“Ben
elime silah aldım ki benden sonraki nesiller ellerine orak alabilsinler.”
[Filistin Şarkısı, Ahd Allah Ma Nerhal (“Allah’a Yemin Olsun
ki Buradan Ayrılmayacağız”)]
Dekolonizasyon
(Sömürgecilikten kurtuluş), yıkıcı bir süreçtir. Irkçı saldırılara maruz kalan,
dolayısıyla insanlıktan çıkarılmış yerli kitlelerin, sömürgeci-yerleşimci
sınıfın yararına boyunduruk altına alınmasının statükosunun yıkılmasıdır. Bu
süreç, kaçınılmaz olarak ayaklanma, toplumsal huzursuzluk ve çatışmayı
beraberinde getirir, özgürleşmiş halkın özlemlerini ve değerlerini yansıtan
yeni bir toplumsal ve politik düzenin yolunu açar.
Bu
hafta Filistinlilerin aklına Cezayir, Haiti ve Vietnam’ın kanlı mücadele
yılları her zamankinden çok daha fazla geldi. Tüm bu ülkelerde halklar, devasa askeri
güce karşı cesurca savaştılar. Onlara bu güçlerin yenilmez olduğu, kendilerini
yönetmeye ve kendi kaderlerini kontrol etmeye layık olmadıkları, ödeyecekleri
bedelin çok yüksek olacağı söylendi. Yakıp yıkma taktikleri ve gerilla savaşı,
güç dengelerini alt üst etti, onları sömürmek ve bastırmak için kullanılan
altyapı, devrimcilerin avantajına kullanıldı. Özellikle Vietnam’daki Tet
Saldırısı örneğinde, zamanlama, kapsam, koordinasyon, medya faaliyetlerinin ölçeği ve dirençlerinin psikolojik etkisi, savaşa olan kamuoyu desteğini aşındırdı. Peki
bugün aynı olguya tanık olabilir miyiz? Tüm bu vakalarda, halkları ufukta
olduğunu bildikleri yeni dünyanın önündeki fiziksel ve ideolojik engelleri
yerle bir etti.
Filistinliler
de bu yeni dünyaya ulaşacaklar.
Gazze’den
gelen Filistinli direniş savaşçılarının Gazze Şeridi olarak bildiğimiz toplama
kampından kaçtığı Aksa Tufanı operasyonu hakkındaki yorumların çoğu, her
Filistinlinin doğru olduğunu bildiği iki şeyi göz ardı ediyor veya tamamen
görmezden geliyor:
1.
İsrail’in bizi cezalandırmak için ilk kez kullanabileceği hiçbir şiddet biçimi
yok. Katliamlar, ev yıkımları, mahkûmların işkence gördüğü ve cinsel saldırıya
uğradığı ömür boyu hapis cezaları, abluka ve kuşatma, sokaklarda infazlar. Her şeyi
denediler. Cenaze törenleriyle geçmeyen günümüz yok. Dehşet içinde daha birçok
cenaze törenine şahit olacağımızı biliyoruz.
2.
Biz, sonsuza dek ezilmiş mülteciler ve tutsaklar olarak kalıp, yaşam biçimimiz
olan topraklara erişimi engellenmiş bir halk olmak niyetinde değiliz.
Filistin
direnişi, İsrail sömürgeciliğinin getirdiği bu şiddet ve toprak gaspının sona
ermesinin yolunu açıyor.
Bu
son, Filistinlilerin 1948’deki birçok katliamda yıkılan köylerini yeniden inşa
etmesinin başlangıcıdır. Evlerimizden mahrum bırakılan, etnik temizliğe maruz
kalan, bugüne dek “yok sayılan” Filistinlilerden kütüphanelerini ve müzelerini güçlendirmek
için çalınan her şeyin bir tazminatı illaki olacaktır. Şu anda bunu engelleyen
sömürgeci bürokratik yapıdan kurtularak, güzel doğamıza nihayet erişip tarım
yapabileceğimiz ve keyfini çıkarabileceğimiz anlamına gelecektir. Bu, Yahudi
olmadığımız için hayatlarımızın eksik ve yaşanmaya değer olmadığı yönündeki
siyasi beyin yıkama araçlarını ortadan kaldırmamızı sağlayacaktır. Toprağı
nasıl koruyacağımızı bilmediğimiz için toprağı hak etmediğimizi söyleyenlerin
iddialarını, çölü yeşerttiklerine dair, zulmü yeşile boyayan yalanlarını
çürütmek zorundayız. Oysa aslında onların tek yaptığı şey, vatanımızı bizden çalıp
ağır gözetim altındaki bir dizi gettoya dönüştürmektir.
Her
şey, yurdumuzu geri almakla başlayacak. Tüm topraklar, yerli halklara iade
edilecek. Yerli bir akademisyen olan Jaskiran Dhillon, Toprakların Geri
Verilmesi talebini “yerli topraklarının iadesi, özerklik ve yerli halkların toprakla
rıza üzerinden kurdukları ilişkilerin yeniden tasavvur edilmesi çağrısı” olarak
tanımlıyor. Bu, sömürgecilikten arınma için çok önemli bir meseledir, zira
yerli halkların hilafına işlemeyecek olan bu süreç, yeni bir politik ve ekonomik
düzenin inşasında önemli bir rol oynar. Fanon, bunu somut bir şekilde şöyle
ifade etmiştir: “Sömürgeleştirilmiş bir halk için en temel değer, her şeyden
önce topraktır: onlara ekmek ve her şeyden önce onur getirecek toprak.”
Direniş
savaşçıları, nüfusunun büyük çoğunluğu etnik temizliğe maruz kalmış, köylerinden
sürülmüş mültecilerden oluşan Gazze Şeridi’nden geliyordu. Bu köylerin birçoğu
yıkılmıştı. Sderot gibi yerlerde kalıntılar üzerine yerleşim yerleri kurulmuştu.
Bu insanlar kamplara kapatıldılar, ekmek ve onurdan yoksun olan hayatlarında bu
insanlara ne su ne de ilâç verildi. Hayatları, köylerinin ve topraklarının
kalıntıları üzerine hayatlarını kuran yerleşimcilerin keyfine bağlıydı.
O
savaşçılar, paramotorlarla uçarak, bu müzik festivalinin paralel gerçekliğini
alt üst ettikleri andan itibaren, dipte derinde önemli bir şeyi başardılar
(boğucu bir abluka altında hapsoldukları yerin hemen dışında partileyenleri
gördüklerinde bu savaşçılar ne hissettiler acaba?). Toprakla olan ilişkilerini
uzaktaki bir şey değil, ayak basabilecekleri somut bir yer olarak, yeniden
tasavvur ettiler. Vatanlarının geri kalanına, izin almayı umarak bir kontrol
noktasından geçmek yerine, hesaba katılması gereken bir güç olarak girdiler. (Müstakillerdi,
bağımsızlardı, ağır silahlar kuşanmış yerleşimcilerden oluşan bu nüfusa karşı
iradelerini güç kullanarak uyguladılar. Bu yerleşimcilerin büyük çoğunluğu, kariyerlerini
Filistinlilerin acı ve ölümlerine borçlu olan, İsrail ordusunda “askerlik
yapmış” veya halihazırda yapmakta olanlardan oluşmaktadır. O buldozerin çiti
yıktığı an, pratikte sömürgecilikten arınıldığı andı: o çitin de ardındaki
yerleşimci-sömürgeci düzeni savunan keskin nişancılar da alt edilmişti.
Filistin
direnişi, topraklarımız üzerindeki şiddetle tanımlı İsrail yönetiminin sona
ermesi için zemin hazırlamaktan başka bir şey yapmadı. Bunu, Filistinlilerin
zulmünün temel nedenini ortadan kaldırmak için şiddet kullanarak yaptılar, şiddet
döngüsü denilen şeyi yeniden başlatmak gibi bir dertleri yoktu.
Paulo
Freire’nin dediği gibi, “şiddet, zaten zulüm temelli ilişkilerin tesis
edilmesiyle birlikte” başlamıştı. Tarihte hiçbir zaman şiddet, ezilenler
tarafından başlatılmamıştı. Eğer kendileri şiddetin sonucuysalar, nasıl
başlatıcı olabilirler ki?
Ya
da Filistinli yazar Mürid Bergusi’nin dediği gibi, direniş, ikinci sebebi dile
getirerek yola koyulmayı reddetti:
“Hikâyenize ‘ikinci sebebi
dile getirerek’ başlarsanız, o vakit yerli Amerikalıların okları asıl suçlu,
beyaz adamların silahları ise tümüyle kurban olur. Siyahi adamın beyazlara
karşı öfkesinin barbarca olması için söze ‘ikinci sebep’ diye başlamak
yeterlidir. Yanmış Vietnamlılar, napalm bombalarındaki insanlığı yaralar. Utanç
verici olan, Pinochet’nin kurşunları değil, Victor Jara’nın şarkılarıdır. [...]
Hikâyeye ‘İkinci sebep’ diyerek başlamak yeterlidir, o vakit büyükannem Umm Ata
suçlu, Ariel Şaron ise kurban olur.”
Hikâyeye
‘ilk sebep’ diye başlamak, kimilerini rahatsız etti. Bu, şiddetin tekelini
kimin elinde tuttuğu sorusunu merkeze koyan, onlarca yıldır süregelen
hegemonyanın kanıtıdır. Aynı tekel, kimin hayatı ve sevdikleri olan eksiksiz
insanlar olarak görüleceğini, kimlere sayılar olarak muamele edileceğini
belirler. Özellikle Batı’da Filistinliler, defalarca ikinci kategoriye hapsedilmişlerdir.
Silahlı Filistin direnişi karşısında dehşete kapılan, bu direnişi bir savunma
olarak göremeyen kimi kişiler, belki de kendilerini Filistinli savaşçıdan
ziyade İsrailli yerleşimci-askerle özdeş kabul ediyorlar. Bunu ya yerleşimci
bir toplumdaki kendi rolleri nedeniyle ya da Filistinlilerin tüm hayatları
boyunca maruz kaldıkları şiddetin fiziksel ve psikolojik varoluşsal tehdit
düzeyiyle hiç yüzleşmek zorunda kalmadıkları için yapıyorlar. Ne olursa olsun,
sömürgeciliğin sona ermesinin bir telekinezi eylemi olacağını düşünen veya
sadece gündemde olduğumuzda bizi düşünen birinin ders vermeye hakkı yoktur.
Birçok
Filistinli, duvarların boykotlar, dilekçeler ve uzun zamandır denediğimiz ve
sonuç vermeyen diğer sayısız yöntemle yıkılmasını tercih ederdi. Ancak işlerin
böyle olması gerektiğine karar verenler, Filistinliler değildi.
Şiirler
ve sosyal medya paylaşımları yüzünden hapse atıldık. Silahsız yürüyüşler
gerçekleştirdik, göz yaşartıcı gazla ve kurşunlarla karşılandık. Çocuklarımızın
askeri mahkemelere çıkartılmasını, insanlarımızın ve bedenlerinin Gazze’de
defalarca olduğu gibi, enkaz altından çıkarılışını izledik.
Filistinliler,
bu yazı yazılırken Gazze'deki Filistinlilere uygulanan bu yok edici şiddetin
farkındalar. Ayrıca, İsraillilerin TikTok’ta suya ve elektriğe erişimden, “yeni
gayrimenkullerin hizmete sunulmasından” bahseden şakalar yapmasının, Siyonist
yerleşimci sömürgeciliğinin mantıksal sonucu olduğunu da görüyoruz: mümkün
olduğunca çok Filistinlinin hayatta kaldığı bir ortamda, Filistin topraklarının
mümkün olduğunca büyük bir kısmını ele geçirmek istiyorlar.
Ama
bizim umudumuz var, çünkü artık her zamankinden daha çok biliyoruz ki, ırkçıların
yerleşimci-sömürgeci işgali sürdürmek adına yaptıkları zulümler sonsuza dek
sürmeyecek. Süreceğini sananlar, geriye dönüp baktıklarında şaşkına
döneceklerdir.
Revvan Masri
13 Ekim 2023
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder