I
Siyasette
“Taviz” terimi, belirli taleplerden vazgeçmeyi, diğer tarafla anlaşarak
taleplerin bir kısmından feragat etmeyi anlatır.
Sokaktaki
sıradan insanın Bolşeviklerle ilgili genel fikri, onları karalayan basının da
körüklediği bir fikirdir ve bu fikir, Bolşeviklerin asla kimseyle uzlaşmaya
yanaşmayacaklarını söyler.
Bu
durum, devrimci proletarya partisi olarak bizler için gurur vericidir, çünkü
düşmanlarımızın bile sosyalizmin ve devrimin temel ilkelerine olan
bağlılığımızı kabul etmek zorunda kaldığını gösterir. Buna karşın, bu fikrin
yanlış olduğunu söylememiz gerekiyor.
Engels,
Blankist komünistlerin manifestosuna[1] (1873) yönelik eleştirisinde, orada yer
alan “Taviz yok![2] beyanlarını alaya alırken haklıydı. O yazısında Engels, Blankistlerin
bu ifadesinin boş olduğunu, çünkü tavizlerin çoğu zaman koşullar gereği bir
mücadele partisine kaçınılmaz olarak dayatıldığını, karşısına çıkan “hesabı
ödemeyi”[3] hepten reddetmenin bir anlamının bulunmadığını söylüyordu.
Gerçek
bir devrimci partinin görevi, tüm tavizleri reddetmenin imkânsız olduğunu ilan
etmek değil, o tavizler kaçınılmaz hale geldiklerinde o tavizleri verirken,
düşmanla uzlaşırken, ilkelerine, sınıfına, devrimci amacına, devrime giden yolu
açma ve halk kitlelerini devrimde zafer için eğitme görevine sadık
kalabilmektir.
Örneğin,
Üçüncü ve Dördüncü Meclis’e katılmayı kabul etmek bir tavizdi, bu tavizle
birlikte, devrimci taleplerden geçici süre vazgeçilmişti. Ancak bu, bize
tamamen dayatılmış bir tavizdi, çünkü güç dengesi, o an için kitlesel bir
devrimci mücadele yürütmemizi imkânsız kılıyordu, bu mücadeleyi uzun bir süre
boyunca hazırlayabilmek için meclis denilen o “domuz ahırı”nın içinde bile
çalışabilmemiz gerekiyordu. Tarih, Bolşeviklerin bir parti olarak bu konuya
yaklaşımının tamamen doğru olduğunu kanıtlamıştır.
Artık
bugün mesele, tavizin bize zorla dayatılması değil, bizim onu gönüllü olarak
kabul etmemizdir.
Partimiz,
diğer tüm siyasi partiler gibi, kendi siyasi egemenliğini elde etmeye
çalışmaktadır. Amacımız, devrimci proletaryanın diktatörlüğüdür.
Altı
aylık devrim, bu talebin bu özel devrimin çıkarları açısından doğru ve
kaçınılmaz olduğunu çok açık, güçlü ve ikna edici bir şekilde kanıtlamıştır;
aksi takdirde halk, asla demokratik bir barışa, köylüler için toprağa veya tam
özgürlüğe (tam anlamıyla demokratik bir cumhuriyete) kavuşamayacaktır. Bu,
devrimimizin altı ayı boyunca yaşanan olayların seyri, sınıfların ve partilerin
mücadelesi ve 20-21 Nisan, 9-10 ve 18-19 Haziran, 3-5 Temmuz ve 27-31 Ağustos
krizlerinin gelişimiyle gösterilmiş, kanıtlanmıştır.
Rus
devrimi o kadar ani ve özgün bir dönüş yaşıyor, öyle ki, biz bu momentte, artık
bir parti olarak gönüllü tavizde bulunma imkânına sahibiz. Bu tavizi doğrudan
ve başlıca sınıf düşmanımız olan burjuvaziye değil, en yakın rakiplerimiz olan “iktidardaki”
küçük burjuva-demokrat partilere, Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere vereceğiz.
Bahsi
edilen kesimlere, ancak istisnai durumlarda ve yalnızca özel durumun
gerektirdiği şekilde bir taviz verebiliriz. Tabii bu taviz, çok kısa süreli
olacaktır. Bana kalırsa bu tavizi vermeliyiz.
Bizim
vereceğimiz taviz, Temmuz öncesinde dillendirdiğimiz, tüm iktidarın sovyetlere
verilmesi, sovyetlere karşı sorumlu olan bir Sosyalist Devrimciler ve
Menşevikler hükümeti kurulması talebimize geri dönülmesiyle ilgili olacaktır.
Böylesi
bir hükümet, belki de sadece şu birkaç gün veya bir iki hafta içerisinde,
tümüyle barışçıl bir süreç dâhilinde kurulup tahkim edilebilirdi. Büyük
olasılıkla, bu hükümet, tüm Rus devriminin barışçıl ilerlemesini güvence altına
alacak, dünya barış hareketinde ve sosyalizmin zaferinde büyük adımlar atılması
için son derece iyi şanslar sunacak.
Bana
göre, dünya devriminin ve devrimci yöntemlerin savunucuları olarak Bolşevikler,
bu tavize ancak devrimin barışçıl gelişimi uğruna rıza gösterebilirler ki
göstermelidirler de. Esasen bu, tarihte yakalanabilecek, ancak ara sıra ortaya
çıkan, son derece nadir ve son derece değerli bir fırsattır.
Tavizi
şu şekilde özetleyebiliriz: Bolşevikler, hükümete katılma talebinde bulunmadan
(ki bu, proletarya ve yoksul köylülerin diktatörlüğü gerçekleşmedikçe
enternasyonalistler için imkânsızdır), iktidarın derhal proletaryaya ve yoksul
köylülere devredilmesini talep etmekten, bu talep için devrimci mücadele
yöntemleri kullanmaktan kaçınacaklar. Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere şu
esasında eski olan, açıktan dillendirdiğimiz koşul öne sürülecek: propaganda
özgürlüğü eksiksiz verilecek, Kurucu Meclis’in daha fazla gecikme olmaksızın,
hatta daha erken bir tarihte toplanması sağlanacak.
Bu
durumda, hükümet bloğunu oluşturan Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler (uzlaşmanın
sağlanması durumunda), tümüyle ve sadece sovyetlere karşı sorumlu olan bir
hükümet kurmayı kabul edecekler. Sovyetler de yerel düzeyde tüm iktidarı
devralacak. Bu “yeni” koşulu yerine getirmek zorunda kalacaklar.
Bana
kalırsa Bolşeviklerin başka koşul öne sürmelerine gerek yok. Onların, devrimin
barışçıl bir şekilde ilerleyeceğine, propaganda özgürlüğünün tam anlamıyla
sağlanması ve yeni seçimler yoluyla sovyetlerin yapısında ve işleyişinde yeni
bir demokrasinin derhal kurulması üzerinden sovyetlerdeki parti çekişmelerinin
barışçıl yoldan aşılacağına güvenleri tam.
Belki
de bu koşulların yerine getirilmesi çoktan imkânsızlaşmıştır. Kimbilir. Ama bu durumun
oluşması ihtimali yüzde bir bile olsa bu fırsatı değerlendirmeye dönük her türden
girişim gene de değerlidir.
Peki
bu uzlaşmanın tarafı olan iki kesim olarak Bolşevikler ile Sosyalist
Devrimciler-Menşevikler bloğu, ilgili “uzlaşma”dan ne kazanacak? Eğer hiçbir
taraf bir şey kazanmazsa, uzlaşmanın imkânsız olduğu kabul edilmeli, daha da fazla
bir şey söylenmemelidir. Ama şu anda (o dingin seyreden, “barış”ın hüküm
sürdüğü yirmi yılın ardından gelen Temmuz ve Ağustos aylarından sonra) bu
uzlaşma, ne kadar zor olursa olsun, onun gerçekleşme ihtimalinin az da olsa mevcut
olduğunu düşünüyorum. Bu ihtimal, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin
Kadetlerle birlikte bir hükümete katılmama kararıyla birlikte ortaya çıkmıştır.
Artık
Bolşeviklerin gerçek manada tam olan demokrasi koşullarında görüşlerini özgürce
savunma ve sovyetlerde nüfuz kazanma fırsatını yakaladıkları bir durum
oluşmuştur. Bugün lafta da olsa “herkes”, Bolşeviklere bu özgürlüğü tanımaktadır.
Oysa bu özgürlük, burjuva hükümetinin, burjuvazinin katıldığı bir hükümetin
hüküm sürdüğü koşullarda, hatta sovyetler haricinde teşkil edilmiş herhangi bir
hükümetin varolduğu ortamda bahşedilemezdi. Bu özgürlük, ancak sovyet
hükümetinin iş başında olduğu koşullarda mümkün (“kesin olacaktır” demiyoruz,
sadece bunun mümkün olacağını söylüyoruz). Böylesine zor bir dönemde bu türden
bir ihtimal oluşsun diye sovyetlerde fiiliyatta çoğunluğu teşkil eden
kesimlerle uzlaşmaya değerdi.
Gerçek
demokrasiden korkacak bir şeyimiz yok, çünkü hakikat bizden yana. Hatta bize
düşman olan Sosyalist Devrimci ve Menşevik partilerindeki eğilimlerin gelişme
seyri bile bizim haklılığımızı ispatlıyor.
Hem
Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, bloklarının geliştirdiği programı halkın
ezici çoğunluğunun desteğiyle uygulama fırsatını elde edecekler, hem de sovyetlerdeki
çoğunluklarını “barışçıl” bir şekilde kullanma imkânını güvence altına
alacaklar.
Tabii
bu bloktan muhtemelen iki farklı ses çıkacak. Söz konusu blok, hem bir blok
olması hem de küçük burjuva demokrasisinin burjuvazi ve proletaryadan her daim
daha az homojen bir nitelik arz etmesi sebebiyle heterojen, çok başlı bir
yapıdır.
Muhtemelen
iki farklı sesten biri şunu diyecek:
“Biz, Bolşevikler ve
devrimci proletarya ile aynı yolu izleyemeyiz. Onlar çok fazla şey talep edecek,
demagojiyle yoksul köylüleri baştan çıkartacak. Bu noktada Bolşevikler, barış
ve Müttefik Kuvvetler’le bağların kopartılmasını talep edecek. Oysa bu talebin
yerine getirilmesi imkânsız. Burjuvaziyle birlikteyiz, dolayısıyla daha iyi
durumdayız ve daha güvendeyiz. Neticede burjuvaziyle yollarımızı ayırmadık,
sadece Kornilov olayı yüzünden geçici bir anlaşmazlık yaşadık. Kavga ettik ama en
nihayetinde barışacağız. Ayrıca, bu Bolşevikler bize hiçbir şey ‘vermiyor’, gerçekleştirecekleri
isyan, 1871 Komünü gibi yenilgiye mahkûmdur.”
Diğer
ses de şunu söyleyecek:
“Komüne yapılan gönderme
çok yüzeysel, hatta aptalca. Çünkü öncelikle Bolşevikler, 1871’den beri bir
şeyler öğrendiler: Bankalara el koyarlar, Versay’a illaki yürürler. Bolşevikler,
bu koşulları yerine getirseydi Komün’ün muzaffer olacağını bilirler. Dahası,
Komün, halka Bolşeviklerin iktidara geldiklerinde sunabilecekleri şeyleri, yani
köylülere toprak, acil barış, üretim üzerinde gerçek kontrol, Ukraynalılar,
Finler vb. ile dürüst bir barış taleplerini hemen karşılayamazdı. Açıkça
söylemek gerekirse, Bolşevikler, Komün’den on kat daha fazla ‘koz’a sahipler.
İkinci olarak, Komün’de çetin bir iç savaş yaşanmış, uzun sürede
gerçekleştirilecek barışçıl kültürel gelişmeye darbe indirilmiş, Komün’ü ezen
ordunun komutanı MacMahon ve darbeci general Kornilov’un benzerleri orada elini
kolunu sallaya sallaya çalışma yürütmüş, planlar yapma imkânı bulmuştur. Oysa bu
türden faaliyetler, tüm burjuva toplumumuz için bir tehdittir. Bugün bir Komün
kurma riskini göze almak akıllıca mı?”
Eğer
iktidarı biz almazsak, gidişat 6 Mayıs ile 31 Ağustos arasındaki dönemde olduğu
kadar vahim bir şekilde seyrederse, Rusya’da bir Komün kaçınılmazdır. Her
devrimci işçi ve asker, kaçınılmaz olarak Komün’ü akla getirecek ve ona iman
edecektir. ‘Halk ölüyor; savaş, kıtlık ve yıkım her yana yayılıyor. Bizi sadece
Komün kurtarabilir. Öyleyse hepimiz ölelim, yok olalım, ama Komün’ü kuralım”
diyecek, bu söz üzerinden, kaçınılmaz olarak Komün’ü kurmak için uğraşacaktır.
Bu tür fikirler, ancak işçilerle birlikte gerçeğe dökülebilir. Bugün Komün’ü
ezmek, 1871’deki kadar kolay olmayacaktır. Rus Komünü’nün dünyanın her yerinde,
1871’deki müttefiklerinden yüz kat daha güçlü müttefikleri olacaktır.
Asıl
soru şu: bugün Komün kurma riskini almak akıllıca mıdır? Ayrıca, Bolşeviklerin
uzlaşma üzerinden muarrızlarına neredeyse hiçbir şey vermediğine dair görüşe
hiç katılmıyorum. Çünkü tüm medeni ülkelerde, medeni bakanlar savaş zamanında
proletarya ile yapılan her anlaşmaya, ne kadar küçük olursa olsun, büyük değer
verirler. Bu türden anlaşmaları epey kıymetli görürler. Üstelik bunlar, eylem
adamları, gerçek bakanlardır. Bolşevikler, baskıya ve basın faaliyetindeki
zayıflığa rağmen hızla güçleniyorlar. Bu koşullarda tekrar soralım: “Komün
kurma riskini göze almak akıllıca mıdır?”
Şu
düşünülüyor olmalı: “Elimizdeki çoğunluk, sağlam ve güvenilir. Yoksul köylüler,
gaflet uykularından bir süre daha uyanmazlar. Ömür boyu güvendeyiz. Bir köylü
ülkesinde çoğunluğun aşırı unsurların peşinden gideceğine inanmıyorum. Ayrıca,
gerçekten demokratik olan bir cumhuriyette çoğunluğa karşı gelen hiçbir
ayaklanma başarılı olamaz.” Muhtemelen ikinci kesimin dilinden bu türden cümleler
dökülürdü.
Menşeviklerin
lideri Julius Martov veya Sol SR’ların lideri Mariya Spiridonova’nın
destekçilerinin şunu söylemesi pekâlâ mümkün:
“Yoldaşlar, ikinizin de
Komün ve gerçekleşme ihtimaline dair laf ederken tereddütsüz bir şekilde Komün karşıtlarının
safında yer almanızdan dolayı epey öfkeliyim. Bir şekilde ikiniz de Komün’ü
bastıranların safında yer alıyorsunuz. Komün için kampanya yürütecek değilim, bir
Bolşevik gibi çıkıp onun saflarında savaşacağıma şimdiden söz veremem, ancak
Komün, benim çabalarıma rağmen kurulursa, Komün düşmanlarından ziyade
savunucularına yardım etmeyi tercih edeceğimi söylemeliyim.”
Menşevik-SR
bloku içinden farklı seslerin çıkması kaçınılmaz. Çünkü küçük burjuva
demokratlar arasında çok çeşitli görüşler dil buluyor. Blokta, hükümette görev
almaya tümüyle uygun, tam burjuvadan, henüz proleter olmayan yarı yoksula kadar
her kesim temsil ediliyor. Bu seslerin sahipleri arasında cereyan eden kavganın
herhangi bir anda ne türden bir sonuç doğuracağını kimse bilemez.
* * *
Yukarıdaki
satırlar, 1 Eylül Cuma günü yazılmıştı, ancak öngörülemeyen koşullar nedeniyle
(tarihin aktardığı biçimiyle, Kerenski hükümeti döneminde tüm Bolşeviklerin kalacakları
yerleri özgürce seçememeleri sebebiyle) yazı, o gün yazı işleri ofisine
ulaşmadı. Cumartesi’nin ve bugünün (Pazar) gazetelerini okuduktan sonra kendime
şunu dedim: “Belki de uzlaşma teklif etmek için çok geç kalmışız. Belki de
barışçıl bir gelişmenin gerçekleşme imkânı bulacağı birkaç günlük dönem de
geçip gitti. Evet, görünüşe göre çoktan geçti.”[4] Şu veya bu şekilde Kerenski,
Sosyalist Devrimci Parti’yi de Sosyalist Devrimcileri de terk edecek, burjuvazinin
yardımını alarak, Sosyalist Devrimciler olmadan, onların eylemsizliği sayesinde
konumunu sağlamlaştıracak. Evet, görünüşe göre, barışçıl gelişme yolunun
tesadüfen mümkün hale geldiği günler çoktan geçti. Geriye kalan tek şey, bu
notları “Geç Kalmış Fikirler” başlığıyla gazetenin yayın yönetmenine göndermek.
Belki de geç kalmış fikirler bile okurun ilgisine mazhar olur.
V. I. Lenin
14-16
Eylül 1917
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Blankistler: Fransız sosyalist hareketi içerisinde Louis-Auguste
Blanqui (1805–1881) önderliğinde örgütlenmiş olan devrimci ve ütopik komünist akımın
destekçileri. Blankistler, “insanlığın ücretli kölelikten proletaryanın sınıf
mücadelesiyle değil, küçük bir entelektüel azınlığın komplosuyla kurtulacağını”
söylüyorlardı (bkz. bu baskı, Cilt 10, s. 392). Devrimci bir partinin
eylemlerinin yerine küçük bir komplocu grubunun eylemlerini koyarak, zaferle
sonuçlanacak bir ayaklanma için gerekli olan gerçek durumu göz ardı eden Blankistler,
kitlelerle temas kurma fikrinden uzak durdular.
[2]
Bkz.: Frederick Engels, “Flüchtlingsliteratur. II. Programm der blanquistischen
Kommuneflüchtlinge”, Marx/Engels, Werke, Bd. 18 Berlin, 1962, s. 528–535.
[3]
Bkz. Karl Marx ve Frederick Engels, Selected Correspondence, Moskova,
1965, s. 470.
[4]
Kornilov isyanının bastırılmasının ardından yeni bir geçici kabine kurulması
konusu tartışmaya açıldı. Yeni kabinenin, Menşevikler ve Sosyalist
Devrimcilerin yanı sıra Kadetleri de içermesi bekleniyordu. Menşevikler ve
Sosyalist Devrimciler, halkın güvenini tamamen kaybetme korkusuyla, Kadetleri
içeren bir kabineye katılmayı reddettiklerini açıkladılar. 1 Eylül (14) 1917’de
Geçici Hükümet, beş kişiden (A. F. Kerensky, A. I. Verhovski, D. N. Verderevski,
A. M. Nikitin ve M. I. Tereşçenko) oluşan bir yönetim kurulu meydana getirmeyi
kararlaştırdı. Resmiyette bu kabinede hiçbir Kadet yoktu ancak kurul, esasen
Kadetlerle perde gerisinde yapılan uzlaşmanın neticesiydi. 2 Eylül’de (15) İşçi
ve Asker Vekilleri Sovyetleri Merkez Yürütme Kurulu ve Köylü Vekilleri Kongresi
Yürütme Kurulu’nun ortak genel kurulunda, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler,
yeni kabineyi destekleyen bir karar aldılar. Bu, Kadetlerle hiçbir ilgilerinin
olmayacağını ilan etmelerine rağmen, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin
yine toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin iktidarı elinde tutmasına yardımcı
oldukları anlamına geliyordu.
●«●»●
II
Bu
metin, henüz tamamlanmamış olan makalenin başıydı. Metinde ortaya konulan fikirler,
Lenin tarafından Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı
kitabında daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır. İngiliz İşçi Partisi
liderlerinden barış yanlısı Lansbury ile görüşme, 21 Şubat 1920’de Kremlin’de
gerçekleşti.
* * *
Yoldaş
Lansbury, benimle yaptığı bir görüşmede, İngiliz işçi hareketindeki oportünist
liderlerin şu argümanına özellikle vurgu yaptı.
Bolşevikler,
kapitalistlerle uzlaşıyor, örneğin Estonya ile yapılan Barış Antlaşması’nda
kereste imtiyazlarına razı oluyorlar. Eğer durum böyleyse, İngiliz işçi
hareketinin ılımlı liderlerinin kapitalistlere verdiği tavizler de aynı ölçüde
meşrudur.
Yoldaş
Lansbury, İngiltere’de çok yaygın olan bu argümanın işçiler için önemli
olduğunu ve acilen incelenmesi gerektiğini düşünüyor.
Bu
inceleme talebini karşılamaya çalışacağım.
Proletarya
devriminin savunucusu, kapitalistlerle veya kapitalist sınıfla uzlaşmaya
varabilir mi?
Görünüşe
göre, yukarıdaki argümanın altında yatan soru budur. Ancak bunu bu türden genel
ifadelerle sunmak, ya soruyu soranın aşırı siyasi deneyimsizliğine ve düşük
siyasi bilincine ya da eşkıyalığı, yağmayı ve diğer her türlü kapitalist
şiddeti haklı çıkarmak için bir safsataya başvurma hilekârlığına delalet eder.
Aslında
bu genel soruya olumsuz cevap vermek alenen aptallık olurdu. Elbette,
proletarya devriminin savunucusu parti, kapitalistlerle uzlaşabilir veya anlaşabilir.
Her şey, hangi tür anlaşmanın yapıldığına ve hangi koşullar altında yapıldığına
bağlıdır. Proletarya devrimi açısından meşru olan bir anlaşma ile (ona göre)
hain olan, ihanet içeren bir anlaşma arasındaki farkı işte tam da burada aramalıyız.
Bunu
açıklığa kavuşturmak için öncelikle Marksizmin kurucularının argümanını
hatırlatacağım, ardından da çok basit ve yoruma yer bırakmayan kimi örnekler sunacağım.
Marx
ve Engels, boşuna bilimsel sosyalizmin kurucuları olarak kabul edilmiyorlar.
Onlar, her türlü laf kalabalığının acımasız düşmanlarıydılar. Onlar (sosyalist
taktikle ilgili sorunlar da dâhil olmak üzere) sosyalizmin sorunlarının bilimsel
olarak ele alınması gerektiğini öğrettiler.
1870’lerde
Engels, Paris Komünü’ne yönelik saldırı sonrası firari olan Fransız Blankistlerinin
devrimci manifestosunu analiz ederken, bu Blankistlerin “taviz yok” şeklinde
ifade ettikleri o kibirli beyanın boş bir sözden ibaret olduğunu söylüyordu.[2]
Taviz
fikrinden vazgeçilmemelidir. Mesele, bazen en devrimci sınıfın en devrimci
örgütüne koşulların zorla dayattığı tavizler karşısında işçi sınıfının ve
örgütlü öncüsünün, komünist partinin devrimci taktiklerini ve örgütlenmesini,
devrimci bilincini, kararlılığını ve yürüttüğü hazırlıkları muhafaza edebilmek,
güçlendirebilmek, sağlamlaştırabilmek ve geliştirebilmektir.
Marx’ın
öğretilerinin temellerine aşina olan herkes, bu öğretilerin bütününden
kaçınılmaz olarak böylesi bir sonuca varacaktır. Ancak İngiltere’de, bir dizi
tarihsel nedenden dolayı, Marksizm, (birçok açıdan Marksizm için gerekli zemini
hazırlayan, ondan önce söylenmiş “son söz” olarak) Çartist hareketten beri
sendikaların ve kooperatiflerin oportünist, yarı burjuva liderleri tarafından
sürekli olarak geri plana itildiğinden, ortaya koyduğum görüşün doğruluğunu,
sıradan, siyasi ve ekonomik yaşamın evrensel olarak bilinen gerçeklerinden
alınan tipik örnekler aracılığıyla açıklamaya çalışacağım.
Daha
önce bir konuşmamda verdiğim bir örnekle söze başlayacağım. Diyelim ki içinde
bulunduğunuz araba, silahlı haydutların saldırısına uğradı. Diyelim ki
şakağınıza bir tabanca dayandığında arabanızı, paranızı ve tabancanızı
haydutlara teslim ettiniz ve onlar da bu arabayı vb. kullanarak başka soygunlar
gerçekleştirdiler. Burada hiç şüphe yok ki haydutlarla uzlaşacak, onlarla
anlaşma yoluna gideceksiniz. Anlaşma, imzalanmamış ve zımnen yapılmış olsa da,
oldukça kesin ve nettir: “Sayın haydut. Size arabamı, silahımı ve paramı
veriyorum. Siz de bu memnuniyet verici refaketinize lütfen son veriniz.”
Bu
noktada şu soru ortaya çıkıyor: Haydutlarla böyle bir anlaşma yapan adamı,
haydutluğa ortaklık eden, haydutların bu anlaşmayı yapan kişiden aldıkları
araba, para ve silah yardımıyla üçüncü kişilere yönelik soygun saldırısına suç
ortaklığı yapan biri olarak mı görmeliyiz?
Hayır,
öyle görmeyiz.
Mesele,
aslında en ufak ayrıntısına dek tüm boyutlarıyla gayet açık ve basittir.
Aynı
şekilde, her sağduyulu insan, başka koşullarda, araba, para ve silahın
eşkıyalara zımnen teslim edilmesini eşkıyalığa ortaklık etmek olarak değerlendirecektir.
Sonuç
açık: Hırsızlarla yapılan tüm anlaşmaları veya onlara verilen her türden tavizi
tümden reddetmek ne kadar saçmaysa, genel olarak hırsızlarla yapılan
anlaşmaların bazen caiz ve gerekli olduğu soyut önermesine dayanarak, bir
kişiyi haydutluğa iştirakten aklamak da o kadar saçmadır.
Şimdi
de siyasi bir örnek üzerinden ilerleyelim...
V. I. Lenin
Mart-Nisan
1920
Kaynak
Dipnot:
[1] Bkz. Engels, “Programm des blanquistischen Kommuneflfluchtlinge”,
Marx/Engels, Werke, Band 18, 5. 532. Dietz Verlag, Berlin, 1958.


0 Yorum:
Yorum Gönder