Haiti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haiti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026

, ,

Haiti: İmparatorluğun Cezalandırma Laboratuvarı

Haiti, “Washington’ın arka bahçesi” teriminin en belirgin örneğidir. 1804'te, Latin Amerika ve Karayipler'deki ilk cumhuriyetçi oluşumun, Fransızlara karşı kazandıkları zaferin ardından köleleştirilmiş Afrikalıların torunları eliyle kurulmasından bu yana, tarihsel olarak varoluşsal bir tehdit oluşturmuştur. O zamandan beri Washington, Haiti’yi “sorunlu” bir model olarak görmüş, bağımsız bir siyasi deneyi engellemek için baskı uygulamıştır. Haiti ayrıca, on yıllar boyunca eski köle sahiplerinin torunlarına tazminat ödeyen ilk ve belki de tek ülkedir. Fransa’nın sırtına yüz milyonlarca dolara denk gelen bir yük bindiren bu ödemeler, Haiti’ye zaman içinde, ekonomik büyüme bağlamında, 21 milyar ila 115 milyar dolar arasında bir kayba mal olmuştur ki bu tutar, 2026’da Haiti ekonomisinin tamamının bir ilâ on katı büyüklüğüne denk düşmektedir.

7 Nisan 2003'te, devrimci lider Toussaint Louverture'un ölümünün iki yüzüncü yıldönümü anma töreninde, Cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide, törenin geleneksel anlatımından saparak ve açık bir siyasi talepte bulunarak, dinleyicileri şaşırttı: Fransa'dan Haiti halkına tazminat ödenmesini istedi.[1]

Aristide’in bu talebini anlamak için, Haiti’nin 1804’te Fransa’dan bağımsızlığını ilan ettiği, Afrika kökenli başarılı bir köle devriminden doğan ilk modern cumhuriyet olduğu on dokuzuncu yüzyılın başlarına geri dönmek gerekir. Bu bağımsızlık ancak, Fransa tarafından yirmi yıldan fazla bir süre sonra, 1825’te, Paris’in yeni devleti tanımak için ağır bir şart koşmasıyla tanınabildi: bu şart uyarınca eski sömürgesini, bunun yanında, kölelerle birlikte çiftçilere ait mülklerini de yitiren Fransa karşılığında “tazminat” olarak büyük bir tutarın ödenmesini istedi. Başta yaklaşık 150 milyon altın frank olarak hesaplanan tutar, daha sonra yaklaşık 90 milyona düşürüldü.[2]. Bununla birlikte, bu durum, zaten ekonomik ve politik kırılganlıktan muzdarip olan, henüz yeni kurulmuş bir ülke için muazzam bir mali yük olmaya devam etti. Bu, Haiti’yi neredeyse bir yüzyıl boyunca bu borçları ödemek için dış borçlanmaya başvurmaya zorladı. Borçlarını ancak yirminci yüzyılın ortalarında ödeyebildi. Bu borçlar, Haiti ekonomisinin uzun vadeli zayıfladığı sürece katkıda bulundu. Buna karşın söz konusu tarihin üzeri örtülüyor, asla dile getirilmiyor, çünkü Fransız halkının büyük çoğunluğu, liberal ecdadının, köleliğe karşı direnişleri ve özgürlük arayışları nedeniyle Haiti halkından para almaya devam ettiğini bilmiyor.

Fransa, Aristide’in tazminat talebini hızla ve endişeyle bastırdıktan sonra, ülkede ve bölgede faal olan hasımlarından yana saf tutup ABD ile işbirliği yaparak, onu iktidardan uzaklaştırdı. Fransa ve ABD, Aristide’in tazminat talebinin görevden alınmasıyla ilgisi olmadığını, kendisinin otoriterliğe yöneldiğini, ülkenin kontrolünü yitirdiğini, zaten istikrarsız olan Haiti’nin kaosa sürüklenmesini önlemek için sürgüne gönderildiğini iddia etse de, o dönemdeki Haiti Büyükelçisi Thierry Burkhard, bir gazeteye verdiği röportajda Fransa ile ABD’nin ona karşı fiilen bir "darbe" düzenlediğini dile getirdi. Burkhard, Aristide’in aniden görevden alınmasının, Fransa’dan tazminat talebinden kaynaklandığını, çünkü bu talebin Fransa’nın liberalizmi esas alan temel değerlerine halel getirdiğini, Karayipler’den Afrika’ya kadar Fransa’ya karşı tarihsel şikayetleri olan diğer ülkeleri de aynı şeyi yapmaya teşvik edebileceğini söyledi.

Fransız diplomat Yves Godol da Aristide’in aniden gündeme gelen tazminat çağrısının siyasi bir bomba olduğunu görmüş, bu çağrının Fransa’yı uluslararası sahnede rezil ve zelil edeceğinden endişelenmişti. Haiti ile görüşmelere başlanmasını istediğini ama bu talebinin kesin bir ret cevabıyla karşılandığını söyledi.[3]

Jean Aristide, 1991’deki askeri darbeyle devrildikten ve ABD’ye sürgüne gönderildikten sonra, “bağımsızlık borcu” olarak bilinen şeyin tarihini keşfetti. Orada, çok iyi bilmediği bir tarih üzerine giderek artan akademik çalışmalara dalmaya başladı. Bu tarih bilinci, 2000’de yeniden seçilmesinden sonra daha da radikalleşti. Aristide, Fransa’nın Haiti’ye borçlu olduğunu iddia ettiği rakamı açıklayarak siyaset alanında gerilimi iyice tırmandırdı. Bu tutar, 21.685.135.571,48 dolardı.

Fransızlar, bu rakamı alaya alarak, komünist bir popülistin yanıltıcı bir propaganda oyunu oynadığını söylediler.[4] Ancak, Aristide’in, Fransa'ya büyük miktarda para aktarılmasının uzun vadede yol açtığı zarara ilişkin bazı Batı gazeteleri tarafından da doğrulanan iddiaları, Haiti’nin kayıplarının onun rakamına şaşırtıcı derecede yakın durduğunu, hatta tutarın daha da yüksek olabileceğini ortaya koyuyor.

Amerikan gazetesi Times, Haiti’nin nesiller boyunca Fransa’ya ne kadar para gönderdiğini belirlemek için binlerce sayfalık arşivlenmiş hükümet belgesini inceledi ve Haiti’nin Fransa’ya bugünkü dolar karşılığı toplam 560 milyon dolar ödediğini tespit etti. Ancak bu, kayıpların sadece bir kısmını açıklıyor. Gazete, dünyanın önde gelen 15 ekonomistinin[5] yardımıyla, bu paranın karşılığında hiçbir mal veya hizmet üretilmeksizin, Fransa’ya gönderilmek yerine Haiti ekonomisine yatırılmış olsaydı ne olabileceği sorusunun cevabını bulmak için bir model geliştirildi. Hesaplamalar, Fransa’ya yapılan bu ödemelerin Haiti’ye zaman içinde 21 milyar ilâ 115 milyar dolar tutarında bir ekonomik büyüme kaybına mal olduğunu gösterdi. Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, bu rakam, Haiti’nin bugünkü tüm ekonomisinin yaklaşık bir ilâ on katı büyüklüğündedir.

Aristide’in tazminat talepleri, sonrasında daha cesur ve saldırgan bir hal aldı. Adanın her yerinde, Paris’in Haiti halkının haklarının iadesini talep eden pankartlar, araba etiketleri, hükümet duyuruları ve duvar yazılarına rastlanıyordu. Hükümet, hukuki argümanlar geliştirmek ve Haiti’nin davasını sunabileceği uluslararası bir mahkeme aramak için Fransız hukuk firması Pichot Advocates’i ve uluslararası hukuk profesörü Günter Handel’i görevlendirdi. Bilhassa Aristide’in diğer eski Fransız sömürgelerini de kampanyasına katılmaya çağırmasıyla birlikte eskiden bu tür talepleri küçümsemeyle karşılayan Fransa’nın tutumu zamanla değişti. Artık Fransız devleti endişeliydi.

Fransa, Haiti’ye yeni büyükelçi olmuş Thierry Burkhard’ı gönderdi. Ayrıca Fransız Dışişleri Bakanlığı, ünlü felsefeci Régis Debray başkanlığında bir komisyon kurdu.[6]. Komisyonun resmi görevi, Fransız-Haiti ilişkilerini iyileştirmenin yollarını araştırmaktı. Ancak Burkhard ve Debray’nin kendisinin de belirttiği gibi, perde gerisinde başka bir amaç daha vardı: tartışmayı tazminat konusundan uzaklaştırmak. Şu anda emekli olan Burkhard, Debray’ye “tazminatlar lehine tek kelime etmemesi talimatı verildiğini” söyledi. Bu nedenle, komitenin Aralık 2003’teki Haiti ziyareti, altı üyesi ve birkaç Haitili yetkiliyle yapılan görüşmelere göre gergin geçti. Heyet, Dışişleri Bakanlığı’ndaki bir toplantıya silahlı Fransız özel kuvvetleri eşliğinde gelince bu fiili durum, Aristide’in ekibinin protesto etmesine ve bunu bir gözdağı girişimi olarak değerlendirmesine yol açtı.

Paris ve Aristide’in Şeytanlaştırılması

Paris, Haiti’ye verilen herhangi bir fonun kişisel kazanç için kullanılabileceği endişesini dile getiren medya kampanyaları başlatarak Aristide’i şeytanlaştırmaya başladı. Hükümeti, muhalefeti ezmekle suçlandı. İnsan hakları örgütleri gece gündüz, polisinin muhaliflere ve bağımsız basına saldırdığını söyleyen açıklamalar yayınladı.[7] Sanki tarih tekerrür etmiş gibiydi: Washington, Haiti yönetiminin kimi üyelerini uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladı.[8] Ardından aynı Amerika, Aristide’in muhaliflerini övdü, onları “demokratik haklarını ve yurttaşlık görevlerini” üstlenmeye hazır bir “sivil muhalefet”in umut verici bir işareti olarak tanımladı. Ayrıca Aristide’in görevde kalmayabileceğine işaret etti ve sürgünde bir “geçiş hükümeti" kurma fikrini tartıştı.

Aralık 2003 ortalarında, Fransız aydını Régis Debray, Aristide’in Port-au-Prince’teki başkanlık sarayını ziyaret etti ve ona, 1973’te ABD Merkezi Haber Alma Teşkilâtı’nın desteğiyle ordunun başkanlık sarayına düzenlediği baskın sonucu öldürülen Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin kaderine benzer bir kaderden kaçınmak için iktidarı bırakmasını tavsiye etti.

29 Şubat 2004'te Jean-Bertrand Aristide devrildi. Darbeden sadece birkaç saat önce, o günün sabah saatlerinde, ünlü Amerikalı diplomat Luis Moreno, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan güvenlik personeliyle birlikte başkanlık sarayına geldi ve Aristide’in istifasını istedi. Aristide ve eşi daha sonra havaalanına götürüldü ve bir Amerikan uçağı onları sürgüne gönderdi.[9]

Uçak havadayken, Fransız ve Amerikan yetkilileri, üç Afrika ülkesinin liderlerine Aristide’i kabul etmeleri için yalvardı, ancak hepsi reddetti. Sonunda, o zamanlar Paris’e sadık bir başkan tarafından yönetilen eski bir Fransız sömürgesi olan Orta Afrika Cumhuriyeti kabul etti. Aristide, önce kısa bir süre için Jamaika’ya gitti, Güney Afrika’ya sürgüne gönderilmeden önce, yaklaşık iki hafta orada kaldı. Daha sonra Aristide, o zamandan beri büyük ölçüde doğrudan siyasi hayattan uzak kaldığı Haiti’ye döndü. Ülkedeki siyasi hareketi halen daha sembolik bir etkiye sahip.

Aristide ve birçok kişi, yaşananları bir kaçırma eylemi olarak tanımladı. Bu iddiayı “tamamen asılsız” bulan Amerikalılar ve Fransızlar, Aristide’in iktidarı gönüllü olarak bıraktığını ileri sürdüler. Ancak istifa mektubu “muğlâk” ifadelerle yüklüydü. Mektupta istifa ettiğine dair açık bir ifadeye rastlanmıyordu. Dahası, birçok Fransız siyasetçi, son zamanlarda televizyon röportajlarında veya otobiyografilerinde, Fransa ve ABD’nin Aristide’e baskı yaparak ve onu sürgüne göndererek fiilen bir “darbe” düzenlediğini kabul etti.[10]

Darbe sonrasında, Haiti'nin Batı destekli geçiş hükümetinin başı Garard Latourtier, Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Ardından Paris’teki görkemli Élysée Sarayı’ndan çıkarak gazetecilere tazminat taleplerinden vazgeçtiğini söyledi. Fransa-Haiti ilişkilerinin, “önceki rejimin bağımsızlık borcu için tazminat talep etme girişimlerinin tümü nedeniyle olumsuz yönde zarar gördüğü” gerekçesiyle yeni bir başlangıca ihtiyaç duyduğunu belirtti.[11]

Fransa, elbette, bu durumdan memnundu çünkü tazminat talepleri konusundaki uzlaşmaz tavrı, evrensel insan haklarının savunucusu olarak sergilediği liberal anlatısıyla çelişen bir geçmişle yüzleşmeyi reddetmesinden kaynaklanıyordu.

Fransa, Küresel Güney’deki eski sömürgelerinde, örneğin Haiti’de, kanlı tarihinin büyük bir bölümünü gizlemeye çalışıyor; bu tarih, çarpıtılmış, ihmal edilmiş veya unutulmuş durumda. Neredeyse hiçbir Fransız ders kitabında, Haiti’nin sömürge dönemindeki adı olan Saint-Domingue’nin 1780’lerin sonlarında transatlantik köle ticaretinin yüzde 40’ını oluşturduğundan veya Napolyon’un 1803’te Haiti’de Fransız egemenliğini yeniden kurmaya çalıştığında Waterloo Savaşı’ndan daha fazla asker kaybettiğinden bahsedilmiyor.

Aristide’e karşı yapılan darbe, tazminat talebinin ağırlığı ve bu talebi temel alan hareketin hızı hiç düşmedi. Bilâkis, uluslararası konferanslarda lobi faaliyetlerine devam eden, tanınmayı ve hakların iadesini sağlamaya kararlı yeni bir neslin yolunu açtı. Birçok önde gelen aydın, tazminat fikrini destekledi. Akademisyenler, giderek artan bir şekilde, ekonomik ve hukuki yönleri incelemeye, Fransız köle sahiplerine ödenen tazminatları belgeleyen veri tabanları oluşturmaya çalışmaya başladılar. On yıldan fazla bir süre sonra, bu süreç, Haiti’ye dayatılan parayı “bağımsızlık için fidye” olarak nitelendiren eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın şok edici itirafıyla sonuçlandı. Hollande, ‘Haiti’ye gittiğimde, kendi payıma düşen borcu ödeyeceğim” dedi.[12] Ancak birkaç gün sonra, Hollande’ın danışmanları önemli bir açıklama yaptılar: Cumhurbaşkanı, sadece Fransa’nın Haiti’ye olan “ahlaki borcundan” bahsediyordu, mali bir borçtan değil.

Macron liderliğindeki Fransız hükümeti halen daha aynı konumda. Fransız parlamentosu, köle sahiplerinin yararına Haiti’ye ödeme yapılmasını öngören 1825 tarihli kararı sembolik olarak yürürlükten kaldırdı, ancak mali tazminat konusunu görüşmeyi reddetti.

Aristide’in eylemi sayesinde Fransa, bu tarihle yavaş ve acı verici bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldı. Bu eylem, uzun süredir ihmal edilmiş veya ertelenmiş bir tarihî dosyayı yeniden açan, en azından resmiyetteki kesif sessizliği bozan, Fransa’nın bu geçmişi tanımasının yolunu açan aydınlatıcı bir müdahale olarak iş gördü. Ancak Haiti, bu talebi dillendirmenin ve bu adımı atmanın cezasını kendisini uçurumun eşiğine sürükleyen kesintisiz kargaşa ile cezalandırıldı.

Kribsu Diallo
30 Temmuz 2026
Kaynak

Kaynaklar:
1. Haiti demands restitution from France, 7 Nisan 2003, Youtube.

2. Dubois, Laurent. Haiti: The Aftershocks of History, New York: Metropolitan Books, 2012.

3. Mandy Boltax, Thomas Boulger and Tyler Miller, “The Haitian Independence Debt: A Case for Restitution”, 5 Mart 2021, Doi. Duke Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Kuzey Carolina Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 9 Mart 2021. (Çalışma Belgesi, 14 sayfa).

4. “Document pour l’histoire sur la célébration des 200 ans d’indépendance d’Haïti”, 5 Ocak 2022, Haitiliberte.

5. Esclavage.

6. “Déclaration de M. Dominique Galouzeau de Villepin,” 7 Ekim 2003, Publique.

7. “Haiti: Recycled Soldiers and Paramilitaries on the March”, 27 Şubat 2004, HRW.

8. “International Narcotics Control Strategy Report”, Mart 2003, State.

9. Claude Ribbe, “Pour comprendre la crise haïtienne”, Şubat 2005, Youtube.

10. Publique ve NYT.

11. “Chirac welcomes Haiti PM”, 13 Mayıs 2004, Youtube.

12. “Discours lors de l'inauguration du Mémorial ACT”, 10 Mayıs 2015, Dailymotion.

26 Şubat 2026

, ,

Irkçılıkla Mücadele ve Lenin’in Fikriyatı: Irkçılıkla Emperyalizm Arasındaki Bağ

Gazze’deki soykırımla ilgili olarak Şubat 2024’te Port-au-Prince şehrinde
Tüm Haitililer Kurtuluş ve Eşitlik Hareketi’nin (MOLEGHAF) örgütlediği eylem.

 

Giriş

Joe Pateman’ın, genelde Marksizmin, özelde Lenin’in çalışmalarının günümüzde ırkçılığın ısrarlı varlığını analiz etme ve anlama açısından önemini yeniden vurgulayan ve savunan makalesi bize düşündürücü ve kışkırtıcı bir okuma sunuyor.

Pateman’ın, ilk olarak 6 Kasım 2024'te Toronto’daki York Üniversitesi’nde bir Marksist okuma grubunda sunulan makalesi (2025), kapitalist dünya ekonomisi içinde yapılandırıcı bir güç olarak emperyalizmin devam eden merkeziliğine ve bunun kapitalist toplumda hüküm süren ırkçılığı nasıl desteklediğine dikkat çekiyor. Makale, bilhassa ırkçılıkla mücadelede ve işleyişi için ona bağımlı hale gelmiş bir sistemi aşmada hayati bir unsur olarak enternasyonalizmi savunmasıyla, ırkçılık karşıtı strateji açısından dikkate almamız gereken birçok başlık sunuyor.

Rusya’nın çok etnikli bir ulus olduğu (ki hâlâ öyle), monarşisinin o dönemde Rus olmayan etnik gruplara karşı ırk ayrımcılığı yaptığı gerçeği üzerinde duran Lenin’in, farklı ırkları ve kadınları dışlamayan, insan özgürlüğüne adanmış bir komünist olduğunu hatırlamak gerekiyor. Pateman’ın da vurguladığı gibi, Lenin’in not defterleri, ırk ve emperyalizm sorunuyla oldukça ciddi bir şekilde ilgileniyor. Ama bir yandan da Lenin’in kitabı, Rus monarşisi döneminde yayınlanan eserlerin, kendi kendisini sansürlemek zorunda kaldığı bilinerek okunmalı.

Bununla birlikte, Rusya’da birleşik bir işçi hareketi için ırkçılıkla mücadele, Lenin için çok önemli bir husustu. Devrim sonrası dönemde Lenin’in ırkçılık ve emperyalizmi birbirine bağlayan bu eserleri yayınlamamış olması üzücü olsa da, ırkçılıkla mücadelenin sorunları, devrimden sonra da Lenin’in siyaseti ve uygulamalarının bir bileşeni olarak kaldı. Dahası, Lenin’in eserlerindeki bu sınırlar, yazıldıkları zaman ve bağlam nedeniyle, tüm dünyanın eksiksiz bir şekilde açıklanmasını ve kapitalizmden kurtuluş yolunun tek bir eserde sunulmasını beklemememiz gerektiğini söylüyor. Bunun yerine, görevimiz, bizden önceki teorisyenlerin bize bıraktığı araçları ortaya çıkarmak, bu araçları, bugündeki teori faaliyeti ve mücadelelerle birlikte, bugün ait olduğumuz dünyayı anlamanın somut gerekliliğine uygulamaktır.

Dr. Tamanisha J. John ve Chris Little, Pateman’ın Lenin’in emperyalizm teorisinde ve emperyalizme karşı mücadelesinde ırk, ırkçılık ve ırkçılıkla mücadelenin önemi üzerine yaptığı sunum sırasında tartışmacı olarak görev aldılar. Başlangıçta iki ayrı yorum olarak sunulan bu iki bakış açısı, Pateman’ın “Lenin, Emperyalizm ve Irksal Kurtuluş” makalesine cevap olarak, genel bir yorum sunmak üzere bir araya getirildi.

Emperyalizm Avrupamerkezcidir, Marksizm Değildir

Marx’ın (dolayısıyla Lenin’in) ırk ve ırkçılık konularındaki önemine ilişkin bu mesele, Batı’da Marksizmin “Avrupamerkezci” olduğu yönünde yaygın biçimde dile getirilen efsane göz önüne alındığında, önemlidir. Bir Karayipli akademisyen olarak Tamanisha, birçok Karayipli entelektüelin bu burjuva bakış açısıyla Marx’ı açıktan reddettiğini (bugün de reddetmeyi sürdürdüğünü), bunun da nihayetinde Karayipler’in (Afrika’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın) kurtuluşu ve kalkınması pahasına kapitalizmi desteklediğini dile getiriyor. Örneğin, Walter Rodney, 1975 yılında New York’taki Queen’s College’da verdiği “Marksizm ve Afrika’nın Kurtuluşu” başlıklı konuşmasında, Marksizmin “Avrupamerkezci” ve “Avrupai bir olgu” olduğunu iddia edenlerin bunu kanıtlaması gerektiğini söylüyor. Elbette, bu türden efsaneleri yayanlar, bu sorumluluğu omuzlayacak kişiler değildirler. Rodney’nin dediği gibi: “Birçok insan, hâkim propaganda göz önüne alındığında, nedenini gerçekten bilmeden yola Marksizm karşıtı olarak başlar.” Rodney’ye göre (1975):

“Burjuvazi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, tüm burjuva düşüncesinin ortak bir birleştirici noktası vardır. Neticede bu düşünceler, Marksist düşüncenin geçerliliğini, mantığını vb. sorgulama çabası etrafında birleşmişlerdir. Bu nedenle, ‘Marx’ın ırksallaştırılmış halklar için geçerli olup olmadığını’ sorduğumuzda şu cevabı veriyorlar: “Maalesef biz de bu çerçeveye ve kalıba uyuyoruz. […] İngiliz-Amerikan geleneği, felsefi olarak Marksizme karşı yoğun bir düşmanlık besliyor. Bu düşmanlık, kendisini kendisine has bir biçimde ortaya koyuyor. Marksizm çalışmasından bile beri durmaya çalışıyor.’ Dolayısıyla, ‘İngiliz geleneğinde, ki bu gelenek, dünyanın bu bölgesine, Karayipler’e ve Afrika’nın birçok yerine de aktarılmıştır, Marksizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamak modadır. Cehaletiyle övünmek, Marksizme karşı olduğumuzu söylemek modadır. Bu konuda sıkıştırılınca, ‘Ama neden okumaya zahmet edeyim ki? Açıkça saçma.’ diye cevap verilir. Yani, okumadan saçma olduğunu bilir ve saçma olduğunu bildiği için okumaz, bu nedenle de bu konudaki cehaletiyle övünür.”

Burjuvanın Marksizme, dolayısıyla Marx’a karşı uyguladığı çifte standart, onun yazılarının sağladığı sömürge karşıtı ve özgürleştirici görüşlerden kaynaklanmaktadır. Gerçekte, Marx, “ırkçılığı işçi sınıfının gizli acizliği” olarak adlandırmıştır (Graf, 2025: 384, MECW Cilt 44: s. 475). Marx, yaşamı boyunca, çalışmalarının “tek yönlü tarihsel-felsefi meta anlatılar” olarak yorumlanmasını eleştirmiş, bu tür yorumları reddetmiştir (Graf, 2025: 389, MECW Cilt 24: s. 199) ki bu yorumlar, Avrupa’yı ve içindeki gelişmeleri küresel bir şablon olarak görür.[1]

İşin tuhaf yanı, bu “Avrupamerkezcilik” suçlaması, beyaz üstünlükçü Lothrop Stoddard tarafından ilk kez açıklanan realizme de Batı’nın sanayileşmiş devletleri haricinde dünyanın büyük çoğunluğunun bu dönemde sanayileşmiş refahı desteklemek için kemer sıkma politikalarıyla karşılanması gereken genel bir krizin tanımladığı Büyük Buhran’dan ülkeleri “kurtardığı” için övülen Keynesçiliğe de yöneltilmemektedir. Aynı şey, liberal anlatılar ve özellikle liberal kalkınma anlayışları için de söylenebilir.

İşin aslı şu ki, neredeyse altı yüzyıldır egemen ekonomik sistem olarak Batı (Avrupa) kapitalizmi, sermayenin yararına olan bir insani hiyerarşi yaratmıştır. Bu gerçekler, uluslararası dayanışmayı (enternasyonalizmi) gerektiren evrensel insan özgürleşmesine yönelik kaygı ve mücadele göz önüne alındığında, ırk, sömürgecilik ve emperyalizm konularını Marksistler ve Marksist düşünceyi zenginleştirenler için uzun zamandır önemli kılmaktadır.

Joe Pateman, Lenin’in Emperyalizm Defterleri çalışmasını derinlemesine inceleyerek, Avrupa’nın kıtaya olan yoğun bağımlılığı nedeniyle Afrika’nın Lenin’in emperyalizm teorisinin merkezinde yer aldığı gerçeği üzerinde duruyor. Lenin’in Afrika ve Avrupa sorunuyla olan ilişkisi, onu “Avrupa’yı ‘zencilerin sırtından geçinen’ bir rantçı” olarak tanımlamaya yöneltti (Pateman, 2025). Bu tanım, aynı zamanda Lenin’in ırksallaştırma süreçlerine dair anlayışını da şekillendirdi. Emperyalizm ve ırkların sınıflandırılması, insan gruplarını birlikte çalışan maddi ve ideolojik sömürülere, dolayısıyla ırkçılığa tabi kıldı. Kapitalizmin, hem tarihsel zeminde Avrupa içerisinde hem de dışında işleyen bir süreç olarak ırksallaştırma süreci, her daim onun gelişimini desteklemek ve sürdürmek için işletildi.

Irkların kategorilere ayrıştırılması, bu ayrıştırmaların (farklılıkların) verili maddi ve ideolojik sonuçlarıyla birlikte, farklı halklara değer ve önem atfetmeye katkı sundu. Bu değerlendirme, (Marksizmde vurgulandığı gibi) ücretli emek yanında ücretli emeğin henüz sanayileşmiş ülkelerdeki kadar baskın olmadığı ortamlarda insanların ücret ödenmeyen emeği için de yapıldı. Marksizmi, sanayileşmiş ülkeler de dâhil olmak üzere, küresel olarak ırksallaştırılmış insanlar için hem alakalı hem de yararlı kılan da bu son gerçektir. Bu nedenle, Marksist düşüncenin, çeşitli bağımsızlık mücadelelerinde ve devrimlerde Marksist düşünceyi kullanan ırksallaştırılmış halklar tarafından genişletilmiş olması şaşırtıcı değildir.[2] Aslında Marksist düşünce, ırksal kurtuluş hareketleri de dâhil olmak üzere kurtuluş hareketlerinden kopartıldığında, bu hareketlerin başarısız olduklarını bizzat görüyoruz. Pateman, daha yakın tarihli bir örnek olarak Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinden bahsediyor.

1975’te Rodney, Kwame Nkrumah örneğini kullanıyor. Rodney, Nkrumah gibi bir figürü seçerek, Nkrumah’nın sınıfların varlığını inkâr eden özgül bir pan-Afrika yolunu izlemeye çalıştıktan sonra, Gana’daki sınıfları anlamak için Marksizmin gerekliliğini nasıl fark ettiğini ortaya koyuyor. Gana’da sınıf sorununu küçümsemek, Nkrumah’nın Gana’daki tüm Afrikalılar için daha geniş bir özgürleşme biçimi arayışına karşı çıkan sınıf düşmanlıkları nedeniyle, Gana’nın küçük burjuvazisi tarafından devrilmesine yol açtı (Rodney, 1975).

Tamanisha, Pateman’ın ırkçılığa dair konuşmasını ve bunun Lenin’in not defterlerinde nasıl analiz edildiğini ele alıyor. Rodney’nin Afrika’nın özgürleşmesi konusunda Marksizmin sahip olduğu önemle ilgili konuşmasını değerlendirmeye tabi tutuyor. Rodney’nin Guyana’da, Forbes Burnham’ın sözde sosyalist ve Pan-Afrikacı diktatörlüğü döneminde katledildiği gerçeğinin bilincinde olan Tamanisha, Pateman’ın, emperyalist ırkçılıkla ilgili tartışmasının, solun emperyalizmin gücünü yeniden üreten (ve meşrulaştıran) ideolojik altyapılara kendi devrimci mücadelemiz ve hareketlerimiz içerisinde karşı çıkmasının şart olduğuna dair tespiti akla getirdiğine inanıyor. Bu itiraz, ırk kategorisinin mi sınıfa yoksa sınıf kategorisinin mi ırka galebe çaldığı ile ilgili o gerici sorunun ve tartışmanın hüküm sürdüğü bugünde önem kazanıyor.

Gerçek şu ki, ırkçılık (dolayısıyla ırkçı kategorilerin kendileri) kapitalizmin ve emperyalizmin özünde yer alıyor, hatta Avrupalıların egemen olmadığı alanlarda bile; Rodney de suikastına kadar bu gerçekle mücadele etmişti. Marx gibi Rodney de “ırkçılığı ve emperyalizmi” destekleyen maddi gerçekliğin değişkenlik arz ettiğinin bilincine varmıştı (Graf, 2025: s. 384). Değişken koşullar, insanların toplumlarının doğasını incelemelerini, Rodney’nin Guyana’daki durumunda olduğu gibi, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele etmelerini gerektiriyordu.

Rodney’nin, yerli ve yabancı sermaye ile ittifak halinde olan ve “emperyalizmle ortaklık kuran” (Campbell, 1981: 59) gerici küçük burjuva sınıfına hizmet eden bir rejim olarak gördüğü sözde sosyalist ve pan-Afrikacı Burnham rejimini incelemesi, ırkçılık ve emperyalizm arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor: Burnham rejimi, hem Guyana’daki işgücünde açığa çıkan ayrımcılık temelinde ırksal bölünmeleri teşvik eden hem de anti-komünizmi güçlendiren “CIA’in finanse ettiği grevlere ve isyanlar” (Campbell, 1981: s. 50) üzerinden, sözde “solcu” kimliğine meşruiyet kazandırmıştır. Bu durum, Rodney ve Emekçi Halk İttifakı’ndaki (WPA) muhtelif yoldaşlarıyla tam bir tezat teşkil ediyordu. Onlar, sömürge sonrası dönemde elitlerin egemen olduğu, zorunlu olarak neo-sömürgeci (emperyalizm yanlısı) bir yola giren yönetim biçimi nedeniyle Guyana halkının karşı karşıya kaldığı antidemokratik dinamikleri açığa çıkarttı. Guyana halkı, bu yönetim biçimiyle sömürü arasındaki bağı kolaylıkla kurdu. Rodney ve WPA’in ortaya koyduğu bu gerçeklere karşı çıkamayan, ancak gene de “ulusal kurtuluş ve sosyalizmle tanımlı dil”i kullanmak zorunda kalan (Hall ve Camp, 2025) Burnham ve rejimi, Rodney’ye siyasi suikast düzenleyerek, ırkçılık ve ABD emperyalizmiyle olan ittifakını pekiştirdi. Bu dinamikler, Guyana halkı ve Exxon Mobil ile ilgili olarak Guyana’da ve ayrıca Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ndeki mevcut ABD emperyalizmi yanlısı rejim değişikliği çabalarında da etkisini sürdürmektedir (John, 2023). Bu rejim değişikliği çabaları, bugün Karayipler’deki neo-kolonyal hükümetlerden destek alıyor. Bu hükümetler, aynı zamanda bölgenin “barış bölgesi” olduğunu söyleyen dile başvuruyorlar.

Bu olaylar bize, ırkçılığın imparatorluk, kapitalizm ve emperyalist dış politikadan asla ayrılamayacak bir sistemin parçası olduğunu göstermektedir. Irkçı ideolojileri yeniden üreten yapılar, bu güçlere çalışır. Dolayısıyla, emperyalizm ve müttefikleri çeşitlilik arz eder. Yani kişinin ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik, din ve etnisite temelli kimlikleri, kişinin emperyalist ırkçılığa yardım etmekten alıkoymaz.

Haziran 2025’te Boston Review, Walter Rodney'nin suikastından sonra Stuart Hall’un “kısa süre önce keşfedilmiş olan, 1974 tarihli bir konuşmasını” yayınladı; Hall bu konuşmada, “siyahi devrimin asla siyah tenli olan insanlarla ilgili olmadığını, iktidarın koşullarını değiştirmekle ilgili olduğunu” söylüyor (Hall ve Camp, 2025). Tamanisha, bu konuyu burada ele almanın gerekli olduğunu düşünüyor; çünkü bu, mücadelenin hem sınıflar arasında hem de sınıfların içinde sürdüğünü, özellikle de liberal veya faşist amaçlar için araçsallaştırılmaması gereken alt ve diğer marjinalleştirilmiş sınıflar arasında önemli bir hatırlatma niteliği taşıdığını gösteriyor. Bu amaçlar, emperyalist ırkçılığa büyük ölçüde yardımcı oluyor. Irk, çoğu zaman, emperyalist gücün düşmanı olmanın gerekliliği yerine, belirli bir anda kimin iktidarı elinde tuttuğunun sınırlarını değiştirmek üzerinden ele alınıyor. Aksi takdirde, emperyalist güç tarafından ele geçirilip evcilleştirilme riskiyle karşı karşıya kalınıyor.

Bu noktada mesele, ırkçı, kapitalist ve emperyalist sistemlerin, kurumların ve uygulamaların başında veya ideolojik üretimin su başlarında daha fazla beyaz olmayan insan bulunması değil. Kurtuluşu bu getirmeyecek.

Irkçılığa, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele, istisnai veya yerelleştirilmiş değil, aktif olarak mücadele edilmesi gereken küresel bir mücadeledir. Rodney’nin hayatı ve çalışmalarının gösterdiği gibi, bu mücadele hem piyadelere hem de sahtekârlara sahiptir. Bu piyadeler ve sahtekârlar da ezilen ve marjinalleştirilmiş insanlara şiddet uygulama konusunda daha az tehlikeli değildirler.

Irk ve Emperyalizm Birbiriyle İlişkili Kavramlardır

Chris, çalışmasında Pateman’ın teorik temelinden farklı bir temel üzerinden hareket ediyor. Bu temel üzerinden Chris, Lenin okumasının, günümüz solu için hem açıklama hem de stratejideki zorlukları gidermek için ortak bir zemin sağladığını söylüyor.

Pateman, birkaç önemli iddiada bulunuyor: modern ırkçılık, emperyalizm kaynaklıdır. Irkçılığı yeniden üretmede merkezi bir rol oynayan bir “işçi aristokrasisi” mevcuttur. Irkçılıkla mücadele, beynelmilel bir mücadele olmalıdır. Emperyalist ırkçılık, ırkçılığın son aşamasıdır.

Chris, bu “işçi aristokrasisi” meselesinin ve bunun Joe’nun ırkçılık karşıtı stratejisiyle ilgili diğer noktalarıyla olan ilişkisinin daha fazla tartışmaya ihtiyaç duyduğunu tespit ediyor.

“İşçi aristokrasisi” kavramı, emperyalizmin merkezdeki işçi sınıfı öznelliği üzerindeki etkilerini anlamanın bir parçası olarak dikkate alınması gereken değerli bir önermedir. Ancak Chris, bunun çağdaş dünya düzeninde sınıf oluşumu ve sınıf bilincine dair eksiksiz bir açıklama sunmamıza imkân sağladığından tam olarak emin değil. Bunun iki sebebi var.

İlk sebep şu: Charles Post’un savunduğu gibi, küresel Güney ve Kuzey arasındaki muazzam ücret farklılıklarını sürdürmede aşırı kârların mevcut rolünü sorgulamak gerekiyor. Güney’den elde edilen toplam kârların ABD’deki toplam ücretlerin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğu tahmin ediliyor (Post, 2010: s. 20). Elbette, yalnızca kâr akışlarına odaklanmak, küreselleşmiş değer zincirleri boyunca farklılaşmış sömürünün doğasını yeterince kavrayamıyor. Jason Hickel vd. (2022) tarafından ele alınan kaynak gaspına odaklandığımızda ise, günümüzde bir işçi aristokrasisinin işleyişine dair kanıtlara ulaşıyoruz. Bununla birlikte, Chris, geliştirildiği emperyal döneme yöneltildiğinde çok daha büyük bir açıklayıcı güce sahip olduğunu düşündüğü Leninist açıklamanın, günümüzde var olan bir işçi aristokrasisinin kuramsallaştırılması için tek başına yeterli olup olmadığını sorguluyor.

Chris için ikinci ihtilaflı alan, öznellik ve ideoloji alanıdır. Joe, “Leninizmin, işçi sınıfı içerisinde modern emperyalist ırkçılığın temelinin maddi değil ideolojik olduğunu” iddia ediyor (Pateman, 2025). Peki ideolojinin kendisinin maddi bir temeli yok mu? Barbara Fields’ın da belirttiği gibi, ideoloji, “insanların yaşadıkları ve yarattıkları toplumsal gerçekliği kabaca anlamlandırdıkları, günlük yaşamın tanımlayıcı kelime dağarcığıdır” (1990: s. 110). Güney’de olduğu kadar Kuzey’de de işçiler arasındaki kapitalist toplumsal ilişkiler, hem ülke içinde hem de uluslararası alanda işçi sınıfları arasında dayanışmayı baltalayan rekabeti temel alıyor. Post’un da belirttiği gibi, bu rekabet ortamı, “işçiler arasında ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, yerliciliğin ve diğer muhafazakâr fikirlerin gelişmesi için toplumsal bir ortam sağlıyor” (Post, 2010: s. 34).

Irkçılığın ideolojik temelleri mevcuttur. Irkçılık, kendisini işçilerin kapitalist toplumsal ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda amansız rekabet ve sürekli yoksulluk tehdidiyle yüklü bir dünyayı anlama çabaları üzerinden ortaya koyar. Sonuçta ortaya yanlış, şiddetle tanımlı, yıpratıcı, en nihayetinde kendi kendisini baltalayan bir anlayış da çıkabilir. Bu süreç, statükoyu korumakla ilgilenenlerin, eşitsizliğin, sefaletin ve toplumsal yoksunluğun varlığı ve sürekliliğinin açıklaması olarak yaygınlaştırdıkları ırkçı anlatılarla ve bunların yoğunluğunun ırkla ilişkilendirilmesiyle işler.

A. Sivanandan’ın savunduğu gibi, işçi sınıfında ırk temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, işçilerin “ırk bilincini araya sokarak ortak bir sınıf bilincine ulaşmalarını” engellemek için bir araç haline gelir (1976, s. 350). İşte bu ırk temelinde ayrışan yoksulluk düzeyleri, ırkçılık ideolojisinin gelişip serpildiği, sınıflar arasında dayanışma tesis etme ve ortak sınıf çıkarları üzerinden mücadele yürütme çabalarının sergilendiği zemini teşkil etmektedir.

İşçi aristokrasisi fikrinin yararı sınırlıdır. Bu fikir, küresel Kuzey’deki işçi sınıfı bilincini ve sınıf oluşumunu açıklamak için yeterli değildir. Zengin ülkelerde işçi militanlığının etkisiz hale getirilmesinin ve potansiyel mücadelenin büyük ölçüde nötrleştirilmesinin nedeni, Kuzey’deki işçi sınıfının emperyalizmin ganimetleriyle “satın alınması”, ardından bu ganimetleri savunmak için savaşması değil, emperyalizmin dünya ekonomisinde yapılandırıcı bir güç olarak kurduğu karmaşık ilişkiler ve olası mücadele alanının kısıtlanmasıdır. Koşullara bağlı olarak, bu kısıtlama gerçek olabilir veya aslında kapitalist toplumsal ilişkilerin, yani ideolojinin ezici ağırlığıyla kısıtlanmış algılar nedeniyle açığa çıkabilir.

Bugün sosyalistlerin görevi, hem gerçek hem de algılanan kısıtlamaları, kendi çıkarları doğrultusunda gerici pozisyonlara duçar olan toplumsal sınıfın teslim alınması için kullanılan prangalar olarak görüp görmezden gelmek yerine, bu kısıtlamaları kabul edip aşmaktır.

Irk ve ırkçılık ideolojisi, genelde milliyetçi ifadeleri temel alırlar. Bu durum, ulusal bağlamın, ırkçılığın ideolojik yapılarının maddi temeli olan kapitalist emperyalizmin işleyişiyle yapılandırılmış bir dünyaya tabi olduğu gerçeğini gizler. Dünyayı anlamak için anlamlı olan alternatif teorik çerçevelerin mevcut olmadığı koşullarda (bu çerçevelerin yok edilmesi neticesinde) işçiler, ırkçı, yerlici ve üstünlükçü dünya görüşlerini ve siyasi projeleri benimsemek zorunda kalırlar. Sistem içerisinde diğerlerine göre nispeten avantajlı konumda olanların işçilerden eksik kalır bir yanları yoktur (Camfield, 2016) Ancak, W.E.B. Du Bois’in de belirttiği gibi bu, bir “zehirli yemdir” (Camfield, 2016: s. 55). Sonuç olarak, küresel Kuzey’dekiler göreceli avantajlar elde etseler de, emperyalizm koşullarında kendilerine dayatılan dünyevi koşulları kabul etmek tüm işçilerin kendi çıkarlarına aykırıdır.

Bu bağlamda, Pateman’ın (2025) “işçi aristokrasisinin emperyalist kökeni belirlenip doğrudan ele alınana kadar, ırkçılık karşıtı eğitim, işçi sınıfı arasında ırkçı görüşleri caydırmada ancak belirli bir noktaya kadar etkili olacaktır” iddiası, anti-emperyalizm olmadan ırkçılıkla mücadele edilebileceğine dair fikirde yapılmış, hayati öneme sahip bir düzeltmedir.

İster bir işçi aristokrasisi olarak kavramsallaştırılsın, isterse küresel olarak ele alındığında işçiler arasındaki muazzam gelir eşitsizliği ve toplumsal farklılaşma olarak görülsün, bu gerçeklerin emperyalist kökeni ve bununla nasıl yüzleşileceği, günümüz sol stratejisi için önemli bir meseledir. Bu bağlamda, ırkçılığa karşı mücadelenin zorunlu olarak emperyalizme karşı mücadele olduğu, bunun tersinin de geçerli olduğu açıkça görülmektedir.

Chris, ırkçılıkla antiemperyalist bir dille mücadele etmenin stratejik olarak aciliyet arz etmesinden çok kavram ve teori üzerinde durur. Pateman’ın makalesi, Kara Panter Partisi’nin üstlendiği ırklar arası, enternasyonalist güç inşasından çıkarılan önemli dersleri ve bu stratejinin yol açtığı, ABD devleti tarafından yok edilmeye çalışılan ihtimallere vurgu yapar.

Emperyalizm, doğası gereği beynelmileldir. Bu nedenle, işçi sınıfı dayanışmasını kısıtlamaya hizmet eden ulusal sınırları aşan hareketler, emperyalist aygıttan özellikle şiddetli bir tepki alır. Pateman ayrıca, Lenin’in çalışmalarını teorik bir rehber olarak alan küresel Güney’deki birçok devrimci hareketin ve projenin ırkçılıkla mücadelede elde ettikleri başarıları yeniden öne çıkartarak önemli bir iş yapıyor.

Bugün küresel Kuzey’deki bu örnekler karşısında, emperyalizmin maddi sonuçlarının ürettiği ideolojik çerçeveleri parçalayan, ırkçı saldırıların muhatabı olan halkların öncülük ettiği isyan hareketlerinin mevcutta oynadığı ve oynaması muhtemel rolleri takdir etmemiz gerekmektedir. Bu ideolojik çerçevelerin işçi sınıfını ve geniş halk kitlelerini dünya genelinde teslimiyete sürüklediğini bilmeliyiz.

Sonuç

Birlikte kaleme aldığımız bu yorumda, Pateman’ın makalesini sunduğu gün okuma grubumuzda tartışılan her şeyi kapsamıyor. Buna karşın, emperyalizmin ve emperyalist ideolojilerin hem kapitalizmi hem de ırkçılığı üretme, sürdürme ve devam ettirmedeki bütünleyici rolü konusunda geliştirdiğimiz düşüncelerle ilgili kimi bilgiler sunuyor. Yorumumuzu, sunum sırasında tartışılan iki anti-emperyalist mücadele olarak Haiti ve Filistin’deki mücadelelerle ilgili bazı düşüncelerle sonlandırmak istiyoruz.

Bu mücadeleler, bize göre, Lenin’in anti-emperyalist örgütlenme için sahip olduğu kalıcı önemine vurgu yapıyorlar. Pateman’ın eleştirisinin odağında Lenin’in teorisi durmasa da bu eleştiri, Lenin’in teorisinin emperyalist ırkçılıkla mücadele aracı olarak savunulması gerektiğini söylüyor. Bilhassa ırkçılıkla mücadelenin nasıl örgütleneceği üzerinde duruyor.

Bu, okuma grubunun epey önem verdiği bir meseleydi. Çünkü o dönemde (1) ABD başta gelmek üzere, Batılı devletlerin ve onların neo-sömürgeci müttefiklerinin desteğiyle İsrail, Filistin’de yürüttüğü soykırımı yoğunlaştırmıştı; (2) çoğunlukla ABD ve Kanada tarafından finanse edilen Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’nun (MSS) bir parçası olarak ülkeye asker yerleştirilmesinin ardından Haiti’de yüzlerce kişinin öldürülmesinin üzerinden 14 aydan fazla zaman geçmişti.

Viewpoint dergisi için yazdığı bir makalede Rodrigo Nunes (2017), Lenin’in çalışmalarını ve mirasını savunurken, Lenin’in günümüzde solun örgütlenme sahasında yüzleştiği güçlüklerle başa çıkma konusunda sahip olduğu kalıcı öneme ve uygulanma sahasının genişliğine vurgu yapıyor. Pateman’ın çalışmasına katkı sunan Nunes, Lenin’i öncelikle bir örgütleyici olarak tanımlayarak, hem Lenin’in yazılı eserlerinden hem de siyasi faaliyetlerinden aldığı derslere geri dönmenin, mevcuttaki hareketlerin belirledikleri hedefler karşısında neden yetersiz kaldıklarına ilişkin eleştirel bir analizin nasıl yapılabileceğini soruyor.

Ekim Devrimi’ne önderlik eden Marksist bir örgütçü ve düşünür olarak Lenin, örgütlenmesinden ders çıkarabileceğimiz bir isimdir. Nunes, mücadelelerimizi canlı tutan nihai hedefe ulaşma ihtimaline dair ufkumuza hiçbir kısıtlama getirmeksizin, karşı karşıya olduğumuz alanı gerçekçi bir şekilde değerlendirerek, Lenin’in hem hırs hem de devrimci pragmatizme odaklanmasından çıkarttığı dersler üzerinden açığa çıkacak yaratıcılık imkânına vurgu yapıyor. Bunun yanında, disiplin ve stratejik sabır, mücadeleleri uzun vadeli bir perspektife oturtmak çok önemli hususlar.

Bugün Batı kapitalizminin ABD öncülüğünde hareket eden emperyalizmle birlikte mevcut dünya düzenini tahkim edecek askeri stratejileri uygulamaya koyduğu gerçeklikte bizim enternasyonalizmle tanımlı anti-emperyalist dayanışmanın ve mücadelelerin neye benzeyeceği üzerine kafa yormamız, bunlar için kavga yürütmemiz gerekmektedir.

Emperyalizm, kapitalist ekonomik mantığın sessizce zorlamasıyla çözülemeyen, ortaya çıkan çelişkilere bir çözüm bulma girişiminde başvurulan, kapitalist dünya düzeninin anahtarı olarak ortaya çıkar. Bu çözüm bulma yeteneği varlığını, insanlığın tüm kesimlerinin, mevcut düzeni koruma hizmeti dâhilinde, daha aşağı veya gözden çıkarılabilir hale getirildikleri ırk üretimine borçludur.

İsrail’in Filistin’deki soykırımı ve Batı’nın Haiti’ye yönelik askeri müdahalesi, ırk ve emperyalizmin bu şekilde iç içe geçtiğinin iki somut örneğidir. Filistinlilerin sadece İsrail işgaline değil, kapitalist emperyalizmin tamamına karşı geliştirdikleri direniş, mülksüzleştirilmeye ve sürgünlere boyun eğmeye yönelik reddiyeleri, Batı emperyalizminin başını yaklaşık yüz yıldır ağrıtmaktadır. Batı’daki siyasi sınıfların, Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı, aktif olarak desteklemenin yanında, hoş görme yeteneği gösterebilmesi bile, emperyal egemenliğin ve meşruiyetin bir aracı olarak ırkla ilişkili bir meseledir. Dahası, hem İsrail’deki ırk ayrımcısı sistem hem de Batılı devletlerin ve kurumlarının soykırıma ortaklığını kolaylaştıran Filistin karşıtı ırkçılık, daha geniş manada, kapitalist emperyalizmin tarihine işlemiş, ırk temelli tabakalaşma ve zulüm geleneğinin bir parçasıdır (Hanieh vd., 2025).

Aynı şekilde, Haiti’nin yüzyıllardır süren sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı özgürlük ve kendi kaderini tayin etme hakkı temelli direnişi, Batı’yı rahatsız etmeye devam etmektedir. Haiti’nin coğrafi konumu ve Karayip’teki üretim zinciri içerisinde sahip olduğu yer, yani önce Karayipler’in en kârlı köle kolonisi, şimdilerde ise hem ABD hem de Kanada için yakın bir üretim merkezi olması, Haitililerin egemenlik ve kendi kaderini tayin etme mücadelesini uzun zamandır Batı tarafından şiddetle karşı çıkılan bir şey haline getirmiştir.

Haiti’deki “siyasi istikrar”, Batı’nın ülke üzerindeki yönetiminden başka bir anlama gelmemektedir. Haiti direnişini durduramayan Batı, Haiti’de hem iç hem de dış güvenlik güçleri tesis ederek, Haitilileri bastırmak için ülkeye doğrudan diktatörlükler dayatmaya devam etmektedir. ABD, Haiti’de faal olan Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’na (MSS) bağlı güçler üzerinden, Haiti ve Karayip bölgesini askerileştirme çabaları dâhilinde, yeni askeri teknolojileri, özellikle insansız hava araçları ve diğer hava silahlarını devreye sokmak için bir bahane olarak kullanmıştır.

Pateman’ın makalesindeki tavsiyelere kulak vermek ve Lenin’in emperyalizm teorisinde ırkın rolünü göz ardı etmemek, bu süreçlere gerçek doğaları temelinde, yani dünya kapitalizminin işleyişine tabi küresel ırksallaştırma süreçleri olarak nasıl cevap vereceğimizi anlamamıza yardımcı olacak bir adımdır. Pateman’ın emperyalizmin ırkçılığı sürdüren bir kapitalizm aşaması olarak anlaşılması gerektiğine ilişkin argümanı, aynı zamanda faaliyet göstermek zorunda olduğumuz zemini gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini söylemektedir.

Özellikle küresel Kuzey’de ırkçılığa karşı elde edilen kısmi zaferler, emperyalizme karşı daha geniş, dayanışmacı bir mücadelenin parçası olarak bütünleştirilmedikleri takdirde parçalı yapısını muhafaza edecektir. Çünkü emperyalizm ırkçılıktan ayrıştırılamaz, o, ırkçılığın temel bir katalizörüdür. Bu gerçeği kabul ettiğimizde, birbirine bağlı bir sömürü ve baskı sistemi karşısında, siyasi hedeflerimizi yok etmeden, pragmatik bir şekilde neyin başarılabileceğine dair bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyarız.

Bu sistem, tek bir odağa sahip hareketlerle ortadan kaldırılamaz. Böylesi bir strateji, kapitalizm koşullarında sömürü ve zulmün tüm doğasıyla yüzleşmenin getirdiği güçlüğün farklı boyutlarını ve ölçeğini kabul etmeli, zorlu koşullara rağmen ısrarcı olmak konusunda kararlı olmalıdır.

Chris Little
Tamanisha J. John
29 Aralık 2025
Kaynak

Chris Little, Toronto’daki York Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktora öğrencisidir. Guatemala’da kırdaki değişikliklerin ve işçi göçünün ardındaki politik ekonomiyle ilgili bir tez çalışması yürütmektedir.

Tamanisha J. John, aynı bölümde doçent olarak görev yapmaktadır. Karayip bölgesinde şirketlerin gücünü, finansal alandaki dışlayıcı pratikleri ve ekonomik emperyalizmi ele alan çalışmalar ortaya koymuştur.

Dipnotlar:
[1] MECW = Marx ve Engels Toplu Eserler.

[2] Ayrıca bkz.: Rodney, W. 1975. Marxism as a Third World Ideology. Kanada: Ontario Üniversitesi.

Kaynakça:
Camfield D (2016) “Elements of a historical-materialist theory of racism.” Historical Materialism 24(1): s. 31–70.

Campbell TA (1981) “The making of an organic intellectual: Walter Rodney (1942–1980)”. Latin American Perspectives 8(1): s. 49–63.

Fields BJ (1990) “Slavery, race and ideology in the United States of America.” New Left Review (I/181): 95–118.

Graf J (2025) “Marx and the accusations of antisemitism, racism, and eurocentrism: An Introduction.” Science & Society 89(3): s. 372–392.

Hall S, Camp JT (2025) “When we are all enemies of the state.” Boston Review, 12 Haziran 2025.

Hanieh A, Knox R, Ziadah R (2025) Resisting Erasure: Capital, Imperialism, and Race in Palestine. Londra, İngiltere: Verso Books.

Hickel J, Dorninger C, Wieland H, vd. (2022) “Imperialist appropriation in the world economy: Drain from the global South through unequal exchange, 1990–2015.” Global Environmental Change 73: Madde 102467.

John TJ (2023) “Guyana, beware the western proxy-state trap.” Stabroek News, 25 Aralık 2023.

Nunes R (2017) “It takes organizers to make a revolution.” Viewpoint, 9 Kasım 2017.

Pateman J (2025) “Lenin, imperialism, and racial liberation.” PDF.

Post C (2010) “Exploring working-class consciousness: A critique of the theory of the ‘labour-aristocracy’.” Historical Materialism 18(4): s. 3–38.

Rodney W (1975) Marxism and African Liberation. New York (USA): Queen’s College.

Sivanandan A (1976) “Race, class and the state: The black experience in Britain.” Race & Class 17(4): s. 347–368.

05 Şubat 2016

, ,

Haiti’nin 2016 Seçim Krizi Ardındaki Tarih ve Sınıf Mücadelesi


Bir keresinde Karl Marx, “tarih kendisini tekrar eder, ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak.” demişti.

Bugün Haiti’de Cumhurbaşkanı Michel Martelly’nin yaşadığı son günleri kuşatan sınıf dinamiğini incelerken akla bu söz geliyor. Bundan otuz yıl önce Jean-Claude “Çocuk Doktoru” Duvalier’in diktatörlüğü çözülürken de benzer bir süreç yaşanmıştı.

1986 Haiti’sini 2016 Haiti’si ile kıyaslarken ulusun sınıfsal yapısını anlamak gerekiyor.

Kısa Bir Tarihçe

Haiti’nin 1804’te kurulmasından hemen sonra iki yönetici sınıf ortaya çıktı. İlki, sermayesini yabancıların imal ettiği malların ihracatına ve şeker, kahve ve kakao gibi tarım ürünlerinin ihracatına yatıran, onu bu alanlarda yeniden üreten komprador burjuvaziydi. Diğer yönetici grup arazileri elinde bulunduran, kiraya veren veya kontrol eden büyük toprak sahipleri ya da grandonlardı. Yarı feodal yapı dâhilinde dè mwatye (iki yarım) olarak bilinen marabalar mahsullerinin büyük bir kısmını grandonlara veriyordu.

Haiti’nin darbelerle geçen tarihi, bu iki hasım yönetici grup arasında devlet iktidarını, dolayısıyla ekonomik avantajı elde etmek için yaşanan mücadelenin dışavurumudur.

1915’te ABD donanması ülkeyi işgal etti. Bu işgal 1934 yılına dek sürdü. ABD hem ırkçı hem de ekonomik sebeplerle derileri daha açık renkte olduğu için komprador burjuvaziye arka çıktı.

Zorba, eli kanlı, ırkçı ABD rejimine ilk tepki grandonlara dayanan Cumhurbaşkanı Dumarsais Estimé’nin 1946’da ortaya çıkışıdır. Dumarsais Estimé’i General Magloire 1950’de darbe yaparak devirdi. Darbe burjuvazi adına yapılmıştı. Magloire’nin yozlaşmış rejimi 1957’de Dr. François “Doktor Baba” Duvalier’in seçilmesi ile sona erdi. Duvalier Estimé’in Sağlık ve Çalışma Bakanı’ydı ve grandonları destekliyordu.

Burjuvazinin ve (rejimden rahatsız olmasına rağmen onu bir biçimde tolere eden) Washington’ın saldırılarına ve politik baskılarına direnmek amacıyla Duvalier resmi planda Ulusal Güvenlik Gönüllüleri, gayriresmi düzlemde Tonton Macoutes (Çuvallı Amca) olarak bilinen baskıcı ve paramiliter bir güç oluşturdu. Duvalier’in bu birlikleri on binlerce Haitiliyi öldürdü. Katliamlar çoğunlukla “komünizmle mücadele” ve komşu Küba’dan komünizmin yayılmasına karşı koyma adına gerçekleştiriliyordu.

Doktor Baba 1971’de öldü. Yerine oğlu Jean-Claude geçti. Ama Çocuk Doktoru Haiti burjuvazisinin çocuklarıyla okula gitmiş birisiydi, bu nedenle rejim melez bir hâl aldı. Yarısına generaller ve Doktor Baba’nın “dinazorlar” olarak bilinen güçlü adamları diğer yarısına da ya Jean-Claude’un okuldan arkadaşları ya da Washington’ın önerdiği reformcu isimlerden müteşekkil burjuva teknokratlar hâkimdi. Teknokratlar yabancı yatırımını ve kapitalist kalkınmayı destekledi. Doktor Baba’dan sonra Haiti içlerine daha fazla yol yapıldı. 1980’de Jean-Claude bir burjuva prensesi olan Michele Bennett ile evlendi. Bennett’in babası ülkeye otomobil ithal ediyor, kahve ihraç ediyordu.

Jean-Claude döneminde Michele Bennett burjuvazinin nüfuzuna dair bir sembol hâline geldi. Annesi, yani Doktor Baba’nın dul eşi Simone Ovide Duvalier ise Macoute sektörünü temsil ediyordu.

Baskıcı, yozlaşmış, her iki ipte oynayan Doktor Baba’nın rejimi 1986’da bir halk ayaklanması sonucu çöktü. Bu çöküşün bir diğer nedeni de ABD’nin siyaset değiştirip sürekli devrim belasını çağırıp duran, övüngen diktatörler yerine Washington’ın finansal desteğini ve politik gücünü arkasına alan teknokratları ve neoliberalizm yanlısı siyasetçileri getirmeye başlamasıydı.

Martelly ile Birlikte Yeni Duvelyecilik Ülkeye Geri Dönüyor

25 yıl ileri sarıp 2011 yılına gelelim. Washington ülkenin geçici seçim konseyi başkanı Michel Martelly’yi Amerikan Devletleri Örgütü’nün ve o dönemin dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın baskısıyla başa getirdi.

Yirmi yıldır Haiti’deki politik sahnenin hâkimi eski kurtuluş teoloğu rahip Jean-Bertrand Aristide ile onun eskiden beri müttefiki olan burjuva tarım uzmanı/fırıncı René Préval’dı. 1991 ve 2004’teki ABD destekli darbeler ve arka arkaya gerçekleşen yabancı güçlerin askerî işgalleri bu iki ismin kurduğu hükümetlerin altını oydu, onları köstekledi, eğilip büküldü.

1990’da Aristide’i iktidara taşıyan kitle hareketi demokratik, Duvalyecilik karşıtı, anti-emperyalist bir ajandaya sahipti. Martelly’nin Washington yardımıyla yaşadığı yükselme sayesinde yeni Duvalyeci rejimin geri dönüşünü ifade ediyordu. Deprem sonrası Haiti’de bu yönelime Macoute kanadı ve burjuva kanadı da destek verdi. Burada amaç halk hareketini zayıflatıp etkisizleştirmekti.

Otuz yıl boyunca Haiti’deki geleneksel tarım ve ihracata dayalı yarı feodal ekonomi büyük ölçüde yok edildi. Hâlen motorlu araçlar, buzdolapları, bilgisayarlar ve parfüm ithal etse de komprador burjuvazi büyük ölçüde ABD pazarı için kıyafet ve elektronik üreten montaj fabrikaları inşa ediyor, bu fabrikaların başına geçip yönetiyor.

Bir vakitler grandonları destekleyen, marabaya dayalı köylü tarımı ABD ve komşu Dominik Cumhuriyeti’nden gelen, bilhassa pirinç gibi yabancı ürünlerin neoliberal manada ucuza akması sebebiyle paramparça olmuş durumda. Zaman içerisinde değişime uğrayan grandon sınıfı, Macoute olduğu günlerin mirası ile yasadışı ticarete yüzünü döndü. Uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçırma, arazi hırsızlığı ve karaborsa onlardan soruluyor. Polis teşkilatında ve 1994’te Aristide’in terhis edip dağıttığı, Martelly’nin yeniden dirilttiği orduda da onlar var.

Martelly yönetiminde burjuvaziyi temsil eden başbakan ve uzun süredir iş ortağı olan Laurent Lamothe. Florida’da eğitim alan Lamothe telekomünikasyon alanında epey zengin oldu.

Duvalyeci kanadı ise Martelly’nin karısı Sophia St. Rémy temsil ediyor. Babası ve ağabeyi uyuşturucu kaçakçısı. Duvalyeci dönemin önde gelen isimlerinden Constantin Mayard-Paul, Claude Raymond, Mme. Max Adolphe ve Adrien Raymond da bu işi yapıyor. Çocuk Doktoru’nun oğlu Nicolas bile Martelly hükümetinde bir işe sahip. Jean-Claude’un eski elçileri Daniel Supplice ve Dr. Pierre Pompée de bu hükümette.

Martelly hükümetinde belirli süre görev alan, gösterişe düşkün uzmanı Stanley Lucas köylü katliamı gerçekleştiren grandon Jean Rabel ailesinin bir oğlu. Bu şahıs Cumhurbaşkanı Aristide’e karşı 2004 tarihinde yapılan darbede Washington’a bağlı Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü’nün bir ajanı olarak önemli bir rol oynadı.

Bileşimi ve programı bakımından Martelly/Lamothe hükümeti Jean-Claude rejiminin bir fotokopisi gibiydi. Ekonomiye dair yaklaşımlarında köşe başlarını turizm ve çalışma şartları epey kötü olan işyerleri tutuyordu. Hatta bu hükümet Janklodcuların sloganını atıyordu: “Haiti’nin tüm kapıları iş dünyasına açıktır.”

Ama Çocuk Doktoru gibi Martelly rejimi de aşırı israf, iç çatışma, işlev bozukluğu, yozlaşma ve baskıdan muzdaripti. Tüm bunlar 2014 sonunda iktidarı yıkılmanın eşiğine getiren bir ayaklanmaya yol açtı. Cumhurbaşkanlığını kurtarmak için Martelly başbakanı Lamothe’u feda etti. Oysa Lamothe 2015’te Martelly’nin Kel Kafalı Partisi’nin muhtemel cumhurbaşkanı adayı idi. (Anayasaya göre Haiti’de cumhurbaşkanları iki kez arka arkaya seçilemiyorlar.)

Martelly partinin başına adı pek bilinmeyen bir işadamını getirdi. Jovenel “Neg Banann” Moïse isimli bu kişi vergiden muaf tutulan “Agritranlar” denilen tarım işletmeleri için alt milyon dolar sübvansiyon alan ve esas olarak Avrupa’ya muz ihraç eden bir işadamıydı.

Bu aşamada küçük köylünün mallarına el konuluyor, bunların üzerine ihracat güdümlü tarım işletmeleri kuruluyordu. Jovenel Moïse Haiti’de “Macouto-burjuvazi” ittifakı denilen yapıyı temsil ediyor. Bu ittifak da Martelly ve Çocuk Doktoru’nun rejimini karakterize eden ana unsur.

Birçoklarının tahminine göre bugün Agritan denilen kuruluşlara kiralanan devlet arazileri ileride yabancı maden şirketlerine peşkeş çekilecek. Bu şirketler Haiti’nin kuzeyindeki dağlarda altın madeni arama ve çevreyi tahrip etme faaliyetleri içine girecekler.

Haiti’deki komprador burjuvazinin ve grandonların çocukları ayrıca diğer imtiyazlı küçük burjuva katmanı genelde Avrupa, ABD veya Kanada’da eğitim alıyorlar. Bunlar çoğunlukla doktor, avukat, mühendis oluyorlar ve orta sınıftaki [classe mayonne] yerlerini alıyorlar.

Ekonominin soysuzlaştırılması ile birlikte orta sınıf siyasete akın ediyor, devletten pay almak istiyor. Devletten pay almak son yıllarda ülkedeki en canlı “endüstri”.

Mücadele Devam Ediyor

25 Ocak’ta gerçekleştirilen Haiti’deki cumhurbaşkanlığı yarışının ilk turunda yaptığı hile ile Martelly başa Jovenel’i geçirmek istedi. Jovenel oyların yüzde 33’ünü alarak ikinci tura kaldı (oysa Brezilyalı anket şirketine göre aldığı oy sadece yüzde 6’ydı ve Jovenel dördüncü sıradaydı.) İkinci tur iki kez ertelendi. Geçici Seçim Kurulu başkanı Opont Pierre-Louis dâhil dokuz üye istifa etti.

Seçimde 54 aday yarıştı ama bunların üçü Jovenel ve Martelly’ye rakip. Üç aday da “Sel” anlamına gelen solcu Lavalas Ailesi partisinden.

İlk Lavalas adayı Dr. Maryse Narcisse eski cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide’in Lavalas Aile Partisi’nden. Narcisse yüzde 7 oy alarak dördüncü oldu. Üçüncü sırada ise eski senatör, Dessalines Çocukları platformundan Moïse Jean-Charles vardı. Charles yüzde 14 oy aldı.

Üçüncü en önemli aday seçimi yüzde 25 oyla ikinci bitiren Haiti’nin İlerlemesi ve Güçlendirilmesi Alternatif Birliği’nden Jude Célestin’di. Bu hareket Préval’ın Vérité ve Inite’i içeren platformlarına bağlıydı. 2010’da Jude Célestin bu hareketten aday olmuştu.

Washington ve Martelly iki Lavalas akımını marjinalleştirmek ve yarış dışı bırakmak istedi. Bu partilerin liderleri ılımlı bir pozisyon almalarına karşın halk tabanları sokağı boş bırakmadı ve radikallikleri ile tehlikeli olduklarını gösterdi.

Bu nedenle Washington (tıpkı ABD’de olduğu gibi) Haiti’de monolitik bir iki partili sistem istiyor. Sistemin “kabul edilir” oyuncular arasında değişkenliği, tartışma parametrelerini ve politik programları belirlemesi öngörülüyor. ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin buradaki muadili PHTK iken Demokrat Parti’nin muadili ise LAPEH, Vérité veya Inite’den oluşan mevcut Préval platformu olacakmış gibi görünüyor.

Lamothe’un, şarkıcı Wyclef Jean’ın ve yönetici elitlerin büyük bir kısmının Célestin’i desteklemesi şaşırtıcı değil. Onun Préval’dan daha fazla ABD ile işbirliği kuracağına inanılıyor.

Célestin ve (Aile Partisi hariç) diğer önde gelen yedi cumhurbaşkanı adayı “Sekizli Grup” içerisinde. Bunların birliği gerçek değilse de biçimsel. Devasa gösteriler düzenleyen kitleler ise seçimin iptalini ve Martelly’nin tutuklanmasını istiyorlar. Sekizli Grup ve Aile Partisi bu isteğe pek sıcak bakmıyor. Onlar 25 Ekim sonuçlarının gözden geçirilmesi için “bağımsız bir değerlendirme komisyonu”nun kurulmasında ısrar ediyorlar. Önde gelen adayların hepsi de ilk turu kazandıkları iddiasındalar. Değerlendirme komisyonu ne tür bir sonuca ulaşırsa ulaşsın muhalefet o güçsüz birliği büyük olasılıkla dağılacak.

Bu esnada kitleler Martelly’ye ve onun dört yıllık erteleme sonrası gerçekleştirdiği sıkıntılı seçimlere yönelik öfkelerini ve hayal kırıklıklarını dışa vurmaya devam ediyorlar.

Senato ve Ulusal Meclis Başkanı Jocelerme Privert 7 Şubat’ta Martelly’nin görevi bırakması ve yeni meclisin kalması önerisinde bulundu. Oysa birçok yeni meclis üyesinin seçilme biçimine şiddetle itiraz ediliyor. Sekizli Grup ise hileli seçilen üyelerin meclisten çıkartılması önerisinde bulundu.

Bu devrimci kokteylde eksik olan unsur, kitlelerin radikal taleplerine öncülük edecek ve onları savunacak öncü, devrimci parti. Dessalines Koordinasyonu (KOD), Demokratik Halk Hareketi (MODEP) gibi akımlar konuşmaktan başka bir iş yapmıyorlar, işlevli olabilecek bir birliğe henüz yönelebilmiş değiller.

Eğer tarih bir kılavuz ise Haiti’deki politik kriz ve devrimci potansiyelin birkaç ay daha süreceğini söylemek mümkün. Çocuk Doktoru’nun 1986’da devrilmesi ile açılan kapı dört yıl sonra, Aristide’in ilk seçildiği 16 Aralık 1990’daki politik devrime dek süren halk hareketi ile kapanmıştı.

Seksenleri ve doksanları görmüş birçok kişi toplumsal devrimin daha derinden işlediğinin farkında. Artık Haiti’deki mülkiyet ilişkilerinin, her şeyden önce toprak mülkiyetinin değiştirilmesi hayatta kalma noktasında her ilerici veya devrimci hükümetin ilk atması gereken adım.

Bunun dışında yönetici sınıf da nasıl ileriye doğru bir adım atacağından ve iktidarı elinde nasıl tutacağından pek emin değil, hatta bu hususta bölünmüş durumda. Bu da Haiti’deki ayaklanma için önemli bir fırsat.

Tüm bu faktörler sayesinde, otuz yıl önce Duvalier’i deviren köylüler, işçiler ve kentli işsizler arasındaki anti-emperyalist hareket, onca başarısızlığın ardından, nihayet ilerleme kaydetme imkânı bulacak.

Kim Ives
9 Şubat 2016
Kaynak

29 Ocak 2016

, ,

Haiti: Yeter Artık! Devrim Yapın!


Sokaktaki Haitililere yabancı ve yerli askerlerin sıktıkları mermilerin ve gaz kapsüllerinin üzerine neden yürüdüklerini sorun, bu yabancı işgaline bir son vermek istediklerini söyleyeceklerdir. Haitililer, bir de ailelerini geçindiremediklerini, yaşayamadıklarını, çocuklarını okula gönderemediklerini, yiyecek bir tek lokma, içecek bir damla temiz su bulamadıklarını anlatacaklardır size. Büyük ihtimalle seçim denilen kelimeyi kimsenin ağzından işitmeyeceksiniz.

Evet, 9 Ağustos ve 25 Ekim 2015’te yapılan hileli seçimler halka yapılmış büyük bir hakaretti ama bu insanlar, daha büyük bir bela ile uğraşıyorlar yıllardır. On yılı aşkın bir süredir dünyanın ilk siyah cumhuriyeti yabancılarca idare ediliyor. Başlarında sömürgeci güçlerle uşaklarının teşkil ettiği bir koalisyon var ve gözlerini kırpmadan soykırım yapacak bir güç bu. Haiti’nin o kendisini ferasetli zanneden politikacıları halkın önünde olduklarını sanıyorlar ama halkın iradesinin ne yönde olduğunu görmek için sürekli arkalarına dönüp bakıyorlar.

Haiti’de devam eden devrim, kendisini yeni bir biçim altında ortaya koyuyor. O zalim uluslararası toplum, Haiti konusunda gemiyi ilk terk eden fareler gibi mi yoksa son ana dek ağzından köpükler saçan kuduz köpek gibi mi davranacağına henüz karar vermiş değil.

Bir C17 kargo uçağı günlerdir Port-au-Prince uluslararası havalimanında bekliyor. Haiti muhalefetini kaçırmakla tehdit ediyor, ayrıca bu uçak, adadan kaçan sömürgecileri taşımak için bekliyor. Kana susamış eski paramiliter çete mensubu Guy Philippe ülkeye geri döndü. Halkı korkutmak gibi bir amacı var. Oysa herkes, onun kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp bir daha kaçacağını söylüyor. Oportünist STK’lar, vergiden muaf ücretlerini korumaya çalışıyorlar. Bugünlerde ağız değiştirip Michel Martelly ve vekili Jovenel Moise’e saldırıyorlar, bu isimlerden bahsederken mişli zaman kipi kullanıyorlar. Oysa bu sözlere artık kimse kanmıyor.

Zira yıllardır Haiti’de insanların toprakları, kuzeyde, sahilde, diğer adalarda ellerinden alınıyor.

Yıllardır çiftçiler, balıkçılar ve çiftlik işçileri kibrit kutusu büyüklüğündeki kulübelere doluşturuluyor. Bunlara saatlik 45 sent ödeniyor.

Yıllardır eğitimli orta sınıf Haitililer kölece çalışacakları zor işler için Brezilya’ya gidiyorlar.

Yıllardır kimliği bilinmeyen çeteler, motosikletleriyle Haitili liderleri ve aydınları sistematik bir biçimde katlediyor.

Yıllardır Haitililer, kendilerini temsil eden bir hükümetten yoksun oldukları için dünya üzerinde birer parya olarak yaşıyorlar.

Çünkü yıllardır Haiti’nin o köle ruhlu siyasetçileri yabancı işgalcilere sadakatlerini arsızca ayan beyan sergiledikleri için hiç rahatsız olmuyorlar ama öte yandan kendi ülkesindeki yurttaşlarını horgörüyorlar.

Yıllardır bu hain siyasetçiler, sadece kârlarından kesinti olur mu diye endişe ediyorlar, öte yandan, uluslararası toplumun Haitililere savaş açmasına seyirci kalıyorlar.

Haiti’deki şehir suyu sistemlerinin söküldüğü günlerde Birleşmiş Milletler Haitililere kolera bulaştırıyor, üstelik bir değil iki kez. İlkinde kolera 2010’da Nepal’den, ikincisinde 2015 yılında Bangladeş’ten getirildi.

Melez domuzların kökü kurutulurken, Clinton’ın sübvanse ettiği Arkansas pirinci Haiti piyasasına akın ediyor. Darı üretimi de sıfırlanıyor. 2015 Kasım’ında darı ekilen tarlalara mantar bulaştırılıyor. Bu sayede kıtlığa sebep olunuyor. Bu insanlar, daha ne kadar bu yükü çekecek? Olan bitenin seçimlerle bir alakası yok.

Haiti, birçokları için iştah açıcı bir lokma gibi duruyor. Burası Florida’ya yakın, Batista’nın Küba’sına benziyor, tropikal iklime sahip, günah ve çürüme gırla. Oysa Haiti Hillary Clinton’ın aday olduğu bu seçim yılında boğazına kadar uluslararası topluma batmış durumda. Tarihî moment bugün aslında. Eğer Haiti Clinton seçimini atlatırsa, kendisine büyük bir iyilik etmiş olur. Bu Davud-Golyat savaşında Davud üzerine bahis oynamak hissî bir yaklaşım olur.

1803’te olduğu gibi bağımsızlık ve ölüm arasında tercihte bulunmak kolay bir yol, zira Haitililerin kaybedecekleri bir şey yok. Eğer paralı askerler gelirse onların efendileri için hayatlarını ne kadar büyük bir şevkle riske atıp atamayacakları da sınanmış olacak. Haitililerse kendi yolunda yürüyecekler. Tek bir sömürgecinin bile Haiti’yi ele geçirmesine, Haitilileri yeniden köleleştirmesine izin verilmeyecek. Daha fazla kargo uçağı getirin, çünkü insanî yardım düşkünü çokça emperyalist, kısa bir süre sonra kaçacak yer arayacak.

Dady Chery
25 Ocak 2016
Kaynak