökenlerini ve sonuçlarını belirli belirleyici unsurlara bağlıyorlar: toplumsal sistem içerisinde, hayal kırıklıklarını saldırıya dönüştüren (nispi yoksulluk, artan beklentiler, statüdeki değişkenlik, alt sınıfa geçme gibi olgularda karşılık bulan) sosyo-psikolojik gerilimlere yol açan eğilimlere, devleti baskı aygıtları üzerindeki kontrolünden mahrum bırakan, eski rejimin başarıyla yıkılmasına sebep olan tarım krizi, savaş, ordunun dağılması gibi yapısal faktörlere, politik çatışmaya ve birden fazla unsurun halkı harekete geçirme, örgütleme ve kaynaklara erime imkânına sahip olmasına, egemenliğin çift başlı hale gelmesine vurgu yapıyorlar ve bunların sonucu belirlediğini söylüyorlar. Devletin ve/veya elitlerin yapısının niteliğine vurgu yapıyorlar ve bu niteliğin devletin devrimlere açık hale gelme olasılığını ve ayaklanmaların bastırılması veya iç edilmesi konusunda gösterilen beceriyi etkilediğini söylüyorlar. Bu faktörlerin bazıları İran örneğinde karşımıza çıkıyor. Bu değişkenlerin geçerlilik arz ettiğini görmek gerekiyor. Akademide devrimle ilgili geliştirilen teorilere dair bir inceleme için bkz.: Stan Taylor, Social Science and Revolution (NY: St. Martin's, 1984) ve Yayına Hz.: J. Goldstone, Revolutions: Theoretical, Comparative and Historical Studies (San Diego: Harcourt Brace Jovanovich, 1986). Ayrıca Mayıs 1982’de Theory and Society dergisinin düzenlediği, Theda Skocpol’un “Rentier State and Shi'a Islam in the Iranian Revolution” [“İran Devrimi’nde Rantiye Devlet ve Şii İslamı”] makalesini ele alan sempozyumdaki bildirilere de bakılabilir.

[2] Perry Anderson, “Modernity and Revolution”, Marxism and the Interpretation of Culture içinde, Yayına Hz.: Cary Nelson ve Lawrence Grossberg (University of Illinois Press, 1988).

[3] Devrimin gerici olduğunu tartışan bir çalışma için bkz.: Said Amir Arjomand, “Iran’s Islamic Revolution in Comparative Perspective”, World Politics, Nisan 1986; ve Fred Halliday, “The Iranian Revolution: Uneven Development and Religious Populism”, Yayına Hz.: Fred Halliday ve Hamza Alavi, State and Ideology in the Middle East and Pakistan (NY: Monthly Review, 1988).

[4] Anderson, a.g.e., özellikle kendi makalesini takiben cereyan eden tartışmaya bakılabilir.

[5] devrimdeki popülizmi ve rejimin İslami popülizmini Farsça makalelerinde veya doktora tezlerinde bir dizi İranlı akademisyen ve eylemci ele aldı. Bu tezler arasında Menuşer Durrac’ın (Teksas Üni., Austin, 1984), Kave Afrasiyabi’nin (Boston Üni., 1987), Muhammed Tevekküli Targi’nin (Şikago Üni., 1988) tezleri yer alıyor. Nazım-e Novin ve Kankaş, İran popülizminin toplumsal ve düşünsel temelleri konusunu ele alan bir dizi makaleye yer verdi.

[6] Barrington Moore, Injustice: The Social Bases of Obedience and Revolt (White Plains, NY: M.E. Sharpe, 1978), özellikle 11. bölüm.

[7] İran’ın yakın dönem politik ve toplumsal tarihi konusunda şu kaynakları önerebiliriz: Erwand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions (Princeton, NJ: Princeton Univ. Press, 1982); Said Amir Arjomand, The Turban for the Crown: Iran's Islamic Revolution (Oxford Univ. Press, 1988); Nikki Keddie, Roots of Revolution (New Haven, a Yale Univ. Press, 1981); Nikki Keddie, Iran: Religion, Politics and Society (Londra: Croom Helm, 1980); Fred Halliday, Iran: Dictatorship and Development (Harmondsworth: Penguin 1979); Homa Katouzian, The Political Economy of Modern Iran 1926-1977 (NY: NYU Press, 1982); Habib Ladjevardi, Labour Unions and Autocracy in Iran (Albany, NY: SUNY Press, 1985).

[8] Politik krizde ve devrimci ayaklanmada rol oynayan faktörler olarak Şah’ın ekonomi politikasını ve askeri harcamaları tartışan bir çalışma için bkz.: Robert Graham, Iran: The Illusion of Power (NY: St. Martin's Press, 1979).

[9] Mollaların devletle ilişkilerine dair bir tartışma için bkz.: Shahrough Akhavi, Religion and Politics in Contemporary Iran (Albany, NY: SUNY Press, 1980); ayrıca bkz.: Michael Fisher, Iran: From Religious Dispute to Revolution (Cambridge, MA: Haward Univ. Press, 1980).

[10] Roy Mottahedeh, The Mantle of the Prophet (Princeton, NJ: Princeton Univ. Press, 1986). Bu çalışma, Şeriati ve Âl-i Ahmed’in yazılarının ve Hüseyniyeyi İrşad’de ders veren isimlerin çalışmalarının etkisini ele alıyor.

[11] Bu fikirlerin nasıl geliştirildiği ve yol açtığı etkiyle ilgili ilginç bir tartışma için bkz.: Hossein Bashiriyyeh, The State and Revolution in Iran (NY: St. Martin’s Press, 1984). Ayrıca bkz.: Ali Ashtiani, “The Sociology of Three Periods in the Intellectual History of Contemporary Iran”, Kankash, 2-3, Bahar 1988 (Farsça).

[12] Solun güçlü ve zayıf yanlarını şu makalemde ele almıştım: “Socialism or Anti-Imperialism? The Left and Revolution in Iran”, New Left Review, Sayı. 166, Kasım-Aralık 1987. Ali Aştiyani ile birlikte, sonrasında solun rolünü, önemini, toplumsal temelini ve yüzleşeceği ihtimalleri şu çalışmamızda ele almıştık: “Islam and the Left: The Tragedy of the Iranian Revolution”, (teksir, 1988).

0 Yorum: