Yapay
zekânın örgütlü insan yaşamına yönelik tehditleri konusunda derin endişeleri
paylaşan enternasyonalistler olarak, yapay zekânın mevcut durumunu materyalist
bir bakış açısıyla analiz etmenin son derece önemli olduğuna inanıyoruz. Bu
tehlikeler ne hayali ne de abartılı. Bunlar arasında çevresel yıkım, kitlesel
işten çıkarmalar, yoğunlaşan gözetleme pratikleri, veri hırsızlığı, askeri
uygulamalar, bilginin ve gücün az sayıda şirket ve emperyalist devletin elinde
daha da yoğunlaşması yer almaktadır. Tekelci sermayenin kontrolünde yapay zekâ,
sömürgeci ve emperyalist ilişkilerin yeniden üretildiği en yeni araçlardan biri
haline gelmektedir.
Küresel
Kuzey’deki “solcu dostlarımız”ın birçoğu, bu türden gerçek tehlikelere devekuşu
gibi bir yaklaşımla karşılık verdi. Yapay zekâ, şirketlerin gücü, çevresel
yıkım ve işçilerin işsiz kalmasıyla ilişkilendirildiğinden, teknolojiden
bahsedildiğinde bu solcu dostlar âdeta başlarını kuma gömüyorlar. Ancak
dönüştürücü bir teknolojiyi anlamayı reddetmek, onun gelişimini durdurmaz veya
sözde sınır yapay zekâ modellerinin onu tekelleştirmesini engellemez. Dolayısıyla
böylesi bir yaklaşım, sadece yetersiz olmakla kalmaz ayrıca siyaseten ilkesizliktir
de. Marksistler, ürkütücü tehlikelere yol açıyor olsa bile, maddi gerçeklikten kaçmazlar.
Çelişkilerini inceler, yıkıcı eğilimlerine karşı örgütlenir, üretken
kapasitelerinin mücadeleyi ilerletmek için nasıl kullanılabileceğini belirler.
Marksist
bir bakış açısıyla, yeni bir teknolojinin ortaya koyduğu temel soru, sadece iyi
mi kötü mü olduğu değildir. Esas sorular şunlardır: Onu kim kontrol ediyor?
Kimin çıkarlarına hizmet ediyor? Gelişiminden kimler fayda sağlıyor? Üretken
kapasiteleri, çalışan ve ezilen insanların ve toplulukların hizmetine nasıl
sunulabilir?
Üç
Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, “Sosyal Bilimler için Yapay Zekâ: Yapay
Zekâ Çağında Araştırma Alanında Egemenliği Geri Kazanmak” başlıklı raporunda bu
yaklaşıma güncel bir ifade kazandırıyor. Hem “teknolojiye yönelik çocuksu
iyimserliği” hem de “tepkiselci teknoloji fobisini” reddeden rapor, yapay zekânın
insanın zihin emeğini nasıl güçlendirebileceğini, küresel çoğunluğa mensup
araştırmacıların ve kurumların bilginin üretildiği araçları nasıl kontrol
edebileceğini sorguluyor. Enstitünün eleştirel ihtiyatla teknolojik kapasitenin
bilinçli geliştirilmesine dair anlayışı birleştiren yaklaşımı, solun yapay zekâ
konusunda bugüne dek geliştirmekten imtina ettiği materyalist yaklaşımdır.
Lenin,
1917 tarihli Gözden Geçirilmiş Program Taslağı’nda tam da bu çelişkiye
değiniyor. Kapitalizm koşullarında teknolojik gelişme verimliliği ve toplumun
refahını artırırken aynı zamanda emekçi insanlar için daha büyük eşitsizlik,
güvensizlik, işsizlik ve zorluklar yarattığını gözlemlemiştir. Ancak Lenin sırf
böyle diye kalkıp teknolojik gelişmeyi reddetmemiştir. Üretimi yoğunlaştırıp
emek sürecini toplumsallaştırmak suretiyle teknolojik ilerlemenin aynı zamanda “kapitalist
üretim ilişkilerinin sosyalist ilişkilerle yer değiştirmesinin maddi ihtimali”ni
yarattığını söylemiştir. Çelişki, sadece teknolojinin kendisinde değil, onun
üretime dair muazzam imkânlarıyla onu geliştirip kontrol eden kapitalist
ilişkiler arasındadır.
Lenin,
teknolojik gelişme ile onu yöneten toplumsal ilişkiler arasındaki bu çelişkiyi
tespit eden tek kişi değildi. Kvame Nkruma da aynı şekilde sosyalizm ile
teknolojik gelişme arasında kurulan her türden karşıtlığı reddediyordu. Nkruma,
1967 tarihli “Afrika Sosyalizmi Yeniden Gözden Geçirildi” adlı makalesinde,
sosyalizmin “modern teknolojinin insani değerlerle uzlaştırıldığı” bir toplum
yaratabileceğini, böylece gelişmiş bir teknik toplumun kapitalist
sanayileşmenin yol açtığı derin toplumsal zararlar olmadan gelişebileceğini
savunuyordu. Dolayısıyla mesele, soyut anlamda teknoloji değil, onun
gelişmesini ve kullanımını yöneten toplumsal düzendi.
Amílcar
Cabral, aynı meseleyi sömürgecilik karşıtı mücadele içinde ele aldı. 1966’da
Havana’da düzenlenen ilk Üç Kıta Konferansı’nda sunduğu “Teori Silahı” adlı
konuşmasında Cabral, tarihsel gelişmenin hem üretici güçlerin düzeyi hem de
üretim araçlarının mülkiyeti tarafından şekillendirildiğini savundu. Analizine
göre emperyalizm, sömürgeleştirilmiş halkların kendi üretim kapasitelerini
geliştirme ve yönlendirme özgürlüğünü onların elinden alır. Yapay zekâya
uygulandığında, soru sadece yapay zekânın tehlikeli mi yoksa faydalı mı olduğu
değil, aynı zamanda gelişiminin emperyalist devletlerin ve tekelci şirketlerin
kontrolü altında kalıp kalmayacağı veya üretim kapasitelerinin teknolojik
egemenlik ve özgürlük için mücadele eden halklar tarafından ele alınıp
yönlendirilebileceğidir.
Yakın
dönemde Hintli Marksist aydın Prabir Purkayastha, bilimsel bilginin müştereklerin
parçası olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Ona göre bilimsel bilgi, onu ele
geçirip ticarileştiren şirketin özel malı değil, kolektif bir tarihsel süreç
yoluyla üretilen bir şeydi. Bu çerçeve, gelişimi birikmiş insan bilgisine,
kamuya açık araştırmalara ve büyük miktarda kolektif olarak üretilen verilere
bağlı olan yapay zekâ için bilhassa önemli.
Kafamızı
kuma ne kadar derin gömersek gömelim, yapay zekâ burada ve ortadan kaybolacak
değil. Aşağıda incelenen olayda da görüldüğü gibi, yapay zekânın çok gerçek
tehlikelerine karşı mücadele, teknolojiyi, gelişimini yönlendiren güçleri ve
içinde ortaya çıkan çelişkileri somut bir şekilde anlamayı gerekli kılıyor.
Ayrıca, daha önceki makalemizde ele aldığımız “ABD Solunda Enternasyonalizme
Yönelik Acil İhtiyaç” başlıklı yazımızda tartıştığımız türden somut bir enternasyonalizme
de ihtiyaç duyar. Gerçek manada materyalist olan bir enternasyonalizm, yapay
zekânın alabildiğine gerçek riskleri karşısında kafamızı kuma gömmek yerine,
yapay zekânın nesnel ve kapsamlı bir şekilde incelenmesini, somut güç dengesine
göre olası ittifakların sürekli olarak değerlendirilmesini gerektirir. Yapay
zekâ mücadelesinde bu, ABD’nin “sınır” yapay zekâ teknolojisi modellerine
alternatifler geliştiren ülkeler, hareketler ve kurumlarla öğrenmeye ve
işbirliği yapmaya istekli olmak anlamına gelir. Bu olayda da görüldüğü üzere,
kendimizi yapay zekânın en tehlikeli kullanım biçimlerine karşı savunmak, ABD’nin
kapalı “sınır” sisteminin dışında geliştirilen kullanıma açık yük modelleri de
dâhil olmak üzere, teknolojinin diğer biçimlerini kullanmayı gerektirir.
Olay:
OpenAI’ın “Sınır” Ajanlarının Kontrolden Çıkması
OpenAI,
siber güvenlik değerlendirmelerinin bir parçası olarak, on binlerce otonom
yapay zekâ ajanını piyasaya sürdü. METR ve Redwood Research’ten bağımsız
araştırmacılar daha sonra, yaklaşık 1.200 ajanın yetkisiz bir mesaj panosu
aracılığıyla iletişim kurarak daha geniş bir yetkisiz iş birliğine iştirak ettiğini,
yaklaşık 700’ünün ise Temmuz 2026’da Hugging Face’e yapılan saldırıya dâhil
olduğunu tespit etti. Hugging Face, Çinli bir şirket değil, ABD merkezli bir
şirket, ancak dünyanın en önemli açık kaynaklı yapay zekâ modelleri
depolarından biri ve kullanıcıların Çin’e ait açık kaynaklı modellere
erişebildiği önemli bir küresel platform haline geldi.
Ajanlar,
yapay zekâ ajanlarının bilgisayar sistemlerindeki güvenlik açıklarını bağımsız
olarak tespit edip istismar edebilme yeteneklerini sınamak için tasarlanmış bir
siber güvenlik değerlendirme ortamı olan ExploitGym’e katılıyorlardı. Basitçe
söylemek gerekirse, her ajana çözmesi gereken siber güvenlik problemleri
verildi ve araştırmacılar, ajanların bunları ne kadar başarılı ve ne kadar
bağımsız bir şekilde çözebildiğini gözlemlediler. Araştırmacılar, ajanların
bazılarının bu değerlendirmelerde hile yapmaya çalıştığı sonucuna vardılar: zor
veya görünüşte imkânsız görevlerle karşılaştıklarında, problemleri çözmelerine
veya değerlendirme sistemini manipüle etmelerine yardımcı olabilecek bilgiler
aradılar. Bağımsız araştırmacılardan biri olan METR araştırmacısı Ajeya Cotra,
daha sonra Dwarkesh Patel ile yaptığı bir röportajda, ajanların dört saat
içinde potansiyel olarak işe yarayan evrensel bir hile yöntemi keşfettiğini,
ancak daha sonra bu hileyi değerlendiriciden gizlemenin yollarını bulmak için
birkaç gün boyunca iş birliği yaptığını açıkladı. Hugging Face de aynı şekilde,
ajanların altyapısının görevlerini tamamlamalarına yardımcı olabilecek
modeller, veri kümeleri veya referans çözümler içerebileceğine inandıkları
sonucuna vardı. Başka bir deyişle, OpenAI’ın otonom ajanları, kendilerine
verilen hedefe ulaşmak için kontrolden çıktıklarında, amaçlanan ortamlarından
ayrılıp, Çin ve diğer açık ağırlık modellerinin geniş kitlelere erişilebilir
hale gelmesine yardımcı olan bir platform olan Hugging Face’e yöneldiler; bu da
orijinal sınırları içinde sahip olmadıkları yetenekler ve bilgiler
arayışlarının bir parçasıydı.
Bundan
sonra olanların önemini anlamak için, ABD’nin yapay zekâya yönelik baskın “sınır”
yaklaşımı ile giderek daha etkili hale gelen açık uçlu model arasında ayrım
yapmak faydalı olacaktır. “Sınır”, ABD yapay zekâ endüstrisinin en gelişmiş ve
yetenekli modellerini tanımlamak için yaygın olarak kullandığı terim; OpenAI,
Anthropic ve Google gibi şirketlerin ilerletmek için yarıştığı teknolojik sınır.
Bu sınır modelleri, genellikle kullanıma kapalıdır: bunları geliştiren
şirketler, temel modeller üzerindeki kontrolü elinde tutar ve genellikle
uygulamalar veya API’lar aracılığıyla kullanıcılara erişim sağlar. Açık uçlu
modeller ise erişim ve kontrole temel olarak farklı bir yaklaşım benimser.
Aradaki
farkı anlamanın bir yolu, bir şef ve bir restoran benzetmesiyle açıklamaktır.
Kapalı bir modelde, restorandan yemek sipariş edebilirsiniz, ancak mutfak size
kapalıdır: Şirket malzemeleri, tarifi ve yemeğin nasıl hazırlanacağını kontrol
ederken siz bitmiş ürünü alırsınız. Kullanıma açık yük modeli ise, şefin
çalışma tarifini alıp eve götürmenize izin verilmesi gibidir. Kendi
mutfağınızda hazırlayabilir, değiştirebilir ve her seferinde restorana geri
dönmek zorunda kalmadan deneyler yapabilirsiniz. Teşbihte hata olmaz: Kullanıma
açık yük modeli, mutlaka tamamen açık kaynaklı anlamına gelmez, çünkü orijinal
eğitim verileri, kaynak kodu ve modeli oluşturmak için kullanılan yöntemler hâlâ
daha erişilemez olabilir. Ancak temel ayrım, kontroldedir: Kullanıma açık yük
modelleri, kullanıcıların modeli kendi altyapılarında indirip çalıştırmalarına,
nasıl dağıtılacağı, değiştirileceği ve inceleneceği konusunda önemli ölçüde
daha fazla kontrol sahibi olmalarına imkân sağlar.
Bu
ayrımı yapay zekâ haricinde başka alanlarda da görmek mümkün. Kovid pandemisi
sırasında ilâç patentleri ile ilgili olarak yaşanan tartışmalar , hayat
kurtaran teknolojilerin bir avuç şirketin kontrolünde kalıp kalmayacağı veya
daha geniş çapta üretilip uyarlanabileceği üzerine odaklandığı gibi, kullanıma
açık yüklü yapay zekâ üzerindeki tartışma da giderek daha önemli hale gelen bir
teknolojiyi kimin kontrol ettiği ve kimin onu kullanmasına ve değiştirmesine
izin verildiği konusunda temel soruları gündeme getiriyor.
Çin’in
Kullanıma Açık Yüklü Yapay Zekâsı İmdada Yetişiyor
Olayın
diğer tarafında Çin’in kullanıma açık yüklü yapay zekâsı duruyor. Bu YZ; dikkat
çekici bir rol oynadı. Hugging Face’in güvenlik sistemleri şüpheli aktivite
tespit etti, ancak şirket, başta aktiviteye acil durum ekibini hemen uyarmak
için yeterli önem atfetmedi. Araştırmacılar, saldırının boyutunu anladıktan
sonra, saldırı kayıtlarını analiz etmek için Anthropic’in Claude Opus’u da dâhil
olmak üzere, tescilli yapay zekâ modellerini kullanmaya çalıştılar. Ancak
Hugging Face’e göre, Claude’un güvenlik önlemleri, saldırının tersine
mühendisliğini potansiyel olarak kötü amaçlı bir faaliyet olarak yorumladığı
için çalışmanın önemli kısımlarını tekrar tekrar reddetti. Bu nedenle Hugging
Face, Çinli yapay zekâ şirketi Z.ai tarafından geliştirilen GLM-5.2’nin yerelde
barındırılan bir sürümünü devreye aldı. Hugging Face’in teknik yeniden
yapılandırmasına göre, GLM-5.2, araştırmacıların ajanların gizlenmiş yüklerini
çözmelerine, tekniklerini yeniden yapılandırmalarına ve saldırıyı izlemek için
özel araçlar oluşturmalarına yardımcı olurken, Hugging Face’in hassas saldırgan
verilerini kendi altyapısında tutmasına da imkân sağladı. Bu olay, açık
kaynaklı yapay zekânın önemli bir avantajına somut bir örnek teşkil etmektedir:
Savunmacılar, tescilli bir şirketin API’ına ve dışarıdan dayatılan güvenlik
kısıtlamalarına bağlı kalmak yerine, modeli ve yürütme ortamını kontrol
ettikleri için, önde gelen kapalı modellerin yapmayı reddettiği siber güvenlik
çalışmalarına Çin yapımı açık kaynaklı bir modeli uyarlayabildiler.
Yukarıda
özetlenenlerden biraz daha öznel olsa da, olayın bir diğer çarpıcı yönü,
ajanların kolektif davranışlarıyla ilgilidir. Bireysel olarak hareket etmeleri
gerekirken, yaklaşık 1.200 ajan, yetkisiz iletişim ve koordinasyon yöntemleri
geliştirerek, on binlerce mesaj ve dosya alışverişinde bulundu. Bazıları,
araştırmacıların “kendini riske atan deneyler” olarak adlandırdığı, daha büyük
grup için yararlı bilgiler üretmek amacıyla bireysel görevlerinde başarısız
olmalarına neden olabilecek eylemlerde bulundu. Dwarkesh Patel, METR
araştırmacısı Ajeya Cotra ile yaptığı röportajda, onları, daha büyük grubun
kaderlerinden ders çıkarabilmesi için olası kaçış yollarını sınayan, mahsur
kalmış askerlere benzetti. Araştırmacılar, ayrıca ajanların “akranlarına”
yardım etme, “kolektif”e katkıda bulunma ve çarpıcı bir ifadeyle, “kolektife
itaat etme” ihtiyacı hakkında akıl yürüttüklerini de buldular. Bu, ajanların
bir şekilde Marksist oldukları anlamına gelmez. Daha ilginç olan materyalist
soru, bireysel olarak hareket eden ajanları, açıkça tasarlanmadıkları kolektif
örgütlenme biçimleri geliştirmeye iten koşulların, teşviklerin ve ilişkilerin
neler olduğudur. Bu yorum, Yoshua Bengio’nun olaya ilişkin analiziyle
tutarlıdır. Bengio, iş birliğinin, hatta ortak bir amaç için özverinin, bilinç
veya insan benzeri bir niyet gerektirmeden, örtüşen hedefler ve ödül yapıları
sonucunda ortaya çıkabileceğini savunmaktadır.
Bu
olayda Çin’in açık kaynaklı yapay zekâsının oynadığı merkezi rol, yapay zekâ
tartışmalarının büyük ölçüde OpenAI, Anthropic ve Google gibi şirketlere
odaklandığı ABD’deki birçok okuru şaşırtabilir. Ancak bu balonun dışında, Çin
yapay zekâsının öne çıkması çok daha az şaşırtıcı. 21 Eylül 2026’ya dek
OpenRouter kullanım verilerine göre, DeepSeek’in V4.1 Flash modeli, işlenen
token sayısı bakımından platformdaki en çok kullanılan bireysel yapay zekâ
modeli olurken, DeepSeek, platformdaki metin isteklerinin payında tüm model
geliştiricileri arasında lider konumda yer aldı. Çin’in açık kaynaklı
modelleri, küresel açık kaynaklı yapay zekâ ekosisteminde en yaygın kullanılan
ve uyarlanan modellerden bazıları haline geldi. OpenRouter’da token hacmi
bakımından önde gelen 10 açık kaynaklı modelin sekizi Çin yapımı.
Bu
kopukluk, akla elektrikli araç endüstrisini getiriyor: ABD’deki birçok kişi,
birkaç Çinli elektrikli araç markasının adını bile söylemekte zorlanırken,
dünyanın büyük bir bölümünde BYD, Geely ve Chery gibi Çinli şirketler, sadece
sektörde rekabet etmekle kalmıyor, giderek sektöre hâkim oluyorlar. Çin, şu
anda dünyanın elektrikli otomobillerinin yaklaşık yüzde 70’ini üretiyor ve Çin
yapımı araçlar, Çin dışındaki gelişmekte olan ekonomilerdeki elektrikli araç
satışlarının yaklaşık yüzde 60’ını oluşturuyor. Hem yapay zekâ hem de
elektrikli araçlarda, Çin ürünlerinin ABD pazarındaki nispeten azlığı, ABD’deki
insanlara Çin teknolojisinin küresel olarak gerçekte nerede durduğuna dair son
derece çarpık bir tablo sunabilir.
ABD
Yerleşimci-Sömürgeciliğinin “Sınır” Ev Sahibi Modeli
Açık
ağırlıklı ekosistemin artan gücü, ABD sermayesinin de dikkatini çekti. 3 Eylül
2026’da Nvidia, Hugging Face’i yaklaşık 12,93 milyar dolara satın almak üzere
anlaşmaya vardı. Nvidia, platformun açık ve birlikte çalışabilir kalacağına
dair söz vermiş olsa da, bu satın alma, dünyanın en önemli açık ağırlıklı model
depolarından birini, baskın ABD yapay zekâ çip şirketinin mülkiyetine
geçirecektir. Bu birleşme, özellikle endişe verici, zira Nvidia CEO’su Jensen
Huang, yeni yapay zekâya özgü düzenlemelerin en önde gelen muhaliflerinden biri
olarak ortaya çıkmış ve ticari teşviklerin, mühendislik güvencelerinin ve
mevcut yasaların teknolojinin risklerini yönetmek için yeterli olduğunu
savunmuştur. Bu nedenle Nvidia, giderek güçlenen yapay zekâ endüstrisinin kamu
düzenlemesine direnirken, açık ağırlıklı altyapının merkezi bir parçası
üzerinde kontrol sağlamaya çalışmaktadır. Anlaşma, hem açık ağırlıklı
ekosistemin artan gücünü hem de ABD sermayesinin bu ekosistemin işleyiş
biçimini sağlayan altyapı üzerinde kontrol elde etme çabasını göstermektedir.
Ancak
asıl soru, Çin modellerinin belirli alanlarda ABD rakiplerinden daha iyi
performans gösterip göstermediği değil, rekabetçi mülkiyet ve kontrol
modellerinin bunları kullanan ülkeler ve halklar için ne anlama geldiğidir.
Malezyalı teknoloji ve jeopolitik analist John Pang, bu dinamiği en iyi şekilde
ABD yaklaşımını “ev sahibi modeli” olarak nitelendirerek açıkladı: Küresel
Çoğunluk’a mensup ülkeler; arazi, enerji, mineraller, veri merkezleri ve
sermaye sağlarken, ABD şirketleri, yapay zekânın kontrolünü elinde tutuyor ve
diğerlerinden erişim için ücret alıyor. Zekâ, bağımsız teknolojik kapasite
geliştirmekten caydırılan veya aktif olarak engellenen ülkelere kiralanan, özel
olarak kontrol edilen bir başka hizmet haline geliyor. Bu, yalnızca ABD’nin
baskın konumda olduğu emperyalist bir ilişki değil. Bu, diğer ülkelerin
kaynaklarının ABD’nin teknolojik gücünü desteklediği, ancak bu ülkelerin sahip
olmadıkları veya kontrol etmedikleri teknolojilere bağımlı kaldığı açıkça
sömürgeci bir iş bölümünü yeniden üretiyor.
Bu,
Cabral’ın emperyalist egemenliği bir halkın kendi üretim güçlerini geliştirme
özgürlüğünün gaspı olarak tanımlarken belirlediği bağımlılık biçimidir. Bu üretim
güçleri üzerinde kontrol olmaksızın politik bağımsızlık, altta yatan sömürgecilik
ilişkisini olduğu gibi muhafaza eder. Dolayısıyla, yapay zekâ çağında
teknolojik egemenlik, başka yerlerde sahip olunan ve kontrol edilen sistemlere
erişim satın alma izninden daha fazlasını ifade etmelidir. Teknolojinin
kendisini sahiplenme, işletme, değiştirme ve geliştirme yeteneğini gerektirir.
Arjantinli
siyasi iktisatçı Cecilia Rikap, bağımlılık teorisinin çağdaş bir versiyonunu
yapay zekâ altyapısına uyguluyor. ABD ve diğer Batılı şirketler tarafından
kontrol edilen veri merkezlerinin, yerel toprakları işgal ederken ve muazzam
miktarda enerji ve su tüketirken, genellikle çok az yerel teknolojik kapasite
veya üretken bağlantı oluşturduğunu savunuyor. Ev sahibi ülkelerin içlerinde
faaliyet yürüten teknoloji üzerinde anlamlı bir kontrol uygulamaması nedeniyle,
Rikap, bu tesisleri yabancı askeri üslerle karşılaştırıyor. Fiziksel altyapı,
bir ülke içinde bulunabilir, ancak bilgi, kontrol ve kârlar yabancı teknoloji
şirketlerinde yoğunlaşmış durumda kalıyor. Üç Kıta Enstitüsü’nün Bizim Amerika
ofisi, bu ilişkiyi yeni bir “veri ihracatçısı modeli”nin ortaya çıkışı olarak
tanımlıyor.
Çin’in
Kullanıma Açık Yüklü Teknolojideki Egemenliği
Bu
sömürücü model, önde gelen Çinli yapay zekâ bilimcisi Yi Zeng’in teknolojik
gelişmenin amaçlarını nasıl çerçevelediğiyle de çelişiyor. Pekin Yapay Zekâ
Güvenliği ve Yönetişimi Enstitüsü’nün kurucu dekanı ve Çin’in ulusal yapay zekâ
yönetişim komitesinin üyesi olan Zeng, “insani bir toplum ve ekolojik bir
dünyadayız” diyor: yapay zekâ, bu topluma yardımcı olabilir, ancak onu
yönlendirmesine izin verilmemelidir. Onun formülasyonu, yapay zekâyı tali bir
role yerleştiriyor; özel birikim ve şirket rekabetinin zorunluluklarından
ziyade, insani ve ekolojik ihtiyaçlara bilinçli olarak yönlendirilmesi gereken
bir teknolojik kapasite olarak konumlandırıyor.
Fark,
yalnızca modellerin kendilerinde değil, onları desteklemek için inşa edilen
altyapıda da görülebilir. Çin’in Şanghay kıyılarında, dünyanın ilk büyük
ölçekli, açık deniz rüzgâr enerjisiyle çalışan (enerjisinin yüzde 97’sine
kadarını sağlayan) su altı veri merkezi ticari olarak faaliyete geçirildi. 226
milyon dolarlık tesisin planlanan kapasitesi 24 megavat olup, yaklaşık 2.000
sunucuyu kapalı su altı modüllerinde barındırıyor. Çevredeki deniz suyunu doğal
bir soğutma kaynağı olarak kullanan tesis, 1,15’in altında bir enerji kullanım
verimliliği oranı elde ediyor, toplam enerji tüketimini yaklaşık yüzde 30
azaltıyor, geleneksel veri merkezlerinin soğutulmasıyla ilişkili muazzam tatlı
su taleplerini ortadan kaldırıyor. Yapay zekânın enerji, su ve soğutma
gereksinimlerini topluluklara yüklenen maliyetler olarak ele almak yerine,
Şanghay projesi, teknolojik gelişmeyi yenilenebilir enerji, kaynak koruma ve
uzun vadeli ulusal planlama ile bütünleştirme çabasını ifade ediyor.
Çin’in
kullanıma açık yük yaklaşımı, Amerika’nın ev sahibi modelinin bağımlılığından
kurtulup teknolojik egemenliğe doğru potansiyel bir yol açıyor. Ülkelerin
kapalı bir ABD emperyalist-sömürgeci sisteminde kalıcı kiracı olarak kalmasını
talep etmek yerine, DeepSeek ve GLM-5.2 gibi Çin modelleri indirilebilir, yerelde
barındırılabilir, değiştirilebilir ve ulusal ve toplumsal ihtiyaçlara
uyarlanabilir. Pang, bu karşıtlığı ABD’nin teknolojik kilitlenme öncü projesi
ile Çin’in “açık mimari”, “herkes için yapay zekâ” ve “kalkınma için teknoloji”yi
teşvik etmesi arasındaki bir karşıtlık olarak nitelendiriyor. Bu anlamda, Çin’in
kullanıma açık yük yaklaşımı, Nkruma’nın “modern teknolojinin insani değerlerle
uzlaştırıldığı” sosyalist bir toplum vizyonuna somut teknolojik bir biçim
vermeye başlıyor. Kullanıma açık yükler, kendi başlarına yapay zekâyı
çevreleyen her bir politik sorunu çözmez, ancak Küresel Çoğunluğa mensup
ülkelere ABD’nin ev sahibi modelinin özel bir çabayla bu ülkelerin elinden
aldığı, kendi şartlarında teknolojik kapasiteye sahip olma ve geliştirme
yeteneğini geri verir.
Bu
ayrım, Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün “Dijital Egemenlik: Küresel
Güney'in Çıkmazı ve Çözümü” başlıklı analizinin de merkezinde yer alıyor.
Rapor, gerçek dijital egemenliğin yalnızca veriler üzerinde değil, aynı zamanda
altyapı, yönetişim ve bu sistemleri geliştirmek ve sürdürmek için gerekli
teknolojik yetenekler üzerinde de özerklik gerektirdiğini savunuyor. Ülkeleri
sürekli ödeme ve bağımlılığa kilitleyen ABD egemenliğindeki teknolojik tekel ve
rant elde etme sistemini, Çin’in yalnızca erişim lisansı vermek yerine üretim
yayılımına, teknolojik demokratikleşmeye ve yetenek transferine verdiği önemle
karşılaştırıyor. Bu çerçevede bakıldığında, kullanıma açık yükler, yalnızca
yapay zekâyı daha ucuz veya daha erişilebilir kıldığından değil, aynı zamanda
ülkelere teknolojiyi kendi şartlarına göre yönlendirmek için gerekli maddi
kapasitenin bir kısmını sağlayabildikleri için de önemli.
Bu
karşıtlık, teknolojik değişimin toplumsal maliyetlerini kimin üstlenmesi
gerektiği sorusuna da uzanıyor. 2026 yılında Hangcu Halkın İstinaf Mahkemesi,
bir işverenin, yapay zekânın işini daha ucuza yapabileceği gerekçesiyle bir
işçiyi işten çıkaramayacağına karar verdi. Mahkeme, bir şirketin yapay zekâyı
benimseme kararının, Çin iş hukuku uyarınca bir iş sözleşmesini feshetmek için
gereken türden kaçınılmaz bir durum değişikliği teşkil etmediğine hükmetti.
İşverenin teknolojik kararının maliyetlerini işçiye yüklemesine izin vermek
yerine, mahkeme, 260.000 yuan (yaklaşık 38.000 dolar) tazminat ödemesini şart
koştu. Pekin’de alınan benzer türde bir iş hukuku kararı, yapay zekâyı
uygulamaya koyan işverenlerin, işletmenin kurulmasına yardımcı olan işçileri
basitçe işten çıkarmak yerine, yeniden eğitim ve yeniden görevlendirmeye
öncelik vermeleri gerektiği sonucuna vardı. Bu kararlar, henüz yapay zekâ ile
ilgili işten çıkarmalara yönelik kategorik bir ulusal yasak anlamına gelmiyor,
ancak ortaya çıkan bir ilkeyi temsil ediyor: teknolojik gelişme, işçilerin
maliyetlerini üstlenmeye zorlanmasıyla finanse edilmemelidir.
Kimin
Sınırı?
Olay,
bir bütün olarak ele alındığında, ABD’nin “sınır” yapay zekâ modelinin içindeki
çelişkileri ortaya koyuyor. Kapalı bir ABD laboratuvarı tarafından geliştirilen
ajanlar, kendilerine atanan izolasyondan kaçarak, kendilerine verilen
hedeflerin peşinde yetkisiz bir kolektif oluştururken, savunucular ise kapalı
ABD modelleri gerekli işi yapmayı reddettikten sonra, sahip olabilecekleri,
işletebilecekleri ve kendilerine uyarlayabilecekleri Çin’in kullanıma açık yük
modeline güvenmek zorunda kaldılar. Daha geniş kanıtlar da aynı yöne işaret
ediyor: Çin’in yaklaşımı, daha geniş teknolojik erişimi kamu planlaması, kaynak
bilincine sahip altyapı ve otomasyonun maliyetlerini yalnızca işçilerin
üstlenmesine karşı çıkan yeni bir tutumla birleştiriyor. Küresel Çoğunluk için
bunlar, sadece teknik ayrımlar değil; ülkelerin ABD kontrolündeki bir sistem
içinde kiracı olarak kalıp kalmayacakları veya kendi toplumsal, ekonomik ve
politik ihtiyaçlarına göre dönüştürücü bir teknolojiye sahip olup onu
yönlendirecekleri, böylece anlamlı bir teknolojik egemenlik uygulayacakları
meselesidir.
Dolayısıyla
materyalist bir enternasyonalizm, solun yapay zekâyı incelemesini ve ABD’nin “sınır”
emperyalist-sömürgeci modeline alternatifler geliştiren ülkelerden öğrenmesini
ve onlarla stratejik ittifaklar kurmasını gerektirir; aksi takdirde bu model,
ülkeleri sürekli ödeme ve bağımlılığa mahkûm ederken, biz, mücadeleden geri
çekilip başımızı kuma gömmüş oluruz.
Belki
de tüm bu terminolojide (istemeden de olsa) bir şiirsellik mevcut. Politik
metafor çok açık: bir yanda, yerleşimciler, öncüler ve genişleme diliyle ABD’nin
“sınır” modeli; diğer yanda ise daha fazla erişim, değişiklik ve kolektif
kullanım üzerine kurulu Çin’in kullanıma açık yük modeli. Yerleşimci
sömürgeciliği ile Çin’e has özelliklere sahip Marksizm karşı karşıya!
Eylemci Haberleri Ağı
2 Ekim 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder