23 Ekim 2026

Bir Safsata: “Devrim Kendi Evlatlarını Yer”

“Devrim kendi evlatlarını yer” sözünü ilk dillendiren Pierre Vergniaud:

“Suç yerini affa, af yerini suça bırakıyor. Birçok vatandaş, isyan hâlindeki halk kitlelerinin ayaklanmalarını özgürlük için gerçekleştirilecek o büyük ayaklanmayla karıştırmaya, soyguncuların heyecanını enerjik zihinlerin patlaması, soygunu ise genel bir güvenlik önlemi olarak görmeye başladı. Şu türden bir lafın sarf edildiği tuhaf özgürlük sisteminin gelişimine tanıklık ettik: ‘Özgürsünüz; ama bizi düşünerek hareket edin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz; özgürsünüz, ama taptığımız putun önünde eğilin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz; özgürsünüz, ama dürüstlüğü ve zekâsı karşısında tir tir titrediğimiz insanları öldürdüğümüz şu avda bize eşlik edin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz.’ Yurttaşlar, devrimin, Roma’nın tanrısı Satürn misali, tüm çocuklarını sırayla yutacağından, yalnızca despotizmi ve onunla birlikte gelen felaketleri doğuracağından korkmak için elimizde birçok neden var.” [F. A. M. Mignet, History of the French Revolution From 1789 to 1814]

Şunu sormak zorundayız: Kimin despotizmi, kimin özgürlüğü? Mülk sahiplerinin mi, yoksa mülksüzlerin mi? Burjuvazinin mi, yoksa proletarya ve lümpenlerin mi? Bunlar elbette sınıflı sistemde doğal olaylar: sınıfların sınıf diktatörlüğüne karşı mücadelesi doğal bir sonuç.

Joseph Maistre de aynı görüşü paylaşıyordu:

“Halkı dini inançlarından kurtarmak için çalışan herkes, mülkiyet yasalarına metafizik safsatalarla karşı çıkan herkes, ‘Bir şey kazandığımız sürece grev yapalım’ diyen herkes, krala karşı şiddet yöntemlerinin kullanılmasını tavsiye eden, onaylayan veya destekleyen herkes, vs., Cem-i cümlesi devrimi arzuladı. Devrim isteyen herkes, sınırlı anlayışımıza göre bile, haklı olarak onun kurbanı oldu.” [Considerations on France]

Troçkist Doug Greene, yöntemini “Satürn diyalektiği” olarak nitelendiriyor:

“Bu ifade hem Jacques Mallet du Pan gibi karşı-devrimci ideologlar hem de Jakobenlerin giyotinle idam ettiği Georges Danton gibi devrimcilerce dile getirildi. Umut verici ve eşitlikçi başlangıcına rağmen, Fransız Devrimi, terör dönemiyle, devrimcilerin Robespierre ve Napolyon gibi yeni zalimlere dönüşmesiyle sona erdi. Rus Devrimi’ni sonradan eleştirenler, onun da benzer bir ‘Satürn diyalektiği’ne tabi olduğunu gördüler: Stalinizmin yükselişiyle birlikte devrim kendi evlatlarını yiyordu.” [Left Voice]

Bu devrime ilişkin geliştirilmiş Satürn teorisinin asli öcüsü Stalin. Elimizde, Stalin’i Rus devriminin kaçınılmazlığı ve büyük trajedisi olarak takdim etmeye çalışan çok sayıda kitap ve makale mevcut. Bu noktada, ana teorik öncüle de ulaştığı çıkarıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Fakat bu makale, antikomünist propaganda değil, “devrimlerin kendi evlatlarını yemesi” iddiasının sınıfsal temeliyle ilgili.

Neden birçok radikal kendini, daha önce destekledikleri devrimin karşısında buluyor? Neden muhafazakârlar, liberaller, sosyal demokratlar, anarşistler ve “komünistler”, bu gerici ifadeyi kullanıyorlar? Cevap sınıfsal çizgide: proletaryanın mı yoksa mülk sahiplerinin safında mısınız, asıl mesele bu.

Devrimler ilerledikçe, mülksüz kitleler, politik iktidarı ele geçirip vergilendirme ve sübvansiyon, millileştirme ve kolektivizasyon yoluyla serveti yeniden dağıtmak için kullanma yoluna giderler. Monarşi, teokrasi, toprak sahibi aristokrasi, burjuvazi ve işçi aristokrasisi, bu yöntemlere karşı çıkarlar, çünkü bunlar, sınıfsal çizgilerini, ayrıcalıklarını ve mülkiyet haklarını zayıflatır, onlarla çelişir. Anarşistler, komünistlerin önderliğinde gerçekleşen devrimlere karşı çıkarlar çünkü bu devrimler, devleti hemen ortadan kaldırmazlar.

Bu durum, örneğin Haiti, Amerikan ve Fransız devrimleri gibi yoksulların devrimci ayaklanmalarının tarihiyle örtüşmektedir. Bu ülkelerin her birinde mülk sahipleri, mülksüz kölelere [Haiti’de], sömürgelerdeki yerleşimci köylülere [ki bunlar genellikle yerel toprak sahiplerine ve tefecilere borçluydular, ancak yerli halka karşı davranışlarında gericiydiler], Fransız köylülüğüne ve işçi sınıfına en küçük özgürlüklerin bile tanınmasına şiddetle karşı çıktılar.

Eskiden sınıflı sistem, mülk sahibi olan ve kendilerine hizmet eden, vergi, kâr, kira ve faiz için onların sırtından geçinen mülksüz alt sınıfı yaratan mülk sahipleri değil, Tanrı veya doğa üzerinden izah edilirdi. Doğayla açıklayan yaklaşım, Tanrı’nın yarattığı hiyerarşinin sekülerleşmiş bir varyasyonu olarak gelişti. Bu aristokratik “doğal hukuk”, ırksal ve ataerkil ilişkileri de kapsadı.

Aydınlanma Karşıtlığı

Aydınlanma, genellikle dinin ve teokrasinin tahrip edilmesi olarak görülüp yüceltilir, oysa burjuvazi, yoksulların demokratik yollardan iktidarı ele geçirmesi ve egemen sınıfların servetini hukuken yeniden dağıtması gibi daha radikal önerilerin önünü almak adına pratikte gericilerle ittifak kurmuştur. Bu nedenle, Aydınlanma ideolojisi, burjuvazinin gerçekleştirdiği sömürüyü özgürlük ve eşitlik söylemiyle gizlemiştir. Burjuvazi için özgürlük, sınıf sömürüsünü koruyordu [aslında kastedilen, toprak sahipleri ve kapitalistler için özgürlüktü], dolayısıyla, bu özgürlüklere alt sınıflar tarafından karşı çıkılmamalıydı.

Aydınlanma karşıtlığı ise madalyonun diğer yüzü: sınıf sömürüsünün, monarşinin haraç sisteminin, teokrasinin ve aristokrat toprak sahiplerinin somut ifadesiydi. Burjuva demokrasisine ve her türlü sekülerleşmeye, daha doğrusu, taht ve kilise karşıtı olarak gördükleri her şeye karşıydılar. İdeolojileri, Fransız Devrimi sırasında yaşanan karşı-devrimin düşünsel karşılığıydı.

Joseph Maistre, Aydınlanma karşıtı önemli bir sima.

“Herkesin bildiği üzere Maistre, ‘bilmememiz gereken şey, bilmemiz gereken şeyden daha önemlidir’ demiştir. Akılcı sorgulamanın gücüne yönelik aşırı güven, düzen ve otoritenin temellerini aşındıracaktır. Sonunda, tüm toplumsal yapı çökecektir. Bu noktada Fransız Devrimi’nin ardından yaşanan kaosa bakın. Politik egemenlik, bırakalım bir toplum sözleşmesinin konusu kılınmayı, asla akılla gerekçelendirilemez. O daha çok düşüncesizce itaat etme meselesiydi.” [[Richard Wolin, Seduction of Unreason]

Maistre’a göre, kitleler için cehalet, faziletti.

Burjuva karşıtı demokrasi ile ilgili yaklaşımı konusunda şunu söylemek mümkün:

“Maistre’ın egemenlik teorisi, günümüze ait politik diktatörlük anlayışıyla önemli benzerlikler taşımaktadır. [...] Egemenliğin en nihayetinde bir ‘karar’ meselesi olduğunu öne süren Maistre, kararın yoktan var edilen, diktatörlükle alakalı, mutlak bir karar olduğu iddiasındaydı.”

Maistre’ın ırksal farklılaşmaya odaklanan yaklaşımını şu şekilde özetlemek mümkün:

“[...] ‘Dünyada insan diye bir şey yoktur’ diyen Maistre, ‘Hayatımda Fransızlar, İtalyanlar, Ruslar vs. gördüm. Montesquieu sayesinde Fars olmanın da mümkün olduğunu biliyorum. Ama insana gelince, onunla hiç karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Varsa da ben bilmiyorum.”

Maistre’ın pleblere veya alt sınıflara dair düşünceleri şu şekilde:

“Cumhuriyetçi kurumlarınızın kökleri olmadığını, seleflerinin aksine, toprağınızda öylece yapay bir şekilde durduklarını görmüyor musunuz? Öncekileri baltayla yıkıldılar. Diğer kurumlarsa mum ışığı misali bir nefesle yok olup gidecek ve geride hiçbir iz bırakmayacak. Bir meclis başkanının babasından tevarüs eden, artık mülkü haline gelmiş olan rütbesini elinden almakla, rütbesiz bir geçici yargıcı görevden almak, aynı şey değil elbette. Devrim çok fazla acıya neden oldu, çünkü çok şeyi yok etti, her türlü ahlakı, önyargıyı ve geleneği aniden ve sert bir şekilde ayaklar altına aldı. Çünkü pleblerin her türden istibdatı, doğası gereği aceleci, aşağılayıcı ve acımasızdır. Fransız Devrimi’ni gerçekleştirenler, bu özellikleri ifrada vardırmak zorunda kaldılar. Dünya, daha aşağılık veya daha mutlak bir istibdat görmedi.” [Considerations on France]

Maistre’ın bu sözleri yüzlerce yıl sürmüş olan Fransız sömürgeciliği ve köleleştirme döneminin ardından sarf ettiğini unutmamak gerek.

Mülkiyet hakları konusunda Maistre, şöyle diyor:

“Doğrulukla hareket eden, zenginlere hasetle yaklaşan yoksullar, mülk sahiplerini ya bir şekilde içeriği değiştirilmiş yeni satışlarla ya da genel fiyat artışına dönük taleplerle veya olağanüstü vergilerle eziyet edecektir. Başka bir deyişle, mülk sahipleri, tek bir günlerini huzur içinde geçiremeyecekler.”

Maistre, ayrıca devrimci ideolojiye karşı koymayı, kitlelere kendisinin “ulusal akıl” dediği şeyi zerk etmeyi veya benimsetmeyi amaçlıyordu.

“Tek tek üyelerini kolektif bedene dâhil etmek, ‘bireysel aklı’ dizginlemek ve felsefi sorgulama pratiğini yasaklamak suretiyle, ulusların, düşkün, aşağılık tabiatları her daim topluma ait bağlardan kurtulma çabası içinde olan vatandaşlarının sapkın eğilimlerini kontrol altına alabileceğine inanıyordu.” [Graeme Garrard, Counter Enlightenments]

Günümüzde bunu bilgi savaşları veya kültür üzerinden yürütülen kontrgerilla faaliyetleri olarak nitelendirebiliriz.

Maistre, ulusal akıl konusunda şunları söylüyor:

“Dinsel ve politik dogmalar, bireysel akıldaki sapmaları bastıracak ölçüde güçlü, eksiksiz bir müşterek veya ulusal akıl oluşturmak üzere birleştirilmeli ve kaynaştırılmalıdır, çünkü bireysel akıl, doğası gereği, her türlü birliğin ölümcül düşmanıdır, zira yalnızca farklı görüşler üretir. Bilinen tüm uluslar, bireysel dogmaların yok edilmesi ve ulusal dogmaların, yani yararlı önyargıların mutlak ve genel egemenliğinden başka bir şey olmayan bu ulusal akla çok sadık bir şekilde itaat ettikleri ölçüde mutlu ve güçlü olmuşlardır. Her insan, din konusunda bireysel aklını devreye soksun, o vakit inançlarla ilgili anarşinin oluştuğunu veya dini egemenliğin yok olduğunu hemen göreceksiniz. [...] İnsanın ilk ihtiyacı, yeni doğan aklının çifte boyunduruk altında dizginlenmesi, alçaltılması ve ulusal akılda yitip gitmesidir, böylece bireysel varlığını başka bir müşterek varlığa dönüştürür, tıpkı okyanusa akan bir nehrin her zaman su kütlesinde var olmaya devam etmesi, ancak bir adı ve ayrı bir gerçekliği olmaması gibi. Vatanseverlik nedir? Bahsettiğim şey, bu ulusal akıl, bireysel özveridir.”

Arthur de Gobineau, Aydınlanma karşıtı önemli bir düşünürdü. Irkçı bilimciliği savunuyordu.

“Avrupa medeniyetinin nihai üstünlüğünden şüphesi olmamasına rağmen, Yaşlı Kıta’nın ihtişamlı günlerinin çok uzak bir geçmişte kaldığına inanıyordu. Avrupa’daki gelişimin trajedisi, ırksal üstünlüğünün aşağılık halkların fethini kaçınılmaz kıldığı, ancak bu süreçte ırkların karışmasının kaçınılmaz olduğu, bunun da Avrupa’nın gen havuzunun zorunlu olarak seyreltilmesine yol açtığı gerçeğinden kaynaklanıyordu. Gobineau’nun görüşüne göre, genetik gelişim yasaları kesindi. Hiçbir istisnaya izin vermiyordu. Soylu ırklar aşağılık ırklarla çiftleştiğinde, üstün grup biyolojik olarak tükeniyordu. Denemesinde belirttiği gibi, “Bir halk ve yarattığı medeniyeti, baştaki etnik unsuru yabancı ırkların karışımıyla birlikte alt bölümlere ayrıştığı veya alt etnistelerle karıştığı ölçüde ölüm kaçamaz, nabzı atmaz hale gelir.” [Richard Wolin, Seduction of Unreason]

Wolin ilginç bir noktaya değiniyor:

“Gobineau’nun pozisyonunun en çekici yönlerinden biri, tarihsel determinizmiydi. Onun görüşü, insanlık tarihinin bilinçli iradeyle yönetilebileceği, kontrol edilebileceği ile ilgili ilerlemeci Aydınlanma görüşüne karşı güçlü bir ideolojik silah olarak iş gördü. On dokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerdeki rasyonalizm (misal, Auguste Comte ve takipçileri), batıl inanç ve akıl dışı güçler yenildiğinde insanlığın ümit verici bir geleceğe uzanacağı öngörüsünde bulunuyordu. Gobineau, biyolojik determinizm teorisiyle, yükselen orta sınıfların ütopik hayallerinin esasen gerçekleştirilemez olduğunu göstermeye çalıştı.”

Gobineau’nun sınıflı sisteme dair görüşünü Lukacs Aklın Yıkımı kitabında şu şekilde aktarıyor:

“Her toplumsal düzenin, her biri bir ırksal çeşitliliği temsil eden üç temel sınıf üzerine kurulduğu zaten kanıtlanmış bir olgu: fetheden ırkın az çok doğru bir yansıması olan soylular; ana ırka yakın karışık soydan oluşan burjuvazi; ve kölelik içinde veya en azından çok ezilmiş bir durumda yaşayan halk.”

Sonrasında Gobineau’nun görüşü, sosyal Darvinizm olarak adlandırıldı. Marx, bu görüşü ilk eleştiren isimlerden biriydi. Lukacs’tan dinleyelim:

“F. A. Lange’nin bir kitabını incelerken Marx, sosyal bilimlerde yeni ortaya çıkan bu eğilimi çok sert bir şekilde eleştirdi:

Bay Lange, büyük bir keşif yaptı. Tüm tarih, tek bir büyük doğa yasası altında toplanmalıdır. Bu doğa yasası, ‘yaşam mücadelesi’ denilen klişeye dayanıyor (burada kullanıldığı şekliyle Darvinci terim sadece bir klişe haline geliyor). Teorinin özünü Malthus’un nüfus, daha doğrusu, aşırı nüfus yasası teşkil ediyor. Dolayısıyla, ‘yaşam mücadelesi’ni tarihsel olarak belirli toplum biçimlerinde kendini gösterdiği şekliyle analiz etmek yerine, yapılması gereken tek şey, bu somut mücadeleyi ‘yaşam mücadelesi’ sloganına ve bunu da Malthus’un ‘nüfus fantezisi’ne dönüştürmektir. Kabul etmelisiniz ki bu, kibirli, sözde bilimsel, yüksek perdeden cehalet ve zihinsel tembellik söz konusu olduğunda epey sorgulayıcı bir yöntemdir.”

Biyodeterminizm, gerici karamsarlık, aristokratik ırkçılık ve tekelci sermayeyi bir araya getirdiğinizde, faşizmin temel görüşlerinden bazılarını elde edersiniz. Sonrasında faşistler, “vitalizm” önerisinde bulundula, öjenik, yani ırksal kirliliği reddettiler. Bu yaklaşım, politik eşitliğe, dolayısıyla, her türden demokrasiye yönelik karşıtlıklarının temelini oluşturdu. Tabii komünizmin sınıfları ortadan kaldırmasına da sosyal demokrasinin sınıfsal reformuna/eşitleme gayretine de karşıydılar.

Augustin Barruel, Maistre'nin çağdaşıydı ve dönemin çeşitli gizli topluluklarını, yönetici sınıfları devirmek için büyük bir komplo içinde birleştirdi.

“Barruel’in dört kalın ciltten oluşan Hatırat’ı, Fransız Devrimi’nin felsefeciler, Masonlar ve İlluminati Tarikatı’ndan oluşan, birlikte ‘sürekli bir kurnazlık, sanat ve baştan çıkarma zinciri’ meydana getiren ‘üçlü bir komplo’nun sonucu olduğu yönündeki temel iddiasını destekleyen bir dizi kanıt sunmaktadır. Bu komplo, Avrupa genelinde ‘sunakların yıkılması, tahtın tahrip edilmesi ve tüm sivil toplumun çözülmesi’ni amaçlıyordu.

İlk cilt, Voltaire’in 1728’de İngiltere’den Fransa’ya döndüğünde ‘hayatını Hristiyanlığın yok edilmesine adadığı’ ve bu komployu başlattığı Hristiyan karşıtı komploya odaklanıyor. Bu komplo, Voltaire’in Hristiyanlığa karşı ünlü savaş çığlığını (‘écrasez l'in- fame!’: ‘Şu rezil şeyi ezip geçin!’) slogan olarak benimsedi. Barruel’in ikinci cildi ise, önemli aydınları arasında Rousseau ve Montesquieu’nün bulunduğu, ‘Bağımsızlık ve Özgürlük’ sloganıyla tüm hükümetleri yok etmeyi amaçlayan monarşi karşıtı komploya yoğunlaşıyor. Birinci komplonun Hristiyanlık karşıtı ilkeleri tutkulara (her şeyden önce Hristiyanlığa karşı tutkulu, kör bir nefrete) dayanırken, ikincisinin ilkelerinin temeli akıldı. Barruel’in üçüncü ve dördüncü ciltleri, Bavyeralı radikal Adam Weishaupt (1748-1811) tarafından kurulan ve yönetilen Masonlar ve İlluminati Tarikatı’nın amacı olan toplum karşıtı komployu ele almaktadır. Bu üç grup birlikte, yalnızca Fransa’da iki milyon sempatizanı tarafından desteklenen, 300.000 ‘üye’den oluşan tek bir ‘mezhebi’ meydana getiriyordu. Hepsi de devrim için hevesli ve ilk işaretle ayaklanmaya, halkın diğer tüm sınıflarını harekete geçirmeye hazırdı”.[Graeme Garrard, Counter-Enlightenments]

Felsefecilik ve filozoflar konusunda ise şu söyleniyor:

“Barruel, ‘felsefeciliği’ şöyle tanımlar: ‘Her şeyi kendi aklının ölçütüyle değerlendiren ve dini konularda doğanın ışığından kaynaklanmayan her otoriteyi reddeden her insanın hatasıdır. Aklın sınırlarının ötesindeki herhangi bir gizemin olasılığını inkar eden, aklın, eşitliğin ve özgürlüğün sözde haklarını savunmak için vahyi bir kenara bırakarak Hristiyan dininin tüm yapısını yıkmaya çalışan herkesin hatasıdır.’ Farklılıklarına rağmen, filozoflar, Masonlar ve İlluminati, özgürlük ve eşitliğe yönelik coşkulu bağlılıkta birleşmişlerdir. Özgürlük ve eşitlik, felsefeciliğin merkezinde duran isyanın ve gururun ilkeleridir.

Barruel’e göre Devrim, uzun süredir bastırılmış genel bir iradeyi ifade eden kendiliğinden bir halk ayaklanması değil, ‘ulusun çoğunluğuna karşı birleşmiş bir fraksiyonun’ masum olan ve bu fraksiyondan zerre şüphe etmeyen bir halka kendi iradelerini dayatmak için güç, hile ve terör kullanmasının bir sonucuydu.”

Bu söylem, son iki yüzyıldır her türden karşı devrimci tarafından tekrar tekrar dile getirildi. Burada amaç, devrimi çoğunluğa karşı, hiç sevilmeyen ve oligarşik bir olguymuş gibi göstermekti (sanki Barruel’in temsil ettiği egemen sınıf öyle değilmiş gibi!).

İlluminati Tarikatı, Hür Masonların bir koluydu:

“İlluminati Tarikatı, 1776 yılında Bavyera’daki Ingolstadt Üniversitesi'nde Kilise Hukuku Profesörü olan Hür Mason Adam Weishaupt tarafından kuruldu. Cizvitler tarafından eğitilmiş bir Katolikti; Maistre, Barruel ve Voltaire de onun öğrencileri arasındaydı. [...] Weishaupt, başlangıçta Hür Masonları içeriden kontrol altına almaya çalışmıştı. Bu strateji başarısız olunca, kısmen gizlilikleri, öz disiplinleri ve örgütsel verimlilikleri nedeniyle hayran olduğu Cizvitlerden esinlenerek, kendi gizli örgütünü kurdu. ‘Karanlık bir örtü’ye bürünmüş olan gizemli Weishaupt ve gizli komplocu grubu, daha sonra Avrupa’nın yerleşik politik, dini ve toplumsal düzenini şiddetli bir devrimle devirmek için ‘Ansiklopedi yazarları ve Masonlarla birleşti’. [...]”

Gizli örgütler ve devrimciler elbette gerçekti. Ancak bugün, bu hareketlerin tarihi çarpıtılarak, tahrif edilerek anlatılıyor. Bu hareketler bugün bir dizi başka komplo ile ilişkilendirilen “sinsi bir oligarşi”ye atıfta bulunmak için anılıyorlar. Belki de amaç, monarşinin ve kilisenin istibdatına karşı [burjuva] demokrasiyi destekleyen asıl devrimci düzenleri karalamaktır.

Aydınlanmanın Sınırları

Burjuva aydınlanması, özgürlüklerin kapsamının alt sınıflara doğru genişletilmesine de karşı çıkmıştır.

Amerikan oligarşisinin kurucu babalarından James Madison, bu tür konular hakkında kapsamlı yazılar yazmış, konuşmalar yapmıştır.

“Sıradan veya ‘aşağı’ insanların hükümete etkide bulunması durumunda, yoksulların zenginlere meydan okuma, kamu gücünün özel güce meydan okumak için kullanma ihtimali oluştu. Madison’ın şu sözleri üzerinde durmak gerekiyor:

‘[...] (Bay Pinckney’in de belirttiği gibi) eski hükümetlerde ve modern Avrupa devletlerinde çekişmelerin büyük bir kaynağı olan, babadan oğula geçen rütbeler arasındaki farklılıklara bizim aramızda rastlanmıyordu. [...] Ancak, şu anda bile homojen bir kitle olarak görülemeyiz. [...] Çağlar boyunca sürmesini istediğimiz bir sistemi kurarken, çağların getireceği değişiklikleri gözden kaçırmamalıyız. Nüfus artışı, yaşamın tüm zorlukları altında çalışacak ve nimetlerin daha eşit dağılımı için gizlice iç çekecek olanların oranını zorunlu olarak artıracaktır. Bunlar sayıca, zamanla yoksulluk duygusundan mahrum olanlara galebe çalabilir. Eşit oy hakkı yasalarına göre, iktidar, ilk grubun eline geçecektir.”

James Madison, küçük toprak sahiplerinin demokratik etkisini sınırlama konusunda şunları söylemiştir:

“Şu anda toprak sahiplerinin çıkarları baskındır, ancak zamanla toprak sahiplerinin sayısı nispeten azaldığında, gelecekteki seçimlerde toprak sahiplerinin çıkarları daha ağır basmayacak mıdır? Kimi makul önlemler alınmazsa, hükümetimizin hali ne olacak? İngiltere’de bugün, seçimler tüm sınıflara açık olsa, toprak sahiplerinin mülkiyeti her türlü güvenceden mahrum kalırdı. Toprak yasası yürürlüğe girerdi. Bu gözlemler doğruysa, hükümetimiz, ülkenin kalıcı ve köklü çıkarlarını yeniliklere karşı güvence altına almalıdır. Toprak sahiplerinin, bu paha biçilmez çıkarları desteklemek, diğerlerini dengelemek ve denetlemek için onların hükümette pay sahibi olmaları gerekir. Zengin azınlığı çoğunluğa karşı koruyacak yapıya kavuşmalıdır.” [Gerald John Fresia, Toward and American Revolution, 1999]

Madison, burjuva devletinin sınıf temeli hakkında şunları söylüyor:

“Oysa hizipler, genelde mülkiyetin çeşitli ve eşitsiz dağılımı neticesinde ortaya çıkmıştır. Mülk sahibi olanlar ve mülksüz olanlar, toplumda her zaman farklı çıkarları temsil etmişlerdir. Alacaklılar ve borçlular da benzer türde bir ayrımı ifade eder. Medenileşmiş uluslarda, toprak sahiplerinin çıkarları, imalatçıların çıkarları, tüccarların çıkarları, para sahiplerinin çıkarları ve daha birçok küçük çıkar grubu zorunlu olarak ortaya çıkar, onları farklı duygu ve görüşlerle hareket eden farklı sınıflara böler. Bu çeşitli ve birbirine karışan çıkarların düzenlenmesi, modern yasama organının temel görevini oluşturur, hükümetin gerekli ve olağan işleyişinde parti ve hizip ruhunu içerir.” [a.g.e.]

Bir diğer kurucu isim olarak Alexander Hamilton, demokrasinin sınırlandırılmasının gerekliliği hakkında şunları söylüyor:

“Tüm topluluklar, kendilerini azınlık ve çoğunluk olarak ikiye ayırır. Birinciler zengin ve soylular, diğerleri ise halk kitleleridir. Halkın sesi Tanrı’nın sesi olarak nitelendirilmiştir. Bu özdeyiş, ne kadar yaygın olarak alıntılanmış ve inanılmış olsa da, gerçekte doğru değildir. Halk çalkantılı ve değişkendir; nadiren doğru yargılar veya kararlar verir. Bu nedenle, birinci sınıfa hükümette ayrı, kalıcı bir pay verin. İkinci sınıfın istikrarsızlığını kontrol edeceklerdir. [...] Her yıl halk kitleleri arasında dönen demokratik bir meclisin, kamu yararını istikrarlı bir şekilde takip edeceği varsayılabilir mi? Demokrasinin pervasızlığını ancak kalıcı bir organ kontrol edebilir. [...] Genel kabule göre, demokratik bir plan üzerinde iyi bir yürütme organına sahip olamazsınız.” [a.g.e.]

Kenneth M. Dolbeare ve Linda Medcalf’a göre, Alexander Hamilton, “merkezden yönlendirilen, hem tespit edilmesi hem de ulaşılması ve değiştirilmesi zor bir finans ve kalkınma sistemi” oluşturarak ve “politika yapımının mümkün olduğunca büyük bir kısmını, çok daha az görünür olan, zahirde tarafsız ve mekanik olan mahkemelerin ve avukatların ellerine devrederek” “iktidarın dizginlerini halktan olabildiğince uzaklaştırdı.” Dolbeare ve Medcalf, para politikasını kamu alanından özel bankacıların eline teslim eden Federal Rezerv Yasası’nın kabulü gibi, Kurucuların tasarımını güncellemeye, halk hareketlerini engellemeye ve özel gücü korumaya hizmet eden birkaç başka adımı da tespit ediyor. “Bu sistem Birinci Dünya Savaşı’nda pekiştirildiğinde, halk çoğunluğunun fazla zarar verme olasılığı azaldığı için katılım teşvik edilebiliyordu.”

Liberallerin yere göğe sığdıramadıkları Tocqueville de bir burjuva demokrat olarak “pleb” [proleter] siyasete katılımına karşı çıkıyordu.

“Çoğunluğun ahlaki otoritesi kısmen, bir araya gelmiş çok sayıda insanda tek bir bireyden daha fazla zeka ve bilgelik olduğu, yasama organlarının sayısının niteliğinden daha önemli olduğu düşüncesini temel almaktadır.

Bazıları, cumhuriyetten özgürlük adına uygulanan bir diktatörlüğü kastediyor; cumhuriyetin sadece siyasi kurumları değiştirmekle kalmayıp, toplumun kendisini de yeniden şekillendirmesi gerektiğini düşünüyorlar. [...]Ben, o tür bir cumhuriyetçi değilim.” [Ishay Landa, The Apprentice's Sorcerer: Liberal Tradition and Fascism]

Tocqueville devrime yönelik karşıtlığını şu şekilde dile döküyor:

“Haziran [1848] günlerinde tetiklenen gerici hareket, ulusta ivme kazanmaya devam ediyor. Tüm seçimler bu gerçeği ortaya koyuyor, başka binlerce işaretten de söz edilebilir. Hükümet bile bu hareketi endişeyle karşılarken, bir ölçüde onun etkisi altında kalıyor. Monarşik partiler umutlarını yeniden kazanıyor ve birleşiyor. Öte yandan, şimdiye dek bizimle birlikte olan birçok cumhuriyetçi Dağlıların yanına geçmeye başlıyor. [...] Monarşik partilerin etkisi altında kalmak istemesem de, toplumda düzeni ve disiplini yeniden tesis etmek, devrimci ve sosyalist partiyi ortadan kaldırmak için tasarlanmış tüm önlemlerde onlarla birlikte oy kullanmaktan çekinmiyorum.” [a.g.e.]

Landa şöyle diyor:

“Tocqueville, özünde ne demokrasi yanlısı ne de demokrasi karşıtıydı, ne çoğunluğun yanındaydı ne de karşısındaydı. Onun temel kaygısı, toplumsal karışıklık dönemlerinde mülk sahibi sınıfların kalıcı üstünlüğüydü.”

Misal, Tocqueville şu görüşü savunuyordu:

“Siyasi haklar çemberini yavaş yavaş, orta sınıfın sınırlarını aşacak şekilde genişletmek gerek. Yoksullara, bireysel mülkiyet hakkının varlığı ve buna bağlı koşulların eşitsizliğiyle [l'inégalité des conditions qui en decoulé] bağdaşacak her türlü hukuki eşitliği ve refahı garanti etmek. Çünkü bu konuda dürüstlük ve adalet, artık zorunluluk ve ihtiyata yerini bırakıyor.”

Alexis de Tocqueville, burjuva mülkiyet haklarının burjuva demokrasisinin yerini alması üzerine şunları söylüyor:

“Mülkiyet hakkı, diğer birçok hakkın temeli olduğunda kolayca savunulabiliyordu; daha doğrusu, saldırıya uğramıyordu: diğer hakları öncü savunma mevzileri olan bir toplumun çevreleyen duvarı gibiydi. Kurşunlar ona ulaşmıyordu; ona ulaşma niyeti bile ciddiyet arz etmiyordu. Ama şimdi mülkiyet hakkı, yıkılmış bir aristokratik dünyanın son kalıntısı ve tek başına ayakta duran, eşitlenmiş bir toplumda izole bir ayrıcalık. Artık diğer daha şüpheli ve daha çok nefret edilen hakların örtüsü altında olmadığı için büyük tehlikede. Artık demokratik görüşlerin doğrudan ve sürekli etkisiyle karşı karşıya kalmak zorunda. [...] Yakında politik mücadele, zenginler ve yoksullar arasında cereyan edecek. Mülkiyet, büyük savaş alanı haline gelecek. [...] Peki sizce bu tesadüf mü? Her tarafta mülkiyet hakkını inkar eden garip doktrinlerin neşet ettiğini görüyoruz. Bunun, belki de yakında krize girecek olan, çağımızın eski demokratik hastalığının son belirtisi olduğu gerçeğini kim görmezden gelebilir ki?”[Landa, 2012]

John C. Calhoun iki kez başkan yardımcılığı yapmış, toprak ve köle sahibi olmuş, dönemin özgürlükçü hareketi epey etkilemiş bir isimdi. “Eyalet hakları” olarak bilinen, federal veya merkezi gücün bölgesel oligarşileri sınırlandırma girişimlerine destek sunmuş, ancak aynı zamanda yoksulların ve küçük burjuvazinin demokrasi içinde anlamlı ve kıymetli bir yere sahip olmaması fikrini de savunmuştur. Calhoun, General Hamilton’a gönderdiği, eyaletlere yönelik müdahalelerle ilgili mektubunda şunları söylüyor:

“Gücü mutlak çoğunluğun eline verin ve bunların en güçlüsü, hükümeti kurulma amacından, yani herkesin haklarının eşit korunmasından, toplumun geri kalanının pahasına kendini ilerletme aracına dönüştürecektir.” [Speeches of John C. Calhoun]

Eşitlik konusunda şu tespiti yapıyor:

“Tüm insanların özgürlüğe eşit derecede hak sahibi olduğunu varsaymak, büyük ve tehlikeli bir hatadır. Özgürlük, kazanılması gereken bir ödüldür, herkese aynı şekilde karşılıksız olarak bahşedilecek bir nimet değildir. Zeki, vatansever, erdemli ve hak edenler için ayrılmış bir ödüldür. Onu takdir etme veya ondan zevk alma yeteneğinden yoksun, cahil, yozlaşmış ve ahlaksız bir halka bahşedilecek bir nimet değildir. Burada özgürlük küçük düşürülmemektedir. Bilâkis, en büyük övgüsü, en gurur verici özelliği, her şeyi bilen bir Takdir-i İlahi’nin onu, ahlaki ve düşünsel melekelerimizin gelişmesi için en soylu ve en yüksek ödül olarak tahsis etmiş olmasıdır. Hak edenlere özgürlükten daha uygun bir ödül verilemezdi. Hak etmeyenlere ise kanunsuz ve despotik bir yönetime tabi olmaktan daha adil bir ceza verilemezdi.” [A Disquisition on Government]

Gene her şey ters yüz ediliyor. Eşitlik zulümdür, mülk sahipleri zulüm görmektedir, mülksüzler ise zulmetmektedir. Mülksüzlerle asgari siyasi özgürlükleri paylaşmak, zulüm veya despotizmdir, oysa burjuva diktatörlüğü “özgürlüktür”. Unutmayın ki bu dönemde proletarya, çoğunlukla kölelerden oluşuyordu, Calhoun onlardan bile bahsetmiyordu.

Artan oranlı vergilere yoksullara sunulacak sosyal hizmetlere yönelik muhalefet konusunda şunları söylüyor:

“Hükümetin maliye alanında attığı adımların toplumu zorunlu olarak vergi mükellefleri ve vergi tüketicileri olmak üzere iki büyük sınıfa ayırması gerektiğine inanıyorum. Vergilendirmeyi ve harcamaları birlikte ele alırsak, toplumun bir kısmının hazineye vergi şeklinde, aldığı harcamalardan daha fazla ödeme yapması ve diğer kısmının da ödediğinden daha fazla alması kaçınılmazdır.” [22 Mart 1838 tarihli, Sayın Webster'ın Hazine Alt Yasası hakkındaki konuşmasına cevaben yapılan konuşmadan]

Köleliğe destek şu şekilde destek sunuyor:

“Bu eyaletlerdeki köleliği, ne kadar önemli olursa olsun, yalnızca efendi-köle ilişkisi olarak gören ve bunu Birliğin köle sahibi kesiminin mülkiyeti meselesi olarak değerlendiren kişi, bu kurum hakkında çok eksik bir anlayışa sahiptir. Mülkiyeti ortadan kaldırmanın dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş felaketlere yol açacağını görmemektedir. Doğasını ve önemini tam olarak anlamak için, Güney eyaletlerinde (Güney'in tüm köle sahibi eyaletleri de dâhil olmak üzere) var olan köleliğin, yalnızca efendi-köle ilişkisini değil, aynı zamanda neredeyse eşit iki ırkın toplumsal ve politik ilişkilerini de içerdiğini akılda tutmak gerekir. Dünyanın farklı köşelerinden gelen ve her bir insan ırkını diğerinden ayıran her özellik bakımından en zıt olan bu ırklar arasındaki ilişkileri özgürleştirmek, efendileri mülklerinden mahrum bırakmak ve Güney eyaletlerinin ilk yerleşiminden beri ırklar arasında var olan toplumsal ve politik ilişkiyi alt üst etmek anlamına gelir.” [başkanın posta yoluyla yayılmakta olan kötü niyetli köleliğin kaldırılması dilekçelerinin dolaşımını önlemek için etkili önlemlerin alınmasına ilişkin mesajının bir bölümüne dair rapordan, 4 Şubat 1836.]

Modern liberteryenizm, Virginia okulundan James Buchanan’ın yanı sıra Calhoun’dan da büyük ölçüde etkilenmiştir.

“Yazarların belirttiğine göre, hem Buchanan hem de Calhoun, ‘demokrasinin özgürlüğü koruyamayacağı’ hususunda endişeliydi. Özellikle, Buchanan ve Calhoun, ‘vergi üreticileri ve vergi tüketicileri’ arasında bir tür sınıf çatışması olduğunu iddia ettiler. Her ikisi de siyaseti sömürü ve cebir alanı, ekonomiyi ise serbest alışveriş alanı olarak tasvir ediyordu.

Calhoun ve Buchanan, her ikisi de seçkin bir ekonomik azınlığı yurttaşlarının çoğunluğunun ‘sömürüsüne’ karşı korumak için anayasal mekanizmalar tasarladı, takipçilerinin belirttiği gibi, ‘aynı amaca ve etkiye’ sahip bir azınlık veto yetkisini savundu.

[...] Avusturyalı iktisatçı Murray Rothbard, liberter hareketin Calhoun’a olan borcunu açıkça dile getirmiş, onun vergilendirme konusundaki sınıf analizini liberter hareketin temeli olarak görmüştür. Rothbard’ın tespitiyle, ‘Calhoun’un görüşü, sınıfları ve çatışmayı yaratanın, önceki düşünürlerin inandığı gibi ekonomideki emek ilişkileri değil, devletin müdahalesi olduğu” yönündeydi.

Calhoun ve Rothbard, kimlerin kimlerin üzerinde iktidar sahip oldukları konusunda çoğu insanın geliştirdiği yorumu tersyüz ettiler. Servetini kölelikten kazanan bir adam, devlete bağlı vergi tahsildarlarının kurbanıydı, yoksul seçmenler ise dikkat edilmesi gereken sömürücülerdi. Rothbard, ‘Calhoun, demokrasinin ekonomik özgürlüğe yönelik tehdidinin temel taşı olarak vergilere ve mali politikaya odaklanmakta tamamen haklıydı’ diyordu.

Bölgesinin, siyahi insanlara mülk muamelesi yapılmasına dayanan kendine özgü politik ekonomisini korumak için Calhoun, eyaletlerin başındaki hükümetlerin iğrenç buldukları federal yasalara uymayı reddetme hakkına sahip olduğunu savunmuştu. Davasını, ‘Anayasa tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne devredilmeyen veya eyaletlere yasaklanmayan yetkiler, sırasıyla eyaletlere veya halka aittir’ diyen Anayasa’nın Onuncu Değişikliğine dayandırmıştı. Kuzey ve Batı’da yükselen ulusal kölelik karşıtı çoğunluktan korkan Calhoun, ABD Anayasası’nın yetkisinin Amerikan halkının tamamından değil, Birliğe rıza gösteren eyaletlerden geldiği konusunda ısrar etti. Bu nedenle, eyalet liderlerinin kendi sakinleri ile Washington arasına kendi yetkilerini ‘yerleştirme’ hakkına sahip oldukları sonucuna vardı.” [Nancy Maclean, Democracy in Chains]

Buchanan’ın Virginia okulu, “liberter” yorumu, burjuva demokrasisini kısıtlamayı öngörüyordu.

“Buchanan, anayasanın ‘hükümetin gücüne ciddi kısıtlamalar’ getirmesi gerektiğini söylüyordu. Bu kısıtlamalardan ilkinin, ‘hükümetin aynı zamanda giderleri karşılamak için gerekli vergileri toplamadan harcama yapma özgürlüğüne sahip olmaması’ olduğunu dile getiriyordu. Bu, Harry Byrd’ün kutsal kabul edilen maaştan gelir vergisi alma ilkesiydi. Devlet, dengeli bir bütçeye ihtiyaç duyan bir anayasaya sahip olmalıydı. hiçbir koşulda Keynesçi açıklara mahal verilmemeliydi. Ayrıca, ‘Merkez Bankası’nın bağımsızlığı hususu anayasaya dâhil edilmeli’, hükümete ‘para politikası yapma yetkisi verilmemeliydi, zira bunu yapmak kesinlikle enflasyona yol açacak’tı. Öne sürdüğü son kısıtlama ise, önemli herhangi bir değişiklik için aşırı çoğunluğa ihtiyaç duyulmasıydı. ‘Yasama organının yalnızca büyük bir çoğunluğunun, 2/3 veya 5/6’sının, her yeni harcamayı onaylayabileceği bir sistemin var olması sağlanmalı’ydı.

Yeni anayasanın karmaşık kural değişikliklerinin net etkisi, başkana emsalsiz yetkiler vermek, kongreyi zayıflatmak ve seçilmemiş askeri yetkililerin, kongrenin seçilmiş üyeleri üzerinde bir güç freni görevi görmesini sağlamaktı. Dünyanın hiçbir yerinde kullanılmayan ve açıkça Buchanan’ın tavsiyesinin ürünü olan, kurnazlık üzerine kurulu yeni bir seçim sistemi, ‘elitlerin çıkarlarınca kilitlenmiş bir sistem’ temin etmek için sağcı azınlık partisini kalıcı olarak başta olmasını sağlıyordu. Elitlerin elindeki dizginleri güçlendirmek için anayasa, sendika liderlerinin siyasi partilere üye olmalarına, ‘belirlenmiş amaçları haricinde yapılan işlere ve atılan adımlara müdahale etmelerine’, yani sadece kendi iş yerlerindeki ücret ve çalışma saatleri ile ilgili pazarlık dışında her türlü konuya müdahil olmalarına yasak getirdi. Ayrıca ‘sınıf çatışmasını’ savunmayı veya ‘aileye saldırmayı’ da yasakladı. ‘Aile karşıtı’ veya ‘Marksist’ olarak kabul edilen herkes, itiraz sürecine erişim olmaksızın sürgüne gönderilebilecekti.”

Gördüğümüz gibi, Aydınlanma karşıtlığı ile Aydınlanmayı temsil eden farklı sınıflar, yoksulların ve küçük burjuvazinin demokrasi yoluyla barışçıl bir şekilde iktidarı ele geçirmesini engelleme konusunda aynı eğilimleri paylaşıyorlardı. Bu nedenle, bunun gerçekleşmesini önlemek için demokrasilerini hileli bir şekilde düzene sokuyorlar ya da onu kısıtlıyorlardı.

Özet

Marksistlerin temel önermesi, mülk sahiplerinin (hem ulusal hem de küresel ölçekte) üst yapı ve ekonomik temel konusunda rekabet etmeleri arasındaki iç çelişki ile mülksüzlerin reformist ve devrimci çizgileri arasındaki dış çelişkinin, bu dönemlerin tarihsel hareketini ortaya çıkardığını söyler.

“Devrim kendi evlatlarını yer” sözü, devrimler içinde açığa çıkan şiddetin devrimi önceden destekleyenlere yönelmesine ilişkin tespit, çeşitli grupların belirli sınıfsal çizgilerini göz ardı etmektedir. Aydınlanmanın hem sağ hem de sol kanadı, monarşi yanlısı, teokrasi yanlısı, aristokrasi yanlısı ve burjuva demokratlar, alt sınıflardaki reformculuğa ve devrimci coşkuya karşı çıktılar.

Aynı şey, sosyalist devrimler için de söylenebilir. Çeşitli sosyalist gruplar, devlet iktidarı için rekabet etmiş, bu da iktidardaki grubu zayıflatmak ve itibarsızlaştırmak adına içerinin tahrip edilmesine yol açmış (buna kapitalistlerin dışarıdan yürüttükleri yıkıcı faaliyetleri eşlik etmiş), ardından önemli şiddet pratiklerine yol açmıştır. Doug Greene gibi Troçkistler, bu gerçeği sıklıkla göz ardı etmektedir. Şiddet, paranoyak Stalinist teröre indirgenmekte, ama sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak görülmemektedir.

“Devrim kendi evlatlarını yer” cümlesi asıl, sınıf mücadelesinin ve devrimlerin nasıl yenilgiye uğradığı meselesinin üzerini örtmek için kullanılmaktadır. Bu gerçeğe bakmak yerine, başarısızlığı tümüyle “ütopik” devrimcilerin sırtına yüklemekte, tarihsel momentin karmaşık yönlerini, mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki kavgaları göz ardı etmektedir. Satürn diyalektiğinin muzzafer karamsarlığı, bu zeminde ortaya çıkmaktadır.

Kobasuperfan
21 Ağustos 2026
Kaynak

0 Yorum: