27 Şubat 2026

,

Tavizler Üzerine

I

Siyasette “Taviz” terimi, belirli taleplerden vazgeçmeyi, diğer tarafla anlaşarak taleplerin bir kısmından feragat etmeyi anlatır.

Sokaktaki sıradan insanın Bolşeviklerle ilgili genel fikri, onları karalayan basının da körüklediği bir fikirdir ve bu fikir, Bolşeviklerin asla kimseyle uzlaşmaya yanaşmayacaklarını söyler.

Bu durum, devrimci proletarya partisi olarak bizler için gurur vericidir, çünkü düşmanlarımızın bile sosyalizmin ve devrimin temel ilkelerine olan bağlılığımızı kabul etmek zorunda kaldığını gösterir. Buna karşın, bu fikrin yanlış olduğunu söylememiz gerekiyor.

Engels, Blankist komünistlerin manifestosuna[1] (1873) yönelik eleştirisinde, orada yer alan “Taviz yok![2] beyanlarını alaya alırken haklıydı. O yazısında Engels, Blankistlerin bu ifadesinin boş olduğunu, çünkü tavizlerin çoğu zaman koşullar gereği bir mücadele partisine kaçınılmaz olarak dayatıldığını, karşısına çıkan “hesabı ödemeyi”[3] hepten reddetmenin bir anlamının bulunmadığını söylüyordu.

Gerçek bir devrimci partinin görevi, tüm tavizleri reddetmenin imkânsız olduğunu ilan etmek değil, o tavizler kaçınılmaz hale geldiklerinde o tavizleri verirken, düşmanla uzlaşırken, ilkelerine, sınıfına, devrimci amacına, devrime giden yolu açma ve halk kitlelerini devrimde zafer için eğitme görevine sadık kalabilmektir.

Örneğin, Üçüncü ve Dördüncü Meclis’e katılmayı kabul etmek bir tavizdi, bu tavizle birlikte, devrimci taleplerden geçici süre vazgeçilmişti. Ancak bu, bize tamamen dayatılmış bir tavizdi, çünkü güç dengesi, o an için kitlesel bir devrimci mücadele yürütmemizi imkânsız kılıyordu, bu mücadeleyi uzun bir süre boyunca hazırlayabilmek için meclis denilen o “domuz ahırı”nın içinde bile çalışabilmemiz gerekiyordu. Tarih, Bolşeviklerin bir parti olarak bu konuya yaklaşımının tamamen doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Artık bugün mesele, tavizin bize zorla dayatılması değil, bizim onu gönüllü olarak kabul etmemizdir.

Partimiz, diğer tüm siyasi partiler gibi, kendi siyasi egemenliğini elde etmeye çalışmaktadır. Amacımız, devrimci proletaryanın diktatörlüğüdür.

Altı aylık devrim, bu talebin bu özel devrimin çıkarları açısından doğru ve kaçınılmaz olduğunu çok açık, güçlü ve ikna edici bir şekilde kanıtlamıştır; aksi takdirde halk, asla demokratik bir barışa, köylüler için toprağa veya tam özgürlüğe (tam anlamıyla demokratik bir cumhuriyete) kavuşamayacaktır. Bu, devrimimizin altı ayı boyunca yaşanan olayların seyri, sınıfların ve partilerin mücadelesi ve 20-21 Nisan, 9-10 ve 18-19 Haziran, 3-5 Temmuz ve 27-31 Ağustos krizlerinin gelişimiyle gösterilmiş, kanıtlanmıştır.

Rus devrimi o kadar ani ve özgün bir dönüş yaşıyor, öyle ki, biz bu momentte, artık bir parti olarak gönüllü tavizde bulunma imkânına sahibiz. Bu tavizi doğrudan ve başlıca sınıf düşmanımız olan burjuvaziye değil, en yakın rakiplerimiz olan “iktidardaki” küçük burjuva-demokrat partilere, Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere vereceğiz.

Bahsi edilen kesimlere, ancak istisnai durumlarda ve yalnızca özel durumun gerektirdiği şekilde bir taviz verebiliriz. Tabii bu taviz, çok kısa süreli olacaktır. Bana kalırsa bu tavizi vermeliyiz.

Bizim vereceğimiz taviz, Temmuz öncesinde dillendirdiğimiz, tüm iktidarın sovyetlere verilmesi, sovyetlere karşı sorumlu olan bir Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler hükümeti kurulması talebimize geri dönülmesiyle ilgili olacaktır.

Böylesi bir hükümet, belki de sadece şu birkaç gün veya bir iki hafta içerisinde, tümüyle barışçıl bir süreç dâhilinde kurulup tahkim edilebilirdi. Büyük olasılıkla, bu hükümet, tüm Rus devriminin barışçıl ilerlemesini güvence altına alacak, dünya barış hareketinde ve sosyalizmin zaferinde büyük adımlar atılması için son  derece iyi şanslar sunacak.

Bana göre, dünya devriminin ve devrimci yöntemlerin savunucuları olarak Bolşevikler, bu tavize ancak devrimin barışçıl gelişimi uğruna rıza gösterebilirler ki göstermelidirler de. Esasen bu, tarihte yakalanabilecek, ancak ara sıra ortaya çıkan, son derece nadir ve son derece değerli bir fırsattır.

Tavizi şu şekilde özetleyebiliriz: Bolşevikler, hükümete katılma talebinde bulunmadan (ki bu, proletarya ve yoksul köylülerin diktatörlüğü gerçekleşmedikçe enternasyonalistler için imkânsızdır), iktidarın derhal proletaryaya ve yoksul köylülere devredilmesini talep etmekten, bu talep için devrimci mücadele yöntemleri kullanmaktan kaçınacaklar. Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere şu esasında eski olan, açıktan dillendirdiğimiz koşul öne sürülecek: propaganda özgürlüğü eksiksiz verilecek, Kurucu Meclis’in daha fazla gecikme olmaksızın, hatta daha erken bir tarihte toplanması sağlanacak.

Bu durumda, hükümet bloğunu oluşturan Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler (uzlaşmanın sağlanması durumunda), tümüyle ve sadece sovyetlere karşı sorumlu olan bir hükümet kurmayı kabul edecekler. Sovyetler de yerel düzeyde tüm iktidarı devralacak. Bu “yeni” koşulu yerine getirmek zorunda kalacaklar.

Bana kalırsa Bolşeviklerin başka koşul öne sürmelerine gerek yok. Onların, devrimin barışçıl bir şekilde ilerleyeceğine, propaganda özgürlüğünün tam anlamıyla sağlanması ve yeni seçimler yoluyla sovyetlerin yapısında ve işleyişinde yeni bir demokrasinin derhal kurulması üzerinden sovyetlerdeki parti çekişmelerinin barışçıl yoldan aşılacağına güvenleri tam.

Belki de bu koşulların yerine getirilmesi çoktan imkânsızlaşmıştır. Kimbilir. Ama bu durumun oluşması ihtimali yüzde bir bile olsa bu fırsatı değerlendirmeye dönük her türden girişim gene de değerlidir.

Peki bu uzlaşmanın tarafı olan iki kesim olarak Bolşevikler ile Sosyalist Devrimciler-Menşevikler bloğu, ilgili “uzlaşma”dan ne kazanacak? Eğer hiçbir taraf bir şey kazanmazsa, uzlaşmanın imkânsız olduğu kabul edilmeli, daha da fazla bir şey söylenmemelidir. Ama şu anda (o dingin seyreden, “barış”ın hüküm sürdüğü yirmi yılın ardından gelen Temmuz ve Ağustos aylarından sonra) bu uzlaşma, ne kadar zor olursa olsun, onun gerçekleşme ihtimalinin az da olsa mevcut olduğunu düşünüyorum. Bu ihtimal, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin Kadetlerle birlikte bir hükümete katılmama kararıyla birlikte ortaya çıkmıştır.

Artık Bolşeviklerin gerçek manada tam olan demokrasi koşullarında görüşlerini özgürce savunma ve sovyetlerde nüfuz kazanma fırsatını yakaladıkları bir durum oluşmuştur. Bugün lafta da olsa “herkes”, Bolşeviklere bu özgürlüğü tanımaktadır. Oysa bu özgürlük, burjuva hükümetinin, burjuvazinin katıldığı bir hükümetin hüküm sürdüğü koşullarda, hatta sovyetler haricinde teşkil edilmiş herhangi bir hükümetin varolduğu ortamda bahşedilemezdi. Bu özgürlük, ancak sovyet hükümetinin iş başında olduğu koşullarda mümkün (“kesin olacaktır” demiyoruz, sadece bunun mümkün olacağını söylüyoruz). Böylesine zor bir dönemde bu türden bir ihtimal oluşsun diye sovyetlerde fiiliyatta çoğunluğu teşkil eden kesimlerle uzlaşmaya değerdi.

Gerçek demokrasiden korkacak bir şeyimiz yok, çünkü hakikat bizden yana. Hatta bize düşman olan Sosyalist Devrimci ve Menşevik partilerindeki eğilimlerin gelişme seyri bile bizim haklılığımızı ispatlıyor.

Hem Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, bloklarının geliştirdiği programı halkın ezici çoğunluğunun desteğiyle uygulama fırsatını elde edecekler, hem de sovyetlerdeki çoğunluklarını “barışçıl” bir şekilde kullanma imkânını güvence altına alacaklar.

Tabii bu bloktan muhtemelen iki farklı ses çıkacak. Söz konusu blok, hem bir blok olması hem de küçük burjuva demokrasisinin burjuvazi ve proletaryadan her daim daha az homojen bir nitelik arz etmesi sebebiyle heterojen, çok başlı bir yapıdır.

Muhtemelen iki farklı sesten biri şunu diyecek:

“Biz, Bolşevikler ve devrimci proletarya ile aynı yolu izleyemeyiz. Onlar çok fazla şey talep edecek, demagojiyle yoksul köylüleri baştan çıkartacak. Bu noktada Bolşevikler, barış ve Müttefik Kuvvetler’le bağların kopartılmasını talep edecek. Oysa bu talebin yerine getirilmesi imkânsız. Burjuvaziyle birlikteyiz, dolayısıyla daha iyi durumdayız ve daha güvendeyiz. Neticede burjuvaziyle yollarımızı ayırmadık, sadece Kornilov olayı yüzünden geçici bir anlaşmazlık yaşadık. Kavga ettik ama en nihayetinde barışacağız. Ayrıca, bu Bolşevikler bize hiçbir şey ‘vermiyor’, gerçekleştirecekleri isyan, 1871 Komünü gibi yenilgiye mahkûmdur.”

Diğer ses de şunu söyleyecek:

“Komüne yapılan gönderme çok yüzeysel, hatta aptalca. Çünkü öncelikle Bolşevikler, 1871’den beri bir şeyler öğrendiler: Bankalara el koyarlar, Versay’a illaki yürürler. Bolşevikler, bu koşulları yerine getirseydi Komün’ün muzaffer olacağını bilirler. Dahası, Komün, halka Bolşeviklerin iktidara geldiklerinde sunabilecekleri şeyleri, yani köylülere toprak, acil barış, üretim üzerinde gerçek kontrol, Ukraynalılar, Finler vb. ile dürüst bir barış taleplerini hemen karşılayamazdı. Açıkça söylemek gerekirse, Bolşevikler, Komün’den on kat daha fazla ‘koz’a sahipler. İkinci olarak, Komün’de çetin bir iç savaş yaşanmış, uzun sürede gerçekleştirilecek barışçıl kültürel gelişmeye darbe indirilmiş, Komün’ü ezen ordunun komutanı MacMahon ve darbeci general Kornilov’un benzerleri orada elini kolunu sallaya sallaya çalışma yürütmüş, planlar yapma imkânı bulmuştur. Oysa bu türden faaliyetler, tüm burjuva toplumumuz için bir tehdittir. Bugün bir Komün kurma riskini göze almak akıllıca mı?”

Eğer iktidarı biz almazsak, gidişat 6 Mayıs ile 31 Ağustos arasındaki dönemde olduğu kadar vahim bir şekilde seyrederse, Rusya’da bir Komün kaçınılmazdır. Her devrimci işçi ve asker, kaçınılmaz olarak Komün’ü akla getirecek ve ona iman edecektir. ‘Halk ölüyor; savaş, kıtlık ve yıkım her yana yayılıyor. Bizi sadece Komün kurtarabilir. Öyleyse hepimiz ölelim, yok olalım, ama Komün’ü kuralım” diyecek, bu söz üzerinden, kaçınılmaz olarak Komün’ü kurmak için uğraşacaktır. Bu tür fikirler, ancak işçilerle birlikte gerçeğe dökülebilir. Bugün Komün’ü ezmek, 1871’deki kadar kolay olmayacaktır. Rus Komünü’nün dünyanın her yerinde, 1871’deki müttefiklerinden yüz kat daha güçlü müttefikleri olacaktır.

Asıl soru şu: bugün Komün kurma riskini almak akıllıca mıdır? Ayrıca, Bolşeviklerin uzlaşma üzerinden muarrızlarına neredeyse hiçbir şey vermediğine dair görüşe hiç katılmıyorum. Çünkü tüm medeni ülkelerde, medeni bakanlar savaş zamanında proletarya ile yapılan her anlaşmaya, ne kadar küçük olursa olsun, büyük değer verirler. Bu türden anlaşmaları epey kıymetli görürler. Üstelik bunlar, eylem adamları, gerçek bakanlardır. Bolşevikler, baskıya ve basın faaliyetindeki zayıflığa rağmen hızla güçleniyorlar. Bu koşullarda tekrar soralım: “Komün kurma riskini göze almak akıllıca mıdır?”

Şu düşünülüyor olmalı: “Elimizdeki çoğunluk, sağlam ve güvenilir. Yoksul köylüler, gaflet uykularından bir süre daha uyanmazlar. Ömür boyu güvendeyiz. Bir köylü ülkesinde çoğunluğun aşırı unsurların peşinden gideceğine inanmıyorum. Ayrıca, gerçekten demokratik olan bir cumhuriyette çoğunluğa karşı gelen hiçbir ayaklanma başarılı olamaz.” Muhtemelen ikinci kesimin dilinden bu türden cümleler dökülürdü.

Menşeviklerin lideri Julius Martov veya Sol SR’ların lideri Mariya Spiridonova’nın destekçilerinin şunu söylemesi pekâlâ mümkün:

“Yoldaşlar, ikinizin de Komün ve gerçekleşme ihtimaline dair laf ederken tereddütsüz bir şekilde Komün karşıtlarının safında yer almanızdan dolayı epey öfkeliyim. Bir şekilde ikiniz de Komün’ü bastıranların safında yer alıyorsunuz. Komün için kampanya yürütecek değilim, bir Bolşevik gibi çıkıp onun saflarında savaşacağıma şimdiden söz veremem, ancak Komün, benim çabalarıma rağmen kurulursa, Komün düşmanlarından ziyade savunucularına yardım etmeyi tercih edeceğimi söylemeliyim.”

Menşevik-SR bloku içinden farklı seslerin çıkması kaçınılmaz. Çünkü küçük burjuva demokratlar arasında çok çeşitli görüşler dil buluyor. Blokta, hükümette görev almaya tümüyle uygun, tam burjuvadan, henüz proleter olmayan yarı yoksula kadar her kesim temsil ediliyor. Bu seslerin sahipleri arasında cereyan eden kavganın herhangi bir anda ne türden bir sonuç doğuracağını kimse bilemez.

* * *

Yukarıdaki satırlar, 1 Eylül Cuma günü yazılmıştı, ancak öngörülemeyen koşullar nedeniyle (tarihin aktardığı biçimiyle, Kerenski hükümeti döneminde tüm Bolşeviklerin kalacakları yerleri özgürce seçememeleri sebebiyle) yazı, o gün yazı işleri ofisine ulaşmadı. Cumartesi’nin ve bugünün (Pazar) gazetelerini okuduktan sonra kendime şunu dedim: “Belki de uzlaşma teklif etmek için çok geç kalmışız. Belki de barışçıl bir gelişmenin gerçekleşme imkânı bulacağı birkaç günlük dönem de geçip gitti. Evet, görünüşe göre çoktan geçti.”[4] Şu veya bu şekilde Kerenski, Sosyalist Devrimci Parti’yi de Sosyalist Devrimcileri de terk edecek, burjuvazinin yardımını alarak, Sosyalist Devrimciler olmadan, onların eylemsizliği sayesinde konumunu sağlamlaştıracak. Evet, görünüşe göre, barışçıl gelişme yolunun tesadüfen mümkün hale geldiği günler çoktan geçti. Geriye kalan tek şey, bu notları “Geç Kalmış Fikirler” başlığıyla gazetenin yayın yönetmenine göndermek. Belki de geç kalmış fikirler bile okurun ilgisine mazhar olur.

V. I. Lenin
14-16 Eylül 1917
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Blankistler: Fransız sosyalist hareketi içerisinde Louis-Auguste Blanqui (1805–1881) önderliğinde örgütlenmiş olan devrimci ve ütopik komünist akımın destekçileri. Blankistler, “insanlığın ücretli kölelikten proletaryanın sınıf mücadelesiyle değil, küçük bir entelektüel azınlığın komplosuyla kurtulacağını” söylüyorlardı (bkz. bu baskı, Cilt 10, s. 392). Devrimci bir partinin eylemlerinin yerine küçük bir komplocu grubunun eylemlerini koyarak, zaferle sonuçlanacak bir ayaklanma için gerekli olan gerçek durumu göz ardı eden Blankistler, kitlelerle temas kurma fikrinden uzak durdular.

[2] Bkz.: Frederick Engels, “Flüchtlingsliteratur. II. Programm der blanquistischen Kommuneflüchtlinge”, Marx/Engels, Werke, Bd. 18 Berlin, 1962, s. 528–535.

[3] Bkz. Karl Marx ve Frederick Engels, Selected Correspondence, Moskova, 1965, s. 470.

[4] Kornilov isyanının bastırılmasının ardından yeni bir geçici kabine kurulması konusu tartışmaya açıldı. Yeni kabinenin, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerin yanı sıra Kadetleri de içermesi bekleniyordu. Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, halkın güvenini tamamen kaybetme korkusuyla, Kadetleri içeren bir kabineye katılmayı reddettiklerini açıkladılar. 1 Eylül (14) 1917’de Geçici Hükümet, beş kişiden (A. F. Kerensky, A. I. Verhovski, D. N. Verderevski, A. M. Nikitin ve M. I. Tereşçenko) oluşan bir yönetim kurulu meydana getirmeyi kararlaştırdı. Resmiyette bu kabinede hiçbir Kadet yoktu ancak kurul, esasen Kadetlerle perde gerisinde yapılan uzlaşmanın neticesiydi. 2 Eylül’de (15) İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri Merkez Yürütme Kurulu ve Köylü Vekilleri Kongresi Yürütme Kurulu’nun ortak genel kurulunda, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, yeni kabineyi destekleyen bir karar aldılar. Bu, Kadetlerle hiçbir ilgilerinin olmayacağını ilan etmelerine rağmen, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin yine toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin iktidarı elinde tutmasına yardımcı oldukları anlamına geliyordu.

●«●»●

II

Bu metin, henüz tamamlanmamış olan makalenin başıydı. Metinde ortaya konulan fikirler, Lenin tarafından Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır. İngiliz İşçi Partisi liderlerinden barış yanlısı Lansbury ile görüşme, 21 Şubat 1920’de Kremlin’de gerçekleşti.

* * *

Yoldaş Lansbury, benimle yaptığı bir görüşmede, İngiliz işçi hareketindeki oportünist liderlerin şu argümanına özellikle vurgu yaptı.

Bolşevikler, kapitalistlerle uzlaşıyor, örneğin Estonya ile yapılan Barış Antlaşması’nda kereste imtiyazlarına razı oluyorlar. Eğer durum böyleyse, İngiliz işçi hareketinin ılımlı liderlerinin kapitalistlere verdiği tavizler de aynı ölçüde meşrudur.

Yoldaş Lansbury, İngiltere’de çok yaygın olan bu argümanın işçiler için önemli olduğunu ve acilen incelenmesi gerektiğini düşünüyor.

Bu inceleme talebini karşılamaya çalışacağım.

Proletarya devriminin savunucusu, kapitalistlerle veya kapitalist sınıfla uzlaşmaya varabilir mi?

Görünüşe göre, yukarıdaki argümanın altında yatan soru budur. Ancak bunu bu türden genel ifadelerle sunmak, ya soruyu soranın aşırı siyasi deneyimsizliğine ve düşük siyasi bilincine ya da eşkıyalığı, yağmayı ve diğer her türlü kapitalist şiddeti haklı çıkarmak için bir safsataya başvurma hilekârlığına delalet eder.

Aslında bu genel soruya olumsuz cevap vermek alenen aptallık olurdu. Elbette, proletarya devriminin savunucusu parti, kapitalistlerle uzlaşabilir veya anlaşabilir. Her şey, hangi tür anlaşmanın yapıldığına ve hangi koşullar altında yapıldığına bağlıdır. Proletarya devrimi açısından meşru olan bir anlaşma ile (ona göre) hain olan, ihanet içeren bir anlaşma arasındaki farkı işte tam da burada aramalıyız.

Bunu açıklığa kavuşturmak için öncelikle Marksizmin kurucularının argümanını hatırlatacağım, ardından da çok basit ve yoruma yer bırakmayan kimi örnekler sunacağım.

Marx ve Engels, boşuna bilimsel sosyalizmin kurucuları olarak kabul edilmiyorlar. Onlar, her türlü laf kalabalığının acımasız düşmanlarıydılar. Onlar (sosyalist taktikle ilgili sorunlar da dâhil olmak üzere) sosyalizmin sorunlarının bilimsel olarak ele alınması gerektiğini öğrettiler.

1870’lerde Engels, Paris Komünü’ne yönelik saldırı sonrası firari olan Fransız Blankistlerinin devrimci manifestosunu analiz ederken, bu Blankistlerin “taviz yok” şeklinde ifade ettikleri o kibirli beyanın boş bir sözden ibaret olduğunu söylüyordu.[2]

Taviz fikrinden vazgeçilmemelidir. Mesele, bazen en devrimci sınıfın en devrimci örgütüne koşulların zorla dayattığı tavizler karşısında işçi sınıfının ve örgütlü öncüsünün, komünist partinin devrimci taktiklerini ve örgütlenmesini, devrimci bilincini, kararlılığını ve yürüttüğü hazırlıkları muhafaza edebilmek, güçlendirebilmek, sağlamlaştırabilmek ve geliştirebilmektir.

Marx’ın öğretilerinin temellerine aşina olan herkes, bu öğretilerin bütününden kaçınılmaz olarak böylesi bir sonuca varacaktır. Ancak İngiltere’de, bir dizi tarihsel nedenden dolayı, Marksizm, (birçok açıdan Marksizm için gerekli zemini hazırlayan, ondan önce söylenmiş “son söz” olarak) Çartist hareketten beri sendikaların ve kooperatiflerin oportünist, yarı burjuva liderleri tarafından sürekli olarak geri plana itildiğinden, ortaya koyduğum görüşün doğruluğunu, sıradan, siyasi ve ekonomik yaşamın evrensel olarak bilinen gerçeklerinden alınan tipik örnekler aracılığıyla açıklamaya çalışacağım.

Daha önce bir konuşmamda verdiğim bir örnekle söze başlayacağım. Diyelim ki içinde bulunduğunuz araba, silahlı haydutların saldırısına uğradı. Diyelim ki şakağınıza bir tabanca dayandığında arabanızı, paranızı ve tabancanızı haydutlara teslim ettiniz ve onlar da bu arabayı vb. kullanarak başka soygunlar gerçekleştirdiler. Burada hiç şüphe yok ki haydutlarla uzlaşacak, onlarla anlaşma yoluna gideceksiniz. Anlaşma, imzalanmamış ve zımnen yapılmış olsa da, oldukça kesin ve nettir: “Sayın haydut. Size arabamı, silahımı ve paramı veriyorum. Siz de bu memnuniyet verici refaketinize lütfen son veriniz.”

Bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Haydutlarla böyle bir anlaşma yapan adamı, haydutluğa ortaklık eden, haydutların bu anlaşmayı yapan kişiden aldıkları araba, para ve silah yardımıyla üçüncü kişilere yönelik soygun saldırısına suç ortaklığı yapan biri olarak mı görmeliyiz?

Hayır, öyle görmeyiz.

Mesele, aslında en ufak ayrıntısına dek tüm boyutlarıyla gayet açık ve basittir.

Aynı şekilde, her sağduyulu insan, başka koşullarda, araba, para ve silahın eşkıyalara zımnen teslim edilmesini eşkıyalığa ortaklık etmek olarak değerlendirecektir.

Sonuç açık: Hırsızlarla yapılan tüm anlaşmaları veya onlara verilen her türden tavizi tümden reddetmek ne kadar saçmaysa, genel olarak hırsızlarla yapılan anlaşmaların bazen caiz ve gerekli olduğu soyut önermesine dayanarak, bir kişiyi haydutluğa iştirakten aklamak da o kadar saçmadır.

Şimdi de siyasi bir örnek üzerinden ilerleyelim...

V. I. Lenin
Mart-Nisan 1920
Kaynak

Dipnot:
[1] Bkz. Engels, “Programm des blanquistischen Kommuneflfluchtlinge”, Marx/Engels, Werke, Band 18, 5. 532. Dietz Verlag, Berlin, 1958.

0 Yorum: