Gorki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gorki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2026

,

Düşman Teslim Olmuyorsa Yok Edilmeli

 

Marx ve Lenin’in öğretileriyle örgütlenen işçi ve köylü öncülerinin enerjisi, Sovyetler Birliği’nde kitleleri, anlamı dört basit kelimeyle ifade edilen bir hedefe doğru yönlendiriyor: yeni bir dünya yaratmak.

Sovyetler Birliği’nde, Genç Öncüler bile, yeni bir dünya ve yeni yaşam koşulları yaratılacaksa, bireylerin, her zaman işçi ve köylülerin kan ve terinden elde edilen muazzam zenginlikleri, herhangi bir şekilde biriktirmelerinin imkânsız hale getirilmesi gerektiğini anlıyorlar.

İnsanların sınıflara bölündüğü gerçekliği, azınlığın çoğunluğun emeğini ve yaratıcı gücünü sömürme ihtimalini ortadan kaldırmak gerekiyor. İnsanları birbirinden ayıran, onları anlaşılmaz ve birbirine yabancı kılan dini ve ulusal önyargıların zehirli yanlışlarını ortaya çıkarmak, emekçilerin hayatından, asırlık kölelikten kaynaklanan tüm kirli ve vahşi günlük gelenekleri yakıp yok etmek gerekiyor. Kapitalistlerin, emekçilerde hayati çıkarların birleşmesi gerektiğine dair bilincin gelişmesine mani olan, insanların katledilmesine, milyonlarca emekçinin birbirine karşı savaşmasına imkân sağlayan, her zaman aynı amaç doğrultusunda kapitalistlerin halkı soyma hakkını güçlendirmek, anlamsız kâr hırslarını ve işçiler üzerindeki güçlerini artırmak için kullanılan her şeyi yok etmek gerekiyor.

Yani uzun vadede, tüm halkın ve her bireyin yeteneklerinin ve becerilerinin özgürce gelişmesi için koşullar yaratılmalı. Tüm halk için eşit fırsatlar oluşturulmalı, böylece herkesin, şimdiye dek yalnızca istisnai olanların, sözde “büyük” insanların ulaşabildikleri ve ancak muazzam miktarda boşa harcanan enerji pahasına erişebildikleri bir seviyeye ulaşabilmesi sağlanmalı.

Bu, bir romantiğin rüyası mıdır? Hayır, bu bir gerçek. Yeni bir dünya inşa etme yolunda işçilerin ve köylülerin kitlesel hareketini “romantik bir rüya” olarak görenler, o işçi ve köylülerin düşmanıdır. “Bir Rus Kadını”nın bana kısa süre önce yazdığı gibi, onlar “Avrupa zihniyetine sahip, iyi eğitimli küçük bir kesim”dir. Bu kadının dediği gibi, “zekânın azınlığa ait olduğuna”, “zekâyı kitleler arasında aramamak gerektiğine”, “kültürün az sayıda yetenekli insan tarafından yaratıldığına” inanmaktadırlar.

Bu sözlerle o “Rus Kadını”, sert ama doğru bir şekilde, burjuva ideolojisinin ve sefaletinin tüm anlamını dile döküyordu. Burjuva zihniyetinin proleter kitlelerin manevi yenilenmesine karşı olduğunu ortaya koyuyordu.

Dünyanın dört bir yanındaki proletaryanın bu manevi yenilenmesi tartışılmaz bir gerçektir. Sovyetler Birliği’ndeki işçi sınıfı, dünya proletaryasının önünde yürüyerek, bu yeni gerçeği muhteşem bir şekilde teyit etmektedir. Kendi önüne büyük bir görev koymuş olan Sovyet işçi sınıfı, yoğunlaşmış enerjisiyle bunu başarıyla gerçekleştirmektedir. Yüzleşilen güçlükler devasa ölçülerde elbette ama insan gerçekten isterse dilediği sonuca ulaşabilir!

Diktatörlüğün ilk yıllarında bile, neredeyse silahsız, yalınayak, paçavralar içinde, açlıktan kırılan işçi sınıfı, Avrupa kapitalistlerinin kusursuz bir biçimde donattığı Beyaz Muhafız ordularını ve müdahaleci güçlerin birliklerini ülkeden kovdu.

On üç yıldır işçi sınıfı, az sayıda dürüst, içtenlikle kendini adamış uzmanın yardımıyla, ancak yoldaşlarını, hatta bilimin kendisini iğrenç bir şekilde tehlikeye atan bir sürü alçak hainin muhalefetine karşı, kendi devletini inşa ediyor. Dünya burjuvazisinin nefretinin zehirlediği bu mevcut ortamda her küçük hatayı, her kusuru, her günahı kötü niyetli bir sevinçle karşılayan, olan bitene duygusuz yaklaşan, gerçeğe “makine” gibi davranan yurttaşların yılan gibi tıslayıp durdukları mevcut halde yükünü ve dehşetini henüz tam olarak kavrayamadığı bu cehennemvari koşullarda çalışan işçi sınıfı, gerçekten şaşırtıcı, gerçekten devrimci ve harika bir enerji açığa çıkartmıştır.

Bu koşullarda, yalnızca işçilerin ve Komünist Parti’nin sergilediği kahramanlara has cesaret ki bu parti, işçi sınıfının aklını, devrimci kitlelerin zihnini temsil ediyor, örneğin, 1929-1930 Planı’nda öngörülen yüzde yirmi iki yerine sanayi üretimini yüzde yirmi beş artırmak gibi başarılar elde edebilir. Kolektif çiftçilerin yirmi milyon hektar ekmesi planlanmıştı, ama otuz altı milyon hektar ektiler! Aynı zamanda, işçi sınıfı ve köylüler, enerjilerini sanayiyi geliştirmeye, kırsalı yeniden örgütlemeye harcayarak, yüzlerce yetenekli işçi, şok işçisi (udarnik), işçi muhabir, yazar, mucit gibi kendi yeni zihin emeği güçlerini yetiştirdiler.

Ülke içinden kurnaz düşmanlar gıda kıtlığına yol açıyorlar. Kulaklar, cinayet, kundaklama ve her türlü alçaklıkla kolektif çiftliklerdeki köylüleri terörize ediyorlar. Tarihin belirlediği süreyi aşan her şey, bize karşı, bu da kendimizi hâlâ bir iç savaşta sayma hakkını bize veriyor. Bundan çıkan doğal sonuç şudur: “Düşman teslim olmuyorsa, yok edilmelidir.”

Ülkemiz haricinde, Avrupa sermayesi de bize karşıdır. O da zamanını doldurmuştur ve yok olmaya mahkûmdur. Ama gene de kaçınılmaz olana direnmek istiyor ve direnmeye gücü var. Sovyetler Birliği içinde yıkıma devam eden hainlerle el ele çalışıyor, o hainler de kendi alçaklıklarının sınırına dayanana dek, Avrupa sermayesinin hırsızlıkla alakalı amaçlarına yardımcı oluyorlar.

1914-1918 döneminde Avrupa’da yaşanan katliamın önde gelen örgütçülerinden olan, savaşçı” lakaplı Poincaré, Fransız kapitalistlerinin oyununu neredeyse yok eden bu adam, eski Sosyalist Briand, kötü şöhretli Lord Birkenhead ve sermayenin diğer sadık uşakları, Hristiyan kilisesinin başını sallayarak verdiği onayla birlikte, Sovyetler Birliği’ne karşı bir haydut çetesi misali saldırmak için hazırlanıyorlar.

Tüm dünyanın burjuvazisine karşı sürekli savaş halindeyiz. Bu, işçi sınıfını pratikte öz savunma sürecine karşı hazırlanmaya mecbur kılıyor. O, bu hazırlığı, hem kendisi hem de tüm dünya proleterleri için bir örnek olarak yarattığı her şeyin savunmak amacıyla yürütüyor.

İşçi sınıfı ve köylüler silahlanmalıdırlar, çünkü Kızıl Ordu’nun bir zamanlar dünya kapitalizminin saldırısına zaferle karşı koyduğunu unutmamalıdırlar. O zamanlar Kızıl Ordu; silahsız, aç, yalınayak, paçavralar içindeydi; askeri bilim konusunda çok iyi eğitilmemiş yoldaşlarca yönetiliyordu. Şimdi ise bir Kızıl Ordu’muz, bir savaşçı ordumuz var ve her savaşçı, ne için savaşması gerektiğini çok iyi biliyor.

Eğer Avrupa’nın kapitalistleri, kaçınılmaz geleceğin korkusuyla tamamen çıldırır, işçilerini ve köylülerini bize karşı göndermeye cüret ederlerse, kapitalizmin başını bir kez ve sonsuza dek kesecek, tarihin onun için hazırladığı mezara atacak eylemler ve sözlerle onları karşılamaya hazır olmalıyız.

Maksim Gorki
1930

[Kaynak: Culture and the People, Lawrence and Wishart, Londra, 1939, s. 89-93.]

28 Mart 2026

Yoldaş

Şehirdeki her şey, tuhaf ve idrak edilmekten uzaktı. Kiliselerin çan kuleleri o renkli ve parıltılı halleriyle yükseliyorlardı semaya. Fabrika bacaları ve duvarları kulelerden daha yüksekti. Ticaret odalarının duvarları arasında sıkışıp kalmış halleriyle kiliseler, tozun toprağın içinden fırlamış, harabelerin arasında yeşermiş, muhteşem çiçeklere benziyorlardı. O çanlar müminleri duaya çağırırken, demirden damlar boyunca kayıp giden güçlü sesleri, evleri ayıran dar sokaklarda tek bir iz bırakmadan, silinip gidiyordu.

Kent, bir de her daim geniş olan evlere sahipti. Üstelik bunların bazısı güzeldi de. Şekli şemali bozuk, hiçbir önemi olmayan insanlar, sabahtan akşama kıvrımlı sokaklarda kül rengi fareler gibi koşuşturup duruyorlardı. Gözlerini hırs bürümüş bu insanlar, biraz eğlence ya da biraz ekmek peşindeydi. Kavşaklarda duranlarsa, o tetikte halleri ve ürkütücü duruşlarıyla, “zayıf dediğin, güçlüye zerre şikâyet etmeden teslim olur” düsturu uyarınca izliyorlardı etrafı.

Güçlü dediğinse zengin olurdu. Herkes, paranın güç ve hürriyet getirdiğine inanıyordu. Herkes köleydi, bu yüzden para istiyordu. Yoksulun tek işi, zengindeki lüksü kıskanmak, ondan nefret etmekti. Altın bir yüzüğün yuvarlanırken çıkarttığı sesten daha hoş bir müziğin olmadığına inanılıyordu. Tam da bu yüzden herkes, komşusuna düşmandı, zulüm, şehrin tek hükümranıydı.

Bazen şehre güneş doğsa bile hayat hep soluktu, insanlar birer gölgeye benziyorlardı. Geceleri bu insanlar, neşe yüklü ışıklar yakıyordu her yanda. Karnı sırtına yapışmış kadınlar, sokaklara dökülüp, öpülecek, okşanacak yerlerini en fazla parayı verene satıyorlardı. Her yanı yemek kokuları sarıyor, ardından suratsız ve aç gözler kuşatıyordu sokakları. Şehrin tüm yüzünü yoksul insanların kendilerini duyuracak kudretten yoksun, birilerince boğulmuş iniltileri kaplıyordu.

Can sıkıntısıyla ve huzursuzlukla örülmüş bir hayattı yaşanan. Herkese düşmanlık, kural halini almıştı. Kendisini adil bulan çok az yurttaş vardı. Oysa bunlar, şehirdeki en zalim kişilerdi. Bu kişilerdeki gaddarlık, sürünün gaddarlığını tetikliyordu.

Herkes yaşamak istiyordu. Arzularına uzanan yolu özgürce yürümeyi kimse bilmiyor, o yolu kimse yürüyemiyordu. Doymak bilmez bir canavar gibi bugün, geleceğe yürüyen insanı o güçlü ve sağlam kollarıyla kuşatıyor, bu fazla yapışkan kucaklaşma, insanın gücünü elinden alıyordu. Izdırap çeken, kafası karışık insan, bu hayatın iğrenç yüzü karşısında güçsüzdü. İnsan, hüznün çöktüğü binlerce gözüyle yüreğinin derinliklerine bakıp, ondan bir şeyler bilmemesini istiyordu. Geleceğe dair ışıl ışıl tasvirler, insanın ruhunda ölüp gidiyordu. Güçsüz insanın iniltileri, hayatın işkence ettiği zavallı yaratıklardan dökülen gözyaşlarına ve şikâyetlere karışıyordu.

Bezginlik ve huzursuzluk kuşattı her yanı. Bazen de dehşet kol gezdi sokaklarda. Taş binaların tüm berbat halleriyle yan yana dizildiği o sıkıcı ve gösterişsiz şehirde insanları bir hapishane gibi kendisine kapatan kiliseler, güneş ışığını püskürtüyorlardı. Çile ve öfke yüklü çığlık, başka biçimler alan nefretin fısıltısı, zulmün o tehditkâr patlaması, şiddetin şehvet dolu bağırışları susturuyordu hayatın müziğini.

Derdin ve çilenin sebep olduğu, iç karartıcı endişenin orta yerinde, yoksulluğa karşı verilen hummalı mücadele, bencilliğin çamurlu, alçak gerçekliğinde, yoksulluğu, zenginlikleri yaratanı besleyip büyüten evlerin altında, insana inanan, yapayalnız hayalperestler, herkese yabancı olan halleriyle o fitnenin peygamberleri, adaletin ocağından savrulan kıvılcımlar gibi hareket ediyorlardı. Bu insanlar, o lanetlenmiş yuvalara basit ve büyük olan bir öğretinin tohumlarını taşıyorlardı. Bazen de tüm kaba halleriyle, gözlerinde çakan şimşeklerle, bazen de mütevazı ve nazik bir ifadeyle, zalimin iradesi üzerinden, zorbanın gücü sayesinde kör ve dilsiz araçlara dönüştürülmüş bu kölelerin karanlık yüreklerine bu apaçık ve alev alev yanan hakikatin tohumlarını ekiyorlardı. Bu asık suratlı insanlar, bu ezilenler, yeni kelimelerin müziğine, o yüreklerinin uzun zamandır beklediği müziğe önce pek kulak asmadılar. Ufak ufak kaldırdılar başlarını. Zalimlerin yalanlarla ördüğü ağı paramparça ettiler. Sessizlikten ve kuşatılmış bir öfkeden oluşan varlıklarında, sayısız yanlışın zehirlediği yüreklerinde, güçlünün aklına ait cümlelerle boğulmuş bilinçleriyle, o karanlık ve meşakkatli hayatlarında, aşağılayıcı sözlerdeki acılıkla yoğrulmuş olan her şeyde tek bir kelime işitildi:

“Yoldaş!”

Bu, yeni bir kelime değildi. Daha önce işitmiş, telaffuz etmişlerdi. Ama o ana kadar kullandıkça keçeleşen tüm diğer kelimeler gibi bu da anlamsızlaşmıştı. Yitirilen söz, anlamını da unutuyordu.

Ama bu kelime, güçlü ve berrak haliyle, başka bir sese sahipti. İçinde bir ruh şakıyordu sanki. Her bir yüzü elmas gibi parıldıyordu. Ezilen, kabul etti bu kelimeyi. Onu önce kibarca dillendirdi, yeni doğmuş bir bebeğini kollarında sallayan anne gibi sarıp sarmaladı yüreğiyle. Ona hayran oldu. Kelimenin ışık saçan ruhunu aradıkça o daha da büyüleyici geldi kendisine.

Onlar “Yoldaş” dedi.

Bu kelimenin tüm dünyayı birleştireceğini, tüm insanları özgürlüğün zirvesine taşıyacağını, yeni bağlar kurulmasını, karşılıklı saygıya, insanın özgürlüğü adına başkalarının özgürlüklerine duyulan saygıya dayalı bağlar kurulmasını sağlayacağını anladılar.

Bu kelime kölelerin yüreklerine işledikçe, o köleler köle olmaktan çıktılar. Bir gün hep birlikte şehrin o büyük insani formülle dönüştürüleceğini duyurdular:

“Ben boyun eğmeyeceğim.”

Sonra hayat durdu, çünkü hayatı harekete geçiren güçtü onlar. Başkası değil. Su kesildi, ateş söndü, şehir karanlığa gömüldü. Efendiler, çocuk gibi titremeye başladılar. Korku, zalimlerin yüreklerini ele geçirdi. Kendi boklarının dumanında boğulan, isyanın gücüyle dehşete sürüklenip tüm telaşa kapılan efendiler, kendilerine yönelik öfkeyi gizlemeye çalıştılar.

Kıtlık, bir hayalet gibi dikilmişti karşılarına. Çocukları, hüzün dolu bakışlarla o karanlıkta feryat ediyorlardı. Karanlığa gömülmüş evleri ve kiliseleri, demirin ve taşın cansız kargaşasında eriyip gitti. Herkesi tehdit eden sessizlik, ölümdeki ıslaklıkla kapladı sokakları. Hayat durdu. Çünkü onu yaratan güç, kendisinin farkına varmıştı. Köleleştirilmiş insanlık, iradesini dile dökecek, o büyülü ve yenilmez kelimeyi bulmuştu. Hayat, boyunduruğu söküp attı. Kendi gözleriyle sahip olduğu gücü, yaratıcıdaki o gücü gördü.

Bunlar, yönetenlerin, kendilerini hayatın efendisi zannedenlerin ızdırap çektikleri günlerdi. Binlerce gece kadar uzundu her bir gece. Öyle kasvetliydi ki ufacık, ürke ürke yanan bir ateş bile tüm şehri aydınlatabiliyordu. Yüzlerce yılda yaratılan, insan kanıyla beslenen o canavar şehir, tüm utanç verici zayıflığıyla gösterdi kendisini. Şehir, tüm acınacak haliyle, taş ve ahşap kütlesinden başka bir şey değildi. Evlerin kör pencereleri, kapalı ve soğuk havanın hâkim olduğu sokaklara bakıyordu. Otoyolda hayatın gerçek efendileri cesur adımlarla yürüyorlardı. Onlar da açtı, ötekilerden çoktu belki ama bu hale alışkınlardı. Bedenlerinin çektiği çile, hayatın eski efendilerinin çektikleri çile kadar keskindi. Ruhlarındaki ateşi kimse söndürememişti. Yüzlerine kudretlerine dair bilincin, zafere dair öngörünün ışığı vuruyordu. Karanlık ve dar bir hapishaneden farksız olan sokaklara döküldüler, içlerindeki nefretle, sömürünün acısıyla yüklü ruhlarıyla. Yaptıkları işin önemini gördüler. Bu sayede hayatın efendisi, yaratıcısı, kanun koyucusu olma hakkı üzerindeki örtüyü kaldırıp attılar.

Birliği sağlayacak, o cana can katan kelime, onlara yeni yüzünü, kör edici bir netlikle gösterdi:

“Yoldaş!”

Onun yanında kelimeler cesaretle çınlıyorlar, gelecekte herkese ait olacak o yeni hayatı tüm neşesiyle haber veriyorlardı. Peki bu gelecek yakın mıydı yoksa uzak mı? Bu sorunun cevabı, onların özgürlüğe mi yürüyecekleri yoksa o günün gelişini erteleyecekler mi sorusuna verilecek cevaba bağlıydı.

Bir önceki akşam aç bir canavar olan, çamur kaplı kaldırımda bedenini satın alacak kişiyi hüzünle bekleyen fahişe işitti “Yoldaş” kelimesini, dillendireyim mi dillendirmeyeyim mi, karar veremedi. O güne dek hiç görmediği bir adam yanaştı yanına, elini omzuna atıp fahişeye duygu yüklü bir tonda “Yoldaş” dedi. Kadının utanç yüklü bir gülümseme belirdi yüzünde. Sevinç dolu gözlerle ağlayacak gibi oldu, o yaralı kalbi bunu ilk kez yaşıyordu. Saf neşeyle yoğrulmuş gözyaşları parıldadı gözlerinde. Ki bu gözler, bir önceki gece açlıktan kıvranan bir hayvandaki o aptal ve küstah ifadeyle bakıyordu dünyaya. Şehrin sokaklarında serseriler, tüm dünya işçilerinin o büyük ailesiyle yeniden birlik olmalarını sağlayan zaferi kutladılar. Evlerin ölü gözleri, havaya daha bir soğuk ve tehditkâr baktılar.

Bir önceki gece semiz bir zenginin şefkatinin bedeli olarak önüne bir iki kuruş fırlatılmış olan dilenci de duydu bu kelimeyi. İçinde yoksulluğun kemirdiği fukara kalbinde ilk sadakasını aldığı minnettarlık duygusu belirdi.

Patronlarının kendisine indirdiği darbeleri kuyruğu ince bitkin atına indiren faytoncu, kaldırımda tekerleklerin çıkarttığı gürültüyle insanlıktan çıkmış o adam, yoldan geçen birine gülümseyerek “Merhaba yoldaş!” dedi. Adam, duyduğu kelime karşısında korkuya kapıldı. Sonra faytoncu dizginleri kavradı. Yoldan geçen adama yüzünden henüz silinmemiş olan o keyif dolu gülümsemeyle baktı. Adam, faytoncuya dostuna bakar gibi baktı ve onun lafını başını sallayıp şunu söyleyerek cevapladı: “Teşekkürler yoldaş. Yürüyeceğim. Gideceğim yer çok uzak değil.”

Faytoncu, coşkulu bir ifadeyle, adama “ah güzel o zaman dostum” dedi. Koltuğuna iyice yerleşti, neşeyle kırptı gözlerini, büyük bir gürültüyle yola koyuldu.

İnsanlar gruplar halinde toplaştılar kaldırımlarda. O büyük kelimenin kaderinde bir kıvılcım gibi o insanları birleştirmek yazılıydı. Sakallı, öfkeli, önemli olduğuna dair bilinci kuşanmış bir polis, sokağın köşesinde duran yaşlı bir hatibin etrafına toplaşmış kalabalığa yaklaştı, adamın söylediklerini bir süre dinledikten sonra yavaşça şunu söyledi: “Bu türden toplaşmalar yasaklandı, dağılın.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra polis, gözlerini kaçırarak, kısık sesle “Yoldaşlar” diye ekledi.

Genç savaşçıların gururu, kelimeyi yüreklerinde taşıyan, ona can ve kan katan, birlik çağrısını dile döken insanların yüzlerinde karşılık buldu. İnsan, bu hayat dolu kelimenin cömertçe dağıttığı kudretin yok edilemez ve tükenmez olduğunu görüyordu.

Gri üniformalı, silahlı, yürekleri kör askerlerden oluşan birlikler toplaştı, sessizce saf tuttular sonra. Bu, adalet dalgasını geri püskürtmeye hazırlanan ezenlerin gazabıydı.

O devasa şehrin dar sokaklarında, görmezden gelinen yaratıcıların elleriyle dikilmiş soğuk ve sessiz duvarların arasında insana ve kardeşliğe yönelik o asil inanç büyüdü, olgunlaştı.

“Yoldaş.”

Bazen bir köşede bazen bir başka köşede bir ateş yanıyordu. Bir süre sonra bu ateş, birbirimize benzediğimize dair o ateşli duyguyla, dünyayı ateşe vermeye yazgılı büyük bir yangına dönüşüyor, tüm halkları birleştiriyordu. Bu ateş ki alnında bizi harap eden zulmü, nefreti ve öfkeyi tüketip kül etmek yazılıydı. O büyük yangın, tüm yürekleri birleştirecek, asil ve adil insanları işçilerin birleşik ailesinde bir kılacaktı.

Kölelerin yarattıkları, zulmün hüküm sürdüğü o ölü şehrin sokaklarında insanlığa, dünyadaki kötülere ve nefse karşı elde edilecek zafere olan inanç, büyüdü, olgunlaştı. Hissizleşmiş, dert sahibi varlığımızın o bulanık ve karmakarışık halinde kalp gibi derin olan basit bir kelimeydi “Yoldaş”. Oydu geleceğe doğru giderken bize rehberlik eden kutup yıldızı.

Maksim Gorki
8 Ağustos 1906
Kaynak

28 Mart 2024

,

Kölelerin İsyanı

Farklı insanlardan bir yığın mektup aldım. Hepsinde de ümitsizliğin dili hâkimdi ve ölüm korkusu yankılanıyordu. İnsan okurken, bu mektupları yazanlar, ne karanlık ve ne zor günlerden geçmiş, kalplerine insanı uykudan eden huzursuz edici fikirler işkence etmiş diye düşünüyor.

Parfümünün kokusu sinmiş kâğıda bir hanfendi şunu yazmış: “O iyi Ruslara ne oldu? Onlar neden birden kana susamış yırtıcı hayvana dönüştü?” Comte de F ise şunu yazmış: “Tanrı bizi unuttu, öğretileri ayaklar altında.” Tombov’dan Ch. Brouteim ise şunu sormuş: “Yaptıklarınızdan memnun musunuz şimdi? O komşunu sev denilen büyük ilkeye ne oldu? Okul ve kilisenin nüfuzu kalmayınca elinize ne geçti?”

Şikâyet eden, tehditler savuran mektupların yanında, bir de kendisini gözyaşı dökmekle sınırlı tutan mektuplar var. Hepsi de telaşlı ve buhranda, bu acılarla yüklü yeni dönemi yaşama fikri, hepsini korkuya sevk etmiş. Hepsine tek tek cevap veremem, bu sebeple, burada tüm mektuplara tek seferde, aynı anda cevap vereceğim.

Bayanlar ve baylar,

Halkın hayatına olan ilgisizliğin suçunun kefaretini ödeyeceğiniz günler gelip çattı. Tüm çektiğiniz eziyetleri ve çileleri bir bir hak ettiniz. Burada tek bir şey söyleyebilir, sizin için tek bir şey dileyebilirim: umarım, bizzat yarattığınız hayatın yol açtığı tüm dehşeti kalbinizin derinliklerinde, tüm yoğunluğuyla yaşarsınız. Umarım, kalpleriniz daha fazla kaygıyla dolar, gözyaşlarınız sizi uykusuz bırakır, umarım, o bugün ülkemiz üzerinde esen zalim ve deli rüzgâr, sizi kor eder! Siz, bunu hak ettiniz.

Bizim yok edileceğimizi söylüyorsunuz. Oysa bilin ki o cürufa, o edepsiz ruhunuza ait sağlıklı ve dürüst olan şeyler ayıklanacak. Pek fazla özen göstermediğiniz, açgözlülükle, yalanla, hâkim olma anlayışıyla, özetle, her türden kötü dürtüyle yoğurduğunuz ruhunuzu tüm pisliklerden arındıracağız!

Hanfendi, siz o insanların başına ne geldiğini bilmek istiyorsunuz. Onlarda sabır kalmadı. Uzun süredir suskunlar. Gördükleri şiddete tek bir tepki koymadan, boyun eğdiler. Yıllar içerisinde kambur çıkmış sırtlarına hayatın yükü bindi. Onlar, muktedirler için çalışıp didindiler. Ama artık o muktedirlere destek olmayacaklar. Gene de halen daha omuzlarındaki tüm yükten kurtulabilmiş değiller. Bu kadar kısa zamanda paniğe kapılmayın, sevgili bayan.

Dürüst olalım: o insanlardan yırtıcı birer hayvandan başka ne olmasını bekliyordunuz ki? Siz, onlar başka bir şey olsunlar diye ne yaptınız? Makul herhangi bir şey öğrettiniz mi bu insanlara, iyilik tohumları ektiniz mi ruhlarına?

Ömrünüz boyunca halkın emeğini sömürdünüz, onların önündeki ekmek kırıntılarını bile aldınız, üstelik, bunları yaparken kötü bir şey yaptığınızı bile anlamadınız. Sizin yaşamanızı mümkün kılan şeyi, size destek sunan gücü sorgulamadan geçirdiniz ömrünüzü. Elbiselerinizin ışıltısı, yoksul ve bedbaht insanların size imrenmesine neden oldu. Köye gidip mujiklere yakın bir evde kaldığınızda, onlara aşağılık bir ırka mensup kişilermiş gibi baktınız. Doğaları gereği zeki ve iyi insanlardı onlar. Onları kötülüğe siz sürüklediniz. Mülksüz insanlara kapalı olan ziyafetler verdiniz, buna rağmen, onların size minnet duymasını istediniz! Şarkılarınız, müziğiniz hayatın başrolünde olan insanların ruhunu şahlandırmaktan aciz. Köylüleri küçük görüyorsunuz, onlara yukarıdan bakıyorsunuz, o köylüler de size karşı hiçbir şey hissetmiyorlar. Ruhlarına hiç tesir edemiyorsunuz. Onlar için ne yaptınız ki! Duygularını dikkate aldınız mı hiç? Hayır! Tek işiniz, onları birer acımasız insana dönüştürmek!

Onların daha zeki olmalarını mı istediniz? Hayır! Onların fikrini hiçbir zaman önemsemediniz. Mujikler, sizin için yük hayvanından farksız. Onlara birer yabaniymiş gibi davranıyorsunuz, onları insan olarak görmüyorsunuz. O zaman size karşı vahşi bir hayvanmış gibi davranmalarına neden şaşırıyorsunuz?

Sevgili bayan! Sorduğunuz soru, hayat konusunda cahil olduğunuzu ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda sizin tam da işlediği günahın bilincinde olup onu itiraf etmek istemeyen günahkâr gibi bir riyakâr olduğunuzu gösteriyor.

Mujiklerin, köylülerin nasıl yaşadıklarını anlamıyorsunuz. Ayaklar altında ezilen bir insan, er ya da geç intikamını alacaktır. Kendisine zerre acımadığınız insan, acıma nedir bilmeyecek, kimseye acımayacaktır. Bu, gayet açık bir gerçektir. Bunun aynı zamanda adil bir davranış olduğunu da eklemeliyim. O zaman şunu anlayın: en korkunç şey, insanın dövüşmesi değil, dövüşmekten başka hiçbir şey yapamıyor olmasıdır. Yanlış olan, birilerinin acıması değil, acıma becerisini yitirmektir. Yüreğine intikam tohumları ektiğiniz bir kalbin size acımasını nasıl bekleyebilirsiniz?

Sevgili bayan! Kief’te o iyi Ruslar, Brodski ismindeki ünlü bir kapitalisti sarayının penceresinden aşağı atmışlar, sarayda bulunan bir dadı da aynı kaderi paylaşmış. Ama kafesteki o küçük kanarya kurtulmuş. Bu olayı biraz düşünün. Biçare kuş, sarayın sahibi pencereden aşağı atılırken merhametle karşılanmış. İsyancıların yüreği o kuşa acımış da yaptıklarını hak eden adama acımamış. O yaşanan dehşetin ve trajedinin ardındaki gerçek, işte bu.

Sevgili bayan, siz tüm hayatınız boyunca insanları eşit görmemişsiniz, komşunuzun hâline zerre acımamışsınız, ama bir yandan da o insanların size insan gibi davranmaları gerektiğini düşünüyorsunuz. 

Mektup yazıyorsunuz, demek ki eğitimlisiniz. Muhtemelen köylülerin hayatını anlatan kitaplar okumuşsunuzdur. Onların nasıl yaşadıklarını bilirken, sırtlarındaki yükü biraz olsun hafifletmek için hiçbir şey yapmazken, o köylülerden ne yapmalarını bekliyorsunuz? Şimdi siz acınacak hâldesiniz. Korkunun titrettiği o elinizle o korkularınızdan sizi kurtaramayacak, o kederinizi bir nebze azaltması mümkün olmayan kişiye ümitsizlikle yazılmış mektuplar yolluyorsunuz. Hayır! O bunları yapamaz.

Yaptıklarınızın kefaretini ödemek, eşyanın tabiatı gereği. Biz, bugüne dek insanların kırbaçlandığı, ölene dek dövüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Burası, insanların kemiklerinin kırıldığı, uzuvlarının kesildiği, insana uygulanan şiddetin bir sınırının bulunmadığı, farklı işkencelerin insanı utandıracak veya tiksindirecek düzeye ulaşana dek uygulandığı bir ülke. Burada bazı insanların hafızasında okula kapatılıp küçük çaplı işkencelerden geçtikleri kazılı. Yumruklarını sıkmaya, hapse ve kırbaca alışmışlar. Onlara şefkatli bir yürek bahşedilmemiş. Polis ajanlarının insanları, başka insanlara ait cesetleri çiğneyerek kovaladıkları bir yer burası.

Karışıklığın bu kadar uzun hüküm sürdüğü bir ülkede insanların bir gecede hukukun gücünü anlamaları beklenemez. Adalet nedir bilmeyen bir insandan adil olması talep edilemez. Sizin gibi bir hanımefendinin ve sizin toplumunuzun insana yönelik işkencenin her türden biçimine izin verdiği bir dünyada bu tür şeyler anlayışla karşılanmalı. Sizin babanızın elli yıl önce uşağına taktığı kelepçeyi bugünkü insanlar, o uşaktan daha derin hissediyorlar.

İnsanlar gelişti ve bu gelişimin neticesinde kişilik onuru denilen bir anlayış açığa çıktı içlerinde. Ama insanlar, hâlâ kendilerini köle gibi görüyorlar, kendilerine birer hayvanmış gibi bakıyorlar!

Sevgili bayan! Bizzat yapmadığınız şeyleri başkalarından istemeyiniz. Siz, merhamet nedir bilmediniz ki size merhamet edilmesini isteme hakkınız olsun. İnsanlar, kendilerine kıyasla avantajlı olan başka kişilerin işkencelerine maruz kaldılar. O işkence, hâlen daha devam ediyor. Çarlığın ve kapitalizmin ülkeyi devrime sürüklemesiyle birlikte halkın içindeki tüm gizli güçler zincirlerinden boşandı, yüzlerce yıldır bastırılan öfke patladı, intikam her yanı sardı.

Ülkemizde adaletin, hürriyetin ve güzelliğin yurdunu inşa etmekle ilgili, insanı kör edecek kadar ışıklı bir görüşten kaynak alan, o büyük fikrin can verdiği başka bir güç, aydınlık bir güç daha var. İyi ama sevgili bayan, görecek gözleri olmayanlara denizin kudretini ve güzelliğini tarif etmenin ne faydası var!

Maksim Gorki
25 Mart 1920
Kaynak