Bugünkü
tüm bu eylemleri birleştiren ortak nokta, eğitimdeki kaynak yetersizliği ve
personel eksikliğidir (ortalama sınıf mevcudu 2010’da 27 öğrenciden bugün 30’a çıktı;
bu rakam, neredeyse 40 yıldır sabit kalmıştı, ayrıca, 2024-2025 eğitim-öğretim
yılında ülke genelinde ders saatlerinin yüzde 10’u karşılanmadı). Buna rağmen,
2026’da hükümet harcamaları 10 milyar avrodan fazla arttı, ancak Maliye Kanunu’nda
(PLF) belirtildiği gibi, “Savunma harcamaları hariç, bakanlık ödenekleri
nominal olarak genel anlamda azalmaktadır.” Başka bir deyişle: kamu hizmetleri
ve gençlik programları için daha az para, ordu için daha fazla para. Bu
nakaratı çok sık duymaya başladık.
Ancak,
eğitime tahsis edilmiş kaynakların orduya yönlendirilmesinin iki boyutu mevcut.
Bir yandan, okulların kaynakları kesiliyor, öğrenciler öğretmenlerden,
öğretmenlerse iyi çalışma koşullarından mahrum bırakılıyor, ilgili herkes,
yeterli sınıf binalarından, etkinlikler ve okul gezileri için gerekli fonlardan
ve farklı sınıflarda okuyan öğrenciler arasındaki eşitsizlikleri azaltmak için kullanılacak
sosyal yardımdan yoksun kalıyor. Cumhuriyetin okul sisteminin üzerine çektiği
ideolojik sis perdesi dağılıyor. Fırsat eşitliğine dair sosyal-demokrat
hayaller ve burjuva devriminden bu yana liberal ideolojinin dayandığı, liyakat
temelli konsensüs, artık pek kimsenin hayalini süslemiyor. Zaten mevcut piyasa
ekonomisi günümüzde buna artık izin vermiyor: Patronlar örgütü MEDEF’in (Fransa
Teşebbüsler Konfederasyonu) düzenli olarak hatırlattığı gibi, bugün ülkenin artık
aydınlara ve küçük burjuvaziye ihtiyacı yok, bunun yerine, endüstrideki
egemenliğini güvence altına almasını sağlayacak işçilere ihtiyacı var.
İşverenlerin büyük bir hevesle aldıkları son kararlar, üretim güçlerinde bir
dönüşümü zorunlu kılıyor, devletin kararlarını bu model yönlendiriyor, zira
devlet ne tarafsızdır, ne de kitlelerin hizmetindedir, hatta vatandaşların
paylaştığı “değerler”in garantörü bile değildir. O, sadece burjuvazinin
çıkarlarının uygulayıcısıdır. Bütün bunlar, insanla alay edercesine sergilenen
bir açıklık ve şeffaflıkla gerçeğe dökülüyor.
Bugün
kim okulun çocuklarımızı “meslek sahibi kılmaktan”tan ziyade onların
gelişmesini sağlaması gerektiğini savunuyor? Toplumsal yükselme mekanizması
bozuldu. Bu hafta, kendi özgürleşmelerinin tek anahtarı olduğu iddia edilen,
kutsal okullarını, bilginin tapınaklarını işgal eden nesil, bir önceki nesilden
daha düşük bir yaşam standardına sahip olacağını çok iyi biliyor.
Öte
yandan, okulun, Prusyalılara ve Paris Komünü'ne karşı alınan yenilgiden sonra,
Birinci Dünya Savaşı’ndan sadece otuz-kırk yıl evvel zorunlu hale gelmesinden
bu yana değişmeden kalan temel görevlerinden birini yerine getirmesi gerekiyor.
Bu, nüfusun üçte birinin günlük olarak Fransızca bile konuşmadığı, ancak ortaya
çıkan tekelci şirketlerin dünyadaki paylarını güvence altına alıp böylece yeni
pazar paylarını ele geçirmeleri gerektiği bir dönemdi. Bu görev, ulusu
birleştirmek, yani toplumu kurumsallaştırmak, sınıflar arası işbirliğini
savunmak ve toplumun tüm kesimlerinin burjuvazinin dünya görüşünü ve
ideolojisini benimsemesini sağlamakla ilgiliydi.
28
Mart 1882 tarihinde sömürgeci Jules Ferry, öğretmenlere hitaben yazdığı mektubun
başında şöyle diyordu:
“Size yüklenen çeşitli
yükümlülükler arasında, şüphesiz ki en çok önem verdiğiniz, size en fazla ek iş
yükü ve endişeye yol açan görev, öğrencilerinize ahlaki eğitim verme, onlara yurttaşlık
bilinci aşılama görevidir.”
Günümüzde,
gelecekteki öğretmenleri yetiştiren INSPE’nin (Öğretmen Yetiştirme Koleji’nin) eğitim
programlarında ve CAPES (lise öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) ile
CRPE’deki (ilkokul öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) aralıksız
reformlar arasında, “Cumhuriyet değerleri”ne ilişkin derslere giderek daha
fazla önem verilirken, bilimsel ve disiplinlere özgü derslere verilen önem
giderek azalmaktadır. Okullarda bu durum, otoritenin, daha doğrusu gerici
otoritenin yoğunlaşması anlamına geliyor; yani bireyin topluma boyun eğmesi
değil, toplumun, mülk sahibi azınlığı temsil eden birkaç bireye boyun eğmesi
anlamına geliyor.
2023’te
abaya yasağının, 2026 okul yılının başında telefon yasağının, okulların açık
alanlarında başörtüsü yasağının (yani: 40°C'de şapka yasak, fırtınada kapüşon
yasak), Crocs ve şort/Bermuda şort yasağının, özellikle işçi sınıfı
mahallelerindeki okullarda uzatılmış okul günlerinin ardındaki mantık budur… Bu önlemler ister haklı ister keyfi olarak
değerlendirilsin, çocukların yararı gözetilerek değil, körü körüne disiplini
pekiştirmek amacıyla düşünülmüştür. Bu durum, liselerde baskı uygulamak veya
propaganda yapmak amacıyla ordunun ve polisin giderek artan müdahalesiyle,
kariyer rehberliği forumlarındaki faaliyetleriyle ve ulusal gönüllü askerlik
hizmeti (SNV) ile ulusal genel hizmet (SNU) gibi önlemlerin geliştirilmesiyle
uyumludur. Proleter gençler, geleceklerini (tehlikeli, yıpratıcı ve değersiz
beden emeğini kabul ederek, orduya katılarak) krizlerle yıpranmış, kanıksanmış
ve karşılığında onlara düzgün bir eğitim bile sunamayan bir sistem için nasıl
feda edebilirlerdi ki?
İşte
bu noktada bilhassa son günlerde genç işçileri terörize etmek, sindirmek için
kullanılan polis şiddeti devreye giriyor (büyük çaplı göz yaşartıcı gaz
kullanımı, Bordo’da herkesin başına indirilen coplar, Grenoble’da çevik kuvvet
polisinin indirdiği darbeler, Saint-Denis’deki Suger Lisesi’nde tutuklanan bir
lise öğrencisine atılan tokat, Île-de-France bölgesinin tamamında insanların yere
yatırılması vs.). Saint-Denis’deki Paul Eluard Lisesi’nde bir kız öğrenci öfkesini
şu şekilde dile getiriyor: “Sanki burası bir sınıf değil de hayvan çiftliğiymiş gibi
muamele görüyoruz!” Bir başka öğrenci şunu söylüyor: “Biz çocuğuz, bize kimse
saldırmamalı.” Ancak her yerde yaşanan sindirme girişimlerine rağmen, gençler,
artık tartışma vaktinin geçtiği, mücadele ve güç dengesini oluşturma vaktinin
geldiği, müzakerelerin çok uzun zamandır hiçbir sonuca varmadığı konusunda
hemfikir. Köhne devlet tir tir titriyor, elindeki sopayı sallayıp duruyor, çünkü artık kimseye
sunabileceği tek bir havuç bile kalmadı.
Seine-Saint-Denis’de,
özellikle ENNA Lisesi’nde, az ya da çok başarılı olan ilk protesto
girişimlerinden itibaren otorite meselesi, merkezi bir öneme sahip oldu. Bu,
öğrencilerin kendileri tarafından dile getirilen ilk talepti. 2014’ten beri
abluka altına alınmayan bu Saint-Denis meslek lisesinde, bir haftadır Snapchat’te
eylem çağrıları dolaşıyordu. Başta polisle yüzleşmek, adaletsiz olduğu
düşünülen bir öğrenci yaşam koordinatörü ve ırkçı öğretmenlere güç göstermek ve
kıyafet kısıtlamalarına karşı çıkmak için eyleme geçilecekti. Daha sonra, son
günlerde çağrıların merkezine, akademik alanlarda daha fazla cinsiyet
çeşitliliği (okul, sunulan endüstriyel eğitim programları nedeniyle ağırlıklı
olarak erkek öğrencilerden oluşuyor), daha fazla personel (özellikle bir sosyal
hizmet uzmanı ve bir hemşireye), uygulamalı çalışmalar için daha fazla ekipman
ve daha büyük bir bütçe ilgili talepler oturdu. Ablukanın ilk gününde
öğrenciler, yönetime ve ulusal sendika liderliğine dönük bir pankart açtılar: “Biz
köpek değiliz!”
ENNA’da,
Bartholdi’de, Suger’de ve 93 ile 95 sayılı bölgelerindeki eyleme katılan çoğu
lisede, öğrenciler, sadece kapıları kilitlemekle yetinmiyor bir plan
hazırlıyorlar: burada amaç, okul yönetimi yanında polise güçlerini ve kararlılıklarını
göstermek. Bunu da esas olarak havan topu atışları ve diğer isyan taktikleri
yoluyla gerçekleştiriyorlar.
Bu
seferberlik düzeyi, Fransa genelinde şehir merkezlerindeki diğer eyleme geçmiş
liselerinkinden daha yüksek. Bu okullarda giderek ritüel halini almış olan
abluka taktiği, polis ve diğer devlet temsilcilerine karşı saldırıya geçme
iradesini her zaman yansıtmıyor fakat bu taktik, öğrencileri baskı ve aşırı güç
kullanımına karşı korumuyor. Ancak REP (Geliştirilmiş Öncelikli Eğitim Ağı),
REP+, meslek liseleri ve banliyö liselerindeki mücadele ruhu, lise
öğrencilerinin devletin gerçek yüzünü ortaya çıkarma konusunda daha büyük bir
kapasiteye sahip olduklarını ortaya koyuyor, neticede bu durum, otoritenin daha
da güçlü, imkânların daha da kısıtlı ve gençlere vaat edilen geleceğin daha da
kasvetli olduğu bu liselerin koşullarından kaynaklanıyor.
Eylül
ayının ilk on günü boyunca, büyük çoğunluğu Île-de-France bölgesindeki
liselerden gelen, üniversiteye kabul edilemeyen yaklaşık 2.000 öğrenci, Seine-Saint-Denis'nin
(93. bölge) ana üniversitesi olan Paris 8 Üniversitesi’ne başvuru yaptı. Bu
durum, özellikle Paris banliyölerindeki eski lise öğrencilerini çok ağır bir
şekilde etkileyen Parcoursup sisteminin yol açtığı tahribatı ortaya koyuyor.
Gençler, alenen bir toplumsal seleksiyon politikasına tanıklık ediyorlar.
Stains’teki Utrillo Lisesi’nden bir lise öğrencisi, yazı işleri ekibimize gönderdiği
“Adalet!” başlıklı şiirinde, “Ülkemizde lise öğrencilerinin, bulundukları yere
göre yüzleştikleri eşitsizliği giderek kötüleşiyor” diyordu.
Utrillo’da,
Eylül ayının ilk günlerinde, öğrencileri ve cesur meslektaşları tarafından
yaklaşık 15 yıldır hakkında hiçbir disiplin veya yasal işlem yapılmamış,
pedofil ve ırkçı bir öğretmenin okuldan atılması talebini merkez alan bir halk
hareketi başladı. Okul yönetimi, Stains veya Pierrefitte’te oturan öğrenciler
ve velilerinin yanında yer almamaya kararlı; bu suçlu, istese de istemese de,
gerici çıkarları mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Her halükârda, bir
öğretmenin pedofil olduğu ortaya çıktığında Milli Eğitim Bakanlığı ne yapar?
Çoğu zaman, onu işten çıkarmak yerine kenara çekmeyi tercih eder, çünkü işten
çıkarmak, öğrencilere çok kolay inanmak, otoritesini ve keyfi kararlar almaya dair
anlayışını baltalamak anlamına gelir.
Öğrencileri
ve velilerini küçük düşüren bu “kimse ortalığı karıştırmasın” politikası,
okullardaki güç meselesini örtbas etmeyi, böylece nüfusun, özellikle de işçi
sınıfının, çocukların hayatlarında olup bitenlere dâhil olma talebinde
bulunmasını engellemeyi amaçlıyor. Zaten ulusal eğitim sisteminin Créteil şehrindeki
eğitim bölgesinden gayrı hangi geri kalmış noktası var ki? Neticede, bakanlık
için bir öğretmenin şehir merkezlerindeki çocuklardan ziyade gecekondu
mahallelerindeki çocuklara saldırması her zaman daha tercih edilebilir bir
durum. Babanın avukat, annenin gazeteci olma olasılığı, çok daha düşük.
İki
gün önce, Saint-Ouen-l’Aumone’da (95), öncelikli eğitim bölgesinde (REP)
bulunan Château l’Epluche Meslek Lisesi’nin önünde, 14 yaşındaki bir lise
öğrencisinin dişleri ve çenesi, bir çevik kuvvet polisinin yüzüne çok yakın
mesafeden attığı bir el bombası nedeniyle parçalandı; oysa Paris’in üçüncü
bölgesindeki şık ve havalı Simone Weil Lisesi’nin önünde kurulmuş polis
barikatında görevli polisler, öğrencilerle birlikte neşeli bir ortamda şınav
yarışması yapıyordu. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçmekte haklı
oldukları ve taleplerinin adil olduğu açık olsa da, bu hareketin aldığı biçimin
farklı olduğu ve devleti aynı şekilde etkilemediği göze çarpıyor.
Geçen
Perşembe günü, Bernard Arnaud’un Parisien olarak da bilinen paçavrasında
okuduğumuz gibi, Saint-Ouen’da öncelikli eğitim bölgesi okullarından Auguste
Blanqui Lisesi’nin önündeki barikatta “kendimizi Bağdat’taymış gibi hissediyoruz”
yazılı. Bunun nedeni, banliyölerde harekete geçen genç proleterlerin, okul
kapısının önüne çöp kutularını yığmakla yetinmemeleri. Doğrudan polisle
çatışmaya giriyorlar, onları geri püskürtüyorlar, dağıtıyorlar, hedef gözetiyorlar,
havan topuyla ateş ediyorlar ve tereddüt etmeden düşman olarak belirledikleri
kesimi zayıflatmak için risk alıyorlar. Her iki durumda da öğrencilerin
harekete geçme hakları ve talepleri meşru olsa da, harekete geçme biçimi farklı
ve bu biçimler devleti aynı şekilde etkilemiyor.
Bazıları
buna “aşırılık” diyecek: Bizim yazı işleri ekibi ise daha çok şu anda
yaşananların özünü görüyor, yani olan biteni olağan, çok meşru ama aynı zamanda
daha medeni ekonomik taleplerin ötesine geçen, derinden politik bir halk
hoşnutsuzluğunun ifadesi olarak değerlendiriyor. Gelecekten mahrum bırakılmış
ve yakında cepheye gönderilecek olan proleter gençlik, vites yükseltiyor,
devletle hesaplaşmak istiyor.
Öncelikli
eğitim bölgelerinde (REP) lise öğrencilerinin maruz kaldıkları kötü muameleler
bariz ve dayanılmaz olsa da, çok geçmeden, mevcut düzenin bekçileri, genç
proleterlerin yaşam koşulları, sınıf mücadelesi veya çağın ruhu hakkında hiçbir
şey anlamayan, lise hareketinin en oportünist ve en çekingen “destekçileri”nin
içine sızacak. Tıpkı Nahel için gerçekleştirilen büyük ayaklanmalarda ya da
devlete karşı isyan eden genç proleterlerin medya kütüphanelerini ateşe verme
hevesine kapıldıkları zamanlarda olduğu gibi, bir yanda polislerin öncülüğünde
şınav çeken “iyi barikatçılar”, diğer yanda ise “kötü” olanlar arasında ayrım
yapılacak.
Havan
topu ateşleyenler, kapının girişinde dişlerini ya da şapkalarını bırakanlar,
öğretmen eksikliğinden ziyade hayatlarının dizginlerini elinde bulundurmamak
denilen talihsizlikten bahsetmeyi tercih edenler, geleceğin işçileri,
banliyölerdeki siyahlar ve Araplar, Parcoursup sisteminin dışladıkları ve o Cumhuriyet’e
layık görülmeyenler; bunların ardına bakıldığında, yüzeyin altına inildiğinde
sonuçta her zaman komünistler, devrimciler ve artık eskisi gibi yönetilmeyi
artık kabul etmeyenler bulunur.
Eğitim
Bakanı, geçen Pazartesi günü BFM TV’de, "Dışarıdan gelen küçük grupların gençleri
şiddet kullanarak manipüle ettiğine tanıklık ediyoruz” demişti; ardından bakanlığı,
istihbarat servislerinin bir dizi siyasi eylemciyi hareketin kışkırtıcıları
olarak tespit ettiğini açıkladı. Ne yazık ki, Sayın Geffray, geçen hafta
Île-de-France bölgesinde olduğu gibi, gerçekleştirdikleri eylemler sebebiyle
düzinelerce genç komünisti tutuklamaya alışmak zorunda kalacak. Hareketin en
başından beri, bu birleşik gençlik, eylemlerin planlanmasında ve uygulanmasında
aktif rol aldı. Saint-Denis’de, ilk tutuklamalarda hedef alınanlar onlardı, 23
Eylül gibi erken bir tarihte üç eylemci, polis karakoluna götürüldü.
Devrimcilerle kurulmuş olan bu bağ, özellikle bu olayda görüldüğü gibi, son
günlerde Seine-Saint-Denis’de (93. bölge) gerçekleştirilen çeşitli abluka
eylemlerinin başarısının doğrudan kaynağı. Fransa’da, çağın gerekliliklerine
uygun bir devrimci hareket var ve yeni nesil, kendini bu hareketin içinde
buluyor.
Tabii
bu gençlerin peşine her zaman olduğu gibi bir yığın oportünistin takıldığını
görmek gerekiyor. Dün, Boyun Eğmeyen Fransa isimli partinin vekilleri, “dayanışmalarını
göstermek” veya 2027 için birkaç oy toplamak amacıyla liselerin önünde yürüyüş
yaptılar. Oysa, devleti en iyi temsil edenler tam da bu vekiller; bir çocuğun
başına el bombası atan polisin eline askeri helikopteri teslim eden de aynı
devlet. Sosyal demokrasi, doğası gereği burjuva olan bu devletin başına geçse
bile, devrimcileri yatıştırma, sindirme rolünden başka hangi rolü üstlenebilir
ki? Elbette, bugün üstlendikleri sınıfları barıştırma ve aralarında arabuluculuk
yapma rolünü bir dönem, kısa bir süreliğine yerine getirip ülkedeki
kapitalist-emperyalist uzlaşmayı istikrara kavuşturabilirler. Misal, haklı
öğrenci isyanlarının o büyük dalgasını Macron dönemine göre daha “nazikçe”
kırabilirler. Ancak nihayetinde, en azından geçici olarak devrimci şiddeti
savuşturduğunu iddia edenler için gerici şiddet gayrı bir seçenek yok. Bu,
temel bir yasadır, bu iki yön birbirinden ayrılamaz.
Mélenchon,
partisinin hazırladığı “Ortak Gelecek” programında, polisle halkın ilişkisini
sağlamlaştırma amacıyla kurulmuş olan mahalle polisleri uygulamasının 40.000
üniformalı kadın ve erkek üzerinden yürütülmesini istediğini, “zorunlu
yurttaşlık hizmetinin isteğe bağlı bir bileşeni olarak askerlik hizmeti”ni
uygulamaya koymayı arzu ettiğini dile getiriyor. Yaşadığımız küresel
emperyalizm krizinde, bu Boyun Eğmeyen Fransa partisinin vaatleri, burjuvazinin
diğer herhangi bir kesiminin vaatlerinden temelde farklı değil, yani her şeyden
önce ulusal tekellerin çıkarlarını savunuyor.
Fakat
bu hareketin ele geçirilmesine yönelik girişimler her halükârda risk almadan
ortaya konuluyorlar. Şu an lise öğrencileri hareketi iyice ivme kazanmış,
kararlı bir hal almıştır; genç proleterlerse genellikle kendilerine sunulan
müzakere çerçevesinden kurtulma konusunda kararlılar. Devrimci şiddet uygulamak,
kitleleri nasıl seferber edeceğini öğrenmek ve gerici şiddete göğüs germek,
isyancı öğrenciler için bir eritme ocağı işlevi görüyor. Bu ocak, sağlam
ilkelerin savunulması durumunda, onları geleceğin komünistlerine
dönüştürebilir.
Dahası,
tüm samimi devrimciler, oportünist yanılsamaları ortadan kaldırmak ve
mücadeleci eylem yoluyla sınıf bilincini yükseltmek için bu ocaktan geçmelidir.
Bugün, giderek yoğunlaşacak ve günümüzde yaşadığımız dengesiz bir şekilde
gelişen devrimci durumu pekiştirecek yeni bir mücadele döngüsünün dönüm
noktasında bulunuyoruz. Gençliğe karşı acımasızca davranmaktan çekinmeyen bir
devlet, bir yandan kontrol edilemez bir pervasızlığın kanıtı olmakla birlikte,
diğer yandan da devrimcilerin mutlaka yararlanması gereken sınıf düşmanının
stratejik boşluğunu da ortaya koymaktadır.
Derin
değişimlerin, ateş ve demirin, emperyalist barbarlığa karşı amansız mücadelenin
yaşandığı muazzam bir dönemin eşiğindeyiz. Bu yeni çağda, bugün liselerini
işgal eden ve devletin barbarca şiddetine karşı direnen gençlik, Devrimin öncü birliklerini
oluşturacaktır. Bu nedenle, ülkenin dört bir yanına yayılan mücadeleci lise
öğrencileri hareketiyle tam, eksiksiz ve etkili bir dayanışma gösterilmesi çağrısında
bulunuyoruz. Mücadeleci üniversite öğrencilerini, lise öğrencilerinin
mücadelesine destek olmak üzere Fransa’nın her yerinde kampüslerini işgal
etmeye çağırıyoruz. Son olarak, tüm devrimcileri liselerde ve proleter gençlik
içinde eylemlerini sürdürmeye ve yoğunlaştırmaya çağırıyoruz, zira hiç şüphe
yok ki bu proleter gençlik, dünyanın geleceğidir!
Halkın Davası
1 Ekim 2026
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder