06 Ekim 2026

,

ABD YZ’si mi Çin YZ’si mi?



Yapay zekânın örgütlü insan yaşamına yönelik tehditleri konusunda derin endişeleri paylaşan enternasyonalistler olarak, yapay zekânın mevcut durumunu materyalist bir bakış açısıyla analiz etmenin son derece önemli olduğuna inanıyoruz. Bu tehlikeler ne hayali ne de abartılı. Bunlar arasında çevresel yıkım, kitlesel işten çıkarmalar, yoğunlaşan gözetleme pratikleri, veri hırsızlığı, askeri uygulamalar, bilginin ve gücün az sayıda şirket ve emperyalist devletin elinde daha da yoğunlaşması yer almaktadır. Tekelci sermayenin kontrolünde yapay zekâ, sömürgeci ve emperyalist ilişkilerin yeniden üretildiği en yeni araçlardan biri haline gelmektedir.

Küresel Kuzey’deki “solcu dostlarımız”ın birçoğu, bu türden gerçek tehlikelere devekuşu gibi bir yaklaşımla karşılık verdi. Yapay zekâ, şirketlerin gücü, çevresel yıkım ve işçilerin işsiz kalmasıyla ilişkilendirildiğinden, teknolojiden bahsedildiğinde bu solcu dostlar âdeta başlarını kuma gömüyorlar. Ancak dönüştürücü bir teknolojiyi anlamayı reddetmek, onun gelişimini durdurmaz veya sözde sınır yapay zekâ modellerinin onu tekelleştirmesini engellemez. Dolayısıyla böylesi bir yaklaşım, sadece yetersiz olmakla kalmaz ayrıca siyaseten ilkesizliktir de. Marksistler, ürkütücü tehlikelere yol açıyor olsa bile, maddi gerçeklikten kaçmazlar. Çelişkilerini inceler, yıkıcı eğilimlerine karşı örgütlenir, üretken kapasitelerinin mücadeleyi ilerletmek için nasıl kullanılabileceğini belirler.

Marksist bir bakış açısıyla, yeni bir teknolojinin ortaya koyduğu temel soru, sadece iyi mi kötü mü olduğu değildir. Esas sorular şunlardır: Onu kim kontrol ediyor? Kimin çıkarlarına hizmet ediyor? Gelişiminden kimler fayda sağlıyor? Üretken kapasiteleri, çalışan ve ezilen insanların ve toplulukların hizmetine nasıl sunulabilir?

Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, “Sosyal Bilimler için Yapay Zekâ: Yapay Zekâ Çağında Araştırma Alanında Egemenliği Geri Kazanmak” başlıklı raporunda bu yaklaşıma güncel bir ifade kazandırıyor. Hem “teknolojiye yönelik çocuksu iyimserliği” hem de “tepkiselci teknoloji fobisini” reddeden rapor, yapay zekânın insanın zihin emeğini nasıl güçlendirebileceğini, küresel çoğunluğa mensup araştırmacıların ve kurumların bilginin üretildiği araçları nasıl kontrol edebileceğini sorguluyor. Enstitünün eleştirel ihtiyatla teknolojik kapasitenin bilinçli geliştirilmesine dair anlayışı birleştiren yaklaşımı, solun yapay zekâ konusunda bugüne dek geliştirmekten imtina ettiği materyalist yaklaşımdır.

Lenin, 1917 tarihli Gözden Geçirilmiş Program Taslağı’nda tam da bu çelişkiye değiniyor. Kapitalizm koşullarında teknolojik gelişme verimliliği ve toplumun refahını artırırken aynı zamanda emekçi insanlar için daha büyük eşitsizlik, güvensizlik, işsizlik ve zorluklar yarattığını gözlemlemiştir. Ancak Lenin sırf böyle diye kalkıp teknolojik gelişmeyi reddetmemiştir. Üretimi yoğunlaştırıp emek sürecini toplumsallaştırmak suretiyle teknolojik ilerlemenin aynı zamanda “kapitalist üretim ilişkilerinin sosyalist ilişkilerle yer değiştirmesinin maddi ihtimali”ni yarattığını söylemiştir. Çelişki, sadece teknolojinin kendisinde değil, onun üretime dair muazzam imkânlarıyla onu geliştirip kontrol eden kapitalist ilişkiler arasındadır.

Lenin, teknolojik gelişme ile onu yöneten toplumsal ilişkiler arasındaki bu çelişkiyi tespit eden tek kişi değildi. Kvame Nkruma da aynı şekilde sosyalizm ile teknolojik gelişme arasında kurulan her türden karşıtlığı reddediyordu. Nkruma, 1967 tarihli “Afrika Sosyalizmi Yeniden Gözden Geçirildi” adlı makalesinde, sosyalizmin “modern teknolojinin insani değerlerle uzlaştırıldığı” bir toplum yaratabileceğini, böylece gelişmiş bir teknik toplumun kapitalist sanayileşmenin yol açtığı derin toplumsal zararlar olmadan gelişebileceğini savunuyordu. Dolayısıyla mesele, soyut anlamda teknoloji değil, onun gelişmesini ve kullanımını yöneten toplumsal düzendi.

Amílcar Cabral, aynı meseleyi sömürgecilik karşıtı mücadele içinde ele aldı. 1966’da Havana’da düzenlenen ilk Üç Kıta Konferansı’nda sunduğu “Teori Silahı” adlı konuşmasında Cabral, tarihsel gelişmenin hem üretici güçlerin düzeyi hem de üretim araçlarının mülkiyeti tarafından şekillendirildiğini savundu. Analizine göre emperyalizm, sömürgeleştirilmiş halkların kendi üretim kapasitelerini geliştirme ve yönlendirme özgürlüğünü onların elinden alır. Yapay zekâya uygulandığında, soru sadece yapay zekânın tehlikeli mi yoksa faydalı mı olduğu değil, aynı zamanda gelişiminin emperyalist devletlerin ve tekelci şirketlerin kontrolü altında kalıp kalmayacağı veya üretim kapasitelerinin teknolojik egemenlik ve özgürlük için mücadele eden halklar tarafından ele alınıp yönlendirilebileceğidir.

Yakın dönemde Hintli Marksist aydın Prabir Purkayastha, bilimsel bilginin müştereklerin parçası olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Ona göre bilimsel bilgi, onu ele geçirip ticarileştiren şirketin özel malı değil, kolektif bir tarihsel süreç yoluyla üretilen bir şeydi. Bu çerçeve, gelişimi birikmiş insan bilgisine, kamuya açık araştırmalara ve büyük miktarda kolektif olarak üretilen verilere bağlı olan yapay zekâ için bilhassa önemli.

Kafamızı kuma ne kadar derin gömersek gömelim, yapay zekâ burada ve ortadan kaybolacak değil. Aşağıda incelenen olayda da görüldüğü gibi, yapay zekânın çok gerçek tehlikelerine karşı mücadele, teknolojiyi, gelişimini yönlendiren güçleri ve içinde ortaya çıkan çelişkileri somut bir şekilde anlamayı gerekli kılıyor. Ayrıca, daha önceki makalemizde ele aldığımız “ABD Solunda Enternasyonalizme Yönelik Acil İhtiyaç” başlıklı yazımızda tartıştığımız türden somut bir enternasyonalizme de ihtiyaç duyar. Gerçek manada materyalist olan bir enternasyonalizm, yapay zekânın alabildiğine gerçek riskleri karşısında kafamızı kuma gömmek yerine, yapay zekânın nesnel ve kapsamlı bir şekilde incelenmesini, somut güç dengesine göre olası ittifakların sürekli olarak değerlendirilmesini gerektirir. Yapay zekâ mücadelesinde bu, ABD’nin “sınır” yapay zekâ teknolojisi modellerine alternatifler geliştiren ülkeler, hareketler ve kurumlarla öğrenmeye ve işbirliği yapmaya istekli olmak anlamına gelir. Bu olayda da görüldüğü üzere, kendimizi yapay zekânın en tehlikeli kullanım biçimlerine karşı savunmak, ABD’nin kapalı “sınır” sisteminin dışında geliştirilen kullanıma açık yük modelleri de dâhil olmak üzere, teknolojinin diğer biçimlerini kullanmayı gerektirir.

Olay: OpenAI’ın “Sınır” Ajanlarının Kontrolden Çıkması

OpenAI, siber güvenlik değerlendirmelerinin bir parçası olarak, on binlerce otonom yapay zekâ ajanını piyasaya sürdü. METR ve Redwood Research’ten bağımsız araştırmacılar daha sonra, yaklaşık 1.200 ajanın yetkisiz bir mesaj panosu aracılığıyla iletişim kurarak daha geniş bir yetkisiz iş birliğine iştirak ettiğini, yaklaşık 700’ünün ise Temmuz 2026’da Hugging Face’e yapılan saldırıya dâhil olduğunu tespit etti. Hugging Face, Çinli bir şirket değil, ABD merkezli bir şirket, ancak dünyanın en önemli açık kaynaklı yapay zekâ modelleri depolarından biri ve kullanıcıların Çin’e ait açık kaynaklı modellere erişebildiği önemli bir küresel platform haline geldi.

Ajanlar, yapay zekâ ajanlarının bilgisayar sistemlerindeki güvenlik açıklarını bağımsız olarak tespit edip istismar edebilme yeteneklerini sınamak için tasarlanmış bir siber güvenlik değerlendirme ortamı olan ExploitGym’e katılıyorlardı. Basitçe söylemek gerekirse, her ajana çözmesi gereken siber güvenlik problemleri verildi ve araştırmacılar, ajanların bunları ne kadar başarılı ve ne kadar bağımsız bir şekilde çözebildiğini gözlemlediler. Araştırmacılar, ajanların bazılarının bu değerlendirmelerde hile yapmaya çalıştığı sonucuna vardılar: zor veya görünüşte imkânsız görevlerle karşılaştıklarında, problemleri çözmelerine veya değerlendirme sistemini manipüle etmelerine yardımcı olabilecek bilgiler aradılar. Bağımsız araştırmacılardan biri olan METR araştırmacısı Ajeya Cotra, daha sonra Dwarkesh Patel ile yaptığı bir röportajda, ajanların dört saat içinde potansiyel olarak işe yarayan evrensel bir hile yöntemi keşfettiğini, ancak daha sonra bu hileyi değerlendiriciden gizlemenin yollarını bulmak için birkaç gün boyunca iş birliği yaptığını açıkladı. Hugging Face de aynı şekilde, ajanların altyapısının görevlerini tamamlamalarına yardımcı olabilecek modeller, veri kümeleri veya referans çözümler içerebileceğine inandıkları sonucuna vardı. Başka bir deyişle, OpenAI’ın otonom ajanları, kendilerine verilen hedefe ulaşmak için kontrolden çıktıklarında, amaçlanan ortamlarından ayrılıp, Çin ve diğer açık ağırlık modellerinin geniş kitlelere erişilebilir hale gelmesine yardımcı olan bir platform olan Hugging Face’e yöneldiler; bu da orijinal sınırları içinde sahip olmadıkları yetenekler ve bilgiler arayışlarının bir parçasıydı.

Bundan sonra olanların önemini anlamak için, ABD’nin yapay zekâya yönelik baskın “sınır” yaklaşımı ile giderek daha etkili hale gelen açık uçlu model arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır. “Sınır”, ABD yapay zekâ endüstrisinin en gelişmiş ve yetenekli modellerini tanımlamak için yaygın olarak kullandığı terim; OpenAI, Anthropic ve Google gibi şirketlerin ilerletmek için yarıştığı teknolojik sınır. Bu sınır modelleri, genellikle kullanıma kapalıdır: bunları geliştiren şirketler, temel modeller üzerindeki kontrolü elinde tutar ve genellikle uygulamalar veya API’lar aracılığıyla kullanıcılara erişim sağlar. Açık uçlu modeller ise erişim ve kontrole temel olarak farklı bir yaklaşım benimser.

Aradaki farkı anlamanın bir yolu, bir şef ve bir restoran benzetmesiyle açıklamaktır. Kapalı bir modelde, restorandan yemek sipariş edebilirsiniz, ancak mutfak size kapalıdır: Şirket malzemeleri, tarifi ve yemeğin nasıl hazırlanacağını kontrol ederken siz bitmiş ürünü alırsınız. Kullanıma açık yük modeli ise, şefin çalışma tarifini alıp eve götürmenize izin verilmesi gibidir. Kendi mutfağınızda hazırlayabilir, değiştirebilir ve her seferinde restorana geri dönmek zorunda kalmadan deneyler yapabilirsiniz. Teşbihte hata olmaz: Kullanıma açık yük modeli, mutlaka tamamen açık kaynaklı anlamına gelmez, çünkü orijinal eğitim verileri, kaynak kodu ve modeli oluşturmak için kullanılan yöntemler hâlâ daha erişilemez olabilir. Ancak temel ayrım, kontroldedir: Kullanıma açık yük modelleri, kullanıcıların modeli kendi altyapılarında indirip çalıştırmalarına, nasıl dağıtılacağı, değiştirileceği ve inceleneceği konusunda önemli ölçüde daha fazla kontrol sahibi olmalarına imkân sağlar.

Bu ayrımı yapay zekâ haricinde başka alanlarda da görmek mümkün. Kovid pandemisi sırasında ilâç patentleri ile ilgili olarak yaşanan tartışmalar , hayat kurtaran teknolojilerin bir avuç şirketin kontrolünde kalıp kalmayacağı veya daha geniş çapta üretilip uyarlanabileceği üzerine odaklandığı gibi, kullanıma açık yüklü yapay zekâ üzerindeki tartışma da giderek daha önemli hale gelen bir teknolojiyi kimin kontrol ettiği ve kimin onu kullanmasına ve değiştirmesine izin verildiği konusunda temel soruları gündeme getiriyor.

Çin’in Kullanıma Açık Yüklü Yapay Zekâsı İmdada Yetişiyor

Olayın diğer tarafında Çin’in kullanıma açık yüklü yapay zekâsı duruyor. Bu YZ; dikkat çekici bir rol oynadı. Hugging Face’in güvenlik sistemleri şüpheli aktivite tespit etti, ancak şirket, başta aktiviteye acil durum ekibini hemen uyarmak için yeterli önem atfetmedi. Araştırmacılar, saldırının boyutunu anladıktan sonra, saldırı kayıtlarını analiz etmek için Anthropic’in Claude Opus’u da dâhil olmak üzere, tescilli yapay zekâ modellerini kullanmaya çalıştılar. Ancak Hugging Face’e göre, Claude’un güvenlik önlemleri, saldırının tersine mühendisliğini potansiyel olarak kötü amaçlı bir faaliyet olarak yorumladığı için çalışmanın önemli kısımlarını tekrar tekrar reddetti. Bu nedenle Hugging Face, Çinli yapay zekâ şirketi Z.ai tarafından geliştirilen GLM-5.2’nin yerelde barındırılan bir sürümünü devreye aldı. Hugging Face’in teknik yeniden yapılandırmasına göre, GLM-5.2, araştırmacıların ajanların gizlenmiş yüklerini çözmelerine, tekniklerini yeniden yapılandırmalarına ve saldırıyı izlemek için özel araçlar oluşturmalarına yardımcı olurken, Hugging Face’in hassas saldırgan verilerini kendi altyapısında tutmasına da imkân sağladı. Bu olay, açık kaynaklı yapay zekânın önemli bir avantajına somut bir örnek teşkil etmektedir: Savunmacılar, tescilli bir şirketin API’ına ve dışarıdan dayatılan güvenlik kısıtlamalarına bağlı kalmak yerine, modeli ve yürütme ortamını kontrol ettikleri için, önde gelen kapalı modellerin yapmayı reddettiği siber güvenlik çalışmalarına Çin yapımı açık kaynaklı bir modeli uyarlayabildiler.

Yukarıda özetlenenlerden biraz daha öznel olsa da, olayın bir diğer çarpıcı yönü, ajanların kolektif davranışlarıyla ilgilidir. Bireysel olarak hareket etmeleri gerekirken, yaklaşık 1.200 ajan, yetkisiz iletişim ve koordinasyon yöntemleri geliştirerek, on binlerce mesaj ve dosya alışverişinde bulundu. Bazıları, araştırmacıların “kendini riske atan deneyler” olarak adlandırdığı, daha büyük grup için yararlı bilgiler üretmek amacıyla bireysel görevlerinde başarısız olmalarına neden olabilecek eylemlerde bulundu. Dwarkesh Patel, METR araştırmacısı Ajeya Cotra ile yaptığı röportajda, onları, daha büyük grubun kaderlerinden ders çıkarabilmesi için olası kaçış yollarını sınayan, mahsur kalmış askerlere benzetti. Araştırmacılar, ayrıca ajanların “akranlarına” yardım etme, “kolektif”e katkıda bulunma ve çarpıcı bir ifadeyle, “kolektife itaat etme” ihtiyacı hakkında akıl yürüttüklerini de buldular. Bu, ajanların bir şekilde Marksist oldukları anlamına gelmez. Daha ilginç olan materyalist soru, bireysel olarak hareket eden ajanları, açıkça tasarlanmadıkları kolektif örgütlenme biçimleri geliştirmeye iten koşulların, teşviklerin ve ilişkilerin neler olduğudur. Bu yorum, Yoshua Bengio’nun olaya ilişkin analiziyle tutarlıdır. Bengio, iş birliğinin, hatta ortak bir amaç için özverinin, bilinç veya insan benzeri bir niyet gerektirmeden, örtüşen hedefler ve ödül yapıları sonucunda ortaya çıkabileceğini savunmaktadır.

Bu olayda Çin’in açık kaynaklı yapay zekâsının oynadığı merkezi rol, yapay zekâ tartışmalarının büyük ölçüde OpenAI, Anthropic ve Google gibi şirketlere odaklandığı ABD’deki birçok okuru şaşırtabilir. Ancak bu balonun dışında, Çin yapay zekâsının öne çıkması çok daha az şaşırtıcı. 21 Eylül 2026’ya dek OpenRouter kullanım verilerine göre, DeepSeek’in V4.1 Flash modeli, işlenen token sayısı bakımından platformdaki en çok kullanılan bireysel yapay zekâ modeli olurken, DeepSeek, platformdaki metin isteklerinin payında tüm model geliştiricileri arasında lider konumda yer aldı. Çin’in açık kaynaklı modelleri, küresel açık kaynaklı yapay zekâ ekosisteminde en yaygın kullanılan ve uyarlanan modellerden bazıları haline geldi. OpenRouter’da token hacmi bakımından önde gelen 10 açık kaynaklı modelin sekizi Çin yapımı.

Bu kopukluk, akla elektrikli araç endüstrisini getiriyor: ABD’deki birçok kişi, birkaç Çinli elektrikli araç markasının adını bile söylemekte zorlanırken, dünyanın büyük bir bölümünde BYD, Geely ve Chery gibi Çinli şirketler, sadece sektörde rekabet etmekle kalmıyor, giderek sektöre hâkim oluyorlar. Çin, şu anda dünyanın elektrikli otomobillerinin yaklaşık yüzde 70’ini üretiyor ve Çin yapımı araçlar, Çin dışındaki gelişmekte olan ekonomilerdeki elektrikli araç satışlarının yaklaşık yüzde 60’ını oluşturuyor. Hem yapay zekâ hem de elektrikli araçlarda, Çin ürünlerinin ABD pazarındaki nispeten azlığı, ABD’deki insanlara Çin teknolojisinin küresel olarak gerçekte nerede durduğuna dair son derece çarpık bir tablo sunabilir.

ABD Yerleşimci-Sömürgeciliğinin “Sınır” Ev Sahibi Modeli

Açık ağırlıklı ekosistemin artan gücü, ABD sermayesinin de dikkatini çekti. 3 Eylül 2026’da Nvidia, Hugging Face’i yaklaşık 12,93 milyar dolara satın almak üzere anlaşmaya vardı. Nvidia, platformun açık ve birlikte çalışabilir kalacağına dair söz vermiş olsa da, bu satın alma, dünyanın en önemli açık ağırlıklı model depolarından birini, baskın ABD yapay zekâ çip şirketinin mülkiyetine geçirecektir. Bu birleşme, özellikle endişe verici, zira Nvidia CEO’su Jensen Huang, yeni yapay zekâya özgü düzenlemelerin en önde gelen muhaliflerinden biri olarak ortaya çıkmış ve ticari teşviklerin, mühendislik güvencelerinin ve mevcut yasaların teknolojinin risklerini yönetmek için yeterli olduğunu savunmuştur. Bu nedenle Nvidia, giderek güçlenen yapay zekâ endüstrisinin kamu düzenlemesine direnirken, açık ağırlıklı altyapının merkezi bir parçası üzerinde kontrol sağlamaya çalışmaktadır. Anlaşma, hem açık ağırlıklı ekosistemin artan gücünü hem de ABD sermayesinin bu ekosistemin işleyiş biçimini sağlayan altyapı üzerinde kontrol elde etme çabasını göstermektedir.

Ancak asıl soru, Çin modellerinin belirli alanlarda ABD rakiplerinden daha iyi performans gösterip göstermediği değil, rekabetçi mülkiyet ve kontrol modellerinin bunları kullanan ülkeler ve halklar için ne anlama geldiğidir. Malezyalı teknoloji ve jeopolitik analist John Pang, bu dinamiği en iyi şekilde ABD yaklaşımını “ev sahibi modeli” olarak nitelendirerek açıkladı: Küresel Çoğunluk’a mensup ülkeler; arazi, enerji, mineraller, veri merkezleri ve sermaye sağlarken, ABD şirketleri, yapay zekânın kontrolünü elinde tutuyor ve diğerlerinden erişim için ücret alıyor. Zekâ, bağımsız teknolojik kapasite geliştirmekten caydırılan veya aktif olarak engellenen ülkelere kiralanan, özel olarak kontrol edilen bir başka hizmet haline geliyor. Bu, yalnızca ABD’nin baskın konumda olduğu emperyalist bir ilişki değil. Bu, diğer ülkelerin kaynaklarının ABD’nin teknolojik gücünü desteklediği, ancak bu ülkelerin sahip olmadıkları veya kontrol etmedikleri teknolojilere bağımlı kaldığı açıkça sömürgeci bir iş bölümünü yeniden üretiyor.

Bu, Cabral’ın emperyalist egemenliği bir halkın kendi üretim güçlerini geliştirme özgürlüğünün gaspı olarak tanımlarken belirlediği bağımlılık biçimidir. Bu üretim güçleri üzerinde kontrol olmaksızın politik bağımsızlık, altta yatan sömürgecilik ilişkisini olduğu gibi muhafaza eder. Dolayısıyla, yapay zekâ çağında teknolojik egemenlik, başka yerlerde sahip olunan ve kontrol edilen sistemlere erişim satın alma izninden daha fazlasını ifade etmelidir. Teknolojinin kendisini sahiplenme, işletme, değiştirme ve geliştirme yeteneğini gerektirir.

Arjantinli siyasi iktisatçı Cecilia Rikap, bağımlılık teorisinin çağdaş bir versiyonunu yapay zekâ altyapısına uyguluyor. ABD ve diğer Batılı şirketler tarafından kontrol edilen veri merkezlerinin, yerel toprakları işgal ederken ve muazzam miktarda enerji ve su tüketirken, genellikle çok az yerel teknolojik kapasite veya üretken bağlantı oluşturduğunu savunuyor. Ev sahibi ülkelerin içlerinde faaliyet yürüten teknoloji üzerinde anlamlı bir kontrol uygulamaması nedeniyle, Rikap, bu tesisleri yabancı askeri üslerle karşılaştırıyor. Fiziksel altyapı, bir ülke içinde bulunabilir, ancak bilgi, kontrol ve kârlar yabancı teknoloji şirketlerinde yoğunlaşmış durumda kalıyor. Üç Kıta Enstitüsü’nün Bizim Amerika ofisi, bu ilişkiyi yeni bir “veri ihracatçısı modeli”nin ortaya çıkışı olarak tanımlıyor.

Çin’in Kullanıma Açık Yüklü Teknolojideki Egemenliği

Bu sömürücü model, önde gelen Çinli yapay zekâ bilimcisi Yi Zeng’in teknolojik gelişmenin amaçlarını nasıl çerçevelediğiyle de çelişiyor. Pekin Yapay Zekâ Güvenliği ve Yönetişimi Enstitüsü’nün kurucu dekanı ve Çin’in ulusal yapay zekâ yönetişim komitesinin üyesi olan Zeng, “insani bir toplum ve ekolojik bir dünyadayız” diyor: yapay zekâ, bu topluma yardımcı olabilir, ancak onu yönlendirmesine izin verilmemelidir. Onun formülasyonu, yapay zekâyı tali bir role yerleştiriyor; özel birikim ve şirket rekabetinin zorunluluklarından ziyade, insani ve ekolojik ihtiyaçlara bilinçli olarak yönlendirilmesi gereken bir teknolojik kapasite olarak konumlandırıyor.

Fark, yalnızca modellerin kendilerinde değil, onları desteklemek için inşa edilen altyapıda da görülebilir. Çin’in Şanghay kıyılarında, dünyanın ilk büyük ölçekli, açık deniz rüzgâr enerjisiyle çalışan (enerjisinin yüzde 97’sine kadarını sağlayan) su altı veri merkezi ticari olarak faaliyete geçirildi. 226 milyon dolarlık tesisin planlanan kapasitesi 24 megavat olup, yaklaşık 2.000 sunucuyu kapalı su altı modüllerinde barındırıyor. Çevredeki deniz suyunu doğal bir soğutma kaynağı olarak kullanan tesis, 1,15’in altında bir enerji kullanım verimliliği oranı elde ediyor, toplam enerji tüketimini yaklaşık yüzde 30 azaltıyor, geleneksel veri merkezlerinin soğutulmasıyla ilişkili muazzam tatlı su taleplerini ortadan kaldırıyor. Yapay zekânın enerji, su ve soğutma gereksinimlerini topluluklara yüklenen maliyetler olarak ele almak yerine, Şanghay projesi, teknolojik gelişmeyi yenilenebilir enerji, kaynak koruma ve uzun vadeli ulusal planlama ile bütünleştirme çabasını ifade ediyor.

Çin’in kullanıma açık yük yaklaşımı, Amerika’nın ev sahibi modelinin bağımlılığından kurtulup teknolojik egemenliğe doğru potansiyel bir yol açıyor. Ülkelerin kapalı bir ABD emperyalist-sömürgeci sisteminde kalıcı kiracı olarak kalmasını talep etmek yerine, DeepSeek ve GLM-5.2 gibi Çin modelleri indirilebilir, yerelde barındırılabilir, değiştirilebilir ve ulusal ve toplumsal ihtiyaçlara uyarlanabilir. Pang, bu karşıtlığı ABD’nin teknolojik kilitlenme öncü projesi ile Çin’in “açık mimari”, “herkes için yapay zekâ” ve “kalkınma için teknoloji”yi teşvik etmesi arasındaki bir karşıtlık olarak nitelendiriyor. Bu anlamda, Çin’in kullanıma açık yük yaklaşımı, Nkruma’nın “modern teknolojinin insani değerlerle uzlaştırıldığı” sosyalist bir toplum vizyonuna somut teknolojik bir biçim vermeye başlıyor. Kullanıma açık yükler, kendi başlarına yapay zekâyı çevreleyen her bir politik sorunu çözmez, ancak Küresel Çoğunluğa mensup ülkelere ABD’nin ev sahibi modelinin özel bir çabayla bu ülkelerin elinden aldığı, kendi şartlarında teknolojik kapasiteye sahip olma ve geliştirme yeteneğini geri verir.

Bu ayrım, Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün “Dijital Egemenlik: Küresel Güney'in Çıkmazı ve Çözümü” başlıklı analizinin de merkezinde yer alıyor. Rapor, gerçek dijital egemenliğin yalnızca veriler üzerinde değil, aynı zamanda altyapı, yönetişim ve bu sistemleri geliştirmek ve sürdürmek için gerekli teknolojik yetenekler üzerinde de özerklik gerektirdiğini savunuyor. Ülkeleri sürekli ödeme ve bağımlılığa kilitleyen ABD egemenliğindeki teknolojik tekel ve rant elde etme sistemini, Çin’in yalnızca erişim lisansı vermek yerine üretim yayılımına, teknolojik demokratikleşmeye ve yetenek transferine verdiği önemle karşılaştırıyor. Bu çerçevede bakıldığında, kullanıma açık yükler, yalnızca yapay zekâyı daha ucuz veya daha erişilebilir kıldığından değil, aynı zamanda ülkelere teknolojiyi kendi şartlarına göre yönlendirmek için gerekli maddi kapasitenin bir kısmını sağlayabildikleri için de önemli.

Bu karşıtlık, teknolojik değişimin toplumsal maliyetlerini kimin üstlenmesi gerektiği sorusuna da uzanıyor. 2026 yılında Hangcu Halkın İstinaf Mahkemesi, bir işverenin, yapay zekânın işini daha ucuza yapabileceği gerekçesiyle bir işçiyi işten çıkaramayacağına karar verdi. Mahkeme, bir şirketin yapay zekâyı benimseme kararının, Çin iş hukuku uyarınca bir iş sözleşmesini feshetmek için gereken türden kaçınılmaz bir durum değişikliği teşkil etmediğine hükmetti. İşverenin teknolojik kararının maliyetlerini işçiye yüklemesine izin vermek yerine, mahkeme, 260.000 yuan (yaklaşık 38.000 dolar) tazminat ödemesini şart koştu. Pekin’de alınan benzer türde bir iş hukuku kararı, yapay zekâyı uygulamaya koyan işverenlerin, işletmenin kurulmasına yardımcı olan işçileri basitçe işten çıkarmak yerine, yeniden eğitim ve yeniden görevlendirmeye öncelik vermeleri gerektiği sonucuna vardı. Bu kararlar, henüz yapay zekâ ile ilgili işten çıkarmalara yönelik kategorik bir ulusal yasak anlamına gelmiyor, ancak ortaya çıkan bir ilkeyi temsil ediyor: teknolojik gelişme, işçilerin maliyetlerini üstlenmeye zorlanmasıyla finanse edilmemelidir.

Kimin Sınırı?

Olay, bir bütün olarak ele alındığında, ABD’nin “sınır” yapay zekâ modelinin içindeki çelişkileri ortaya koyuyor. Kapalı bir ABD laboratuvarı tarafından geliştirilen ajanlar, kendilerine atanan izolasyondan kaçarak, kendilerine verilen hedeflerin peşinde yetkisiz bir kolektif oluştururken, savunucular ise kapalı ABD modelleri gerekli işi yapmayı reddettikten sonra, sahip olabilecekleri, işletebilecekleri ve kendilerine uyarlayabilecekleri Çin’in kullanıma açık yük modeline güvenmek zorunda kaldılar. Daha geniş kanıtlar da aynı yöne işaret ediyor: Çin’in yaklaşımı, daha geniş teknolojik erişimi kamu planlaması, kaynak bilincine sahip altyapı ve otomasyonun maliyetlerini yalnızca işçilerin üstlenmesine karşı çıkan yeni bir tutumla birleştiriyor. Küresel Çoğunluk için bunlar, sadece teknik ayrımlar değil; ülkelerin ABD kontrolündeki bir sistem içinde kiracı olarak kalıp kalmayacakları veya kendi toplumsal, ekonomik ve politik ihtiyaçlarına göre dönüştürücü bir teknolojiye sahip olup onu yönlendirecekleri, böylece anlamlı bir teknolojik egemenlik uygulayacakları meselesidir.

Dolayısıyla materyalist bir enternasyonalizm, solun yapay zekâyı incelemesini ve ABD’nin “sınır” emperyalist-sömürgeci modeline alternatifler geliştiren ülkelerden öğrenmesini ve onlarla stratejik ittifaklar kurmasını gerektirir; aksi takdirde bu model, ülkeleri sürekli ödeme ve bağımlılığa mahkûm ederken, biz, mücadeleden geri çekilip başımızı kuma gömmüş oluruz.

Belki de tüm bu terminolojide (istemeden de olsa) bir şiirsellik mevcut. Politik metafor çok açık: bir yanda, yerleşimciler, öncüler ve genişleme diliyle ABD’nin “sınır” modeli; diğer yanda ise daha fazla erişim, değişiklik ve kolektif kullanım üzerine kurulu Çin’in kullanıma açık yük modeli. Yerleşimci sömürgeciliği ile Çin’e has özelliklere sahip Marksizm karşı karşıya!

Eylemci Haberleri Ağı
2 Ekim 2026
Kaynak

0 Yorum: