Arap
dünyasındaki komünist partilerin deneyimleri ülkeden ülkeye farklılık arz etse
de, tek tek her bir partinin tarihi müşterek bir evrim sürecini paylaşır. Bu
ortaklığın kilit unsuru, alabildiğine “Arap” olan komünist hareketi
biçimlendiren iki güçlü ve çoğu zaman çelişkili güçtür: Sovyet egemenliğindeki
dünya komünist hareketi ve Arap dünyasındaki kültürel, ekonomik ve politik
koşullar.
Sudan
Komünist Partisi hariç, Arap dünyasındaki tüm büyük komünist partiler,
Komintern’in himayesi altında kurulmuştur. Hepsi de politik ve ideolojik
liderlik ve maddi destek konusunda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP)
egemenliğindeki dünya komünist hareketinin eline bakmıştır. Sovyetler’in kitabi
yaklaşımının benimsenmesiyle birlikte, Sovyetler’de Marksizm-Leninizm-Stalinizm
üzerinden üretilen eserler eleştiri süzgecinden geçirilmeden kabul edilmiş,
Arap dünyasındaki özel koşullar bağımsız bir şekilde analize tabi
tutulamamıştır.
Gelgelelim,
Stalin’in vefatı sonrası Sovyetler’in Arap komünist partilerine verdiği destek
azalmaya, dizginler gevşemeye başlayınca, Arap komünizmi, yerel koşullara ve
hassasiyetlere uyum sağlamak zorunda kalmıştır. Bu süreçte, uyum gösterme ve
uyum sağlama pratikleri, hep birlikte, kendine has bir Arap komünizmini doğurmuştur.[1]
Arap
Sosyalist Partilerinin Kuruluşu
Sosyalist
fikirlerin hızlı sanayileşmenin ilk elden yol açtığı toplumsal baskılar
karşısında üretilip hayata geçirildiği Avrupa’nın aksine, Arap dünyası,
Marksizmle ilk kez on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Batı’da veya Batı hakkında
yapılan çalışmalar neticesinde veya Ortadoğu’daki Avrupalı sosyalistlerle kurulan
temaslar yoluyla, tümüyle teori düzeyinde karşılaştı. İlk Arap Marksistleri, Marx ve Engels’in
eserleri karşısında büyülendiler. Ancak bu kişiler, kapitalizmin henüz başlangıç aşamasında bulunduğu; ulusal
burjuvazinin (sermaye biriktiremeyecek kadar) zayıf olduğu, sadece Batı
emperyalizminin çıkarları için komprador sınıf işlevi gördüğü; yarı-feodal
üretim ilişkilerinin hâlâ geçerli olduğu Ortadoğu koşullarına Marksizmi
uyarlamayı başaramadılar. Sınıf bilincine sahip bir proletaryanın neredeyse yok
denecek kadar az olduğu, köylülükle çok sınırlı bağları bulunduğu bir ortamda,
Marx ve Engels, Türk egemenliği altındaki Arap topraklarının kendine has
sorunları hakkında çok az şey yazmışlardı. Gerçekten de, o dönemde “Arapların
uyanışı” ve Ortadoğu’nun Türklerin (daha sonra Avrupa’nın) kontrolüne girmesine
karşı sergilenen Arap milliyetçilerinin direnişinin artan önemine rağmen, ilk
dönem Arap Marksistleri de Marx ve Engels’in milliyetçiliğin etkili ve ilerici
bir toplumsal güç olarak değersiz gören görüşlerini benimsediler, bunları
haleflerine aktardılar.
Bu
anlamda, Marksist analizin temel nesnesi olan Avrupa kapitalizminin evrimi ile
Arap toplumunun koşulları arasında muazzam bir uçurum vardı. İlk dönem Arap
Marksistleri, kendi analizlerinde bu boşluğu kapatmak için çok az şey yaptılar.
Bunun yerine, yabancı kapitalistlerin egemenliği karşısında duydukları tiksinti
ve sosyalist bir topluma duydukları arzu, Marksizmi benimsemeleri için yeterli
bir neden gibi görünüyordu. Sayıca kısıtlı aydın çevrelerinde sıkışıp kalmış,
politik açıdan örgütlenme imkânı bulamamış ilk dönem Arap Marksizmi, bir öncü
olma haricinde bir öneme sahip değildi.
Bu
durum Bolşevik Devrimi ile birlikte değişti. Leninizmin politik ve örgütsel bir
strateji olarak elde ettiği başarı, Arap Marksistlerinin ve diğerlerinin
dikkatini çekti. Yeni Sovyet hükümetinin gücü, Avrupa emperyalizmine karşı
mücadelede yeni bir müttefik bulunabileceği umudunu doğurdu. Ekim 1917
devriminden bir ay sonra, Halk Komiserleri Konseyi’nin “Rusya ve Doğu
Müslümanlarına Çağrı” adlı bir bildiri yayınlayarak, Avrupa’nın ve Çarlık
rejiminin Ortadoğu’yu taksim etme planlarını eleştirmesiyle birlikte bu umudun
altının boş olmadığı görüldü.[2]
19
Ocak 1918’de Sovyet hükümeti, Müslüman İşleri Bakanlığı’nı kurdu. Kasım 1918’de
Moskova’da toplanan bölgesel bir Müslüman kongresi neticesinde Müslüman
Komünist Teşkilâtları Merkezi Bürosu oluşturuldu. Kasım 1919’da Müslüman
komünistlerin bir toplantısında, tüm Müslüman dünyasında komünist partilerin
kurulmasını öngören bir karar alındı. Bunun ardından Üçüncü Enternasyonal,
Müslüman halkları Bakû’de düzenlenecek, Müslüman halkların yürütecekleri
tartışmaya sahne teşkil edecek bir kurultaya katılmaya çağırdı.[3] Eylül 1920’de
toplanan Bakû Kurultayı’na yalnızca üç Arap milliyetçisi katıldı, üstelik
bunların hiçbiri komünist değildi. Bu konferansın neticesinde Komintern, yayınladığı
Doğu Halkları Manifestosu’nda şunları söyledi:
“Doğu Halkları! İngiltere,
Mezopotamya ve Arabistan’a ne yaptı? Alelacele bu Müslüman ülkeleri sömürge
olarak ilân etti, yüzyıllardır bu topraklara sahip olan Arapları ülkelerinden
sürdü, Dicle ve Fırat’ın en verimli vadilerine, halkın yaşamak için muhtaç
olduğu geniş otlaklara, Musul ve Basra’daki zengin petrol yataklarına el
koyarak, Arapları tüm hayatî araçlardan mahrum bıraktı ve onları açlığa
zorlayarak, kendisi için çalışan kölelere ve işçilere dönüştürdü.
İngiltere, Filistin’e ne
yaptı? Orada ilkin İngiliz-Yahudi kapitalistlerin çıkarları adına hareket ederek,
Arapları topraklarından attı ve bu toprakları Yahudi yerleşimcilere verdi,
sonra da Araplardaki hoşnutsuzluğu yatıştırmak adına, onları Yahudi
yerleşimcilere karşı kışkırtarak toplumlar arası anlaşmazlıkların,
düşmanlıkların ve nefretin ilk tohumlarını atmış oldu, bu sayede de ülkeyi
yönetmek için her ikisine hükmederek onları zayıflattı.
İngiltere, Mısır’a ne
yaptı? Orada tüm nüfus seksen yıl boyunca, köle emeği kullanarak devasa
piramitler inşa eden Mısırlı firavunlarınkinden daha ağır ve yıkıcı olan
İngiliz kapitalistlerinin ağır boyunduruğu altında inleyip durdu.”[4]
Mart
1919’da kurulmasının ardından Komintern, ilk olarak dikkatini Filistin’e
yöneltti. Temsilcileri, orada (çoğu Rus olan) Yahudi göçmenler arasında bir
komünist parti kurmaya çalıştı. Resmi İngiliz kaynaklarına göre, bir yıl içinde
Filistin’de Bolşevik propagandası ve fikirleri ortaya çıkmaya başladı.[5] Eylül
1920’de Yahudi Sosyalist İşçi Partisi (Mifleget Poalim Sozialistim Ivrin
veya MOPSI) adlı bir komünist grup, Poale Zion (Siyon İşçileri) hareketinin sol
kanadıyla ilişkili Yahudi göçmenler tarafından kuruldu. Grup, Siyonizme karşı
tutumu konusundaki anlaşmazlıklar ve İngiliz yetkililerinin baskısı altında,
1921’de dağılmış olsa da, kadroları, sonrasında kurulacak olan komünist
partilerin doğuşunda önemli bir rol oynadılar.
MOPSI’nin
ölümünden kısa süre sonra yeni bir komünist örgüt olan Filistin Komünist
Partisi ortaya çıktı. 1922’ye gelindiğinde parti, ayrı bir kimlik ve
anti-Siyonist bir duruş sergiledi. Filistin Komünist Partisi, 1924’te Komintern’e
kabul edildi. O dönemde Komintern kendisine Arap üyelerinin sayısını artırma
talimatı verdi.[6]
Mağrip’te,
Tunus Komünist Partisi ile Cezayir Komünist Partisi, Birinci Dünya Savaşı’ndan
kısa süre sonra Fransız Komünist Partisi’nin uzantıları olarak kuruldu. 1930’lara
kadar bu şekilde devam etti. Sırasıyla 1934 ve 1936’da özerk bir yapı haline
geldiler. Mısır’da, 1921’de kurulan Mısır Sosyalist Partisi, Mısır Komünist
Partisi’ne dönüştü, 1923'te Komintern’e kabul edildi. Lübnan ve Suriye’de ise
1920’de kurulan Beyrut merkezli bir Marksist çalışma grubu (“Spartaküs Grubu”),
daha sonra komünist partinin çekirdeğini oluşturdu. Suriye ve Lübnan Komünist
Partisi 1925’te resmen kuruldu, 1928’de Komintern’e katıldı. Parti, daha sonra
İkinci Dünya Savaşı sırasında Suriye ve Lübnan’da ayrı kollara bölündü.
Irak
Komünist Partisi’nin kökenleri konusunda daha az bilgiye sahibiz. Bazı
tarihçiler[7], Komintern temsilcisi “Abbud”un 1929’da Yusuf Selman Yusuf ile
yazışmaya başladığını, bu temas sayesinde Nasıriye’de Marksist bir çevrenin
kurulduğunu iddia ediyorlar. Kısa süre sonra Yusuf Selman Yusuf ve diğer
isimler, Marksist ilkeler üzerine kurulu, kısa ömürlü Cemiyyet’ül-Ahrarü’l-Ladiniyye’yi
(Dinsiz Özgürler Derneği) kurdular. Grup, kendisine Beyrut’ta çıkan Şems
isimli Marksist dergiyi gönderen Abbud’la ilişkisini hiç kopartmadı.
Bazı
tarihçiler[8], (Yoldaş Petrof olarak da bilinen) Komintern ajanı Butrus Ali Nasır’ın
1929 yılında terzi kılığında Nasıriyye’ye geldiğini öne sürüyorlar. Yusuf Selman
Yusuf’u Marksizme örgütleyen de onun Marksizm-Leninizm-Stalinizmi incelemek
üzere Moskova’ya gitmesini sağlayan Nasır’dı. “Fehd” (Leopar) takma adını alan Yusuf,
1939’da Irak Komünist Partisi’nin başına geçmek üzere ülkesine döndü. Yoldaş
Petrof ise görevini tamamladıktan sonra Moskova’ya gitti.
Bazı
tarihçilerse Irak Marksistlerinin, sendikaların kurulmasından önce bile, ta 1920’lerde
komünist bir örgüt kurmaya çalıştıklarını iddia ediyorlar. Bu kesim, Fehd’in 1929’da
Nasıriyye’de Marksizmin safına geçtiğini de kabul ediyor.[9]
Dördüncü
bir görüş ise Irak’ta bahsi edilen dönemde komünist örgütlenme konusunda atılan
adımları göz ardı ediyor. Bunun yerine, 31 Mart 1934’te Irak komünistlerinin
bir araya gelerek Asım Flaye önderliğinde Emperyalizm ve Sömürüyle Mücadele
Komitesi (Lejnat Mukafahatü’l-İsti’mar ve’l-İstismar) kurma konusunda
anlaştıkları toplantının önemi üzerinde duruyor.[10] 1935 yılının sonunda
Komite, Irak Komünist Partisi (İKP) adını benimsemeye karar verdi, künyesinde
orak-çekiç bulunan Kifatü’ş-Şab (Halkın Mücadelesi) adlı süreli yayınını
çıkardı.
Komintern’in
Dördüncü Kongresi (Moskova, 1924), sömürgeci güçlere karşı ilerici ulusal
hareketi yönetebilecek, Arap dünyası da dâhil olmak üzere, Doğu’da politik
bilince sahip kadroların oluşturulması yönünde adım atılmasını kararlaştırdı.
Bu karar uyarınca, yirmilerde ve otuzlarda Filistin, Irak, Suriye, Lübnan ve
Mısır’a, Marksist-Leninist fikirleri yayacak, üye toplayacak ve en umut vadeden
isimleri 1921’de Moskova’da kurulan Doğu Emekçileri Üniversitesi’nde eğitilmelerine
aracılık edecek kadrolar gönderildi. Bu okuldan mezun olanlar arasında Irak
Komünist Partisi üyesi (ve gayri resmi olarak ilk Genel Sekreteri) Asım Flaye;
Irak Komünist Partisi’nin resmi kurucusu ve Genel Sekreteri Yusuf Selman Yusuf;
Suriye Komünist Partisi Genel Sekreteri Halid Bektaş; ve Lübnan Komünist
Partisi Genel Sekreteri Nikola Şavi bulunuyordu.
Arap
Komünizminin Konsolidasyonu
Otuzlara
gelindiğinde, en önemli Arap ülkelerinin hepsinde komünist örgütler kurulmuştu.
Ancak komünist hareketin karşı çıktığı türden toplumsal sömürü ve emperyalist
egemenliğin yaygınlığına rağmen, üye kazanımı ve genişleme süreci yavaş
ilerliyordu. Bu dönem boyunca hiçbir partinin üye sayısı birkaç yüzü bulmuyordu, hatta bazı ülkelerde parti üyesi sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu.
Bu
zayıflığa bir dizi faktör katkıda bulundu. Sanayileşme düzeyi o kadar düşük
kaldı ki, toplam nüfusun sadece küçük bir bölümünü teşkil eden proletarya düşük
bir sınıf bilinciyle hareket ediyordu. İşçi hareketi, henüz örgütlenmeye yeni
başlamıştı, siyasi alana girmeye çalıştığında ise manda hükümetlerinden sert
bir muhalefetle karşılaşıyordu. Bu nedenle Arap komünizmi, Avrupa sosyalizminin
teorik ve siyasi temelini oluşturan örgütlü proletarya tabanına erişimden
yoksundu. Marksizm-Leninizmin ideolojik çekiciliği, kitleleri cezbetmek için
çok dar ve çok karmaşıktı, bu durum, halkı kendisinden uzaklaştıran, dini
inançlara yönelik doğrudan saldırılarla birlikte daha da kötüleşiyordu. Dahası,
toplumdan dışlanmışlığı veya daha yüksek eğitim seviyeleri sebebiyle, birçok
partide üyelerin önemli bir kısmı azınlıklara mensup kişilerden oluşuyordu:
Filistin’de Yahudiler, Mısır’da Yahudiler ve Hristiyanlar, Suriye ve Lübnan’da
Hristiyanlar, Irak’ta Yahudiler ve Kürtler. Birçok Avrupalı göçmen de Mısır ve
Filistin partilerinde önemli bir rol oynadı. Bu durum, partilerin Müslüman
Araplar nezdindeki çekiciliğini daha da azalttı. Son olarak, ister sömürgeci,
ister manda yönetimi, ister Arap olsun, bölgedeki hükümetler, komünist etkinin
yayılmasına karşı çıktı ve yeni ortaya çıkan partileri pratikte ezdi. Bu baskı,
çoğu zaman komünizmin çekiciliğini artırsa da (yerel halk, genelde sömürgecilerin
veya manda yöneticilerinin bu kadar sevmedikleri bir şeyin tamamen kötü
olamayacağını varsayıyordu) partilerin bodur kalmasına, kaçak hayatı
yaşamasına, yeraltına mahkûm olmasına yol açtı.
Ancak
İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, özellikle Sovyetler Birliği’nin 1941’de
müttefikler safında savaşa girmesiyle her şey değişti. Birçok alanda
yetkililer, çoğu anti-faşist ittifaklar kurmaya veya müttefiklerin savaş
çabalarını desteklemeye yönelik olan komünist faaliyetlere göz yummaya başladılar.
Komünist partiler ise devrimci söylemlerini yumuşattılar. Örneğin Suriye’de
Halid Bektaş, Mayıs 1943 seçim kampanyası sırasında son derece ılımlı bir
sosyal program ortaya koydu:
“Bizim görüşümüze göre
mesele, Lübnan veya Suriye’de sosyalist bir sistemin kurulması değildir. Hem
Suriye hem de Lübnan’da az sayıdaki milletvekilimizle birlikte talep ettiğimiz
ve mücadele ettiğimiz tek gaye, herkes tarafından gerekli kabul edilen bazı
demokratik reformların yapılmasıdır. [...] Ulusal sermayenin ve sanayinin
sosyalleştirilmesini talep etmedik, şimdi de talep etmiyoruz, hatta bunu
düşünmüyoruz bile. Aksine, hem ulusal sermayenin hem de sanayinin ilerleme
kaydetmesini istiyoruz. Sadece ulusal işçilerin yaşam koşullarının
iyileştirilmesini ve işverenler ile çalışanlar arasındaki iş ilişkilerini
düzenleyecek demokratik iş mevzuatının çıkarılmasını istiyoruz. Toprak
sahiplerine, mecliste topraklarının veya mülklerinin millileştirilmesini talep
etmeyeceğimize söz veriyoruz. Aslında tek istediğimiz, sulama, tarımın
mekanizasyonu ve gübre ithalatı talep ederek onlara yardım etmektir. Onlardan
tek istediğimiz, köylüye acımaları ve köylüyü mevcut yoksulluk, cehalet ve hastalıkla
tanımlı halden kurtarmaları. Büyük tüccarlara, ticaretlerinin büyüklüğü ne
olursa olsun, ticaretlerine el koymayı talep etmeyeceğimize ve sadece
spekülasyona son vermek istediğimize söz veriyoruz. Küçük tüccarları
destekleyeceğiz, büyük vergi yüklerinin hafifletilmesini talep edeceğiz.”[11]
Arap
komünist partileri, Sovyetler Birliği’nin savaş zamanındaki prestijinden,
popülaritesinden ve Avrupa’daki savaşta oynadığı önemli askeri rolden istifade
ettiler. Savaş, ayrıca Arap dünyasında sanayileşme düzeyinin hızla artmasını,
bunun neticesinde, Arap sendikalarının büyümesini teşvik etti. Örneğin Filistin’de,
Arap sendikalarının üye sayısı 5.000’den (1936) 20.000’e (1945) çıktı.[12]
Burada ve Ortadoğu’nun diğer yerlerinde, komünist partiler, ortaya çıkan birçok
sendikayla güçlü bağlar kurdu, hatta oluşumlarında önemli bir rol oynadı, bu
ilişkiden fayda sağladı. Bu faktörler nedeniyle, 1941-1945 döneminde komünist
hareket önemli ölçüde büyüdü. Arap komünist kaynaklarına göre, Suriye ve Lübnan
Komünist Partisi’nin üye sayısı 1941’de 3.000’den 1946’da 23.000’e yükseldi.[13]
Savaştan
sonra, devlet baskısının yeniden ortaya çıkması veya yoğunlaşmasıyla (Irak ve
Mısır, 1946; Suriye ve Lübnan, 1948) ve ortaya çıkan Soğuk Savaş bağlamında,
çeşitli Arap komünist partileri için koşullar bir kez daha kötüleşti. Bununla
birlikte, İkinci Dünya Savaşı sırasında komünist hareketin artan görünürlüğü,
komünist propagandanın yayılmasına ve sendika hareketiyle bağların kurulmasına
yardımcı oldu. Dahası, komünist partiler, savaş zamanındaki yarı yasallık
fırsatını örgütlerini merkezileştirmek için kullandılar. Bu nedenle, ayrıca
diğer muhalif partilere kıyasla disiplinli olması (birçok parti tarafından
kopyalanacak bir örgüt modeli üzerinden hareket etmesi) nedeniyle, komünist
hareket, genel olarak hükümet baskısı karşısında daha dirençli kaldı, düzenli
olarak gizli yayınlar üretebildi. Kırsal nüfusa nüfuz edemeseler de, komünist
partiler, kent proletaryasının daha iyi örgütlenmiş ve gelişmiş kesimlerinden
üye kazanmada mütevazı bir başarı elde ettiler, öğretmenler, memurlar,
üniversite öğrencileri, hatta polis ve ordu çevrelerinde küçük ama etkili
gruplar içinde sempatizan kazanma konusunda önemli bir başarıya ulaştılar.[14]
Bu
dönem boyunca, Arap komünistlerinin milliyetçi ve diğer partilerle ilişkisi
değişkenlik arz etti. 1920’lerdeki kuruluşlarından 1928’de Komintern’in düzenlediği
altıncı kongreye dek bu komünistler, teoride, ortak bir cephe çerçevesinde
burjuva milliyetçi ve demokratik partilerle kurulan taktiksel ittifakları
tercih ettiler. Ancak pratikte, komünist hareketin küçük boyutu ve milliyetçi
partilerin genel halk arasında çok daha fazla çekiciliğe sahip olması, bu
yaklaşımın zemin bulamamasına neden oldu. Bu nedenle birçok Arap komünist
partisi, Batı emperyalizmine karşı mücadelede potansiyel müttefiklere karşı
düşmanca bir tutum benimsedi. Gene de Komintern çizgisine karşı oluşan bu
huzursuzluk, yerel partilerin bir dereceye kadar özerk olduğunun deliliydi.
1920’lerin
ortalarında Stalin’in iktidara gelişiyle birlikte Ortadoğu, Komintern
faaliyetleri açısından biraz daha önemli bir alan haline geldi. Neticede Arap
komünist partileri, yavaş yavaş, Sovyet dış ve iç politika çıkarlarına boyun
eğmeye başladı. Bunun sonucunda Arap komünistleri, Komintern politikasına daha
sıkı bir şekilde bağlandılar. Aslında, Stalin’in Arap komünist partilerini
öncelikle Sovyet dış politikasının bir uzantısı ve yalnızca tesadüfen
ülkelerinde sosyalist bir devrim gerçekleştirmeye çalışan yerli gruplar olarak
gördüğüne hiç şüphe yok. Stalin, gerçek manada halktan destek gören ve başarılı
olan devrimci örgütlere şüpheyle yaklaşıyordu, çünkü bu tür örgütlerin Sovyet
yardımına daha az bağımlı olacağını, dolayısıyla, Sovyetler’in kontrolüne girmeyeceğini
düşünüyordu. Bunun yerine, Stalin yabancı komünist partiler üzerinde katı bir
disipline tabi olmalarını, Sovyetler’in bu partilerin dizginlerini sıkıca
tutmalarını ısrarla talep etti.
Bu
nedenle, 1928'de Çinli komünistlerin Kuomintang'ın elinde yaşadığı acı deneyim,
Komintern’in Altıncı Kongresi’nin “ortak cephe” taktikleri konusundaki
pozisyonunu değiştirmesine yol açtığında, Arap komünist partilerine de aynı
şeyi yapmaları emredildi. Bundan böyle, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde
emperyalizme karşı burjuva gruplarıyla kurulacak her türden işbirliği, son
derece dikkatli bir şekilde yürütülecekti: “Burjuva milliyetçiliğine” karşı
çıkılacak, komünist partiler, her daim özerkliklerini ve devrimci hedeflerini
koruyacaklardı. Altıncı Kongre, ayrıca sömürgeler dünyasındaki komünist
partileri, burjuva-demokratik bir gelişim aşamasına duyulan ihtiyacı ortadan
kaldırmak ve doğrudan sosyalizmi kurmaya çalışmak için çalışmaya çağırdı.
Daha
sonra, 1935’te, Komintern’in Yedinci Kongresi’nde, Avrupa savaşa yaklaşırken ve
dikkatler Almanya ve İtalya’nın yükselişine odaklanırken, sömürge sorunu arka
plana itildi. Bu kongrede Komintern, Birleşik Cephe’nin faydasını yeniden
vurguladı. Avrupa komünist partilerine, faşizme ve Nazizme karşı sosyal
demokrat güçlerle ittifaklar kurmaları talimatı verildi. Sömürge ve yarı-sömürgelerde
ise komünist partiler, bir kez daha emperyalizme karşı mücadelede reformist
burjuvaziyle ittifak kurmaya çağrıldılar. Bu çağrı, “anti-emperyalist bir cephe
oluşturma çalışması, komünistlerin başlıca görevidir” sloganını vurgulayan yeni
bir slogana uygun olarak yapıldı.[15] Arap komünist partileri, 1928’den beri
kınadıkları birçok partiyle taktiksel ittifaklar kurarak bu yeni çizgiyi
sadakatle izlediler. Irak’ta bu durum, 1936’da hükümeti deviren askeri darbeye
komünistlerin verdiği destekte kendini gösterdi. 1941’de Sovyetler Birliği ile
Almanya arasında savaşın patlak vermesi ve Batı ile savaş zamanı kurulan ittifak,
Sovyetler Birliği’nin Komünist Enternasyonal’i feshetmesine ve Arap komünist
partilerine verdiği desteği askıya almasına yol açtı. Bu partiler, genellikle
kendi kaynaklarıyla baş başa bırakıldı, bu da onların yereldeki koşullara
tavizler vermek zorunda bıraktı.
İkinci
Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, savaş ittifaklarının dağılması ve
Soğuk Savaş’ın başlaması, Sovyetler’in Arap komünist partileri üzerindeki
kontrolünün yeniden tesis edilmesine yol açtı. Stalin ve Andrey Jdanof, 1947’deki
bir dizi konuşmasında katı iki kutupluluk doktrinini ortaya koydu. Arap
komünist partilerine, savaş sırasında gelişen burjuva milliyetçi gruplarla Halk
Cephesi adı verilen ittifakları sonlandırmaları, bağımsızlıklarını ve ortodoks
komünist doktrinlere bağlılıklarını yeniden teyit etmeleri emredildi.
Uluslararası alanda, ulusal ilerici hareket ile gerici ulusal burjuvazi
arasında belirleyici kriter, her grubun Sovyetler Birliği ve Batı’ya karşı
tutumu olacaktı. Sadece Sovyetler Birliği’ni dünya proletarya hareketinin
lideri olarak gönülden kabul etmek, bir grubun Moskova’nın onayını almasını ve “İlerici
Cephe” çerçevesinde komünistlerle işbirliği yapmasını sağlayabilirdi. Stalin’in
gözünde tarafsızlık, emperyalizmi desteklemekle eşdeğerdi.
Arap
dünyasındaki komünist partilerin en etkili lideri ve Suriye-Lübnan Komünist
Partisi Genel Sekreteri Halid Bektaş, Ocak 1951’de Suriye-Lübnan Komünist
Partisi Merkez Komitesi genel kuruluna sunduğu raporda, ortodoks Stalinist
çizgiyi tamamen benimsedi:
“Çabalarımızın ve
faaliyetlerimizin temel yönelimi, [Arap] milliyetçi burjuvazisini izole etmek
ve halk üzerindeki etkisine son vermek olmalıdır. Çünkü bu burjuvazi,
partilerinin isimleri ne kadar değişirse değişsin, etkisini halkı aldatmak ve
devrimci mücadeleden uzaklaştırmak için kullanır; ayrıca emperyalizmle iş
birliği yapmak için de çalışır.
Ayrıca, Suriye’deki Arap
Sosyalist Partisi, İslami Sosyalist Cephe, Baas [Rönesans] Partisi ve Lübnan’daki
Canbolatçı Sosyalist İlerici Partisi vb. gibi ‘sosyalist’ olduğunu iddia eden örgüt
ve partileri de sürekli olarak ifşa etmeliyiz, zira bunlar, halkı baştan çıkaran
propagandalarıyla savaşa, emperyalizme, feodalizme ve sömürüye karşı büyüyen
demokratik ulusal hareket için bir tehlike oluşturmaktadırlar. Sosyalizme
yönelik artan halk yönelimini sömürmeye çalışıyorlar. Bilhassa feodalizm
yanlısı güçlerin ve büyük toprak sahiplerinin topraklarının köylülere
dağıtılması ile ilgili sloganlarımızın etkisini kırıyorlar, yabancı şirketlerin
satın alınmasını, bu şirketlerin emperyalizme hizmet eden gerici, feodalist
hükümetin kontrolüne verilmesini istiyorlar. Buna ‘millileştirme’ diyorlar.
Ayrıca, iki kamp arasında sözde ‘üçüncü bir güç’ kuraya çalışmak veya
‘tarafsızlık’ çağrısında bulunmak suretiyle, halkın Sovyetler Birliği
önderliğindeki dünya barışı ve sosyalizm yanlısı kampa yönelik sempatisinin
artmasına mani olmaya çalışıyorlar.”16
Sovyetler
Birliği’nin Arap komünist partileri üzerindeki kontrolü, onların gelişimi
açısından ciddi sonuçlar doğurdu. Arap komünistleri, Arap dünyasındaki nesnel
koşulları çoğu zaman göz ardı eden ve Sovyet gerçekçiliğinin gerektirdiği
şekilde zaman zaman değişimlere hatta tersine dönüşlere tabi olan Sovyet
ideolojik çizgisini izlediler. Bu durum, Arap komünistlerinin burjuva
demokratik ve milliyetçi hareketlere karşı tutumlarında açıkça görülüyordu.
Pozisyonun sürekli değiştirilmesi, onların gerçekten etkili bir
anti-emperyalist cephe kurmalarını engelledi, birçok milliyetçi güçle
ilişkilerine kalıcı olarak zarar verdi. Dahası, sürekli değişen siyasi çizgi
karşısında ideolojik saflığı ve siyasi sadakati korumak için partiler, sapkın
görüşleri bastırmak zorunda kaldılar. Bu, hem muhalif grupların oluşumunu
teşvik ederek komünist hareketi parçaladı hem de özünde Stalinleşme sürecinin
güçlü bir şekilde işlemesini sağladı.
Filistin
ve Arap Komünist Partileri
Arap
komünistlerinin hem devrimci strateji hem de Arap dünyasındaki gelişmeler konusunda
Sovyetler’in aldığı konumlara sıkı sıkıya bağlı kalması neticesinde ortaya
çıkan sorunlar, Filistin sorunu bağlamında daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Filistinli Araplar için, iki büyük savaş arası dönemde Filistin’e Yahudi
göçmenlerin akını, bunun yanında, Siyonist hareketin ve İngiliz hükümetinin
bölgeyi bir Yahudi ulusal yurdu haline getirme amacı, kendi kaderlerini tayin
etme ve ulusal varlıklarını sürdürme haklarına temel bir tehdit teşkil etti. Bu
sorun, Filistin’in Arap bilincinde uzun zamandır özel bir yere sahip olması
nedeniyle, geniş manada Arap dünyasında da önemli bir yer tutuyordu. Filistin,
Arap dünyasının kavşak noktası, Arap maşrıkı ile Arap mağribi arasında bir kara
köprüsüydü, kısmen hem Müslüman hem de Hristiyan Araplar için kutsal bir yer
olan Kudüs nedeniyle yüzyıllar boyunca Arap tarihinde önemli bir yer edinmişti.
Son olarak, Filistin’deki olaylar, Avrupa sömürgeciliğinin adaletsizliklerini
özetliyor gibiydi. Filistin halkının davası, bir bütün olarak Arap halkının
mücadelesinin sembolü haline geldi.
Çoğunlukla
Sovyet teorisyenleri ve siyasi liderleri de Siyonizme karşı düşmanca bir tutum
sergilemişlerdi. Örneğin Lenin, Siyonizmi “tamamen yanlış ve özünde gerici”
olarak görüp eleştirdi.[17] Daha sonra Komintern Yürütme Kurulu, Siyonizmi “sömürücü
büyük gücün emperyalist baskıcı çabalarına ortaklık eden İbrani burjuvazisinin
temsilcisi” olarak tanımladı, ayrıca, Balfour Deklarasyonu ve Filistin Mandası
aracılığıyla “İngiliz emperyalizminin bir silahına dönüştürüldüğünü” belirtti.[18]
Ancak Stalin’in iktidara gelişi sonrası konuyla ilgili teorik konumlarda Arapların
hassasiyetlerine çok az önem verildi, Sovyet dış ve iç politikasının
çıkarlarına giderek daha fazla tabi kılındı. Komintern ve SBKP bu konuda
direktifler yayınladı; Arap dünyasında faal olan komünist partilerden, bu
direktifler kendi ülkelerine yönelik ne tür sonuçlar doğuracağına bakılmaksızın,
onlara uymaları beklendi.[19]
İkinci
Dünya Savaşı’ndan önce Sovyetler Birliği, Filistin sorunuyla temelde Filistin Komünist
Partisi üzerinden bağ kuruyordu. FKP, 1920’lerde siyaseten pek ilerleme
kaydedememişti: Partinin “Yahudi” niteliği Arap üye alımına mani olurken,
anti-Siyonizmi Yahudiler arasında karşılık bulmuyordu. Bu ikilem, partinin (İbranice
ve Yidiş dillerinde) çıkarttığı yayınlarda Arap-Yahudi dayanışmasını, Arapça
çıkarttığı yayınlarda ise militan anti-Siyonizmi vurgulayan ifadelerde açıkça
görülüyordu.[20]
Bu
dönemde, Filistin Komünist Partisi (diğer Arap komünist partileri gibi) Moskova’nın
direktiflerini sadakatle izledi. Buna göre, 1929 yılının başlarında parti,
ulusal burjuvazilerle işbirliğine karşı uyarılar içeren Komintern’in Altıncı
Kongre’de aldığı kararların uygulanmasına başladı. Geleneksel, milliyetçi
Filistin Arap liderliğine karşı bir kampanya başlatılarak, Yahudi ve Arap
proletaryalarının ortak sınıf mücadelesi vurgulandı. Birkaç ay sonra, Kudüs
ayaklanmaları ve Arap-Yahudi çatışmaları patlak verdi, bu da Filistin Komünist
Partisi’ni kargaşaya sürükledi. Çatışmalar, Moskova’nın Ortadoğu uzmanları
arasında sert bir tartışmaya yol açtı.[21]
Eylül
1929’a gelindiğinde, Komintern FKP için yeni bir eylem planı belirlemişti.
Bundan böyle parti, Filistin’deki devrimci faaliyetlerde öncü bir rol
üstlenecekti. Parti, ayrıca Arap üye sayısını artırmak ve FKP’nin yeni konumunu
kabul etmeyi reddedenleri saflarından temizlemekle görevlendirilmişti. 1934
yılına gelindiğinde FKP Politbürosu’nda Arap üyeler çoğunluktaydı. Buna rağmen
parti, genel olarak Filistinli Araplardan kitlesel destek alma çabalarında
başarısız oldu. 1930’ların ortalarına gelindiğinde, Filistin partisinin Arap
kadrolarının çoğu, Siyonizme ve İngilizlere karşı mücadele amacıyla Filistin’de
faal olan, Arapların birliği ideolojisini sahiplenen İstiklâl Partisi’ne
yönelmişti.
1936-1939’daki
Filistin ayaklanması patlak verdiğinde, Sovyetler Birliği ve Filistin Komünist
Partisi FKP büyük ölçüde ayaklanmayı destekledi, bu da partinin birçok Yahudi
üyesini kaybetmesine neden oldu. Ancak 1938’in sonuna doğru, Sovyetler Birliği’nin
faşizme karşı mücadelesi ve birçok Filistinli milliyetçi liderin Alman yanlısı
oluşu, ayaklanmanın lideri Hacı Emin Hüseyni’yi faşist ajan olarak eleştirilmesine
yol açtı. Ardından FKP, ayaklanmaya “faşistlerin sızdığına” dair kimi
endişelerini dile getirdi.[22] Müftü, Ağustos 1939’dan (Sovyet-Alman Paktı’ndan)
sonra Sovyet açıklamalarında bir miktar aklandı ama Haziran 1941’de Almanların Sovyetler’i
işgal etmesi sonrası bir kez daha eleştirildi.[23]
Bu
zamana kadar Filistin’deki kutuplaşma, FKP’nin kararsızlığı ve parti içindeki
bölünmeler, partinin sonunu getirdi. Ayrı Yahudi ve Arap örgütleri ortaya
çıktı. Her halükarda, Sovyetler Birliği’nin Filistin politikasının yoğunluğu ve
odağı savaş döneminde ve sonrasında değişti. 1941’den sonra, Sovyetler’in
savaşa yönemlik çabaları için Yahudi desteğini güvence altına almak isteyen
Moskova, Siyonizm eleştirisini fiilen askıya aldı. Hatta bu dönemde Sovyet
sözcülerinin bazı açıklamaları ve eylemleri Filistin’deki Siyonist özlemleri
destekler gibi görünüyordu.[24] Bununla birlikte, Sovyet anti-Siyonizminin bu
şekilde askıya alınması, ideolojik olmaktan ziyade taktiksel görünüyordu,
savaşın sona ermesiyle birlikte Sovyetler yeniden Siyonist özlemleri eleştirmeye
başladı.
Ancak
1947’de İngiltere, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler’e havale ettiğinde,
Sovyetler Birliği, Siyonistlerin Yahudi devleti talebine destek oldu, neticede BM’nin
Taksim Planı’na oy verdi. Bu, Sovyetler’in Siyonizme yönelik sempatisinin bir
sonucu değildi. Bilâkis, muhtelif politik değerlendirmelerin sonucuydu.
1.
Muhafazakâr Batı yanlısı Arap hükümetlerinin tamamı, uluslararası ilişkiler
alanında Sovyet karşıtı, iç politikalarında ise komünizm karşıtıydı. Bu hükümetler,
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist partileri ve örgütleri şiddet
kullanarak ezdiler.
2.
Siyonistler, İngiliz karşıtıydı ve sıklıkla solcuydular. Muhtemelen Sovyetler
Birliği, İngilizlerin Ortadoğu’da zemin kaybetmesini, Filistin’de ilerici bir
Yahudi devletinin kurulmasını dört gözle bekliyordu.
3.
Üçüncüsü, Sovyetler Birliği, Filistin meselesi üzerinden İngiltere ve ABD
arasındaki mesafeyi daha da açmayı amaçlıyordu.[25]
Walter
Laqueur, bu listeye bir başka madde daha ekler: Sovyet liderleri, Filistin
meselesiyle pek ilgilenmiyorlardı, bu sebeple, taksim yanlısı politika bir
biçimde kabul gördü.[26]
Sebebi
ne olursa olsun, Moskova, Yahudi devletinin kuruluşuna destek verdi. 14 Mayıs
1948’de Siyonistlerin İsrail’in kuruluşunu tek başlarına ilan etmelerinden iki
gün sonra Sovyetler İsrail’i fiilen tanıdı. Ardından Araplar silahlandı ve
Filistin’i savunmak için savaş ilân etti. Bunun üzerine Moskova, “hukuk
zemininde kurulmuş olan İsrail devletine yönelik savaş”ı eleştirdi.[27] 1948
savaşı sırasında Çek silahlarının İsrail’e teslim edilmesine gerekli onayı
Moskova verdi.[28]
1947-1948’de
Sovyetler Filistin konusundaki konumunu yüz seksen derece değiştirdi. Doğalında
bu hamlesiyle Arap komünist partilerini kargaşaya sürükledi. Filistin’de
öncesinde taksime karşı çıkan FKP, mücadeleden çekildi. Birçok üyesi,
Filistinlileri desteklemek amacıyla anti-Siyonist örgütler kurmak için önemli
çaba harcayan diğer partilere gitti. Her partide derin yarıklar ortaya çıktı. Partilerin
hayal kırıklığına uğramış olan liderleri ile öfkeli üyeleri, Sovyetler’in yeni
konumunun ardında hizalandırılmaya çalışıldı. Birçok kadro istifa etti veya
ayrılıp farklı örgütler kurdu.
Nihayetinde
tüm Arap komünist partileri, Sovyet planına bir dereceye kadar resmi destek sundu.
Ancak bu desteğin bedeli ağır oldu. Komünist harekete yönelik kamuoyu
sempatisinin büyük bir kısmı yitip gitti veya diğer radikal hareketlere
yönlendirildi. Hükümet baskısı yoğunlaştı. Komünistler, kendileriyle milliyetçi
sol arasındaki mesafeyi daha da genişletti. Arap komünistlerinin İsrail Devleti’nin
kuruluşunu tanıması, kamuoyunun görüşüne rağmen, bundan sonraki yirmi yıl
boyunca devam etti. Nitekim, 1960’larda Filistin direnişi, Filistin'in
kurtuluşu için mücadeleyi üstlenmek üzere ortaya çıktığında, Arap komünistleri
bunu “düşünceden yoksun bir eğilim” olarak kınadı.[29] Arap komünist partileri,
ancak 1960’ların sonlarına doğru Sovyetler’in büyük güçlerin düşünceleriyle
belirlenmiş olan, belirlenmeye devam eden, Filistin’e dair konumuna verdikleri
önceki eleştirel olmayan desteği eleştirmeye başladılar. Ancak artık çok geçti:
aldıkları konum çoktan kendilerine zarar vermişti.
Stalin
Sonrası Arap Komünist Partileri
Stalin’in
1953’te ölmesiyle birlikte Arap komünist partileri için bir dönem kapandı. Takip
eden yıllarda Arap dünyasındaki komünist hareketler yavaş yavaş ve hafif hafif
değiştiler, Sovyetler’in sıkı kontrolünün gölgesinden çıktılar ve esasen 1980’lere
kadar devam eden revize edilmiş bir ideolojik yönelim benimsediler. Bu dönüşümü,
Stalin sonrası dönemde yaşanan en az iki önemli gelişmeye bağlamak mümkün: Arap
dünyasındaki milliyetçi itiraz ve dünya komünist hareketinin değişen niteliği.
Milliyetçi
İtiraz
Stalin’in
ölümü, sömürgecilikten kurtulma sürecinin yoğunlaşması, bununla birlikte ortaya
çıkan Üçüncü Dünya’da solcu, milliyetçi hareketlerin ve hükümetlerin
büyümesiyle aynı zamana denk geldi. Ortadoğu’da bu süreç, Mısır’da (1952),
Suriye’de (1954-1956) ve Irak’ta (1958) Batı odaklı rejimlerin devrilmesi,
Cezayir’de (1954) sömürge işgaline karşı silahlı mücadelenin başlatılmasıyla
kendini gösterdi. Böylece bölgenin toplumsal, politik ve stratejik karakteri
temel bir dönüşüme uğradı.
Sömürgeciliğe
ve yeni-sömürgeciliğe karşı verilen bu mücadelenin ön saflarında, özellikle
Nasırizm, Arap Baas Sosyalist Partisi, Arap Milliyetçi Hareketi ve Cezayir
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) gibi geniş anlamda sosyalist Arap milliyetçi
partileri ve güçleri yer alıyordu.[30] Sosyalizm anlayışlarıyla bu örgütler,
Arap komünistlerinin politik programlarını ve potansiyel halk tabanını ele
geçirme tehdidinde bulunuyorlardı. Oysa sosyalizm anlayışları, birçok yönden
komünist partilere ve onların gündeme getirdiği sosyo-ekonomik sorunlara bir cevap
niteliğindeydi. Milliyetçilikleri ve Arapların birliği ideolojisine olan
bağlılıklarıyla bu örgütler, milliyetçilik karşıtı Arap komünistleriyle tam bir
tezat oluşturuyor, Arap halkının genel görüşüyle daha uyumlu bir çizgide duruyorlardı.
Arap
milliyetçiliğini burjuva ideolojisi olarak reddetmeleri ve milliyetçi siyaseti
komünist harekete bir tehdit olarak algılamaları nedeniyle, Arap komünist
partileri kendilerini milliyetçi akıma karşı konumlandırdılar. Suriye’de Halid
Bektaş ve partisi, 1958’de Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC)
kurulmasına karşı çıktı ve dağılmayı kabul etmektense sürgüne gitti. Irak’ta
ise, Irak’ın 1958 devriminden sonra BAC ile birliği savunan Arap milliyetçi
muhaliflerine karşı bir denge unsuru olarak Cumhurbaşkanı Kasım tarafından
kullanılmasına gönüllü olarak izin verdi. Kasım, (yaklaşık 20.000 üye ve
komünistlerin egemen olduğu kadın, gençlik veya sendika örgütlerinde on
binlerce üyeye sahip) partinin gücünden endişe duyup bu gücü sınırlamaya
çalışana kadar, 1959-1960 yıllarına dek Kasım ile işbirliğine devam etti. 1940’larda
ve 1950’lerin başlarında Cezayir’de, hatta 1954’teki isyanın arifesine kadar,
Cezayir Komünist Partisi, geniş halk kitlelerinin Fransız emperyalizminin belirlediği
hâkim anlayışa, yani bağlı olduğu Fransız Komünist Partisi’nin politikasına
kademeli olarak entegre edilmesini savundu. Silahlı devrimin patlak vermesi
Cezayir komünistlerini hazırlıksız yakaladı. Yıllar boyunca ilk başta
belirledikleri tezlere bağlı kaldılar, böylelikle, halktaki Arap milliyetçiliğinden
beslenen duygularla bağlarını giderek kaybettiler. Parti, başlangıçta FLN ve
ulusal kurtuluş hareketiyle birlikte hareket etmemesinin önemli bir hata
olduğunu çok sonra, 1962’de Cezayir’in bağımsız olması ardından kabul etti.
Arap
komünist partilerinin milliyetçilik karşıtı tutumu ve Filistin’in bölünmesine
yönelik sürekli destekleri, Arap milliyetçilerinin düşmanlığını kazanmalarına
neden oldu. Suriye ve Irak’ta Arap birliğine karşı komünist muhalefetle
karşılaşan Abdünnasır, Arap komünistlerini “yabancı ajanlar olarak
nitelendirdi; bunlar, ne topraklarının ne de uluslarının özgürlüğüne
inanıyorlar, sadece dışarıdakilerin emirlerini yerine getiriyorlar”[32] diyerek
eleştirdi, şiddet yoluyla onları ezdi. Aynı şekilde, Baas Partisi’nin
kurucularından Mişel Eflak ise şunları söylüyordu:
“Komünist partiyi iki
nedenden dolayı yıkıcı buluyoruz. İlki, aldatıcı sosyalizmiyle Arap ulusuna
temel ihtiyaçlarının karşılanmasını vaat ederken, temel amacı Arap halkının
kaderini başka bir devlete, yani Rusya’ya bağlaması. İkincisi de milliyetçilik
karşıtı bir tutum sergilemesidir.”[33]
Cezayir’de
komünistler ezildi, zorla FLN’ye entegre edildi. Irak’ta parti, Kasım’ın
geçmişteki baskılarına rağmen, Irak Komünist Partisi, Şubat 1963’te Baas
liderliğinde gerçekleşen darbeye karşı hükümeti savunmak için destekçilerini
seferber etti. Ancak şiddetli çatışmaların ardından Kasım rejimi çöktü. Birinci
Sekreter Selam Adil gibi birçok önemli komünist öldürüldü, binlercesi de galip
gelen milliyetçiler tarafından hapse atıldı.[34]
Daha
da önemlisi, Arap komünistlerinin milliyetçilik karşıtı tutumu, kamuoyunda
önemli ölçüde sempati kaybetmelerine neden oldu. Lübnan Komünist Partisi’nin
Temmuz 1968 tarihli raporunda belirtildiği üzere, Arap milliyetçiliğine ve Arap
birliğine karşı komünist muhalefet ve özellikle de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin
eleştirilmesi sebebiyle, “partinin 1959’daki popülaritesi ve 1954-1959
döneminde kurmayı başardığı tüm ittifaklar, olgunlaşmamış solcu [yani
milliyetçilik karşıtı] çizgi nedeniyle tekrar yok edildi.”[35]
Değişen
Dünya Komünist Hareketi
Stalin’in
ölümünden sonra dünya komünist hareketinin niteliği en az üç önemli zeminde
değişti. Bunlardan ilki, Sovyet dış politikasının yeniden yapılandırılmasıyla
ilgiliydi. 1953’ten sonra, Sovyet dış politikası giderek yükselen Üçüncü Dünya
ile iyi ilişkiler geliştirmeye odaklandı. Geç Stalin döneminin “katı iki
kutupluluğu”, Sovyet diplomasisinin temeli olarak pragmatizmle ikame edildi.
Sovyetler Birliği artık, temel kurtarıcı özelliği Batı emperyalizmine karşı
çıkmakla tanımlı olan ılımlı ilerici rejimlerle aktif işbirliği yolunu izledi.
Bu politika değişikliğiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin teorik konumunda da
bir değişim yaşandı: ulusal kurtuluş hareketlerinin, ulusal demokrasinin ve
sosyalizme geçişin niteliği ve rolü yeniden değerlendirildi.[36]
Arap
dünyasında bu dönüşüm, Sovyet-Mısır ilişkilerinde en belirgin şekilde kendini
gösterdi. 1952’de Mısır devrimi, Sovyet analizlerinde “ABD ile bağlantılı
gerici bir subay grubu”nun işi olarak tanımlanmış, bu grubun iktidarı ele
geçirdikten sonra “işçi hareketinin vahşice bastırılması”na yol açtığı dile getirilmişti.[37]
Ancak 1955’e gelindiğinde, Bağdat Paktı’na karşı muhalefet ve Mısır’ın hem Arap
dünyasında hem de büyüyen bağlantısızlar hareketi içindeki önemi, Moskova’yı
Cumhurbaşkanı Abdünnasır ile yakın ve dostane ilişkiler kurmaya yöneltmişti. Bu
ilişkinin kapsamı, çok sayıda ticaret anlaşmasının imzalanmasında, kültürel
alışverişlerde ve Sovyetler’in önemli Çek-Mısır silah anlaşmasını onaylamasında
kendini gösterdi. Dahası, Sovyetler, sadece bir yıl önce Mısır hükümetini “kafası
kırık bir gerici, terörist, demokrasi düşmanı ve demagog” olarak nitelendirirken,
artık Mısır’ın ulusal kurtuluş hareketi ile Arapların emperyalizme karşı
mücadelesinde ilerici bir rol oynadığını kabul ediyordu.[38]
Bu
değişimlere ikinci bir gelişme eşlik etti: Arap komünist partileri ile
Sovyetler Birliği arasındaki ilişkide değişiklik yaşandı. Stalin’in ölümüyle
birlikte, Sovyetler Birliği’nin Arap komünist partileri üzerindeki etkisi
önemli ölçüde azaldı. Bununla birlikte, komünistlerin Sovyet dış politikasının
mekanizmaları olarak öneminin azalması da aynı derecede önemliydi. SBKP’nin Yirminci
Kongresi’ne kadar, Arap komünist partileri, sonuçta öncelikle sömürgeci veya
Sovyet karşıtı yeni-sömürgeci rejimlere karşı yöneltilen faaliyetleri için
genellikle Sovyet hükümetinin ve Komünist Partisi’nin desteğine
güvenebiliyorlardı. Ancak Yirminci Kongre’den sonra Moskova, Arap
komünistlerinin ihtiyaçlarına ve koşullarına genellikle çok az dikkat kesildi.
Bunun yerine, pragmatik değerlendirmelerin Sovyetler’in Arap rejimleriyle olan
ilişkilerinin samimiyetini belirlemesine izin verildi. Bu ilişkilerde Arap
komünist faaliyetleri, yardımcı olmaktan çok engelleyici olabiliyordu. Bu da
Arap komünist partilerini çoğu zaman zor bir duruma soktu: bir yandan Sovyetler
Birliği söz konusu hükümetle samimi ilişkiler kurarken, diğer yandan hükümet,
yereldeki komünist partiyi ezmek için aktif olarak çaba gösteriyordu. Sovyet
politikasında görülen yeni pragmatizm, Arap komünistlerinin taktiksel
değerlendirmelerle dikte edilen Sovyet politikasındaki ani değişiklikler için
gerekçe sağlamasını da zorlaştırdı; bu durum, çoğu zaman Arap komünistlerinin
yüzünün yere eğilmesine neden oldu.
Mısır
Komünist Partisi’nin kaderi, bu ikilemi gayet iyi yansıtır. Mısırlı
komünistler, onları iç siyasi bir tehdit, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne karşı muhalefet
ve Arap birliğine engel olarak gören Abdünnasır tarafından ezildiler. Ancak
1955’ten sonra Sovyetler Birliği, Mısır ile mükemmel ilişkiler kurdu. Bu
nedenle, Mısır komünistlerine yardım etmek için çok az çaba sarf etti. Hruşçov,
1959’daki Sovyetler Birliği Komünist Partisi Yirmi Birinci Kongresi’nden önce Nasır’ın
komünist faaliyetleri bastırmasını kınasa da, “ideolojik görüş farklılıklarının
Sovyetler Birliği ile Mısır arasında] dostane ilişkilerin geliştirilmesine ve
emperyalizme karşı ortak mücadeleye mani olmaması gerektiğini” vurguladı.[39] Hruşçov,
ayrıca Moskova’nın Sovyetler Birliği dışındaki komünist partiler üzerinde
herhangi bir sorumluluğu veya kontrolü olduğuna dair iddiayı da reddetti. Altı
yıl sonra, Mısır Komünist Partisi’nin kendini feshedip Nasır’ın Arap Sosyalist
Birliği’ne (ASU) katılmasına ses etmedi. Gerçekten de, bazı Sovyet analistleri,
o dönemde ASU’ya Mısır’ın devrimci “öncü gücü” rolünü atfediyorlardı ki bu
unvan ve görev esasında gerçek komünist partilere aitti.[40]
Stalin
sonrası komünist hareketin doğasındaki üçüncü bir değişiklik de kapsamlı bir
ideolojik çoğulculuğa yönelik eğilimin açığa çıkmasıydı. Komünist hareketin “yekpâre”
olduğu iddiası, her zaman bir efsaneden ibaretti. Zaten 1950’lerin sonlarında tanık
olunan Çin-Sovyet ayrışması bu efsanenin hiçbir somut zemininin olmadığını
ortaya koydu. Süreç içinde Arap komünistleri ve diğer ülkelerdeki komünistler, seçim
yapma imkânı sunan, geniş bir ideolojik yelpazeye ve destek alacakları daha
fazla seçeneğe sahip oldular.
1949’da
Çin devriminin elde ettiği başarı, o dönemde Arap komünist partileri üzerinde
pek bir etki yaratmadı, az gelişmiş ve tarım ağırlıklı ülkelerdeki devrim ve
sosyalist dönüşüm süreçleri hakkında edinilebilecek bilgilere rağmen, Arap
komünistleri, Çin deneyimine pek ilgi göstermediler. Tek istisna, 1949’da Marksizm-Leninizmin
Maoist versiyonunu benimseyen, daha sonra da bunu savunmaya devam eden Mısır
komünist hareketinin küçük bir fraksiyonuydu. Yirminci Parti Kongresi’nden
sonra, özellikle 1960’larda, Moskova ile Pekin arasındaki anlaşmazlık, daha
belirgin hale geldiğinde, Arap komünistlerinin büyük çoğunluğu Moskova’yı
destekledi. Bu durum, özellikle 1967’deki Arap-İsrail savaşından sonra,
Filistin ve Arap milliyetçiliği gibi konularda Çin’in geliştirdiği tutumun, Sovyetler’in
muğlâk olan tutumuna kıyasla Arapların genel kanaatine çok daha yakın olmasına
rağmen gerçekleşti. Elbette, bu genel dizgede kimi küçük istisnalara da
rastlanıyordu. Yukarıda bahsi edilen Mısırlı fraksiyon, Maoizmi savunmaya devam
ederken, Sosyalist Devrim Partisi (Hizbü’s-Sevrayi İştirakiyye) Ağustos
1964’te, Arap Komünist Partisi (Hizbü’ş-Şuyui Arabi) Şubat 1968’de
Lübnan ve Suriye komünist partileri içindeki Çin yanlısı unsurlarca kuruldu.
Ayrıca, 1964 sonlarında ve 1965 başlarında Sudan Komünist Partisi içinde bir
bölünme yaşandı ve bu bölünme, Çin yanlısı Hizbü’ş-Şuyui Sudani Sevrari’nin
(Devrimci Sudan Komünist Partisi’nin) kurulmasıyla sonuçlandı. Ayrıca, bazı
gözlemciler, köklü komünist partilerin öğrenciler ve işçiler arasında üye
kazanımında, Moskova yanlısı ortodoks görüşlerinden duyulan memnuniyetsizlik
nedeniyle önemli bir düşüş olduğunu söylüyorlardı.[41] Ancak Çin yanlısı
ayrılıkçı grupların hiçbiri önemli bir takipçi kitlesi örgütlemeyi başaramadı.
Mısır grubu 1956’da feshedilirken, Lübnan, Suriye ve Sudan’da partilerden
ayrılanların kurdukları örgütler, kuruluşlarından birkaç yıl sonra yok oldular.
SBKP’ye
yönelik desteğin yansıması olarak, Arap dünyasında faal olan komünist partiler,
Mayıs 1967’deki genel toplantılarında, “Dünya Komünist Hareketindeki Durum
Hakkında Karar”ın altına imza attılar. Sovyet yanlısı ve Mao karşıtı olan bu
kararda şu ifadelere yer veriliyordu:
“Mao grubu, yeni Arap
devletleri ile Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkeler arasındaki dostluk,
iş birliği ve dayanışma ilişkilerini zehirlemek, Arap ülkeleri arasındaki
ilişkileri baltalamak için hummalı girişimlerde bulunmaktadır. Arap ülkelerinin
komünist partileriyle mücadeleye odaklanmakta, saflarını bölme yönündeki
sonuçsuz girişimlerini sürdürmektedir. Arap dünyasında ve her bir Arap
ülkesinde devrimci ve ilerici güçler arasındaki iş birliğine yönelik çabaları
engellemeye çalışmakta, Ortadoğu’daki maceracı eğilimleri güçlendirmek için beyhude
girişimlerde bulunarak, emperyalistlerin ve İsrail’in ekmeklerine yağ
sürmektedir.”[42]
Aynı
açıklamada Arap komünistleri, bir yandan da “Marksizm-Leninizmin ilkelerine ve
dünya komünist hareketinin genel çizgisine” bağlılıklarını yeniden ortaya koydular,
“Mao Zedong grubunun bölücü ve yıkıcı faaliyetlerine karşı mücadeleye devam
edeceklerine” söz verdiler.
Çin-Sovyet
ayrılığı, aynı zamanda, ideolojik veya politik anlaşmazlıklar durumunda Arap
komünist partilerine Sovyetler Birliği üzerinde biraz daha fazla nüfuz elde
etme imkânı sundu. Oysa Arap komünistleri, Pekin’e yaklaşacaklarına dair ince
imalarla Moskova’ya baskı yapmaya çalışabilirlerdi. Çin Halk Cumhuriyeti ise
Sovyet çizgisinden potansiyel muhalifleri desteklemeye neredeyse her zaman
istekliydi. Bu yaklaşım, 1958-1961 yılları arasında Suriye Komünist Partisi’nden
Halid Bektaş tarafından benimsenmişti. Bektaş, Sovyetler Birliği’nin Birleşik
Arap Cumhuriyeti'ne verdiği destek karşısında duyduğu hoşnutsuzluğu belirtmek
için Çin’e yakınlaşma girişimlerinde bulunmuştu. Aynı şekilde, Irak’ta, cumhurbaşkanları
Abdül Selam ve Abdül Rahman Arif hükümetleriyle uzlaşmayı reddeden ve Sovyetler
Birliği’nin Irak rejimine verdiği desteği eleştiren radikal “Merkezî Liderlik”
fraksiyonu, partinin kontrolü için SBKP destekli “Merkezî Komite” grubuyla
mücadelesinde Çin’in desteğini kabul etmişti.
Arap
Komünist Partilerinin Dönüşümü
Arap
komünist partilerinin Stalin sonrası ideolojik dönüşüm süreci, birçok komünist
partide olduğu gibi, Şubat 1956’daki Sovyet Komünist Partisi Yirminci Kongresi
ile başladı. Bu kongrede Hruşçov’un Stalinizmi eleştirmesi, Arap
komünistlerinin ideolojik temellerinin çoğunu sarstı. O dönemde, bir dizi
Sovyet analisti, genel olarak ulusal kurtuluş sorunu, özellikle Ortadoğu ile
ilgili komünist teorik formüllerin temelden yeniden değerlendirilmesi
çağrısında bulundu.[43]
Bundan
sonra, Sovyetler Birliği’nin Üçüncü Dünya’nın kurtuluşu ile ilgili teorik konumunda
önemli değişiklikler yaşandı. SBKP’nin Yirmi Birinci (1959) ve Yirmi İkinci
(1961) Kongrelerinde, 1960’taki Moskova Komünist ve İşçi Partileri Konferansı’nda
görüşler önemli ölçüde değiştirildi. Cezayir, Irak, Ürdün, Lübnan, Fas, Suriye,
Sudan ve Tunus’tan gelen parti temsilcileri de dâhil olmak üzere en az 81
komünist partinin katıldığı 1960 tarihli konferansın teorik açıklamalarını şu
şekilde özetlemek mümkün:
1.
Sosyalist ve kapitalist devletler arasında barışçıl bir arada yaşama doktrini
ileri sürüldü ve iki sistem arasındaki mücadelenin çatışmacı değil, rekabetçi
yollarla sürdürülmesi gerektiği vurgulandı.
2.
Tarafsızlık ve ulusal kurtuluşa ve sosyalizme giden barışçıl yollar, Üçüncü
Dünya ülkeleri için meşru seçenekler olarak kabul edildi.
3.
Ulusal kurtuluş mücadelesinde “geniş bir ulusal cephe”nin ilerici rolüne vurgu
yapıldı. Bu türden bir ittifak, (ulusal burjuvazi de dâhil olmak üzere) tüm sınıflara
ait unsurları içerecekti: “ulusal bağımsızlık için ve emperyalizme karşı
savaşmaya hazır olan ulusun tüm unsurları” ibaresine yer verilmekteydi.
4.
Üçüncü Dünya’da “ulusal-demokratik devletlerin kurulması ve
sağlamlaştırılması”, yani Batı emperyalizmine karşıt bağımsız devletler
üzerinde duruldu. Bu tür devletler, “kapitalist olmayan sosyalizm yolunda”
kapitalist bir aşamadan geçmeden sosyalizme doğru ilerleyebilirlerdi.
Sonraki
birkaç yıl içinde, bu teorik formüller, çok sayıda Komünist Parti konferansı ve
seminerinde daha da detaylandırılıp geliştirildi. Bazı değişiklikler yapıldı:
örneğin, Birleşik Arap Cumhuriyeti ve Cezayir gibi komünist olmayan
hükümetlerin sosyalist programları benimsemesinin yol açtığı teorik ikilemle
başa çıkmak için “devrimci demokrasi”, sonrasında “sosyalist yönelim” gibi kavramlar
formüle edildi. Ancak özünde, Stalin’in ölümünden sonraki ilk on yılda ortaya
konan revize edilmiş doktrin, sonraki çeyrek yüzyıl boyunca Sovyetler’in Üçüncü
Dünya’ya yönelik politikasının ideolojik temeli haline geldi.
Bu
ideolojik revizyon, kısmen Sovyet etkisinden, ancak aynı zamanda Arap
dünyasındaki koşullarla daha uyumlu teorik formüllere yol açmasından dolayı,
Arap komünist partileri tarafından büyük ölçüde kabul edildi. Bu nedenle, Eylül
1964’te ilk genel konferanslarını düzenleyen muhtelif Arap komünist partileri,
açıklamalarında “kapitalist olmayan kalkınma yolu”nu tanıdılar, “Arap
dünyasındaki ilerici partiler, örgütler ve hareketler arasında deneyim
alışverişi ve en yakın işbirliği ilişkilerinin kurulması” ihtiyacını kabul
ettiler.[45] Aynı şekilde, Ekim 1966’da Kahire’de çıkan Talya dergisi ile
Çekoslovakya’da yayınlanan World Marxist Review’in himayesinde
düzenlenen “Afrika: Ulusal ve Toplumsal Devrim” konulu seminerde Arap komünist
temsilcileri, Afrika ulusal kurtuluş mücadelelerinde karşılaşılan sorunları 1960’teki
Moskova konferansında ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Yirminci, Yirmi
Birinci ve Yirmi İkinci Kongrelerinde ortaya konan teorik çerçeve içinde tartıştılar.[46]
1968’deki genel konferanslarında, Arap komünist partileri, komünist olmayan
Arap rejimleri için önemli övgülerde bulundular:
“[...] Mısır ve Suriye
gibi ülkeler, yeni bir kalkınma yoluna doğru ilerliyorlar. Bu yol, feodalizmin
ve kapitalizmin kalıntılarına büyük darbeler indirdiler. Büyük toplumsal ve
ekonomik dönüşümler gerçekleştirdiler ki bu (doğru öznel ve nesnel koşullar
altında) ilgili ülkelerin Marksist-Leninist ilkelere göre sosyalizme dönüşmelerinin
temeli olabilir.”[47]
Ancak
daha da önemlisi, Arap komünist hareketleri, Sovyetler’in kitabi anlayışına ait
unsurları reddederek veya kendi yeni unsurlarını ekleyerek bağımsız teorik
analizlere imza atmaya başladılar. Sovyetler’in Arap komünist partileri
üzerindeki (ve onlarla ilgili) hâkimiyetinin azalmasıyla, kendi ayakları
üzerinde durmak zorunda kaldılar. Bunun bir sonucu olarak, 1964’ten sonra Arap
komünistlerinin her yıl düzenledikleri genel konferansların örgütlenme
sürecinde, Arap partileri arasındaki işbirliği pratikleri daha da arttı. İkinci
bir sonuç ise Arap komünistlerinin teorik eleştiri yapma ve yeniliklere imza
atma konusunda artan istekliliğiydi. Arap komünist partileri, genel olarak
Moskova’nın konumuna bağlı kalmaya devam ettiğinden, bu tür yeniliklerin önemi
abartılmamalıdır. Bununla birlikte, Stalin döneminde Sovyetler’e kölece
bağlılık göz önüne alındığında, Stalin’in ölümü sonrası yaşanan değişim de epey
önemliydi.
Yerel
koşullara uygun bağımsız komünist eylemin avantajları, belki de en belirgin
şekilde Sudan’da görüldü. 1944’ten Sudan’ın bağımsızlığına kavuştuğu 1956
yılına kadar komünist hareket, Sudan Ulusal Kurtuluş Hareketi çatısı altında
faaliyet gösterdi ve ülkenin İngiliz sömürgeciliği idaresinden kurtuluşu için
mücadele etti. Sudan Komünist Partisi ise bağımsızlığın üzerinden bir ay
geçtikten sonra resmen kuruldu, bu anlamda kuruluş, Moskova’nın Abdünnasır’ın Mısır’ıyla
meşgul olduğu, Sovyetler’in yerel komünist partiler üzerindeki kontrolünün
azaldığı bir dönemde gerçekleşti. Neticede Sudan partisi, diğer Arap
partilerine çok zarar veren ikilemleri başarıyla çözebildi: Moskova’dan tam
bağımsız olma vasfını muhafaza eden parti, bir yandan Marksizm-Leninizm ve
komünist enternasyonalizmi İslam’la, diğer yandan da Arap milliyetçiliğiyle
sentezlemeyi bildi. Sonuç olarak, Sudan Komünist Partisi, 1960’ların sonlarına
doğru, yaklaşık 50.000-80.000 üye ve destekçisiyle Arap dünyasının en büyük ve
en iyi örgütlenmiş partisi haline geldi.[48] Partinin kurucusu ve 1971’deki
idamına kadar Genel Sekreteri olan Abdülhalik Mahcub, Arap milliyetçileri
tarafından büyük saygı görüyordu. Abdünnasır’ın yakın arkadaşıydı. Parti,
dürüstlüğü ve Arap ulusal kurtuluş mücadelesine bağlılığıyla tanınıyordu, zaten
bu sayede güçlendi.
Arap
komünistleri teori düzeyinde Sovyet çizgisinden bilhassa iki temel konuda ayrışıyordu:
komünist partinin rolü ve komünistlerin Arap milliyetçiliğiyle ilişkisi. Bu iki
konunun incelenmesi, 1950’ler ve 1960’larda Arap komünistlerinin Sovyet
desteğini kaybetmesinin, bununla birlikte gelen özgüvenlerinin, onları Arap
dünyasındaki statüleri ve potansiyelleriyle daha uyumlu teorik konumlar formüle
etmeye nasıl zorladığını göstermektedir.
Komünist
Partinin Rolü
Daha
önce de belirtildiği gibi, Stalin sonrası dönemde Sovyet teorisyenleri,
birleşik cephelere ve komünist olmayan hareketlerin ve hükümetlerin ilerici
rolüne daha fazla önem verdiler. Hatta zaman zaman komünist olmayan grupları
(Mısır’daki ASU, Cezayir’deki FLN) “öncü” partiler olarak adlandırdılar. Aynı
zamanda, Sovyet dış politikası, yabancı komünist partilerin ve komünist
ideolojinin kullanımına daha az değer vererek, bunun yerine, hükümetler arası
bağlantılara ve pragmatik hesaplamalara güvendi. Arap komünistleri, artık kayıtsız
şartsız sunulacak, kapsamlı bir Sovyet desteğine bel bağlayamazlardı. SSCB,
dost Arap rejimlerinin anti-komünist eylemlerine karşı gerçek bir tepki ortaya
koymadı. 1965’te Mısır Komünist Partisi’nin feshedilmesi karşısında sessiz
kaldı.
Bütün
bunlar, Arap komünist partileri için önemli bir tehdit oluşturdu. Tüm bu
gelişmeler, ilgili partilerin Arap dünyasındaki rollerini tanımlamaya ve Arap
komünist faaliyetinin devam eden gerekliliğini savunmaya zorladı. Böylece,
Aralık 1962’de World Marxist Review dergisinin desteğiyle düzenlenen
ulusal kurtuluşla ilgili uluslararası seminerde yaptığı konuşmada, Irak
Komünist Partisi'nden Aziz Hacı, mevcut dönemde teorik açıklamalarda
komünistlerin rolünün küçümsenmesinden duyduğu endişeyi şu şekilde dile
getiriyordu:
“Bana göre, kimi
Marksistlerin ulusal demokrasinin hali ve kapitalist olmayan kalkınma biçimi
hakkındaki çalışmalarında bazı yanlış değerlendirmeler mevcut. Bunlar, bazı
ulusal hükümetlerin ilerici rolünün abartılması olarak özetlenebilir. İlerici aydınların
önderliğindeki rejimlerin, kapitalist ilişkilerin var olduğu ancak baskın
olmadığı veya bu ilişkilerin yakın zamanda baskın hale geldiği ve sonuç olarak
ulusal burjuvazinin nispeten zayıf olduğu bağımsız ülkelerde, genel demokratik
dönüşümler gerçekleştirebileceğine dair görüşlere rastlanıyor. Ancak bana göre,
radikal demokratik reformlar, ne ulusal burjuvazinin (hatta sol kanadının) ne
de küçük burjuvazi içindeki ilerici aydınların tek başına önderliğinde
gerçekleştirilebilir. Bu dönüşümlerin gerçekleşebilmesi için, işçi sınıfı ve
Marksist-Leninist parti ülkenin politik gelişiminde aktif ve etkili bir rol
oynamalıdır. (vurgu bana ait -Tİ)”[49]
Aynı
şekilde, Halid Bektaş (Mısır Komünist Partisi’nin kendini feshetmesinin ve
Cezayir Komünist Partisi’nin FLN tarafından ezilmesinin ardından yazdığı
yazıda), ulusal kurtuluş mücadelesinde ilerici güçlerin birliğinin arzu edilir
olduğunu dile getirirken, “işi komünist partilerin rolünü inkâr edip onların
feshedilmelerini istemeye kadar vardırmayı caiz görmediğini” söylüyordu.[50]
Arap
komünist partilerinin Mayıs 1967’deki ortak konferansında yayınlanan bir
bildiride, “Komünistler, emperyalizme karşı mücadelede ve sosyalist kalkınma
aşamasına geçişin ön koşullarının oluşturulmasında vazgeçilmesi mümkün olmayan,
etkili bir güç olarak öne çıkmış, çıkmaya da devam edecektir” ifadesi güçlü bir
şekilde vurgulanıyordu. Bildiriye göre:
“Geçmişin acı deneyiminin
gösterdiği gibi, ilerici güçleri bölme, saflarına nifak sokma, komünist
partileri görmezden gelme veya onlara saldırma yönündeki her türden girişim, emperyalistlerin
ve gericilerin çıkarlarından başka bir şeye hizmet etmez. Bu girişimler, ulusal
kurtuluş hareketine ve ilerlemeye, yani tüm Arap halkının davasına zarar
verir.”[51]
1970’lere
gelindiğinde, komünist olmayan ilerici hareketlere ve rejimlere destek ile
devam eden komünist faaliyetler arasında bir denge kurulmuştu. Arap ulusal
kurtuluş mücadelesinde ilerici partilerin önemli rolü kabul edilmiş,
komünistlerin emperyalizme karşı mücadelede bu örgütlerle birleşik cepheler
oluşturma isteğine vurgu yapıldı. Ancak, bu tür bir işbirliğinin komünistlerin
özgürlüğü pahasına olmayacağına da vurgu yapıldı: Arap komünist partilerinin
“örgütsel, politik ve ideolojik bağımsızlığı” ile politik faaliyetlerde bulunma
hakları korunacaktı.[52]
Arap
Milliyetçiliği
Arap
komünist partilerinin 1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başlarında ele almak
zorunda kaldıkları ikinci bir konu da Arap milliyetçiliğiydi. Daha önce de
belirtildiği gibi, 1956’ya kadar milliyetçilik karşıtı bir duruş sergileydiler,
bu da Arap kitleleri nezdinde onların büyük bir bedel ödemesine neden oldu.
Kısmi değişim 1956’da, Sovyet teorisyenlerinin milliyetçiliğin anti-emperyalist
yönlerine biraz daha fazla önem vermeye başlaması ve Arap komünistlerinin Arap
birliği ideallerine sözde bağlılık göstermeye başlamasıyla gerçekleşti. Ancak
değişim çok sınırlıydı: Sovyetler’deki analistler, milliyetçiliği (bazı ilerici
özelliklere sahip olsa da) hâlâ burjuva ideolojisi olarak tasnif ederken, Arap
komünistleri, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasına karşı çıktılar ve Kasım’ın
başta olduğu Irak’ta milliyetçilik karşıtı bir politika izlediler.
Bununla
birlikte, birçok Arap komünisti, milliyetçilik karşıtı partilerin Arap
dünyasında pek bir geleceğinin olmadığını bizzat gördü. Sonuç olarak, Arap
milliyetçiliğine daha yatkın olan kadrolar, görüşlerini ortaya koyup parti
politikasını değiştirmeye çalıştıkça, çoğu partinin saflarında çatlaklar oluştu.
Zamanla, şiddetli iç çekişmeler ve sayısız ayrılıkçı grubun oluşmasından sonra,
partiler, birbiri ardına daha milliyetçi bir duruş sergilemeye başladılar: 1964’ten
sonra Irak Komünist Partisi, 1968’den sonra Lübnan Komünist Partisi ve 1969’dan
sonra Suriye Komünist Partisi bu yola girdi. Mayıs 1967’deki konferanslarında
Arap komünist partileri, birlik çağrısında bulundular; ancak bu, ayrım
gözetmeyen bir Arap birliği değil, emperyalizme karşı “Arap dünyasındaki
ilerici güçlerin birliği”ni ifade ediyordu.[53] 1968’de düzenledikleri ortak
konferansta Arap komünistleri, Arap ulusal kurtuluş hareketinin ve milliyetçi
rejimlerin başarılarını övseler de, Arap milliyetçiliğine açık bir destek sunmaktan
kaçındılar, Filistin’in İsrail’e karşı sürdürdüğü silahlı mücadeleyi
eleştirdiler, “Arapların birliği”nden ziyade “ilericilerin birliği”ne vurgu
yapmaya devam ettiler.[54] Ancak Eylül 1973’teki ortak konferanslarına
gelindiğinde, tüm Arap komünist partileri, Arapların birliğini, Filistin
direnişini ve diğer milliyetçi meseleleri ele alınması gereken önemli görevler
olarak kabul etti.[55] Arap milliyetçiliğini kabul eden, ona uyum sağlayan bu
yönelim, 1970 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü çerçevesinde kurulan komünist
gerilla örgütü Ensar’da (Yoldaşlar), Suriye ve Irak'taki komünist-Baas
ilişkilerinin iyileşmesinde ve 1969’dan sonra Lübnan Komünist Partisi ile
Lübnan’daki çeşitli Arap milliyetçi grupları arasında kurulan yakın bağlarda karşılık
buldu.
Bugünün
Arap Komünizmi
Bilhassa
Sovyet desteğine ve yardımına bel bağlamadıkları bir dönemde Arap
komünistlerinin yerel koşullara uyum sağlaması, onların Arap dünyasında daha
fazla varlık imkânı bulmasını sağladı. Bununla birlikte, Arap komünist
partileri son on yılda ne tek tek ne de kolektif düzeyde gün yüzü görmediler.
Çoğu Arap ülkesinde çok küçük olan partiler, hükümetlerin şiddetli baskısıyla
yüzleşiyorlar.
Suriye’de
Komünist Parti, 1972 yılından bu yana Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad
tarafından kurulan, hükümet yanlısı politik partilerin geniş tabanlı bir
ittifakı olan Ulusal İlerici Cephe’nin bir üyesi olarak, yarı-yasal bir statüye
sahip haliyle Suriye kabinesinde kendisine yer buluyor. Ancak faaliyetleri,
Cumhurbaşkanı Esad ve Baas Partisi tarafından sıkı bir şekilde kontrol ediliyor.
Rejimle özdeşleşmesi onun halk desteğinden mahrum kalmasına neden oluyor.
Suriye Komünist Partisi’nin birçok kadrosu, partiden ayrılıp farklı örgütler
kurdular ya da gidip başka politik örgütlere katıldılar. Nitekim, Aralık
1973’ten bu yana ülkede fiilen iki Suriye Komünist Partisi bulunuyor. Bunlardan
biri, Bektaş’ın liderliğinde hareket ediyor, Baas Partisi ile uzlaşmayı ve
Sovyet Birliği ile yakın ilişkileri savunuyor. Diğeri ise, parti Politbüro
üyelerinin muhalif çoğunluğunun liderliğinde. Hükümete şüpheyle yaklaşıyor,
daha bağımsız bir parti politikasını savunuyor.
Lübnan’da,
Lübnan Komünist Partisi ve partiden ayrılan muhtelif örgütler, dini
kutuplaşmanın yol açtığı zayıflama süreci ve mezhepçi milislerin ve partilerin
şansını artırması nedeniyle epey zarar gördü. Aynı şekilde, Filistin
diasporasında Ensar ortadan kayboldu, Filistin Komünist Partisi, Filistin Halk Kurtuluş
Cephesi ve diğer solcu Filistin gerilla örgütlerinin gölgesinde kalmaya devam
ediyor.
Sadece
İsrail’de ve muhtemelen Sudan’da, yerel Arap komünist partileri önemli ölçüde
halk desteğine sahip. İsrail’deki partinin az çok güçlü olmasının nedeni, İKP’den
ayrılan Arap komünistlerin kurduğu Raka’nın (Yeni Komünist Liste), Siyonist
devlette Filistinlilere açık olan birkaç yasal protesto yolundan biri haline
gelmesi. Sudan’da ise, Başkan Numeyri’nin yıllarca süren baskısına rağmen
örgütlenmesinin ve desteğinin bir kısmını korumayı bilen Sudan Komünist
Partisi, Nisan 1985’te Numeyri’nin devrilmesinin ardından önemli bir politik
güç haline geldi. Geçmişte partinin ülkeye dair konularda gösterdiği esneklikle
edindiği itibar, bu gücün elde edilmesinde önemli bir rol oynadı.
Arap
komünist partileirinin 1970’ler ve 1980’lerdeki politikası, 1950’ler ve 1960’larda
geliştirilen doktrinlerin bir devamı niteliğindedir. Bu politikanın tipik bir
örneği, Aralık 1980’de Basra Körfezi ve Arap Yarımadası Komünist ve İşçi
Partileri toplantısında yayınlanan bildiride bulunabilir.[56] Bu belgede Arap
komünist partileri, “genel ulusal-demokratik görevlerini” şu şekilde
tanımlamaktadır:
1. Bölge ülkelerinde ulusal bağımsızlığın sağlanması ve güçlendirilmesi.
2.
Bölge halkları için demokratik özgürlüklerin korunması.
3.
Dünya emperyalist pazarına bağımlı olmaksızın ulusal ekonominin geliştirilmesi;
sanayinin yaratılması, [...] çokuluslu emperyalist tekellerin ortadan
kaldırılması; bölgenin doğal kaynaklarının halklarının yararına kullanılması;
Ulusal ekonomik kalkınmanın gerekliliklerini karşılayan ulusal bir petrol
politikasının oluşturulması ve halkımızın baş düşmanı olan ABD’ye karşı kararlı
ekonomik önlemler alınması.
4.
Bağımsız, barışçıl bir dış politika izlenmesi, emperyalizmin planlarına
katılmama ve sosyalist ülkelerle işbirliği alanlarının genişletilmesi.
5.
Bölge ülkelerindeki ulusal kurtuluş hareketleriyle bağların güçlendirilmesi ve
dünyadaki devrimci güçlerle, özellikle SSCB önderliğindeki sosyalist toplulukla
birlik sağlanması.
6.
Emperyalizm ve gericiliğin dayattığı tüm anlayış ve fikirlere, sağ ve “sol”
oportünizme, ulusal şovenizme, anti-komünizme ve anti-Sovyetizme, Troçkizm ve
Maoizme karşı mücadele.
Bu
açıklamaya göre, bahsi edilen hedeflere ulaşmanın ve Arap ulusal kurtuluş
hareketini ilerletmenin temel yöntemi, birleşik cephelerin oluşturulmasıdır:
“Bölgedeki ulusal kurtuluş
mücadelesinin ilerlemesi, [...] her bir ülkedeki emperyalizm ve gericilik karşıtı
güçlerin birleşmesini, ayrıca bu ülkelerdeki demokratik partilerin, örgütlerin
ve güçlerin saflarının ulusal bir ittifak çerçevesinde birleşmesini gerektirir;
katılımcıların her birinin ideolojik ve örgütsel olarak bağımsız kalması,
başarısının temel koşuludur.” (Vurgu bana ait -Tİ)
Arap
komünistlerinin komünist faaliyete öncü rol bahşetmeyle ilgili kaygısı bildirinin
“ulusal ittifak” çerçevesinde komünist özerkliğe yaptığı vurguda karşılık
bulmaktadır.[57]
1980’lerde
Arap komünist partilerinin açıklamalarında görüldüğü kadarıyla bu partiler,
Arap milliyetçiliğine ait konu başlıklarına pek fazla eğilmemektedirler. Ancak
bu, milliyetçilik karşıtı bir konuma dönüş değil, şu iki gelişmenin sonucu
olarak yorumlanmalıdır.
1.
Arap milliyetçiliğinin siyasi gücü azalmaktadır. Bu, Arap dünyasının siyaseten
parçalanmasının, radikal Arap milliyetçiliğinin kısmen yerini emperyalizme ve
bölgedeki toplumsal statükoya karşı en büyük itirazı sergileyen İslamcı
köktenciliğin almasının bir sonucudur.
2.
Doğu-Batı arasındaki gerilimler artmıştır. Bu, Arap komünistlerinde görülen,
Sovyetler Birliği’ni destekleyen enternasyonalist konu başlıklarına Arap
milliyetçiliğine ait konu başlıklarından daha fazla vurgulama eğiliminin
sebebidir.
Bu
durumun da gösterdiği gibi, Arap komünist partileri halen daha Sovyetler
Birliği Komünist Partisi’ni “dünya komünist ve işçi sınıfı hareketinin baş gücü”
ve lideri olarak tanımaya devam etmektedir.[58] Sovyetler Birliği’ne yönelik övgü
dolu sözler, Arap-Sovyet ilişkilerinin güçlendirilmesine dönük çağrılar ve
Sovyetler Birliği’nin politik-ideolojik rakiplerinin eleştirilmesi, Arap
komünist partilerine ait açıklamaların rutin özellikleridir. Stalin’in
ölümünden bu yana Sovyetler’in Arap komünist partileri kontrol etmek için
kullandığı dizginler gevşemiş olsa da, daha fazla yeni görüş geliştirme ve
bağımsız hareket etme imkânları artsa da, Sovyet nüfuzu, halen daha çok önemli bir
seviyededir.
Sonuç
Açıkça
görülüyor ki komünizm, Arap dünyasında gelişmek yerine ancak hayatta kalabilmiştir.
İdeolojik katılık, taktiksel ve stratejik hatalar, milliyetçi sol ile rekabet
ve geçmişte Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin egemenliği, hepsi birden
olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Güney Yemen’de Marksist bir rejimin kurulmasına,
Ürdün (1956-1957), Suriye (1971-günümüz), Irak (1959-1960, 1972-1978) ve Sudan’da
(1969-1970) önde gelen komünistlerin hükümetlerde yer almasına rağmen, hiçbir
Arap komünist partisi programını uygulamaya koyacak kadar politik güç elde
edememiştir. Şunu belirtmek gerekir ki (sonrasında Yemen Sosyalist Partisi
ismini alacak olan) Güney Yemen Ulusal Kurtuluş Cephesi, 1969’da “bilimsel
sosyalizm”i benimsemiş olsa da, ne komünist bir partinin evrimleşmiş halidir ne
de komünist bir parti olduğunu iddia etmiştir. Bunun yerine, ideolojisinin kökleri
Arap Milliyetçi Hareketi’ne ve 1960’ların Arap yeni solculuğuna dayanmaktadır.
Arap komünizminin farklı akımlarının melezlenmiş hali olarak cephe, buradaki
analizin dışında tutulmuştur.[59]
Genel
manada, yakın gelecekte Arap komünizminin yükselme ihtimalinden söz edilemez.
Gerçekten de, toplumsal sömürüye ve yabancıların egemenliğine karşı radikal
İslamcı ideolojilerin yükselişi, Arap komünist partileri için hayra alamet değil,
çünkü bu ideolojiler, genellikle Arap komünistlerinin kendi potansiyel seçmen
kitlesini hedef alıyorlar. Bununla birlikte, Arap komünizminin Ortadoğu’nun toplumsal,
politik ve ekonomik gelişimine dolaylı katkısını küçümsememek gerekiyor. Politik
ve örgütsel bir strateji olarak Leninizm, ideolojik yelpazenin her tarafındaki politik
partilerce çoğu vakit önemli ölçüde etkili bir şekilde kullanılmıştır. Arap
komünistleri, Sovyetler Birliği’nin Batı emperyalizmine karşı bir müttefik
olarak potansiyel rolünü ortaya koymada önemli bir rol oynamış, böylece Arapların
tarafsızlığı ve bağlantısızlığının yolunu açmıştır. Arap sendika hareketi,
erken dönem komünist örgütçülerine çok şey borçludur. Birçok ülkede ilk ilerici
işçi yasaları komünistlerin liderliğindeki politik kampanyalar neticesinde
çıkmıştır.
Belki
de en önemlisi, Arap komünist hareketi Arap dünyasının politik söylemi üzerinde
temel bir etkiye sahip olmuştur. Nasırcılık, Baas Partisi, Arap Milliyetçi
Hareketi, Cezayir’deki FLN ve Filistin direnişi tarafından temsil edilen
komünist olmayan Arap solu, komünist hareketten etkilenmiş veya komünistlerin
gündeme getirdiği sorunlara kendi cevaplarını formüle etmek zorunda kalmıştır.
Aynı tespit, ideolojik yelpazenin başka yerlerindeki diğer örgütler için de geçerlidir.
Bu, Arap komünist hareketinin soldaki rakiplerinin güçlenip büyümelerine mani
olmak haricinde temel bir hedefi olmasa da, gene de o rakip örgüt ve partilerin
Arap dünyasındaki en önemli köklü mirasları olmaya devam etmektedir.
Tarık Y. İsmail
[Kaynak:
Law, Personalities, and Politics of the Middle East, James Piscatori ve
George S. Harris, Routledge, 2018.]
Dipnotlar:
1. Yazar, Rex Brynen’in araştırma sürecindeki desteğinden istifade etmiş, Calgary
Üniversitesi’nin verdiği araştırma bursundan yararlanmıştır. Bu makalede ele
alınan konu başlıklarına dair kapsamlı bir inceleme için benim Arab
Communist Parties [“Arap Komünist Partileri”] isimli çalışmama bakılabilir.
2.
I. V. Kluchnikov ve A. Sabanin (yh.), Mezhdunarodnaia Politika noveishego
vremeni v dogovoiakh, notakh i deklaratsiakh (Moskova, 1925–1928), Cilt. 2,
s. 94–96.
3.
Izvestiia [Moskova], 3 Temmuz 1920.
4.
Kommunisticheskii Internatsional [Petrograd], 20 Aralık 1920, s. 3147.
5.
Bols to Foreign Office, 1 Haziran 1920, FO 371/5114, s. 2.
6.
Walter Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East (New York:
Praeger, 1956), s. 81.
7.
Abd Allah Amin, Shuyu‘iyya ‘ala al-Safud (Beyrut, 1974), s. 81; ve ‘Abd
al-Jabbar al-Jubburi, al-Ahzab wa’l-Jam‘iyyat al-Siyasiyya fi’l-Qutr
al-‘Iraqi, 1908–1958. (Bağdat: Dar al-Hurriyya, 1977), s. 108–109.
8.
Qadri Qalaji, Tayrubat ‘Aiabi fi’l-Hizb al-Shuyu‘i (Beyrut: Dar al-Katib
al-‘Arabi, 1959), s. 23.
9.
Su‘ad Khayri, Min Tarikh al-Haraka al-Thawriyya fi’l-‘Iraq, 1920–1958 (Bağdat:
Matba’at al-Adib, 1973), Cilt. 1, s. 55.
10.
Yazarın 18 Şubat 1959’da Asım Flaya ile Bağdat’ta gerçekleştirdiği mülâkat.
11.
Sawt al-Sha’b [Beyrut], 9 Mayıs 1943.
12.
J. C. Hurewitz, The Struggle for Palestine (New York: Green-wood Press,
1968), s. 123, 189. Bugün Filistinli Arap işçilerinin sadece yaklaşık yüzde
20’si sendikalı.
13.
Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 151.
14.
Irak Komünist Partisi ve diğer hareketlere dair önemli incelemesinde Hanna
Batatu, kırkların sonunda IKP’nin üyelerinin yüzde 27,6’sının öğrenci, yüzde
9,7’nin meslek sahibi, yüzde 9,1’inin “beyaz yakalı” (bunların yüzde 5,2’sinin
memur); yüzde 6,7’sinin küçük burjuva, yüzde 2,6’sının köylü, yüzde 25,7’sinin
işçi ve yarı-proleter, yüzde 15,6’sının ise asker ve polis olduğunu söylüyor.
Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of
Iraq-, A Study of Iraq’s Old Landed and Commercial Classes and of its
Communists, Ba‘thists, and Free Officers (Princeton: Princeton University
Press, 1978), s. 1168–1171.
15.
Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 294.
16.
“For the Successful Struggle for Peace, National Independence and Democracy We
Must Resolutely Turn Towards the Workers and Peasants,” Arapçadan çeviri:
Harold W. Glidden, Middle East Journal, 7, Sayı. 2 (Bahar 1953), s.
206–221.
17.
V. I. Lenin, “The Position of the Bund in the Party”, Collected Works 7 (1903),
s. 92–103.
18.
Komintern Yürütme Komitesi, 20 Kasım 1930. Akt.: Alden H. Voth, Moscow
Abandons Israel for the Arabs: Ten Crucial Years in the Middle East (Lanham,
MD: University Press of America, 1980), s. 23–24.
19.
Sovyetler’in Siyonizme yönelik tavrındaki değişime dair bir tartışma için bkz.:
Walid Sharif, “Soviet Marxism and Zionism,” Journal of Palestine Studies, 6,
Sayı. 3 (Spring 1977), s. 77–97.
20.
Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 81.
21.
Bu tartışmanın detayları konusunda bkz.: Walter Laqueur, The Soviet Union in
the Middle East (New York: Praeger, 1959), s. 94.
22.
Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 99.
23.
Laqueur, The Soviet Union and the Middle East, s. 118, 126–127.
24.
J. B. Schectman, “The USSR, Zionism, and Israel,” Lionel Kochan (yh.), The
Jews in Soviet Russia since 1917 içinde, 2. Basım (Londra: Oxford
University Press, 1972), s. 114–115.
25.
Arnold Krammer, “Soviet Motives in the Partition of Palestine 1947–48,” Journal
of Palestine Studies, 2, Sayı. 2 (Kış 1973), s. 117–118.
26.
The Soviet Union and the Middle East, s. 146–147.
27.
Pravda [Moskova], 28 Ağustos 1948.
28.
Arnold Krammer, “Arms for Independence: When the Soviet Bloc Supported Israel,”
Walid Khalidi (yh.), From Haven to Conquest içinde (Beyrut: Institute
for Palestine Studies, 1971), s. 745–754.
29.
G. Batal, A. Rashal ve M. Harmel, “Vital Tasks of the Arab National-Liberation Movement,
“World Marxist Review, 11, Sayı. 9 (Eylül 1968), s. 53. Benzer bir
değerlendirmeye Ağustos 1968’de Arap komünist partilerinin düzenledikleri
konferans sonrası yayınlanan bildiride de rastlamak mümkün. Bkz.: al-Hayat [Beyrut],
21 Ağustos 1968.
30.
Ellilerde ve altmışlarda bu Arap “yeni sol”unun ortaya çıkışı konusunda bkz.:
Tareq Ismael, The Arab Left (Siraküza: Syracuse University Press, 1976).
31.
Batatu, The Old Social Classes and Revolutionary Movements of Iraq, s.
896–897.
32.
President ‘Abd al-Nasi’s speech in Damascus (11 Mart 1959), President Gamal
Abdel-Nasse’s Speeches and Press-Interviews içinde (Kahire: UAR Information
Department, n.d.), s. 123.
33.
Fi Sabil al-B‘th, 2. Basım (Beyrut: Dar al-Tali’a, 1963), s. 210.
34.
“In Memory of Hussein Ahmed Al-Radhawi (Salem Adil),” ve “The February Events
in Iraq,” World Marxist Review, 6, Sayı. 4 (Nisan 1963), s. 36–39.
35.
Communist Party of Lebanon, Khamsa wa ‘Ushrun ‘Uman min Nidhal al-Hizb
al-Shuyu‘i al-Lubnani (Beyrut: Matba ‘at al-Amal, 1968), s. 126.
36.
Walter Laqueur’un ifadesiyle SSCB’nin bu türden meselelere dair teorik konumu
Sovyet dış politikasındaki yeni yönelim öncesi değil sonrası değişti: The
Soviet Union and the Middle East, s. 156.
37.
Bol’shaya Sovetskaya Entsiklopediya, Cilt. 15, s. 460, Mizan
Newsletter, 2, Sayı. 11 (Aralık I960), s. 2.
38.
L. N. Vatolina, Imperialistacheskaya Borba sa Afriku i Osvo-boditelnoye
dvishenie narodov (Moskova, 1954), s. 97, aktaran:: Laqueur, Communism
and Nationalism in the Middle East, s. 262. Sovyetler’in Mısır’la ilgili
görüşlerindeki değişim konusunda bkz.: Mizan Newsletter, 2, Sayı. 11 (Aralık
1960), s. 2–5.
39.
Hruşçov’un SBKP’nin 21. Kongresi’nde yaptığı, Ortadoğu ile ilgili açıklamanın
çevirisi: Mizan Newsletter, 1, Sayı. 2 (Şubat 1959), Ek A.
40.
Örneğin bkz.: G. Mirsky, “United Arab Republic: New Stage,” New Times, 48
(1 Aralık 1965).
41.
Ibrahim Salama, “al-Shuyu‘iyyun al-’Arab,” Malaf al-Nahai [Beyrut], Sayı.
15, 21 Haziran 1968.
42.
Information Bulletin [Prag], 100 (1967).
43.
Wayne Vucinich, “Soviet Studies on the Middle East,” Ivo Lederer ve Wayne
Vucinich (yh.), The Soviet Union and the Middle East: The Post World War II
Era içinde (Stanford: Hoover Institution Press, 1974), s. 182.
44.
Pravda, 2 Aralık 1960. “Statement of Conference of Representatives of
Communist and Workers’ Parties,” A.g.e., 7 Aralık 1960.
45.
A.g.e., 11 Aralık 1964.
46.
Kahire seminerinin özeti için bkz.: World Marxist Review, 9, Sayı. 12;
10, Sayı. 3 (Aralık 1966-Mart 1967).
47.
“Pronouncements of the Communist and Workers’ Parties Concerning Conditions in
their Countries,” al-Nida’ [Beyrut], 4 Ağustos 1968.
48.
Financial Times [Londra], 26 Temmuz 1971; al-Nahar, 28 Temmuz
1971.
49.
“Exchange of Views: The Socialist World System and the National-Liberation
Movement,” World Marxist Review, 6, Sayı. 3 (Mart 1963), s. 66.
50.
World Marxist Review, 8, Sayı. 12 (Aralık 1965), s. 17.
51.
Information Bulletin, 100 (1967), s. 1052.
52.
“Important Statement by Arab Communist Parties,” al-Nida’, 5 Ekim 1973.
53.
“Statement on the Situation in the Arab Countries,” Information Bulletin, 100
(1967), s. 1052.
54.
“Pronouncements of Communist and Workers’ Parties in the Arab World Concerning
Conditions in their Countries,” Al-Nida’, 4 Ağustos 1968; al-Hayat, 21
Ağustos 1968.
55.
“Important Statement by the Arab Communist Parties,” al-Nida’, 5 Ekim
1973.
56.
“Statement by Communist and Workers’ Parties of the Persian Gulf and Arabian
Peninsula” [December 1980], Communist Affairs, 1, Sayı. 1 (1981), s.
69–82.
57.
Ulusal ittifak içinde her bir katılımcının politik, örgütsel ve ideolojik
bağımsızlığına dönük ihtiyacın detaylı bir açıklaması için bkz.: “Statement by
the Communist and Workers’ Parties of Arab Countries” [1981], Information
Bulletin, No. 16 (1981), s. 12–13.
58.
“Statement by the Communist and Workers’ Parties of the Persian Gulf and
Arabian Peninsula,” s. 78.
59. Yemen Sosyalist Partisi ve evrimi konusunda daha fazla bilgi için bkz.: T. Y. Ismael ve J. S. Ismael, The People’s Democratic Republic of Yemen: The Politics of Socialist Transformation (Londra: Frances Pinter, 1986).


0 Yorum:
Yorum Gönder