“Devrim
kendi evlatlarını yer” sözünü ilk dillendiren Pierre Vergniaud:
“Suç yerini affa, af
yerini suça bırakıyor. Birçok vatandaş, isyan hâlindeki halk kitlelerinin ayaklanmalarını özgürlük için gerçekleştirilecek o büyük ayaklanmayla
karıştırmaya, soyguncuların heyecanını enerjik zihinlerin patlaması, soygunu
ise genel bir güvenlik önlemi olarak görmeye başladı. Şu türden bir lafın sarf
edildiği tuhaf özgürlük sisteminin gelişimine tanıklık ettik: ‘Özgürsünüz; ama
bizi düşünerek hareket edin, yoksa sizi halkın intikamına teslim edeceğiz;
özgürsünüz, ama taptığımız putun önünde eğilin, yoksa sizi halkın intikamına
teslim edeceğiz; özgürsünüz, ama dürüstlüğü ve zekâsı karşısında tir tir
titrediğimiz insanları öldürdüğümüz şu avda bize eşlik edin, yoksa sizi halkın
intikamına teslim edeceğiz.’ Yurttaşlar, devrimin, Roma’nın tanrısı Satürn
misali, tüm çocuklarını sırayla yutacağından, yalnızca despotizmi ve onunla
birlikte gelen felaketleri doğuracağından korkmak için elimizde birçok neden
var.” [F. A. M. Mignet, History of the French Revolution From 1789 to 1814]
Şunu
sormak zorundayız: Kimin despotizmi, kimin özgürlüğü? Mülk sahiplerinin mi,
yoksa mülksüzlerin mi? Burjuvazinin mi, yoksa proletarya ve lümpenlerin mi?
Bunlar elbette sınıflı sistemde doğal olaylar: sınıfların sınıf diktatörlüğüne
karşı mücadelesi doğal bir sonuç.
Joseph
Maistre de aynı görüşü paylaşıyordu:
“Halkı dini inançlarından
kurtarmak için çalışan herkes, mülkiyet yasalarına metafizik safsatalarla karşı
çıkan herkes, ‘Bir şey kazandığımız sürece grev yapalım’ diyen herkes, krala
karşı şiddet yöntemlerinin kullanılmasını tavsiye eden, onaylayan veya
destekleyen herkes, vs., Cem-i cümlesi devrimi arzuladı. Devrim isteyen herkes,
sınırlı anlayışımıza göre bile, haklı olarak onun kurbanı oldu.” [Considerations
on France]
Troçkist
Doug Greene, yöntemini “Satürn diyalektiği” olarak nitelendiriyor:
“Bu ifade hem Jacques
Mallet du Pan gibi karşı-devrimci ideologlar hem de Jakobenlerin giyotinle idam
ettiği Georges Danton gibi devrimcilerce dile getirildi. Umut verici ve
eşitlikçi başlangıcına rağmen, Fransız Devrimi, terör dönemiyle, devrimcilerin
Robespierre ve Napolyon gibi yeni zalimlere dönüşmesiyle sona erdi. Rus Devrimi’ni
sonradan eleştirenler, onun da benzer bir ‘Satürn diyalektiği’ne tabi olduğunu
gördüler: Stalinizmin yükselişiyle birlikte devrim kendi evlatlarını yiyordu.”
[Left Voice]
Bu
devrime ilişkin geliştirilmiş Satürn teorisinin asli öcüsü Stalin. Elimizde, Stalin’i
Rus devriminin kaçınılmazlığı ve büyük trajedisi olarak takdim etmeye çalışan
çok sayıda kitap ve makale mevcut. Bu noktada, ana teorik öncüle de ulaştığı
çıkarıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Fakat bu makale, antikomünist
propaganda değil, “devrimlerin kendi evlatlarını yemesi” iddiasının sınıfsal
temeliyle ilgili.
Neden
birçok radikal kendini, daha önce destekledikleri devrimin karşısında buluyor?
Neden muhafazakârlar, liberaller, sosyal demokratlar, anarşistler ve “komünistler”,
bu gerici ifadeyi kullanıyorlar? Cevap sınıfsal çizgide: proletaryanın mı yoksa
mülk sahiplerinin safında mısınız, asıl mesele bu.
Devrimler
ilerledikçe, mülksüz kitleler, politik iktidarı ele geçirip vergilendirme ve
sübvansiyon, millileştirme ve kolektivizasyon yoluyla serveti yeniden dağıtmak
için kullanma yoluna giderler. Monarşi, teokrasi, toprak sahibi aristokrasi,
burjuvazi ve işçi aristokrasisi, bu yöntemlere karşı çıkarlar, çünkü bunlar,
sınıfsal çizgilerini, ayrıcalıklarını ve mülkiyet haklarını zayıflatır, onlarla
çelişir. Anarşistler, komünistlerin önderliğinde gerçekleşen devrimlere karşı
çıkarlar çünkü bu devrimler, devleti hemen ortadan kaldırmazlar.
Bu
durum, örneğin Haiti, Amerikan ve Fransız devrimleri gibi yoksulların devrimci
ayaklanmalarının tarihiyle örtüşmektedir. Bu ülkelerin her birinde mülk
sahipleri, mülksüz kölelere [Haiti’de], sömürgelerdeki yerleşimci köylülere [ki
bunlar genellikle yerel toprak sahiplerine ve tefecilere borçluydular, ancak
yerli halka karşı davranışlarında gericiydiler], Fransız köylülüğüne ve işçi
sınıfına en küçük özgürlüklerin bile tanınmasına şiddetle karşı çıktılar.
Eskiden
sınıflı sistem, mülk sahibi olan ve kendilerine hizmet eden, vergi, kâr, kira
ve faiz için onların sırtından geçinen mülksüz alt sınıfı yaratan mülk
sahipleri değil, Tanrı veya doğa üzerinden izah edilirdi. Doğayla açıklayan yaklaşım,
Tanrı’nın yarattığı hiyerarşinin sekülerleşmiş bir varyasyonu olarak gelişti.
Bu aristokratik “doğal hukuk”, ırksal ve ataerkil ilişkileri de kapsadı.
Aydınlanma
Karşıtlığı
Aydınlanma,
genellikle dinin ve teokrasinin tahrip edilmesi olarak görülüp yüceltilir, oysa
burjuvazi, yoksulların demokratik yollardan iktidarı ele geçirmesi ve egemen
sınıfların servetini hukuken yeniden dağıtması gibi daha radikal önerilerin
önünü almak adına pratikte gericilerle ittifak kurmuştur. Bu nedenle,
Aydınlanma ideolojisi, burjuvazinin gerçekleştirdiği sömürüyü özgürlük ve
eşitlik söylemiyle gizlemiştir. Burjuvazi için özgürlük, sınıf sömürüsünü
koruyordu [aslında kastedilen, toprak sahipleri ve kapitalistler için
özgürlüktü], dolayısıyla, bu özgürlüklere alt sınıflar tarafından karşı
çıkılmamalıydı.
Aydınlanma
karşıtlığı ise madalyonun diğer yüzü: sınıf sömürüsünün, monarşinin haraç
sisteminin, teokrasinin ve aristokrat toprak sahiplerinin somut ifadesiydi.
Burjuva demokrasisine ve her türlü sekülerleşmeye, daha doğrusu, taht ve kilise
karşıtı olarak gördükleri her şeye karşıydılar. İdeolojileri, Fransız Devrimi
sırasında yaşanan karşı-devrimin düşünsel karşılığıydı.
Joseph
Maistre, Aydınlanma karşıtı önemli bir sima.
“Herkesin bildiği üzere Maistre,
‘bilmememiz gereken şey, bilmemiz gereken şeyden daha önemlidir’ demiştir.
Akılcı sorgulamanın gücüne yönelik aşırı güven, düzen ve otoritenin temellerini
aşındıracaktır. Sonunda, tüm toplumsal yapı çökecektir. Bu noktada Fransız
Devrimi’nin ardından yaşanan kaosa bakın. Politik egemenlik, bırakalım bir
toplum sözleşmesinin konusu kılınmayı, asla akılla gerekçelendirilemez. O daha
çok düşüncesizce itaat etme meselesiydi.” [[Richard Wolin, Seduction of
Unreason]
Maistre’a
göre, kitleler için cehalet, faziletti.
Burjuva
karşıtı demokrasi ile ilgili yaklaşımı konusunda şunu söylemek mümkün:
“Maistre’ın egemenlik
teorisi, günümüze ait politik diktatörlük anlayışıyla önemli benzerlikler
taşımaktadır. [...] Egemenliğin en nihayetinde bir ‘karar’ meselesi olduğunu
öne süren Maistre, kararın yoktan var edilen, diktatörlükle alakalı, mutlak bir
karar olduğu iddiasındaydı.”
Maistre’ın
ırksal farklılaşmaya odaklanan yaklaşımını şu şekilde özetlemek mümkün:
“[...] ‘Dünyada insan diye
bir şey yoktur’ diyen Maistre, ‘Hayatımda Fransızlar, İtalyanlar, Ruslar vs.
gördüm. Montesquieu sayesinde Fars olmanın da mümkün olduğunu biliyorum. Ama
insana gelince, onunla hiç karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Varsa da ben
bilmiyorum.”
Maistre’ın
pleblere veya alt sınıflara dair düşünceleri şu şekilde:
“Cumhuriyetçi
kurumlarınızın kökleri olmadığını, seleflerinin aksine, toprağınızda öylece
yapay bir şekilde durduklarını görmüyor musunuz? Öncekileri baltayla yıkıldılar.
Diğer kurumlarsa mum ışığı misali bir nefesle yok olup gidecek ve geride hiçbir
iz bırakmayacak. Bir meclis başkanının babasından tevarüs eden, artık mülkü
haline gelmiş olan rütbesini elinden almakla, rütbesiz bir geçici yargıcı
görevden almak, aynı şey değil elbette. Devrim çok fazla acıya neden oldu,
çünkü çok şeyi yok etti, her türlü ahlakı, önyargıyı ve geleneği aniden ve sert
bir şekilde ayaklar altına aldı. Çünkü pleblerin her türden istibdatı, doğası
gereği aceleci, aşağılayıcı ve acımasızdır. Fransız Devrimi’ni gerçekleştirenler,
bu özellikleri ifrada vardırmak zorunda kaldılar. Dünya, daha aşağılık veya
daha mutlak bir istibdat görmedi.” [Considerations on France]
Maistre’ın
bu sözleri yüzlerce yıl sürmüş olan Fransız sömürgeciliği ve köleleştirme
döneminin ardından sarf ettiğini unutmamak gerek.
Mülkiyet
hakları konusunda Maistre, şöyle diyor:
“Doğrulukla hareket eden,
zenginlere hasetle yaklaşan yoksullar, mülk sahiplerini ya bir şekilde içeriği
değiştirilmiş yeni satışlarla ya da genel fiyat artışına dönük taleplerle veya
olağanüstü vergilerle eziyet edecektir. Başka bir deyişle, mülk sahipleri, tek
bir günlerini huzur içinde geçiremeyecekler.”
Maistre,
ayrıca devrimci ideolojiye karşı koymayı, kitlelere kendisinin “ulusal akıl”
dediği şeyi zerk etmeyi veya benimsetmeyi amaçlıyordu.
“Tek
tek üyelerini kolektif bedene dâhil etmek, ‘bireysel aklı’ dizginlemek ve
felsefi sorgulama pratiğini yasaklamak suretiyle, ulusların, düşkün, aşağılık
tabiatları her daim topluma ait bağlardan kurtulma çabası içinde olan
vatandaşlarının sapkın eğilimlerini kontrol altına alabileceğine inanıyordu.” [Graeme
Garrard, Counter Enlightenments]
Günümüzde
bunu bilgi savaşları veya kültür üzerinden yürütülen kontrgerilla faaliyetleri
olarak nitelendirebiliriz.
Maistre,
ulusal akıl konusunda şunları söylüyor:
“Dinsel ve politik
dogmalar, bireysel akıldaki sapmaları bastıracak ölçüde güçlü, eksiksiz bir müşterek
veya ulusal akıl oluşturmak üzere birleştirilmeli ve kaynaştırılmalıdır, çünkü
bireysel akıl, doğası gereği, her türlü birliğin ölümcül düşmanıdır, zira
yalnızca farklı görüşler üretir. Bilinen tüm uluslar, bireysel dogmaların yok
edilmesi ve ulusal dogmaların, yani yararlı önyargıların mutlak ve genel
egemenliğinden başka bir şey olmayan bu ulusal akla çok sadık bir şekilde itaat
ettikleri ölçüde mutlu ve güçlü olmuşlardır. Her insan, din konusunda bireysel
aklını devreye soksun, o vakit inançlarla ilgili anarşinin oluştuğunu veya dini
egemenliğin yok olduğunu hemen göreceksiniz. [...] İnsanın ilk ihtiyacı, yeni
doğan aklının çifte boyunduruk altında dizginlenmesi, alçaltılması ve ulusal
akılda yitip gitmesidir, böylece bireysel varlığını başka bir müşterek varlığa
dönüştürür, tıpkı okyanusa akan bir nehrin her zaman su kütlesinde var olmaya
devam etmesi, ancak bir adı ve ayrı bir gerçekliği olmaması gibi. Vatanseverlik
nedir? Bahsettiğim şey, bu ulusal akıl, bireysel özveridir.”
Arthur
de Gobineau, Aydınlanma karşıtı önemli bir düşünürdü. Irkçı bilimciliği savunuyordu.
“Avrupa medeniyetinin
nihai üstünlüğünden şüphesi olmamasına rağmen, Yaşlı Kıta’nın ihtişamlı
günlerinin çok uzak bir geçmişte kaldığına inanıyordu. Avrupa’daki gelişimin
trajedisi, ırksal üstünlüğünün aşağılık halkların fethini kaçınılmaz kıldığı,
ancak bu süreçte ırkların karışmasının kaçınılmaz olduğu, bunun da Avrupa’nın
gen havuzunun zorunlu olarak seyreltilmesine yol açtığı gerçeğinden
kaynaklanıyordu. Gobineau’nun görüşüne göre, genetik gelişim yasaları kesindi.
Hiçbir istisnaya izin vermiyordu. Soylu ırklar aşağılık ırklarla
çiftleştiğinde, üstün grup biyolojik olarak tükeniyordu. Denemesinde belirttiği
gibi, “Bir halk ve yarattığı medeniyeti, baştaki etnik unsuru yabancı ırkların
karışımıyla birlikte alt bölümlere ayrıştığı veya alt etnistelerle karıştığı
ölçüde ölüm kaçamaz, nabzı atmaz hale gelir.” [Richard Wolin, Seduction of
Unreason]
Wolin
ilginç bir noktaya değiniyor:
“Gobineau’nun pozisyonunun
en çekici yönlerinden biri, tarihsel determinizmiydi. Onun görüşü, insanlık
tarihinin bilinçli iradeyle yönetilebileceği, kontrol edilebileceği ile ilgili
ilerlemeci Aydınlanma görüşüne karşı güçlü bir ideolojik silah olarak iş gördü.
On dokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerdeki rasyonalizm (misal, Auguste Comte ve
takipçileri), batıl inanç ve akıl dışı güçler yenildiğinde insanlığın ümit
verici bir geleceğe uzanacağı öngörüsünde bulunuyordu. Gobineau, biyolojik
determinizm teorisiyle, yükselen orta sınıfların ütopik hayallerinin esasen
gerçekleştirilemez olduğunu göstermeye çalıştı.”
Gobineau’nun
sınıflı sisteme dair görüşünü Lukacs Aklın Yıkımı kitabında şu şekilde
aktarıyor:
“Her toplumsal düzenin,
her biri bir ırksal çeşitliliği temsil eden üç temel sınıf üzerine kurulduğu
zaten kanıtlanmış bir olgu: fetheden ırkın az çok doğru bir yansıması olan
soylular; ana ırka yakın karışık soydan oluşan burjuvazi; ve kölelik içinde
veya en azından çok ezilmiş bir durumda yaşayan halk.”
Sonrasında
Gobineau’nun görüşü, sosyal Darvinizm olarak adlandırıldı. Marx, bu görüşü ilk
eleştiren isimlerden biriydi. Lukacs’tan dinleyelim:
“F. A. Lange’nin bir
kitabını incelerken Marx, sosyal bilimlerde yeni ortaya çıkan bu eğilimi çok
sert bir şekilde eleştirdi:
Bay Lange, büyük bir keşif
yaptı. Tüm tarih, tek bir büyük doğa yasası altında toplanmalıdır. Bu doğa
yasası, ‘yaşam mücadelesi’ denilen klişeye dayanıyor (burada kullanıldığı
şekliyle Darvinci terim sadece bir klişe haline geliyor). Teorinin özünü
Malthus’un nüfus, daha doğrusu, aşırı nüfus yasası teşkil ediyor. Dolayısıyla, ‘yaşam
mücadelesi’ni tarihsel olarak belirli toplum biçimlerinde kendini gösterdiği
şekliyle analiz etmek yerine, yapılması gereken tek şey, bu somut mücadeleyi ‘yaşam
mücadelesi’ sloganına ve bunu da Malthus’un ‘nüfus fantezisi’ne dönüştürmektir.
Kabul etmelisiniz ki bu, kibirli, sözde bilimsel, yüksek perdeden cehalet ve
zihinsel tembellik söz konusu olduğunda epey sorgulayıcı bir yöntemdir.”
Biyodeterminizm,
gerici karamsarlık, aristokratik ırkçılık ve tekelci sermayeyi bir araya
getirdiğinizde, faşizmin temel görüşlerinden bazılarını elde edersiniz. Sonrasında
faşistler, “vitalizm” önerisinde bulundula, öjenik, yani ırksal kirliliği
reddettiler. Bu yaklaşım, politik eşitliğe, dolayısıyla, her türden demokrasiye
yönelik karşıtlıklarının temelini oluşturdu. Tabii komünizmin sınıfları ortadan
kaldırmasına da sosyal demokrasinin sınıfsal reformuna/eşitleme gayretine de
karşıydılar.
Augustin
Barruel, Maistre'nin çağdaşıydı ve dönemin çeşitli gizli topluluklarını,
yönetici sınıfları devirmek için büyük bir komplo içinde birleştirdi.
“Barruel’in dört kalın
ciltten oluşan Hatırat’ı, Fransız Devrimi’nin felsefeciler, Masonlar ve
İlluminati Tarikatı’ndan oluşan, birlikte ‘sürekli bir kurnazlık, sanat ve
baştan çıkarma zinciri’ meydana getiren ‘üçlü bir komplo’nun sonucu olduğu
yönündeki temel iddiasını destekleyen bir dizi kanıt sunmaktadır. Bu komplo,
Avrupa genelinde ‘sunakların yıkılması, tahtın tahrip edilmesi ve tüm sivil
toplumun çözülmesi’ni amaçlıyordu.
İlk cilt, Voltaire’in 1728’de
İngiltere’den Fransa’ya döndüğünde ‘hayatını Hristiyanlığın yok edilmesine
adadığı’ ve bu komployu başlattığı Hristiyan karşıtı komploya odaklanıyor. Bu
komplo, Voltaire’in Hristiyanlığa karşı ünlü savaş çığlığını (‘écrasez l'in-
fame!’: ‘Şu rezil şeyi ezip geçin!’) slogan olarak benimsedi. Barruel’in ikinci
cildi ise, önemli aydınları arasında Rousseau ve Montesquieu’nün bulunduğu, ‘Bağımsızlık
ve Özgürlük’ sloganıyla tüm hükümetleri yok etmeyi amaçlayan monarşi karşıtı
komploya yoğunlaşıyor. Birinci komplonun Hristiyanlık karşıtı ilkeleri
tutkulara (her şeyden önce Hristiyanlığa karşı tutkulu, kör bir nefrete)
dayanırken, ikincisinin ilkelerinin temeli akıldı. Barruel’in üçüncü ve
dördüncü ciltleri, Bavyeralı radikal Adam Weishaupt (1748-1811) tarafından
kurulan ve yönetilen Masonlar ve İlluminati Tarikatı’nın amacı olan toplum
karşıtı komployu ele almaktadır. Bu üç grup birlikte, yalnızca Fransa’da iki
milyon sempatizanı tarafından desteklenen, 300.000 ‘üye’den oluşan tek bir ‘mezhebi’
meydana getiriyordu. Hepsi de devrim için hevesli ve ilk işaretle ayaklanmaya,
halkın diğer tüm sınıflarını harekete geçirmeye hazırdı”.[Graeme Garrard, Counter-Enlightenments]
Felsefecilik
ve filozoflar konusunda ise şu söyleniyor:
“Barruel, ‘felsefeciliği’
şöyle tanımlar: ‘Her şeyi kendi aklının ölçütüyle değerlendiren ve dini
konularda doğanın ışığından kaynaklanmayan her otoriteyi reddeden her insanın
hatasıdır. Aklın sınırlarının ötesindeki herhangi bir gizemin olasılığını inkar
eden, aklın, eşitliğin ve özgürlüğün sözde haklarını savunmak için vahyi bir
kenara bırakarak Hristiyan dininin tüm yapısını yıkmaya çalışan herkesin
hatasıdır.’ Farklılıklarına rağmen, filozoflar, Masonlar ve İlluminati, özgürlük
ve eşitliğe yönelik coşkulu bağlılıkta birleşmişlerdir. Özgürlük ve eşitlik,
felsefeciliğin merkezinde duran isyanın ve gururun ilkeleridir.
Barruel’e göre Devrim,
uzun süredir bastırılmış genel bir iradeyi ifade eden kendiliğinden bir halk
ayaklanması değil, ‘ulusun çoğunluğuna karşı birleşmiş bir fraksiyonun’ masum olan
ve bu fraksiyondan zerre şüphe etmeyen bir halka kendi iradelerini dayatmak
için güç, hile ve terör kullanmasının bir sonucuydu.”
Bu
söylem, son iki yüzyıldır her türden karşı devrimci tarafından tekrar tekrar
dile getirildi. Burada amaç, devrimi çoğunluğa karşı, hiç sevilmeyen ve
oligarşik bir olguymuş gibi göstermekti (sanki Barruel’in temsil ettiği egemen
sınıf öyle değilmiş gibi!).
İlluminati
Tarikatı, Hür Masonların bir koluydu:
“İlluminati Tarikatı, 1776
yılında Bavyera’daki Ingolstadt Üniversitesi'nde Kilise Hukuku Profesörü olan Hür
Mason Adam Weishaupt tarafından kuruldu. Cizvitler tarafından eğitilmiş bir
Katolikti; Maistre, Barruel ve Voltaire de onun öğrencileri arasındaydı. [...]
Weishaupt, başlangıçta Hür Masonları içeriden kontrol altına almaya çalışmıştı.
Bu strateji başarısız olunca, kısmen gizlilikleri, öz disiplinleri ve örgütsel
verimlilikleri nedeniyle hayran olduğu Cizvitlerden esinlenerek, kendi gizli
örgütünü kurdu. ‘Karanlık bir örtü’ye bürünmüş olan gizemli Weishaupt ve gizli
komplocu grubu, daha sonra Avrupa’nın yerleşik politik, dini ve toplumsal
düzenini şiddetli bir devrimle devirmek için ‘Ansiklopedi yazarları ve
Masonlarla birleşti’. [...]”
Gizli
örgütler ve devrimciler elbette gerçekti. Ancak bugün, bu hareketlerin tarihi
çarpıtılarak, tahrif edilerek anlatılıyor. Bu hareketler bugün bir dizi başka
komplo ile ilişkilendirilen “sinsi bir oligarşi”ye atıfta bulunmak için
anılıyorlar. Belki de amaç, monarşinin ve kilisenin istibdatına karşı [burjuva]
demokrasiyi destekleyen asıl devrimci düzenleri karalamaktır.
Aydınlanmanın
Sınırları
Burjuva
aydınlanması, özgürlüklerin kapsamının alt sınıflara doğru genişletilmesine de
karşı çıkmıştır.
Amerikan
oligarşisinin kurucu babalarından James Madison, bu tür konular hakkında
kapsamlı yazılar yazmış, konuşmalar yapmıştır.
“Sıradan
veya ‘aşağı’ insanların hükümete etkide bulunması durumunda, yoksulların
zenginlere meydan okuma, kamu gücünün özel güce meydan okumak için kullanma
ihtimali oluştu. Madison’ın şu sözleri üzerinde durmak gerekiyor:
‘[...] (Bay Pinckney’in de
belirttiği gibi) eski hükümetlerde ve modern Avrupa devletlerinde çekişmelerin
büyük bir kaynağı olan, babadan oğula geçen rütbeler arasındaki farklılıklara
bizim aramızda rastlanmıyordu. [...] Ancak, şu anda bile homojen bir kitle
olarak görülemeyiz. [...] Çağlar boyunca sürmesini istediğimiz bir sistemi
kurarken, çağların getireceği değişiklikleri gözden kaçırmamalıyız. Nüfus
artışı, yaşamın tüm zorlukları altında çalışacak ve nimetlerin daha eşit
dağılımı için gizlice iç çekecek olanların oranını zorunlu olarak artıracaktır.
Bunlar sayıca, zamanla yoksulluk duygusundan mahrum olanlara galebe çalabilir.
Eşit oy hakkı yasalarına göre, iktidar, ilk grubun eline geçecektir.”
James
Madison, küçük toprak sahiplerinin demokratik etkisini sınırlama konusunda
şunları söylemiştir:
“Şu anda toprak
sahiplerinin çıkarları baskındır, ancak zamanla toprak sahiplerinin sayısı
nispeten azaldığında, gelecekteki seçimlerde toprak sahiplerinin çıkarları daha
ağır basmayacak mıdır? Kimi makul önlemler alınmazsa, hükümetimizin hali ne
olacak? İngiltere’de bugün, seçimler tüm sınıflara açık olsa, toprak
sahiplerinin mülkiyeti her türlü güvenceden mahrum kalırdı. Toprak yasası
yürürlüğe girerdi. Bu gözlemler doğruysa, hükümetimiz, ülkenin kalıcı ve köklü
çıkarlarını yeniliklere karşı güvence altına almalıdır. Toprak sahiplerinin, bu
paha biçilmez çıkarları desteklemek, diğerlerini dengelemek ve denetlemek için
onların hükümette pay sahibi olmaları gerekir. Zengin azınlığı çoğunluğa karşı
koruyacak yapıya kavuşmalıdır.” [Gerald John Fresia, Toward and American Revolution,
1999]
Madison,
burjuva devletinin sınıf temeli hakkında şunları söylüyor:
“Oysa hizipler, genelde
mülkiyetin çeşitli ve eşitsiz dağılımı neticesinde ortaya çıkmıştır. Mülk
sahibi olanlar ve mülksüz olanlar, toplumda her zaman farklı çıkarları temsil
etmişlerdir. Alacaklılar ve borçlular da benzer türde bir ayrımı ifade eder.
Medenileşmiş uluslarda, toprak sahiplerinin çıkarları, imalatçıların çıkarları,
tüccarların çıkarları, para sahiplerinin çıkarları ve daha birçok küçük çıkar
grubu zorunlu olarak ortaya çıkar, onları farklı duygu ve görüşlerle hareket
eden farklı sınıflara böler. Bu çeşitli ve birbirine karışan çıkarların
düzenlenmesi, modern yasama organının temel görevini oluşturur, hükümetin
gerekli ve olağan işleyişinde parti ve hizip ruhunu içerir.” [a.g.e.]
Bir
diğer kurucu isim olarak Alexander Hamilton, demokrasinin sınırlandırılmasının
gerekliliği hakkında şunları söylüyor:
“Tüm topluluklar,
kendilerini azınlık ve çoğunluk olarak ikiye ayırır. Birinciler zengin ve
soylular, diğerleri ise halk kitleleridir. Halkın sesi Tanrı’nın sesi olarak
nitelendirilmiştir. Bu özdeyiş, ne kadar yaygın olarak alıntılanmış ve
inanılmış olsa da, gerçekte doğru değildir. Halk çalkantılı ve değişkendir;
nadiren doğru yargılar veya kararlar verir. Bu nedenle, birinci sınıfa
hükümette ayrı, kalıcı bir pay verin. İkinci sınıfın istikrarsızlığını kontrol
edeceklerdir. [...] Her yıl halk kitleleri arasında dönen demokratik bir
meclisin, kamu yararını istikrarlı bir şekilde takip edeceği varsayılabilir mi?
Demokrasinin pervasızlığını ancak kalıcı bir organ kontrol edebilir. [...] Genel
kabule göre, demokratik bir plan üzerinde iyi bir yürütme organına sahip olamazsınız.”
[a.g.e.]
Kenneth M. Dolbeare ve
Linda Medcalf’a göre, Alexander Hamilton, “merkezden yönlendirilen, hem tespit
edilmesi hem de ulaşılması ve değiştirilmesi zor bir finans ve kalkınma sistemi”
oluşturarak ve “politika yapımının mümkün olduğunca büyük bir kısmını, çok daha
az görünür olan, zahirde tarafsız ve mekanik olan mahkemelerin ve avukatların
ellerine devrederek” “iktidarın dizginlerini halktan olabildiğince
uzaklaştırdı.” Dolbeare ve Medcalf, para politikasını kamu alanından özel
bankacıların eline teslim eden Federal Rezerv Yasası’nın kabulü gibi,
Kurucuların tasarımını güncellemeye, halk hareketlerini engellemeye ve özel
gücü korumaya hizmet eden birkaç başka adımı da tespit ediyor. “Bu sistem Birinci
Dünya Savaşı’nda pekiştirildiğinde, halk çoğunluğunun fazla zarar verme
olasılığı azaldığı için katılım teşvik edilebiliyordu.”
Liberallerin
yere göğe sığdıramadıkları Tocqueville de bir burjuva demokrat olarak “pleb”
[proleter] siyasete katılımına karşı çıkıyordu.
“Çoğunluğun ahlaki
otoritesi kısmen, bir araya gelmiş çok sayıda insanda tek bir bireyden daha
fazla zeka ve bilgelik olduğu, yasama organlarının sayısının niteliğinden daha
önemli olduğu düşüncesini temel almaktadır.
Bazıları, cumhuriyetten
özgürlük adına uygulanan bir diktatörlüğü kastediyor; cumhuriyetin sadece
siyasi kurumları değiştirmekle kalmayıp, toplumun kendisini de yeniden
şekillendirmesi gerektiğini düşünüyorlar. [...]Ben, o tür bir cumhuriyetçi
değilim.” [Ishay Landa, The Apprentice's Sorcerer: Liberal Tradition and
Fascism]
Tocqueville
devrime yönelik karşıtlığını şu şekilde dile döküyor:
“Haziran [1848] günlerinde
tetiklenen gerici hareket, ulusta ivme kazanmaya devam ediyor. Tüm seçimler bu
gerçeği ortaya koyuyor, başka binlerce işaretten de söz edilebilir. Hükümet
bile bu hareketi endişeyle karşılarken, bir ölçüde onun etkisi altında kalıyor.
Monarşik partiler umutlarını yeniden kazanıyor ve birleşiyor. Öte yandan,
şimdiye dek bizimle birlikte olan birçok cumhuriyetçi Dağlıların yanına geçmeye
başlıyor. [...] Monarşik partilerin etkisi altında kalmak istemesem de,
toplumda düzeni ve disiplini yeniden tesis etmek, devrimci ve sosyalist partiyi
ortadan kaldırmak için tasarlanmış tüm önlemlerde onlarla birlikte oy
kullanmaktan çekinmiyorum.” [a.g.e.]
Landa
şöyle diyor:
“Tocqueville, özünde ne
demokrasi yanlısı ne de demokrasi karşıtıydı, ne çoğunluğun yanındaydı ne de
karşısındaydı. Onun temel kaygısı, toplumsal karışıklık dönemlerinde mülk
sahibi sınıfların kalıcı üstünlüğüydü.”
Misal,
Tocqueville şu görüşü savunuyordu:
“Siyasi haklar çemberini
yavaş yavaş, orta sınıfın sınırlarını aşacak şekilde genişletmek gerek.
Yoksullara, bireysel mülkiyet hakkının varlığı ve buna bağlı koşulların
eşitsizliğiyle [l'inégalité des conditions qui en decoulé] bağdaşacak
her türlü hukuki eşitliği ve refahı garanti etmek. Çünkü bu konuda dürüstlük ve
adalet, artık zorunluluk ve ihtiyata yerini bırakıyor.”
Alexis
de Tocqueville, burjuva mülkiyet haklarının burjuva demokrasisinin yerini
alması üzerine şunları söylüyor:
“Mülkiyet hakkı, diğer
birçok hakkın temeli olduğunda kolayca savunulabiliyordu; daha doğrusu,
saldırıya uğramıyordu: diğer hakları öncü savunma mevzileri olan bir toplumun
çevreleyen duvarı gibiydi. Kurşunlar ona ulaşmıyordu; ona ulaşma niyeti bile
ciddiyet arz etmiyordu. Ama şimdi mülkiyet hakkı, yıkılmış bir aristokratik
dünyanın son kalıntısı ve tek başına ayakta duran, eşitlenmiş bir toplumda
izole bir ayrıcalık. Artık diğer daha şüpheli ve daha çok nefret edilen
hakların örtüsü altında olmadığı için büyük tehlikede. Artık demokratik
görüşlerin doğrudan ve sürekli etkisiyle karşı karşıya kalmak zorunda. [...]
Yakında politik mücadele, zenginler ve yoksullar arasında cereyan edecek.
Mülkiyet, büyük savaş alanı haline gelecek. [...] Peki sizce bu tesadüf mü? Her
tarafta mülkiyet hakkını inkar eden garip doktrinlerin neşet ettiğini görüyoruz.
Bunun, belki de yakında krize girecek olan, çağımızın eski demokratik
hastalığının son belirtisi olduğu gerçeğini kim görmezden gelebilir ki?”[Landa,
2012]
John
C. Calhoun iki kez başkan yardımcılığı yapmış, toprak ve köle sahibi olmuş, dönemin
özgürlükçü hareketi epey etkilemiş bir isimdi. “Eyalet hakları” olarak bilinen,
federal veya merkezi gücün bölgesel oligarşileri sınırlandırma girişimlerine
destek sunmuş, ancak aynı zamanda yoksulların ve küçük burjuvazinin demokrasi
içinde anlamlı ve kıymetli bir yere sahip olmaması fikrini de savunmuştur. Calhoun,
General Hamilton’a gönderdiği, eyaletlere yönelik müdahalelerle ilgili
mektubunda şunları söylüyor:
“Gücü mutlak çoğunluğun
eline verin ve bunların en güçlüsü, hükümeti kurulma amacından, yani herkesin
haklarının eşit korunmasından, toplumun geri kalanının pahasına kendini
ilerletme aracına dönüştürecektir.” [Speeches of John C. Calhoun]
Eşitlik
konusunda şu tespiti yapıyor:
“Tüm insanların özgürlüğe
eşit derecede hak sahibi olduğunu varsaymak, büyük ve tehlikeli bir hatadır.
Özgürlük, kazanılması gereken bir ödüldür, herkese aynı şekilde karşılıksız
olarak bahşedilecek bir nimet değildir. Zeki, vatansever, erdemli ve hak
edenler için ayrılmış bir ödüldür. Onu takdir etme veya ondan zevk alma
yeteneğinden yoksun, cahil, yozlaşmış ve ahlaksız bir halka bahşedilecek bir
nimet değildir. Burada özgürlük küçük düşürülmemektedir. Bilâkis, en büyük
övgüsü, en gurur verici özelliği, her şeyi bilen bir Takdir-i İlahi’nin onu,
ahlaki ve düşünsel melekelerimizin gelişmesi için en soylu ve en yüksek ödül
olarak tahsis etmiş olmasıdır. Hak edenlere özgürlükten daha uygun bir ödül
verilemezdi. Hak etmeyenlere ise kanunsuz ve despotik bir yönetime tabi
olmaktan daha adil bir ceza verilemezdi.” [A Disquisition on Government]
Gene
her şey ters yüz ediliyor. Eşitlik zulümdür, mülk sahipleri zulüm görmektedir,
mülksüzler ise zulmetmektedir. Mülksüzlerle asgari siyasi özgürlükleri
paylaşmak, zulüm veya despotizmdir, oysa burjuva diktatörlüğü “özgürlüktür”.
Unutmayın ki bu dönemde proletarya, çoğunlukla kölelerden oluşuyordu, Calhoun
onlardan bile bahsetmiyordu.
Artan
oranlı vergilere yoksullara sunulacak sosyal hizmetlere yönelik muhalefet
konusunda şunları söylüyor:
“Hükümetin maliye alanında
attığı adımların toplumu zorunlu olarak vergi mükellefleri ve vergi
tüketicileri olmak üzere iki büyük sınıfa ayırması gerektiğine inanıyorum.
Vergilendirmeyi ve harcamaları birlikte ele alırsak, toplumun bir kısmının
hazineye vergi şeklinde, aldığı harcamalardan daha fazla ödeme yapması ve diğer
kısmının da ödediğinden daha fazla alması kaçınılmazdır.” [22 Mart 1838
tarihli, Sayın Webster'ın Hazine Alt Yasası hakkındaki konuşmasına cevaben
yapılan konuşmadan]
Köleliğe
destek şu şekilde destek sunuyor:
“Bu eyaletlerdeki
köleliği, ne kadar önemli olursa olsun, yalnızca efendi-köle ilişkisi olarak
gören ve bunu Birliğin köle sahibi kesiminin mülkiyeti meselesi olarak
değerlendiren kişi, bu kurum hakkında çok eksik bir anlayışa sahiptir. Mülkiyeti
ortadan kaldırmanın dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş felaketlere yol açacağını
görmemektedir. Doğasını ve önemini tam olarak anlamak için, Güney eyaletlerinde
(Güney'in tüm köle sahibi eyaletleri de dâhil olmak üzere) var olan köleliğin,
yalnızca efendi-köle ilişkisini değil, aynı zamanda neredeyse eşit iki ırkın toplumsal
ve politik ilişkilerini de içerdiğini akılda tutmak gerekir. Dünyanın farklı
köşelerinden gelen ve her bir insan ırkını diğerinden ayıran her özellik
bakımından en zıt olan bu ırklar arasındaki ilişkileri özgürleştirmek,
efendileri mülklerinden mahrum bırakmak ve Güney eyaletlerinin ilk
yerleşiminden beri ırklar arasında var olan toplumsal ve politik ilişkiyi alt
üst etmek anlamına gelir.” [başkanın posta yoluyla yayılmakta olan kötü niyetli
köleliğin kaldırılması dilekçelerinin dolaşımını önlemek için etkili önlemlerin
alınmasına ilişkin mesajının bir bölümüne dair rapordan, 4 Şubat 1836.]
Modern
liberteryenizm, Virginia okulundan James Buchanan’ın yanı sıra Calhoun’dan da
büyük ölçüde etkilenmiştir.
“Yazarların belirttiğine
göre, hem Buchanan hem de Calhoun, ‘demokrasinin özgürlüğü koruyamayacağı’
hususunda endişeliydi. Özellikle, Buchanan ve Calhoun, ‘vergi üreticileri ve
vergi tüketicileri’ arasında bir tür sınıf çatışması olduğunu iddia ettiler.
Her ikisi de siyaseti sömürü ve cebir alanı, ekonomiyi ise serbest alışveriş
alanı olarak tasvir ediyordu.
Calhoun ve Buchanan, her
ikisi de seçkin bir ekonomik azınlığı yurttaşlarının çoğunluğunun ‘sömürüsüne’
karşı korumak için anayasal mekanizmalar tasarladı, takipçilerinin belirttiği
gibi, ‘aynı amaca ve etkiye’ sahip bir azınlık veto yetkisini savundu.
[...] Avusturyalı
iktisatçı Murray Rothbard, liberter hareketin Calhoun’a olan borcunu açıkça
dile getirmiş, onun vergilendirme konusundaki sınıf analizini liberter
hareketin temeli olarak görmüştür. Rothbard’ın tespitiyle, ‘Calhoun’un görüşü, sınıfları
ve çatışmayı yaratanın, önceki düşünürlerin inandığı gibi ekonomideki emek
ilişkileri değil, devletin müdahalesi olduğu” yönündeydi.
Calhoun ve Rothbard,
kimlerin kimlerin üzerinde iktidar sahip oldukları konusunda çoğu insanın
geliştirdiği yorumu tersyüz ettiler. Servetini kölelikten kazanan bir adam,
devlete bağlı vergi tahsildarlarının kurbanıydı, yoksul seçmenler ise dikkat
edilmesi gereken sömürücülerdi. Rothbard, ‘Calhoun, demokrasinin ekonomik
özgürlüğe yönelik tehdidinin temel taşı olarak vergilere ve mali politikaya
odaklanmakta tamamen haklıydı’ diyordu.
Bölgesinin, siyahi
insanlara mülk muamelesi yapılmasına dayanan kendine özgü politik ekonomisini
korumak için Calhoun, eyaletlerin başındaki hükümetlerin iğrenç buldukları
federal yasalara uymayı reddetme hakkına sahip olduğunu savunmuştu. Davasını, ‘Anayasa
tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne devredilmeyen veya eyaletlere
yasaklanmayan yetkiler, sırasıyla eyaletlere veya halka aittir’ diyen Anayasa’nın
Onuncu Değişikliğine dayandırmıştı. Kuzey ve Batı’da yükselen ulusal kölelik
karşıtı çoğunluktan korkan Calhoun, ABD Anayasası’nın yetkisinin Amerikan
halkının tamamından değil, Birliğe rıza gösteren eyaletlerden geldiği konusunda
ısrar etti. Bu nedenle, eyalet liderlerinin kendi sakinleri ile Washington
arasına kendi yetkilerini ‘yerleştirme’ hakkına sahip oldukları sonucuna vardı.”
[Nancy Maclean, Democracy in Chains]
Buchanan’ın
Virginia okulu, “liberter” yorumu, burjuva demokrasisini kısıtlamayı
öngörüyordu.
“Buchanan, anayasanın ‘hükümetin
gücüne ciddi kısıtlamalar’ getirmesi gerektiğini söylüyordu. Bu kısıtlamalardan
ilkinin, ‘hükümetin aynı zamanda giderleri karşılamak için gerekli vergileri
toplamadan harcama yapma özgürlüğüne sahip olmaması’ olduğunu dile getiriyordu.
Bu, Harry Byrd’ün kutsal kabul edilen maaştan gelir vergisi alma ilkesiydi. Devlet,
dengeli bir bütçeye ihtiyaç duyan bir anayasaya sahip olmalıydı. hiçbir koşulda
Keynesçi açıklara mahal verilmemeliydi. Ayrıca, ‘Merkez Bankası’nın
bağımsızlığı hususu anayasaya dâhil edilmeli’, hükümete ‘para politikası yapma
yetkisi verilmemeliydi, zira bunu yapmak kesinlikle enflasyona yol açacak’tı.
Öne sürdüğü son kısıtlama ise, önemli herhangi bir değişiklik için aşırı
çoğunluğa ihtiyaç duyulmasıydı. ‘Yasama organının yalnızca büyük bir
çoğunluğunun, 2/3 veya 5/6’sının, her yeni harcamayı onaylayabileceği bir
sistemin var olması sağlanmalı’ydı.
Yeni anayasanın karmaşık
kural değişikliklerinin net etkisi, başkana emsalsiz yetkiler vermek, kongreyi
zayıflatmak ve seçilmemiş askeri yetkililerin, kongrenin seçilmiş üyeleri
üzerinde bir güç freni görevi görmesini sağlamaktı. Dünyanın hiçbir yerinde kullanılmayan
ve açıkça Buchanan’ın tavsiyesinin ürünü olan, kurnazlık üzerine kurulu yeni
bir seçim sistemi, ‘elitlerin çıkarlarınca kilitlenmiş bir sistem’ temin etmek
için sağcı azınlık partisini kalıcı olarak başta olmasını sağlıyordu. Elitlerin
elindeki dizginleri güçlendirmek için anayasa, sendika liderlerinin siyasi
partilere üye olmalarına, ‘belirlenmiş amaçları haricinde yapılan işlere ve
atılan adımlara müdahale etmelerine’, yani sadece kendi iş yerlerindeki ücret
ve çalışma saatleri ile ilgili pazarlık dışında her türlü konuya müdahil
olmalarına yasak getirdi. Ayrıca ‘sınıf çatışmasını’ savunmayı veya ‘aileye
saldırmayı’ da yasakladı. ‘Aile karşıtı’ veya ‘Marksist’ olarak kabul edilen
herkes, itiraz sürecine erişim olmaksızın sürgüne gönderilebilecekti.”
Gördüğümüz
gibi, Aydınlanma karşıtlığı ile Aydınlanmayı temsil eden farklı sınıflar,
yoksulların ve küçük burjuvazinin demokrasi yoluyla barışçıl bir şekilde
iktidarı ele geçirmesini engelleme konusunda aynı eğilimleri paylaşıyorlardı.
Bu nedenle, bunun gerçekleşmesini önlemek için demokrasilerini hileli bir
şekilde düzene sokuyorlar ya da onu kısıtlıyorlardı.
Özet
Marksistlerin
temel önermesi, mülk sahiplerinin (hem ulusal hem de küresel ölçekte) üst yapı
ve ekonomik temel konusunda rekabet etmeleri arasındaki iç çelişki ile
mülksüzlerin reformist ve devrimci çizgileri arasındaki dış çelişkinin, bu
dönemlerin tarihsel hareketini ortaya çıkardığını söyler.
“Devrim
kendi evlatlarını yer” sözü, devrimler içinde açığa çıkan şiddetin devrimi
önceden destekleyenlere yönelmesine ilişkin tespit, çeşitli grupların belirli sınıfsal çizgilerini
göz ardı etmektedir. Aydınlanmanın hem sağ hem de sol kanadı, monarşi yanlısı,
teokrasi yanlısı, aristokrasi yanlısı ve burjuva demokratlar, alt sınıflardaki
reformculuğa ve devrimci coşkuya karşı çıktılar.
Aynı
şey, sosyalist devrimler için de söylenebilir. Çeşitli sosyalist gruplar,
devlet iktidarı için rekabet etmiş, bu da iktidardaki grubu zayıflatmak ve
itibarsızlaştırmak adına içerinin tahrip edilmesine yol açmış (buna
kapitalistlerin dışarıdan yürüttükleri yıkıcı faaliyetleri eşlik etmiş),
ardından önemli şiddet pratiklerine yol açmıştır. Doug Greene gibi Troçkistler,
bu gerçeği sıklıkla göz ardı etmektedir. Şiddet, paranoyak Stalinist teröre
indirgenmekte, ama sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak görülmemektedir.
“Devrim
kendi evlatlarını yer” cümlesi asıl, sınıf mücadelesinin ve devrimlerin nasıl
yenilgiye uğradığı meselesinin üzerini örtmek için kullanılmaktadır. Bu gerçeğe bakmak yerine,
başarısızlığı tümüyle “ütopik” devrimcilerin sırtına yüklemekte, tarihsel momentin
karmaşık yönlerini, mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki kavgaları göz ardı
etmektedir. Satürn diyalektiğinin muzzafer karamsarlığı, bu zeminde ortaya çıkmaktadır.
Kobasuperfan
21 Ağustos 2026
Kaynak

.jpg)
0 Yorum:
Yorum Gönder