07 Ekim 2026

,

Aksa Tufanı Operasyonu Dekolonizasyon Eylemiydi

 

“Ben elime silah aldım ki benden sonraki nesiller ellerine orak alabilsinler.”

[Filistin Şarkısı, Ahd Allah Ma Nerhal (“Allah’a Yemin Olsun ki Buradan Ayrılmayacağız”)]

 

Dekolonizasyon (Sömürgecilikten kurtuluş), yıkıcı bir süreçtir. Irkçı saldırılara maruz kalan, dolayısıyla insanlıktan çıkarılmış yerli kitlelerin, sömürgeci-yerleşimci sınıfın yararına boyunduruk altına alınmasının statükosunun yıkılmasıdır. Bu süreç, kaçınılmaz olarak ayaklanma, toplumsal huzursuzluk ve çatışmayı beraberinde getirir, özgürleşmiş halkın özlemlerini ve değerlerini yansıtan yeni bir toplumsal ve politik düzenin yolunu açar.

Bu hafta Filistinlilerin aklına Cezayir, Haiti ve Vietnam’ın kanlı mücadele yılları her zamankinden çok daha fazla geldi. Tüm bu ülkelerde halklar, devasa askeri güce karşı cesurca savaştılar. Onlara bu güçlerin yenilmez olduğu, kendilerini yönetmeye ve kendi kaderlerini kontrol etmeye layık olmadıkları, ödeyecekleri bedelin çok yüksek olacağı söylendi. Yakıp yıkma taktikleri ve gerilla savaşı, güç dengelerini alt üst etti, onları sömürmek ve bastırmak için kullanılan altyapı, devrimcilerin avantajına kullanıldı. Özellikle Vietnam’daki Tet Saldırısı örneğinde, zamanlama, kapsam, koordinasyon, medya faaliyetlerinin ölçeği ve dirençlerinin psikolojik etkisi, savaşa olan kamuoyu desteğini aşındırdı. Peki bugün aynı olguya tanık olabilir miyiz? Tüm bu vakalarda, halkları ufukta olduğunu bildikleri yeni dünyanın önündeki fiziksel ve ideolojik engelleri yerle bir etti.

Filistinliler de bu yeni dünyaya ulaşacaklar.

Gazze’den gelen Filistinli direniş savaşçılarının Gazze Şeridi olarak bildiğimiz toplama kampından kaçtığı Aksa Tufanı operasyonu hakkındaki yorumların çoğu, her Filistinlinin doğru olduğunu bildiği iki şeyi göz ardı ediyor veya tamamen görmezden geliyor:

1. İsrail’in bizi cezalandırmak için ilk kez kullanabileceği hiçbir şiddet biçimi yok. Katliamlar, ev yıkımları, mahkûmların işkence gördüğü ve cinsel saldırıya uğradığı ömür boyu hapis cezaları, abluka ve kuşatma, sokaklarda infazlar. Her şeyi denediler. Cenaze törenleriyle geçmeyen günümüz yok. Dehşet içinde daha birçok cenaze törenine şahit olacağımızı biliyoruz.

2. Biz, sonsuza dek ezilmiş mülteciler ve tutsaklar olarak kalıp, yaşam biçimimiz olan topraklara erişimi engellenmiş bir halk olmak niyetinde değiliz.

Filistin direnişi, İsrail sömürgeciliğinin getirdiği bu şiddet ve toprak gaspının sona ermesinin yolunu açıyor.

Bu son, Filistinlilerin 1948’deki birçok katliamda yıkılan köylerini yeniden inşa etmesinin başlangıcıdır. Evlerimizden mahrum bırakılan, etnik temizliğe maruz kalan, bugüne dek “yok sayılan” Filistinlilerden kütüphanelerini ve müzelerini güçlendirmek için çalınan her şeyin bir tazminatı illaki olacaktır. Şu anda bunu engelleyen sömürgeci bürokratik yapıdan kurtularak, güzel doğamıza nihayet erişip tarım yapabileceğimiz ve keyfini çıkarabileceğimiz anlamına gelecektir. Bu, Yahudi olmadığımız için hayatlarımızın eksik ve yaşanmaya değer olmadığı yönündeki siyasi beyin yıkama araçlarını ortadan kaldırmamızı sağlayacaktır. Toprağı nasıl koruyacağımızı bilmediğimiz için toprağı hak etmediğimizi söyleyenlerin iddialarını, çölü yeşerttiklerine dair, zulmü yeşile boyayan yalanlarını çürütmek zorundayız. Oysa aslında onların tek yaptığı şey, vatanımızı bizden çalıp ağır gözetim altındaki bir dizi gettoya dönüştürmektir.

Her şey, yurdumuzu geri almakla başlayacak. Tüm topraklar, yerli halklara iade edilecek. Yerli bir akademisyen olan Jaskiran Dhillon, Toprakların Geri Verilmesi talebini “yerli topraklarının iadesi, özerklik ve yerli halkların toprakla rıza üzerinden kurdukları ilişkilerin yeniden tasavvur edilmesi çağrısı” olarak tanımlıyor. Bu, sömürgecilikten arınma için çok önemli bir meseledir, zira yerli halkların hilafına işlemeyecek olan bu süreç, yeni bir politik ve ekonomik düzenin inşasında önemli bir rol oynar. Fanon, bunu somut bir şekilde şöyle ifade etmiştir: “Sömürgeleştirilmiş bir halk için en temel değer, her şeyden önce topraktır: onlara ekmek ve her şeyden önce onur getirecek toprak.”

Direniş savaşçıları, nüfusunun büyük çoğunluğu etnik temizliğe maruz kalmış, köylerinden sürülmüş mültecilerden oluşan Gazze Şeridi’nden geliyordu. Bu köylerin birçoğu yıkılmıştı. Sderot gibi yerlerde kalıntılar üzerine yerleşim yerleri kurulmuştu. Bu insanlar kamplara kapatıldılar, ekmek ve onurdan yoksun olan hayatlarında bu insanlara ne su ne de ilâç verildi. Hayatları, köylerinin ve topraklarının kalıntıları üzerine hayatlarını kuran yerleşimcilerin keyfine bağlıydı.

O savaşçılar, paramotorlarla uçarak, bu müzik festivalinin paralel gerçekliğini alt üst ettikleri andan itibaren, dipte derinde önemli bir şeyi başardılar (boğucu bir abluka altında hapsoldukları yerin hemen dışında partileyenleri gördüklerinde bu savaşçılar ne hissettiler acaba?). Toprakla olan ilişkilerini uzaktaki bir şey değil, ayak basabilecekleri somut bir yer olarak, yeniden tasavvur ettiler. Vatanlarının geri kalanına, izin almayı umarak bir kontrol noktasından geçmek yerine, hesaba katılması gereken bir güç olarak girdiler. (Müstakillerdi, bağımsızlardı, ağır silahlar kuşanmış yerleşimcilerden oluşan bu nüfusa karşı iradelerini güç kullanarak uyguladılar. Bu yerleşimcilerin büyük çoğunluğu, kariyerlerini Filistinlilerin acı ve ölümlerine borçlu olan, İsrail ordusunda “askerlik yapmış” veya halihazırda yapmakta olanlardan oluşmaktadır. O buldozerin çiti yıktığı an, pratikte sömürgecilikten arınıldığı andı: o çitin de ardındaki yerleşimci-sömürgeci düzeni savunan keskin nişancılar da alt edilmişti.

Filistin direnişi, topraklarımız üzerindeki şiddetle tanımlı İsrail yönetiminin sona ermesi için zemin hazırlamaktan başka bir şey yapmadı. Bunu, Filistinlilerin zulmünün temel nedenini ortadan kaldırmak için şiddet kullanarak yaptılar, şiddet döngüsü denilen şeyi yeniden başlatmak gibi bir dertleri yoktu.

Paulo Freire’nin dediği gibi, “şiddet, zaten zulüm temelli ilişkilerin tesis edilmesiyle birlikte” başlamıştı. Tarihte hiçbir zaman şiddet, ezilenler tarafından başlatılmamıştı. Eğer kendileri şiddetin sonucuysalar, nasıl başlatıcı olabilirler ki?

Ya da Filistinli yazar Mürid Bergusi’nin dediği gibi, direniş, ikinci sebebi dile getirerek yola koyulmayı reddetti:

“Hikâyenize ‘ikinci sebebi dile getirerek’ başlarsanız, o vakit yerli Amerikalıların okları asıl suçlu, beyaz adamların silahları ise tümüyle kurban olur. Siyahi adamın beyazlara karşı öfkesinin barbarca olması için söze ‘ikinci sebep’ diye başlamak yeterlidir. Yanmış Vietnamlılar, napalm bombalarındaki insanlığı yaralar. Utanç verici olan, Pinochet’nin kurşunları değil, Victor Jara’nın şarkılarıdır. [...] Hikâyeye ‘İkinci sebep’ diyerek başlamak yeterlidir, o vakit büyükannem Umm Ata suçlu, Ariel Şaron ise kurban olur.”

Hikâyeye ‘ilk sebep’ diye başlamak, kimilerini rahatsız etti. Bu, şiddetin tekelini kimin elinde tuttuğu sorusunu merkeze koyan, onlarca yıldır süregelen hegemonyanın kanıtıdır. Aynı tekel, kimin hayatı ve sevdikleri olan eksiksiz insanlar olarak görüleceğini, kimlere sayılar olarak muamele edileceğini belirler. Özellikle Batı’da Filistinliler, defalarca ikinci kategoriye hapsedilmişlerdir. Silahlı Filistin direnişi karşısında dehşete kapılan, bu direnişi bir savunma olarak göremeyen kimi kişiler, belki de kendilerini Filistinli savaşçıdan ziyade İsrailli yerleşimci-askerle özdeş kabul ediyorlar. Bunu ya yerleşimci bir toplumdaki kendi rolleri nedeniyle ya da Filistinlilerin tüm hayatları boyunca maruz kaldıkları şiddetin fiziksel ve psikolojik varoluşsal tehdit düzeyiyle hiç yüzleşmek zorunda kalmadıkları için yapıyorlar. Ne olursa olsun, sömürgeciliğin sona ermesinin bir telekinezi eylemi olacağını düşünen veya sadece gündemde olduğumuzda bizi düşünen birinin ders vermeye hakkı yoktur.

Birçok Filistinli, duvarların boykotlar, dilekçeler ve uzun zamandır denediğimiz ve sonuç vermeyen diğer sayısız yöntemle yıkılmasını tercih ederdi. Ancak işlerin böyle olması gerektiğine karar verenler, Filistinliler değildi.

Şiirler ve sosyal medya paylaşımları yüzünden hapse atıldık. Silahsız yürüyüşler gerçekleştirdik, göz yaşartıcı gazla ve kurşunlarla karşılandık. Çocuklarımızın askeri mahkemelere çıkartılmasını, insanlarımızın ve bedenlerinin Gazze’de defalarca olduğu gibi, enkaz altından çıkarılışını izledik.

Filistinliler, bu yazı yazılırken Gazze'deki Filistinlilere uygulanan bu yok edici şiddetin farkındalar. Ayrıca, İsraillilerin TikTok’ta suya ve elektriğe erişimden, “yeni gayrimenkullerin hizmete sunulmasından” bahseden şakalar yapmasının, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinin mantıksal sonucu olduğunu da görüyoruz: mümkün olduğunca çok Filistinlinin hayatta kaldığı bir ortamda, Filistin topraklarının mümkün olduğunca büyük bir kısmını ele geçirmek istiyorlar.

Ama bizim umudumuz var, çünkü artık her zamankinden daha çok biliyoruz ki, ırkçıların yerleşimci-sömürgeci işgali sürdürmek adına yaptıkları zulümler sonsuza dek sürmeyecek. Süreceğini sananlar, geriye dönüp baktıklarında şaşkına döneceklerdir.

Revvan Masri
13 Ekim 2023
Kaynak

++

0 Yorum: