04 Ekim 2026

,

Lise Öğrencileri Harekete Geçiyor


Bugünkü tüm bu eylemleri birleştiren ortak nokta, eğitimdeki kaynak yetersizliği ve personel eksikliğidir (ortalama sınıf mevcudu 2010’da 27 öğrenciden bugün 30’a çıktı; bu rakam, neredeyse 40 yıldır sabit kalmıştı, ayrıca, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde ders saatlerinin yüzde 10’u karşılanmadı). Buna rağmen, 2026’da hükümet harcamaları 10 milyar avrodan fazla arttı, ancak Maliye Kanunu’nda (PLF) belirtildiği gibi, “Savunma harcamaları hariç, bakanlık ödenekleri nominal olarak genel anlamda azalmaktadır.” Başka bir deyişle: kamu hizmetleri ve gençlik programları için daha az para, ordu için daha fazla para. Bu nakaratı çok sık duymaya başladık.

Ancak, eğitime tahsis edilmiş kaynakların orduya yönlendirilmesinin iki boyutu mevcut. Bir yandan, okulların kaynakları kesiliyor, öğrenciler öğretmenlerden, öğretmenlerse iyi çalışma koşullarından mahrum bırakılıyor, ilgili herkes, yeterli sınıf binalarından, etkinlikler ve okul gezileri için gerekli fonlardan ve farklı sınıflarda okuyan öğrenciler arasındaki eşitsizlikleri azaltmak için kullanılacak sosyal yardımdan yoksun kalıyor. Cumhuriyetin okul sisteminin üzerine çektiği ideolojik sis perdesi dağılıyor. Fırsat eşitliğine dair sosyal-demokrat hayaller ve burjuva devriminden bu yana liberal ideolojinin dayandığı, liyakat temelli konsensüs, artık pek kimsenin hayalini süslemiyor. Zaten mevcut piyasa ekonomisi günümüzde buna artık izin vermiyor: Patronlar örgütü MEDEF’in (Fransa Teşebbüsler Konfederasyonu) düzenli olarak hatırlattığı gibi, bugün ülkenin artık aydınlara ve küçük burjuvaziye ihtiyacı yok, bunun yerine, endüstrideki egemenliğini güvence altına almasını sağlayacak işçilere ihtiyacı var. İşverenlerin büyük bir hevesle aldıkları son kararlar, üretim güçlerinde bir dönüşümü zorunlu kılıyor, devletin kararlarını bu model yönlendiriyor, zira devlet ne tarafsızdır, ne de kitlelerin hizmetindedir, hatta vatandaşların paylaştığı “değerler”in garantörü bile değildir. O, sadece burjuvazinin çıkarlarının uygulayıcısıdır. Bütün bunlar, insanla alay edercesine sergilenen bir açıklık ve şeffaflıkla gerçeğe dökülüyor.

Bugün kim okulun çocuklarımızı “meslek sahibi kılmaktan”tan ziyade onların gelişmesini sağlaması gerektiğini savunuyor? Toplumsal yükselme mekanizması bozuldu. Bu hafta, kendi özgürleşmelerinin tek anahtarı olduğu iddia edilen, kutsal okullarını, bilginin tapınaklarını işgal eden nesil, bir önceki nesilden daha düşük bir yaşam standardına sahip olacağını çok iyi biliyor.

Öte yandan, okulun, Prusyalılara ve Paris Komünü'ne karşı alınan yenilgiden sonra, Birinci Dünya Savaşı’ndan sadece otuz-kırk yıl evvel zorunlu hale gelmesinden bu yana değişmeden kalan temel görevlerinden birini yerine getirmesi gerekiyor. Bu, nüfusun üçte birinin günlük olarak Fransızca bile konuşmadığı, ancak ortaya çıkan tekelci şirketlerin dünyadaki paylarını güvence altına alıp böylece yeni pazar paylarını ele geçirmeleri gerektiği bir dönemdi. Bu görev, ulusu birleştirmek, yani toplumu kurumsallaştırmak, sınıflar arası işbirliğini savunmak ve toplumun tüm kesimlerinin burjuvazinin dünya görüşünü ve ideolojisini benimsemesini sağlamakla ilgiliydi.

28 Mart 1882 tarihinde sömürgeci Jules Ferry, öğretmenlere hitaben yazdığı mektubun başında şöyle diyordu:

“Size yüklenen çeşitli yükümlülükler arasında, şüphesiz ki en çok önem verdiğiniz, size en fazla ek iş yükü ve endişeye yol açan görev, öğrencilerinize ahlaki eğitim verme, onlara yurttaşlık bilinci aşılama görevidir.”

Günümüzde, gelecekteki öğretmenleri yetiştiren INSPE’nin (Öğretmen Yetiştirme Koleji’nin) eğitim programlarında ve CAPES (lise öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) ile CRPE’deki (ilkokul öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) aralıksız reformlar arasında, “Cumhuriyet değerleri”ne ilişkin derslere giderek daha fazla önem verilirken, bilimsel ve disiplinlere özgü derslere verilen önem giderek azalmaktadır. Okullarda bu durum, otoritenin, daha doğrusu gerici otoritenin yoğunlaşması anlamına geliyor; yani bireyin topluma boyun eğmesi değil, toplumun, mülk sahibi azınlığı temsil eden birkaç bireye boyun eğmesi anlamına geliyor.

2023’te abaya yasağının, 2026 okul yılının başında telefon yasağının, okulların açık alanlarında başörtüsü yasağının (yani: 40°C'de şapka yasak, fırtınada kapüşon yasak), Crocs ve şort/Bermuda şort yasağının, özellikle işçi sınıfı mahallelerindeki okullarda uzatılmış okul günlerinin ardındaki mantık budur…  Bu önlemler ister haklı ister keyfi olarak değerlendirilsin, çocukların yararı gözetilerek değil, körü körüne disiplini pekiştirmek amacıyla düşünülmüştür. Bu durum, liselerde baskı uygulamak veya propaganda yapmak amacıyla ordunun ve polisin giderek artan müdahalesiyle, kariyer rehberliği forumlarındaki faaliyetleriyle ve ulusal gönüllü askerlik hizmeti (SNV) ile ulusal genel hizmet (SNU) gibi önlemlerin geliştirilmesiyle uyumludur. Proleter gençler, geleceklerini (tehlikeli, yıpratıcı ve değersiz beden emeğini kabul ederek, orduya katılarak) krizlerle yıpranmış, kanıksanmış ve karşılığında onlara düzgün bir eğitim bile sunamayan bir sistem için nasıl feda edebilirlerdi ki?

İşte bu noktada bilhassa son günlerde genç işçileri terörize etmek, sindirmek için kullanılan polis şiddeti devreye giriyor (büyük çaplı göz yaşartıcı gaz kullanımı, Bordo’da herkesin başına indirilen coplar, Grenoble’da çevik kuvvet polisinin indirdiği darbeler, Saint-Denis’deki Suger Lisesi’nde tutuklanan bir lise öğrencisine atılan tokat, Île-de-France bölgesinin tamamında insanların yere yatırılması vs.). Saint-Denis’deki Paul Eluard Lisesi’nde bir kız öğrenci öfkesini şu şekilde dile getiriyor: “Sanki burası bir sınıf değil de hayvan çiftliğiymiş gibi muamele görüyoruz!” Bir başka öğrenci şunu söylüyor: “Biz çocuğuz, bize kimse saldırmamalı.” Ancak her yerde yaşanan sindirme girişimlerine rağmen, gençler, artık tartışma vaktinin geçtiği, mücadele ve güç dengesini oluşturma vaktinin geldiği, müzakerelerin çok uzun zamandır hiçbir sonuca varmadığı konusunda hemfikir. Köhne devlet tir tir titriyor, elindeki sopayı sallayıp duruyor, çünkü artık kimseye sunabileceği tek bir havuç bile kalmadı.


Seine-Saint-Denis’de, özellikle ENNA Lisesi’nde, az ya da çok başarılı olan ilk protesto girişimlerinden itibaren otorite meselesi, merkezi bir öneme sahip oldu. Bu, öğrencilerin kendileri tarafından dile getirilen ilk talepti. 2014’ten beri abluka altına alınmayan bu Saint-Denis meslek lisesinde, bir haftadır Snapchat’te eylem çağrıları dolaşıyordu. Başta polisle yüzleşmek, adaletsiz olduğu düşünülen bir öğrenci yaşam koordinatörü ve ırkçı öğretmenlere güç göstermek ve kıyafet kısıtlamalarına karşı çıkmak için eyleme geçilecekti. Daha sonra, son günlerde çağrıların merkezine, akademik alanlarda daha fazla cinsiyet çeşitliliği (okul, sunulan endüstriyel eğitim programları nedeniyle ağırlıklı olarak erkek öğrencilerden oluşuyor), daha fazla personel (özellikle bir sosyal hizmet uzmanı ve bir hemşireye), uygulamalı çalışmalar için daha fazla ekipman ve daha büyük bir bütçe ilgili talepler oturdu. Ablukanın ilk gününde öğrenciler, yönetime ve ulusal sendika liderliğine dönük bir pankart açtılar: “Biz köpek değiliz!”

ENNA’da, Bartholdi’de, Suger’de ve 93 ile 95 sayılı bölgelerindeki eyleme katılan çoğu lisede, öğrenciler, sadece kapıları kilitlemekle yetinmiyor bir plan hazırlıyorlar: burada amaç, okul yönetimi yanında polise güçlerini ve kararlılıklarını göstermek. Bunu da esas olarak havan topu atışları ve diğer isyan taktikleri yoluyla gerçekleştiriyorlar.

Bu seferberlik düzeyi, Fransa genelinde şehir merkezlerindeki diğer eyleme geçmiş liselerinkinden daha yüksek. Bu okullarda giderek ritüel halini almış olan abluka taktiği, polis ve diğer devlet temsilcilerine karşı saldırıya geçme iradesini her zaman yansıtmıyor fakat bu taktik, öğrencileri baskı ve aşırı güç kullanımına karşı korumuyor. Ancak REP (Geliştirilmiş Öncelikli Eğitim Ağı), REP+, meslek liseleri ve banliyö liselerindeki mücadele ruhu, lise öğrencilerinin devletin gerçek yüzünü ortaya çıkarma konusunda daha büyük bir kapasiteye sahip olduklarını ortaya koyuyor, neticede bu durum, otoritenin daha da güçlü, imkânların daha da kısıtlı ve gençlere vaat edilen geleceğin daha da kasvetli olduğu bu liselerin koşullarından kaynaklanıyor.

Eylül ayının ilk on günü boyunca, büyük çoğunluğu Île-de-France bölgesindeki liselerden gelen, üniversiteye kabul edilemeyen yaklaşık 2.000 öğrenci, Seine-Saint-Denis'nin (93. bölge) ana üniversitesi olan Paris 8 Üniversitesi’ne başvuru yaptı. Bu durum, özellikle Paris banliyölerindeki eski lise öğrencilerini çok ağır bir şekilde etkileyen Parcoursup sisteminin yol açtığı tahribatı ortaya koyuyor. Gençler, alenen bir toplumsal seleksiyon politikasına tanıklık ediyorlar. Stains’teki Utrillo Lisesi’nden bir lise öğrencisi, yazı işleri ekibimize gönderdiği “Adalet!” başlıklı şiirinde, “Ülkemizde lise öğrencilerinin, bulundukları yere göre yüzleştikleri eşitsizliği giderek kötüleşiyor” diyordu.

Utrillo’da, Eylül ayının ilk günlerinde, öğrencileri ve cesur meslektaşları tarafından yaklaşık 15 yıldır hakkında hiçbir disiplin veya yasal işlem yapılmamış, pedofil ve ırkçı bir öğretmenin okuldan atılması talebini merkez alan bir halk hareketi başladı. Okul yönetimi, Stains veya Pierrefitte’te oturan öğrenciler ve velilerinin yanında yer almamaya kararlı; bu suçlu, istese de istemese de, gerici çıkarları mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Her halükârda, bir öğretmenin pedofil olduğu ortaya çıktığında Milli Eğitim Bakanlığı ne yapar? Çoğu zaman, onu işten çıkarmak yerine kenara çekmeyi tercih eder, çünkü işten çıkarmak, öğrencilere çok kolay inanmak, otoritesini ve keyfi kararlar almaya dair anlayışını baltalamak anlamına gelir.

Öğrencileri ve velilerini küçük düşüren bu “kimse ortalığı karıştırmasın” politikası, okullardaki güç meselesini örtbas etmeyi, böylece nüfusun, özellikle de işçi sınıfının, çocukların hayatlarında olup bitenlere dâhil olma talebinde bulunmasını engellemeyi amaçlıyor. Zaten ulusal eğitim sisteminin Créteil şehrindeki eğitim bölgesinden gayrı hangi geri kalmış noktası var ki? Neticede, bakanlık için bir öğretmenin şehir merkezlerindeki çocuklardan ziyade gecekondu mahallelerindeki çocuklara saldırması her zaman daha tercih edilebilir bir durum. Babanın avukat, annenin gazeteci olma olasılığı, çok daha düşük.

İki gün önce, Saint-Ouen-l’Aumone’da (95), öncelikli eğitim bölgesinde (REP) bulunan Château l’Epluche Meslek Lisesi’nin önünde, 14 yaşındaki bir lise öğrencisinin dişleri ve çenesi, bir çevik kuvvet polisinin yüzüne çok yakın mesafeden attığı bir el bombası nedeniyle parçalandı; oysa Paris’in üçüncü bölgesindeki şık ve havalı Simone Weil Lisesi’nin önünde kurulmuş polis barikatında görevli polisler, öğrencilerle birlikte neşeli bir ortamda şınav yarışması yapıyordu. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçmekte haklı oldukları ve taleplerinin adil olduğu açık olsa da, bu hareketin aldığı biçimin farklı olduğu ve devleti aynı şekilde etkilemediği göze çarpıyor.

Geçen Perşembe günü, Bernard Arnaud’un Parisien olarak da bilinen paçavrasında okuduğumuz gibi, Saint-Ouen’da öncelikli eğitim bölgesi okullarından Auguste Blanqui Lisesi’nin önündeki barikatta “kendimizi Bağdat’taymış gibi hissediyoruz” yazılı. Bunun nedeni, banliyölerde harekete geçen genç proleterlerin, okul kapısının önüne çöp kutularını yığmakla yetinmemeleri. Doğrudan polisle çatışmaya giriyorlar, onları geri püskürtüyorlar, dağıtıyorlar, hedef gözetiyorlar, havan topuyla ateş ediyorlar ve tereddüt etmeden düşman olarak belirledikleri kesimi zayıflatmak için risk alıyorlar. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçme hakları ve talepleri meşru olsa da, harekete geçme biçimi farklı ve bu biçimler devleti aynı şekilde etkilemiyor.

Bazıları buna “aşırılık” diyecek: Bizim yazı işleri ekibi ise daha çok şu anda yaşananların özünü görüyor, yani olan biteni olağan, çok meşru ama aynı zamanda daha medeni ekonomik taleplerin ötesine geçen, derinden politik bir halk hoşnutsuzluğunun ifadesi olarak değerlendiriyor. Gelecekten mahrum bırakılmış ve yakında cepheye gönderilecek olan proleter gençlik, vites yükseltiyor, devletle hesaplaşmak istiyor.

Öncelikli eğitim bölgelerinde (REP) lise öğrencilerinin maruz kaldıkları kötü muameleler bariz ve dayanılmaz olsa da, çok geçmeden, mevcut düzenin bekçileri, genç proleterlerin yaşam koşulları, sınıf mücadelesi veya çağın ruhu hakkında hiçbir şey anlamayan, lise hareketinin en oportünist ve en çekingen “destekçileri”nin içine sızacak. Tıpkı Nahel için gerçekleştirilen büyük ayaklanmalarda ya da devlete karşı isyan eden genç proleterlerin medya kütüphanelerini ateşe verme hevesine kapıldıkları zamanlarda olduğu gibi, bir yanda polislerin öncülüğünde şınav çeken “iyi barikatçılar”, diğer yanda ise “kötü” olanlar arasında ayrım yapılacak.

Havan topu ateşleyenler, kapının girişinde dişlerini ya da şapkalarını bırakanlar, öğretmen eksikliğinden ziyade hayatlarının dizginlerini elinde bulundurmamak denilen talihsizlikten bahsetmeyi tercih edenler, geleceğin işçileri, banliyölerdeki siyahlar ve Araplar, Parcoursup sisteminin dışladıkları ve o Cumhuriyet’e layık görülmeyenler; bunların ardına bakıldığında, yüzeyin altına inildiğinde sonuçta her zaman komünistler, devrimciler ve artık eskisi gibi yönetilmeyi artık kabul etmeyenler bulunur.

Eğitim Bakanı, geçen Pazartesi günü BFM TV’de, "Dışarıdan gelen küçük grupların gençleri şiddet kullanarak manipüle ettiğine tanıklık ediyoruz” demişti; ardından bakanlığı, istihbarat servislerinin bir dizi siyasi eylemciyi hareketin kışkırtıcıları olarak tespit ettiğini açıkladı. Ne yazık ki, Sayın Geffray, geçen hafta Île-de-France bölgesinde olduğu gibi, gerçekleştirdikleri eylemler sebebiyle düzinelerce genç komünisti tutuklamaya alışmak zorunda kalacak. Hareketin en başından beri, bu birleşik gençlik, eylemlerin planlanmasında ve uygulanmasında aktif rol aldı. Saint-Denis’de, ilk tutuklamalarda hedef alınanlar onlardı, 23 Eylül gibi erken bir tarihte üç eylemci, polis karakoluna götürüldü. Devrimcilerle kurulmuş olan bu bağ, özellikle bu olayda görüldüğü gibi, son günlerde Seine-Saint-Denis’de (93. bölge) gerçekleştirilen çeşitli abluka eylemlerinin başarısının doğrudan kaynağı. Fransa’da, çağın gerekliliklerine uygun bir devrimci hareket var ve yeni nesil, kendini bu hareketin içinde buluyor.

Tabii bu gençlerin peşine her zaman olduğu gibi bir yığın oportünistin takıldığını görmek gerekiyor. Dün, Boyun Eğmeyen Fransa isimli partinin vekilleri, “dayanışmalarını göstermek” veya 2027 için birkaç oy toplamak amacıyla liselerin önünde yürüyüş yaptılar. Oysa, devleti en iyi temsil edenler tam da bu vekiller; bir çocuğun başına el bombası atan polisin eline askeri helikopteri teslim eden de aynı devlet. Sosyal demokrasi, doğası gereği burjuva olan bu devletin başına geçse bile, devrimcileri yatıştırma, sindirme rolünden başka hangi rolü üstlenebilir ki? Elbette, bugün üstlendikleri sınıfları barıştırma ve aralarında arabuluculuk yapma rolünü bir dönem, kısa bir süreliğine yerine getirip ülkedeki kapitalist-emperyalist uzlaşmayı istikrara kavuşturabilirler. Misal, haklı öğrenci isyanlarının o büyük dalgasını Macron dönemine göre daha “nazikçe” kırabilirler. Ancak nihayetinde, en azından geçici olarak devrimci şiddeti savuşturduğunu iddia edenler için gerici şiddet gayrı bir seçenek yok. Bu, temel bir yasadır, bu iki yön birbirinden ayrılamaz.

Mélenchon, partisinin hazırladığı “Ortak Gelecek” programında, polisle halkın ilişkisini sağlamlaştırma amacıyla kurulmuş olan mahalle polisleri uygulamasının 40.000 üniformalı kadın ve erkek üzerinden yürütülmesini istediğini, “zorunlu yurttaşlık hizmetinin isteğe bağlı bir bileşeni olarak askerlik hizmeti”ni uygulamaya koymayı arzu ettiğini dile getiriyor. Yaşadığımız küresel emperyalizm krizinde, bu Boyun Eğmeyen Fransa partisinin vaatleri, burjuvazinin diğer herhangi bir kesiminin vaatlerinden temelde farklı değil, yani her şeyden önce ulusal tekellerin çıkarlarını savunuyor.

Fakat bu hareketin ele geçirilmesine yönelik girişimler her halükârda risk almadan ortaya konuluyorlar. Şu an lise öğrencileri hareketi iyice ivme kazanmış, kararlı bir hal almıştır; genç proleterlerse genellikle kendilerine sunulan müzakere çerçevesinden kurtulma konusunda kararlılar. Devrimci şiddet uygulamak, kitleleri nasıl seferber edeceğini öğrenmek ve gerici şiddete göğüs germek, isyancı öğrenciler için bir eritme ocağı işlevi görüyor. Bu ocak, sağlam ilkelerin savunulması durumunda, onları geleceğin komünistlerine dönüştürebilir.

Dahası, tüm samimi devrimciler, oportünist yanılsamaları ortadan kaldırmak ve mücadeleci eylem yoluyla sınıf bilincini yükseltmek için bu ocaktan geçmelidir. Bugün, giderek yoğunlaşacak ve günümüzde yaşadığımız dengesiz bir şekilde gelişen devrimci durumu pekiştirecek yeni bir mücadele döngüsünün dönüm noktasında bulunuyoruz. Gençliğe karşı acımasızca davranmaktan çekinmeyen bir devlet, bir yandan kontrol edilemez bir pervasızlığın kanıtı olmakla birlikte, diğer yandan da devrimcilerin mutlaka yararlanması gereken sınıf düşmanının stratejik boşluğunu da ortaya koymaktadır.

Derin değişimlerin, ateş ve demirin, emperyalist barbarlığa karşı amansız mücadelenin yaşandığı muazzam bir dönemin eşiğindeyiz. Bu yeni çağda, bugün liselerini işgal eden ve devletin barbarca şiddetine karşı direnen gençlik, Devrimin öncü birliklerini oluşturacaktır. Bu nedenle, ülkenin dört bir yanına yayılan mücadeleci lise öğrencileri hareketiyle tam, eksiksiz ve etkili bir dayanışma gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz. Mücadeleci üniversite öğrencilerini, lise öğrencilerinin mücadelesine destek olmak üzere Fransa’nın her yerinde kampüslerini işgal etmeye çağırıyoruz. Son olarak, tüm devrimcileri liselerde ve proleter gençlik içinde eylemlerini sürdürmeye ve yoğunlaştırmaya çağırıyoruz, zira hiç şüphe yok ki bu proleter gençlik, dünyanın geleceğidir!

Halkın Davası
1 Ekim 2026
Kaynak

0 Yorum: