25 Ekim 2026

,

Arap Dünyasında Komünist Hareket



Arap dünyasındaki komünist partilerin deneyimleri ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, tek tek her bir partinin tarihi müşterek bir evrim sürecini paylaşır. Bu ortaklığın kilit unsuru, alabildiğine “Arap” olan komünist hareketi biçimlendiren iki güçlü ve çoğu zaman çelişkili güçtür: Sovyet egemenliğindeki dünya komünist hareketi ve Arap dünyasındaki kültürel, ekonomik ve politik koşullar.

Sudan Komünist Partisi hariç, Arap dünyasındaki tüm büyük komünist partiler, Komintern’in himayesi altında kurulmuştur. Hepsi de politik ve ideolojik liderlik ve maddi destek konusunda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) egemenliğindeki dünya komünist hareketinin eline bakmıştır. Sovyetler’in kitabi yaklaşımının benimsenmesiyle birlikte, Sovyetler’de Marksizm-Leninizm-Stalinizm üzerinden üretilen eserler eleştiri süzgecinden geçirilmeden kabul edilmiş, Arap dünyasındaki özel koşullar bağımsız bir şekilde analize tabi tutulamamıştır.

Gelgelelim, Stalin’in vefatı sonrası Sovyetler’in Arap komünist partilerine verdiği destek azalmaya, dizginler gevşemeye başlayınca, Arap komünizmi, yerel koşullara ve hassasiyetlere uyum sağlamak zorunda kalmıştır. Bu süreçte, uyum gösterme ve uyum sağlama pratikleri, hep birlikte, kendine has bir Arap komünizmini doğurmuştur.[1]

Arap Sosyalist Partilerinin Kuruluşu

Sosyalist fikirlerin hızlı sanayileşmenin ilk elden yol açtığı toplumsal baskılar karşısında üretilip hayata geçirildiği Avrupa’nın aksine, Arap dünyası, Marksizmle ilk kez on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Batı’da veya Batı hakkında yapılan çalışmalar neticesinde veya Ortadoğu’daki Avrupalı sosyalistlerle kurulan temaslar yoluyla, tümüyle teori düzeyinde karşılaştı. İlk Arap Marksistleri, Marx ve Engels’in eserleri karşısında büyülendiler. Ancak bu kişiler, kapitalizmin henüz başlangıç aşamasında bulunduğu; ulusal burjuvazinin (sermaye biriktiremeyecek kadar) zayıf olduğu, sadece Batı emperyalizminin çıkarları için komprador sınıf işlevi gördüğü; yarı-feodal üretim ilişkilerinin hâlâ geçerli olduğu Ortadoğu koşullarına Marksizmi uyarlamayı başaramadılar. Sınıf bilincine sahip bir proletaryanın neredeyse yok denecek kadar az olduğu, köylülükle çok sınırlı bağları bulunduğu bir ortamda, Marx ve Engels, Türk egemenliği altındaki Arap topraklarının kendine has sorunları hakkında çok az şey yazmışlardı. Gerçekten de, o dönemde “Arapların uyanışı” ve Ortadoğu’nun Türklerin (daha sonra Avrupa’nın) kontrolüne girmesine karşı sergilenen Arap milliyetçilerinin direnişinin artan önemine rağmen, ilk dönem Arap Marksistleri de Marx ve Engels’in milliyetçiliğin etkili ve ilerici bir toplumsal güç olarak değersiz gören görüşlerini benimsediler, bunları haleflerine aktardılar.

Bu anlamda, Marksist analizin temel nesnesi olan Avrupa kapitalizminin evrimi ile Arap toplumunun koşulları arasında muazzam bir uçurum vardı. İlk dönem Arap Marksistleri, kendi analizlerinde bu boşluğu kapatmak için çok az şey yaptılar. Bunun yerine, yabancı kapitalistlerin egemenliği karşısında duydukları tiksinti ve sosyalist bir topluma duydukları arzu, Marksizmi benimsemeleri için yeterli bir neden gibi görünüyordu. Sayıca kısıtlı aydın çevrelerinde sıkışıp kalmış, politik açıdan örgütlenme imkânı bulamamış ilk dönem Arap Marksizmi, bir öncü olma haricinde bir öneme sahip değildi.

Bu durum Bolşevik Devrimi ile birlikte değişti. Leninizmin politik ve örgütsel bir strateji olarak elde ettiği başarı, Arap Marksistlerinin ve diğerlerinin dikkatini çekti. Yeni Sovyet hükümetinin gücü, Avrupa emperyalizmine karşı mücadelede yeni bir müttefik bulunabileceği umudunu doğurdu. Ekim 1917 devriminden bir ay sonra, Halk Komiserleri Konseyi’nin “Rusya ve Doğu Müslümanlarına Çağrı” adlı bir bildiri yayınlayarak, Avrupa’nın ve Çarlık rejiminin Ortadoğu’yu taksim etme planlarını eleştirmesiyle birlikte bu umudun altının boş olmadığı görüldü.[2]

19 Ocak 1918’de Sovyet hükümeti, Müslüman İşleri Bakanlığı’nı kurdu. Kasım 1918’de Moskova’da toplanan bölgesel bir Müslüman kongresi neticesinde Müslüman Komünist Teşkilâtları Merkezi Bürosu oluşturuldu. Kasım 1919’da Müslüman komünistlerin bir toplantısında, tüm Müslüman dünyasında komünist partilerin kurulmasını öngören bir karar alındı. Bunun ardından Üçüncü Enternasyonal, Müslüman halkları Bakû’de düzenlenecek, Müslüman halkların yürütecekleri tartışmaya sahne teşkil edecek bir kurultaya katılmaya çağırdı.[3] Eylül 1920’de toplanan Bakû Kurultayı’na yalnızca üç Arap milliyetçisi katıldı, üstelik bunların hiçbiri komünist değildi. Bu konferansın neticesinde Komintern, yayınladığı Doğu Halkları Manifestosu’nda şunları söyledi:

“Doğu Halkları! İngiltere, Mezopotamya ve Arabistan’a ne yaptı? Alelacele bu Müslüman ülkeleri sömürge olarak ilân etti, yüzyıllardır bu topraklara sahip olan Arapları ülkelerinden sürdü, Dicle ve Fırat’ın en verimli vadilerine, halkın yaşamak için muhtaç olduğu geniş otlaklara, Musul ve Basra’daki zengin petrol yataklarına el koyarak, Arapları tüm hayatî araçlardan mahrum bıraktı ve onları açlığa zorlayarak, kendisi için çalışan kölelere ve işçilere dönüştürdü.

İngiltere, Filistin’e ne yaptı? Orada ilkin İngiliz-Yahudi kapitalistlerin çıkarları adına hareket ederek, Arapları topraklarından attı ve bu toprakları Yahudi yerleşimcilere verdi, sonra da Araplardaki hoşnutsuzluğu yatıştırmak adına, onları Yahudi yerleşimcilere karşı kışkırtarak toplumlar arası anlaşmazlıkların, düşmanlıkların ve nefretin ilk tohumlarını atmış oldu, bu sayede de ülkeyi yönetmek için her ikisine hükmederek onları zayıflattı.

İngiltere, Mısır’a ne yaptı? Orada tüm nüfus seksen yıl boyunca, köle emeği kullanarak devasa piramitler inşa eden Mısırlı firavunlarınkinden daha ağır ve yıkıcı olan İngiliz kapitalistlerinin ağır boyunduruğu altında inleyip durdu.”[4]

Mart 1919’da kurulmasının ardından Komintern, ilk olarak dikkatini Filistin’e yöneltti. Temsilcileri, orada (çoğu Rus olan) Yahudi göçmenler arasında bir komünist parti kurmaya çalıştı. Resmi İngiliz kaynaklarına göre, bir yıl içinde Filistin’de Bolşevik propagandası ve fikirleri ortaya çıkmaya başladı.[5] Eylül 1920’de Yahudi Sosyalist İşçi Partisi (Mifleget Poalim Sozialistim Ivrin veya MOPSI) adlı bir komünist grup, Poale Zion (Siyon İşçileri) hareketinin sol kanadıyla ilişkili Yahudi göçmenler tarafından kuruldu. Grup, Siyonizme karşı tutumu konusundaki anlaşmazlıklar ve İngiliz yetkililerinin baskısı altında, 1921’de dağılmış olsa da, kadroları, sonrasında kurulacak olan komünist partilerin doğuşunda önemli bir rol oynadılar.

MOPSI’nin ölümünden kısa süre sonra yeni bir komünist örgüt olan Filistin Komünist Partisi ortaya çıktı. 1922’ye gelindiğinde parti, ayrı bir kimlik ve anti-Siyonist bir duruş sergiledi. Filistin Komünist Partisi, 1924’te Komintern’e kabul edildi. O dönemde Komintern kendisine Arap üyelerinin sayısını artırma talimatı verdi.[6]

Mağrip’te, Tunus Komünist Partisi ile Cezayir Komünist Partisi, Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra Fransız Komünist Partisi’nin uzantıları olarak kuruldu. 1930’lara kadar bu şekilde devam etti. Sırasıyla 1934 ve 1936’da özerk bir yapı haline geldiler. Mısır’da, 1921’de kurulan Mısır Sosyalist Partisi, Mısır Komünist Partisi’ne dönüştü, 1923'te Komintern’e kabul edildi. Lübnan ve Suriye’de ise 1920’de kurulan Beyrut merkezli bir Marksist çalışma grubu (“Spartaküs Grubu”), daha sonra komünist partinin çekirdeğini oluşturdu. Suriye ve Lübnan Komünist Partisi 1925’te resmen kuruldu, 1928’de Komintern’e katıldı. Parti, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Suriye ve Lübnan’da ayrı kollara bölündü.

Irak Komünist Partisi’nin kökenleri konusunda daha az bilgiye sahibiz. Bazı tarihçiler[7], Komintern temsilcisi “Abbud”un 1929’da Yusuf Selman Yusuf ile yazışmaya başladığını, bu temas sayesinde Nasıriye’de Marksist bir çevrenin kurulduğunu iddia ediyorlar. Kısa süre sonra Yusuf Selman Yusuf ve diğer isimler, Marksist ilkeler üzerine kurulu, kısa ömürlü Cemiyyet’ül-Ahrarü’l-Ladiniyye’yi (Dinsiz Özgürler Derneği) kurdular. Grup, kendisine Beyrut’ta çıkan Şems isimli Marksist dergiyi gönderen Abbud’la ilişkisini hiç kopartmadı.

Bazı tarihçiler[8], (Yoldaş Petrof olarak da bilinen) Komintern ajanı Butrus Ali Nasır’ın 1929 yılında terzi kılığında Nasıriyye’ye geldiğini öne sürüyorlar. Yusuf Selman Yusuf’u Marksizme örgütleyen de onun Marksizm-Leninizm-Stalinizmi incelemek üzere Moskova’ya gitmesini sağlayan Nasır’dı. “Fehd” (Leopar) takma adını alan Yusuf, 1939’da Irak Komünist Partisi’nin başına geçmek üzere ülkesine döndü. Yoldaş Petrof ise görevini tamamladıktan sonra Moskova’ya gitti.

Bazı tarihçilerse Irak Marksistlerinin, sendikaların kurulmasından önce bile, ta 1920’lerde komünist bir örgüt kurmaya çalıştıklarını iddia ediyorlar. Bu kesim, Fehd’in 1929’da Nasıriyye’de Marksizmin safına geçtiğini de kabul ediyor.[9]

Dördüncü bir görüş ise Irak’ta bahsi edilen dönemde komünist örgütlenme konusunda atılan adımları göz ardı ediyor. Bunun yerine, 31 Mart 1934’te Irak komünistlerinin bir araya gelerek Asım Flaye önderliğinde Emperyalizm ve Sömürüyle Mücadele Komitesi (Lejnat Mukafahatü’l-İsti’mar ve’l-İstismar) kurma konusunda anlaştıkları toplantının önemi üzerinde duruyor.[10] 1935 yılının sonunda Komite, Irak Komünist Partisi (İKP) adını benimsemeye karar verdi, künyesinde orak-çekiç bulunan Kifatü’ş-Şab (Halkın Mücadelesi) adlı süreli yayınını çıkardı.

Komintern’in Dördüncü Kongresi (Moskova, 1924), sömürgeci güçlere karşı ilerici ulusal hareketi yönetebilecek, Arap dünyası da dâhil olmak üzere, Doğu’da politik bilince sahip kadroların oluşturulması yönünde adım atılmasını kararlaştırdı. Bu karar uyarınca, yirmilerde ve otuzlarda Filistin, Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır’a, Marksist-Leninist fikirleri yayacak, üye toplayacak ve en umut vadeden isimleri 1921’de Moskova’da kurulan Doğu Emekçileri Üniversitesi’nde eğitilmelerine aracılık edecek kadrolar gönderildi. Bu okuldan mezun olanlar arasında Irak Komünist Partisi üyesi (ve gayri resmi olarak ilk Genel Sekreteri) Asım Flaye; Irak Komünist Partisi’nin resmi kurucusu ve Genel Sekreteri Yusuf Selman Yusuf; Suriye Komünist Partisi Genel Sekreteri Halid Bektaş; ve Lübnan Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikola Şavi bulunuyordu.

Arap Komünizminin Konsolidasyonu

Otuzlara gelindiğinde, en önemli Arap ülkelerinin hepsinde komünist örgütler kurulmuştu. Ancak komünist hareketin karşı çıktığı türden toplumsal sömürü ve emperyalist egemenliğin yaygınlığına rağmen, üye kazanımı ve genişleme süreci yavaş ilerliyordu. Bu dönem boyunca hiçbir partinin üye sayısı birkaç yüzü bulmuyordu, hatta bazı ülkelerde parti üyesi sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu.

Bu zayıflığa bir dizi faktör katkıda bulundu. Sanayileşme düzeyi o kadar düşük kaldı ki, toplam nüfusun sadece küçük bir bölümünü teşkil eden proletarya düşük bir sınıf bilinciyle hareket ediyordu. İşçi hareketi, henüz örgütlenmeye yeni başlamıştı, siyasi alana girmeye çalıştığında ise manda hükümetlerinden sert bir muhalefetle karşılaşıyordu. Bu nedenle Arap komünizmi, Avrupa sosyalizminin teorik ve siyasi temelini oluşturan örgütlü proletarya tabanına erişimden yoksundu. Marksizm-Leninizmin ideolojik çekiciliği, kitleleri cezbetmek için çok dar ve çok karmaşıktı, bu durum, halkı kendisinden uzaklaştıran, dini inançlara yönelik doğrudan saldırılarla birlikte daha da kötüleşiyordu. Dahası, toplumdan dışlanmışlığı veya daha yüksek eğitim seviyeleri sebebiyle, birçok partide üyelerin önemli bir kısmı azınlıklara mensup kişilerden oluşuyordu: Filistin’de Yahudiler, Mısır’da Yahudiler ve Hristiyanlar, Suriye ve Lübnan’da Hristiyanlar, Irak’ta Yahudiler ve Kürtler. Birçok Avrupalı göçmen de Mısır ve Filistin partilerinde önemli bir rol oynadı. Bu durum, partilerin Müslüman Araplar nezdindeki çekiciliğini daha da azalttı. Son olarak, ister sömürgeci, ister manda yönetimi, ister Arap olsun, bölgedeki hükümetler, komünist etkinin yayılmasına karşı çıktı ve yeni ortaya çıkan partileri pratikte ezdi. Bu baskı, çoğu zaman komünizmin çekiciliğini artırsa da (yerel halk, genelde sömürgecilerin veya manda yöneticilerinin bu kadar sevmedikleri bir şeyin tamamen kötü olamayacağını varsayıyordu) partilerin bodur kalmasına, kaçak hayatı yaşamasına, yeraltına mahkûm olmasına yol açtı.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, özellikle Sovyetler Birliği’nin 1941’de müttefikler safında savaşa girmesiyle her şey değişti. Birçok alanda yetkililer, çoğu anti-faşist ittifaklar kurmaya veya müttefiklerin savaş çabalarını desteklemeye yönelik olan komünist faaliyetlere göz yummaya başladılar. Komünist partiler ise devrimci söylemlerini yumuşattılar. Örneğin Suriye’de Halid Bektaş, Mayıs 1943 seçim kampanyası sırasında son derece ılımlı bir sosyal program ortaya koydu:

“Bizim görüşümüze göre mesele, Lübnan veya Suriye’de sosyalist bir sistemin kurulması değildir. Hem Suriye hem de Lübnan’da az sayıdaki milletvekilimizle birlikte talep ettiğimiz ve mücadele ettiğimiz tek gaye, herkes tarafından gerekli kabul edilen bazı demokratik reformların yapılmasıdır. [...] Ulusal sermayenin ve sanayinin sosyalleştirilmesini talep etmedik, şimdi de talep etmiyoruz, hatta bunu düşünmüyoruz bile. Aksine, hem ulusal sermayenin hem de sanayinin ilerleme kaydetmesini istiyoruz. Sadece ulusal işçilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesini ve işverenler ile çalışanlar arasındaki iş ilişkilerini düzenleyecek demokratik iş mevzuatının çıkarılmasını istiyoruz. Toprak sahiplerine, mecliste topraklarının veya mülklerinin millileştirilmesini talep etmeyeceğimize söz veriyoruz. Aslında tek istediğimiz, sulama, tarımın mekanizasyonu ve gübre ithalatı talep ederek onlara yardım etmektir. Onlardan tek istediğimiz, köylüye acımaları ve köylüyü mevcut yoksulluk, cehalet ve hastalıkla tanımlı halden kurtarmaları. Büyük tüccarlara, ticaretlerinin büyüklüğü ne olursa olsun, ticaretlerine el koymayı talep etmeyeceğimize ve sadece spekülasyona son vermek istediğimize söz veriyoruz. Küçük tüccarları destekleyeceğiz, büyük vergi yüklerinin hafifletilmesini talep edeceğiz.”[11]

Arap komünist partileri, Sovyetler Birliği’nin savaş zamanındaki prestijinden, popülaritesinden ve Avrupa’daki savaşta oynadığı önemli askeri rolden istifade ettiler. Savaş, ayrıca Arap dünyasında sanayileşme düzeyinin hızla artmasını, bunun neticesinde, Arap sendikalarının büyümesini teşvik etti. Örneğin Filistin’de, Arap sendikalarının üye sayısı 5.000’den (1936) 20.000’e (1945) çıktı.[12] Burada ve Ortadoğu’nun diğer yerlerinde, komünist partiler, ortaya çıkan birçok sendikayla güçlü bağlar kurdu, hatta oluşumlarında önemli bir rol oynadı, bu ilişkiden fayda sağladı. Bu faktörler nedeniyle, 1941-1945 döneminde komünist hareket önemli ölçüde büyüdü. Arap komünist kaynaklarına göre, Suriye ve Lübnan Komünist Partisi’nin üye sayısı 1941’de 3.000’den 1946’da 23.000’e yükseldi.[13]

Savaştan sonra, devlet baskısının yeniden ortaya çıkması veya yoğunlaşmasıyla (Irak ve Mısır, 1946; Suriye ve Lübnan, 1948) ve ortaya çıkan Soğuk Savaş bağlamında, çeşitli Arap komünist partileri için koşullar bir kez daha kötüleşti. Bununla birlikte, İkinci Dünya Savaşı sırasında komünist hareketin artan görünürlüğü, komünist propagandanın yayılmasına ve sendika hareketiyle bağların kurulmasına yardımcı oldu. Dahası, komünist partiler, savaş zamanındaki yarı yasallık fırsatını örgütlerini merkezileştirmek için kullandılar. Bu nedenle, ayrıca diğer muhalif partilere kıyasla disiplinli olması (birçok parti tarafından kopyalanacak bir örgüt modeli üzerinden hareket etmesi) nedeniyle, komünist hareket, genel olarak hükümet baskısı karşısında daha dirençli kaldı, düzenli olarak gizli yayınlar üretebildi. Kırsal nüfusa nüfuz edemeseler de, komünist partiler, kent proletaryasının daha iyi örgütlenmiş ve gelişmiş kesimlerinden üye kazanmada mütevazı bir başarı elde ettiler, öğretmenler, memurlar, üniversite öğrencileri, hatta polis ve ordu çevrelerinde küçük ama etkili gruplar içinde sempatizan kazanma konusunda önemli bir başarıya ulaştılar.[14]

Bu dönem boyunca, Arap komünistlerinin milliyetçi ve diğer partilerle ilişkisi değişkenlik arz etti. 1920’lerdeki kuruluşlarından 1928’de Komintern’in düzenlediği altıncı kongreye dek bu komünistler, teoride, ortak bir cephe çerçevesinde burjuva milliyetçi ve demokratik partilerle kurulan taktiksel ittifakları tercih ettiler. Ancak pratikte, komünist hareketin küçük boyutu ve milliyetçi partilerin genel halk arasında çok daha fazla çekiciliğe sahip olması, bu yaklaşımın zemin bulamamasına neden oldu. Bu nedenle birçok Arap komünist partisi, Batı emperyalizmine karşı mücadelede potansiyel müttefiklere karşı düşmanca bir tutum benimsedi. Gene de Komintern çizgisine karşı oluşan bu huzursuzluk, yerel partilerin bir dereceye kadar özerk olduğunun deliliydi.

1920’lerin ortalarında Stalin’in iktidara gelişiyle birlikte Ortadoğu, Komintern faaliyetleri açısından biraz daha önemli bir alan haline geldi. Neticede Arap komünist partileri, yavaş yavaş, Sovyet dış ve iç politika çıkarlarına boyun eğmeye başladı. Bunun sonucunda Arap komünistleri, Komintern politikasına daha sıkı bir şekilde bağlandılar. Aslında, Stalin’in Arap komünist partilerini öncelikle Sovyet dış politikasının bir uzantısı ve yalnızca tesadüfen ülkelerinde sosyalist bir devrim gerçekleştirmeye çalışan yerli gruplar olarak gördüğüne hiç şüphe yok. Stalin, gerçek manada halktan destek gören ve başarılı olan devrimci örgütlere şüpheyle yaklaşıyordu, çünkü bu tür örgütlerin Sovyet yardımına daha az bağımlı olacağını, dolayısıyla, Sovyetler’in kontrolüne girmeyeceğini düşünüyordu. Bunun yerine, Stalin yabancı komünist partiler üzerinde katı bir disipline tabi olmalarını, Sovyetler’in bu partilerin dizginlerini sıkıca tutmalarını ısrarla talep etti.

Bu nedenle, 1928'de Çinli komünistlerin Kuomintang'ın elinde yaşadığı acı deneyim, Komintern’in Altıncı Kongresi’nin “ortak cephe” taktikleri konusundaki pozisyonunu değiştirmesine yol açtığında, Arap komünist partilerine de aynı şeyi yapmaları emredildi. Bundan böyle, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde emperyalizme karşı burjuva gruplarıyla kurulacak her türden işbirliği, son derece dikkatli bir şekilde yürütülecekti: “Burjuva milliyetçiliğine” karşı çıkılacak, komünist partiler, her daim özerkliklerini ve devrimci hedeflerini koruyacaklardı. Altıncı Kongre, ayrıca sömürgeler dünyasındaki komünist partileri, burjuva-demokratik bir gelişim aşamasına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmak ve doğrudan sosyalizmi kurmaya çalışmak için çalışmaya çağırdı.

Daha sonra, 1935’te, Komintern’in Yedinci Kongresi’nde, Avrupa savaşa yaklaşırken ve dikkatler Almanya ve İtalya’nın yükselişine odaklanırken, sömürge sorunu arka plana itildi. Bu kongrede Komintern, Birleşik Cephe’nin faydasını yeniden vurguladı. Avrupa komünist partilerine, faşizme ve Nazizme karşı sosyal demokrat güçlerle ittifaklar kurmaları talimatı verildi. Sömürge ve yarı-sömürgelerde ise komünist partiler, bir kez daha emperyalizme karşı mücadelede reformist burjuvaziyle ittifak kurmaya çağrıldılar. Bu çağrı, “anti-emperyalist bir cephe oluşturma çalışması, komünistlerin başlıca görevidir” sloganını vurgulayan yeni bir slogana uygun olarak yapıldı.[15] Arap komünist partileri, 1928’den beri kınadıkları birçok partiyle taktiksel ittifaklar kurarak bu yeni çizgiyi sadakatle izlediler. Irak’ta bu durum, 1936’da hükümeti deviren askeri darbeye komünistlerin verdiği destekte kendini gösterdi. 1941’de Sovyetler Birliği ile Almanya arasında savaşın patlak vermesi ve Batı ile savaş zamanı kurulan ittifak, Sovyetler Birliği’nin Komünist Enternasyonal’i feshetmesine ve Arap komünist partilerine verdiği desteği askıya almasına yol açtı. Bu partiler, genellikle kendi kaynaklarıyla baş başa bırakıldı, bu da onların yereldeki koşullara tavizler vermek zorunda bıraktı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, savaş ittifaklarının dağılması ve Soğuk Savaş’ın başlaması, Sovyetler’in Arap komünist partileri üzerindeki kontrolünün yeniden tesis edilmesine yol açtı. Stalin ve Andrey Jdanof, 1947’deki bir dizi konuşmasında katı iki kutupluluk doktrinini ortaya koydu. Arap komünist partilerine, savaş sırasında gelişen burjuva milliyetçi gruplarla Halk Cephesi adı verilen ittifakları sonlandırmaları, bağımsızlıklarını ve ortodoks komünist doktrinlere bağlılıklarını yeniden teyit etmeleri emredildi. Uluslararası alanda, ulusal ilerici hareket ile gerici ulusal burjuvazi arasında belirleyici kriter, her grubun Sovyetler Birliği ve Batı’ya karşı tutumu olacaktı. Sadece Sovyetler Birliği’ni dünya proletarya hareketinin lideri olarak gönülden kabul etmek, bir grubun Moskova’nın onayını almasını ve “İlerici Cephe” çerçevesinde komünistlerle işbirliği yapmasını sağlayabilirdi. Stalin’in gözünde tarafsızlık, emperyalizmi desteklemekle eşdeğerdi.

Arap dünyasındaki komünist partilerin en etkili lideri ve Suriye-Lübnan Komünist Partisi Genel Sekreteri Halid Bektaş, Ocak 1951’de Suriye-Lübnan Komünist Partisi Merkez Komitesi genel kuruluna sunduğu raporda, ortodoks Stalinist çizgiyi tamamen benimsedi:

“Çabalarımızın ve faaliyetlerimizin temel yönelimi, [Arap] milliyetçi burjuvazisini izole etmek ve halk üzerindeki etkisine son vermek olmalıdır. Çünkü bu burjuvazi, partilerinin isimleri ne kadar değişirse değişsin, etkisini halkı aldatmak ve devrimci mücadeleden uzaklaştırmak için kullanır; ayrıca emperyalizmle iş birliği yapmak için de çalışır.

Ayrıca, Suriye’deki Arap Sosyalist Partisi, İslami Sosyalist Cephe, Baas [Rönesans] Partisi ve Lübnan’daki Canbolatçı Sosyalist İlerici Partisi vb. gibi ‘sosyalist’ olduğunu iddia eden örgüt ve partileri de sürekli olarak ifşa etmeliyiz, zira bunlar, halkı baştan çıkaran propagandalarıyla savaşa, emperyalizme, feodalizme ve sömürüye karşı büyüyen demokratik ulusal hareket için bir tehlike oluşturmaktadırlar. Sosyalizme yönelik artan halk yönelimini sömürmeye çalışıyorlar. Bilhassa feodalizm yanlısı güçlerin ve büyük toprak sahiplerinin topraklarının köylülere dağıtılması ile ilgili sloganlarımızın etkisini kırıyorlar, yabancı şirketlerin satın alınmasını, bu şirketlerin emperyalizme hizmet eden gerici, feodalist hükümetin kontrolüne verilmesini istiyorlar. Buna ‘millileştirme’ diyorlar. Ayrıca, iki kamp arasında sözde ‘üçüncü bir güç’ kuraya çalışmak veya ‘tarafsızlık’ çağrısında bulunmak suretiyle, halkın Sovyetler Birliği önderliğindeki dünya barışı ve sosyalizm yanlısı kampa yönelik sempatisinin artmasına mani olmaya çalışıyorlar.”16

Sovyetler Birliği’nin Arap komünist partileri üzerindeki kontrolü, onların gelişimi açısından ciddi sonuçlar doğurdu. Arap komünistleri, Arap dünyasındaki nesnel koşulları çoğu zaman göz ardı eden ve Sovyet gerçekçiliğinin gerektirdiği şekilde zaman zaman değişimlere hatta tersine dönüşlere tabi olan Sovyet ideolojik çizgisini izlediler. Bu durum, Arap komünistlerinin burjuva demokratik ve milliyetçi hareketlere karşı tutumlarında açıkça görülüyordu. Pozisyonun sürekli değiştirilmesi, onların gerçekten etkili bir anti-emperyalist cephe kurmalarını engelledi, birçok milliyetçi güçle ilişkilerine kalıcı olarak zarar verdi. Dahası, sürekli değişen siyasi çizgi karşısında ideolojik saflığı ve siyasi sadakati korumak için partiler, sapkın görüşleri bastırmak zorunda kaldılar. Bu, hem muhalif grupların oluşumunu teşvik ederek komünist hareketi parçaladı hem de özünde Stalinleşme sürecinin güçlü bir şekilde işlemesini sağladı.

Filistin ve Arap Komünist Partileri

Arap komünistlerinin hem devrimci strateji hem de Arap dünyasındaki gelişmeler konusunda Sovyetler’in aldığı konumlara sıkı sıkıya bağlı kalması neticesinde ortaya çıkan sorunlar, Filistin sorunu bağlamında daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Filistinli Araplar için, iki büyük savaş arası dönemde Filistin’e Yahudi göçmenlerin akını, bunun yanında, Siyonist hareketin ve İngiliz hükümetinin bölgeyi bir Yahudi ulusal yurdu haline getirme amacı, kendi kaderlerini tayin etme ve ulusal varlıklarını sürdürme haklarına temel bir tehdit teşkil etti. Bu sorun, Filistin’in Arap bilincinde uzun zamandır özel bir yere sahip olması nedeniyle, geniş manada Arap dünyasında da önemli bir yer tutuyordu. Filistin, Arap dünyasının kavşak noktası, Arap maşrıkı ile Arap mağribi arasında bir kara köprüsüydü, kısmen hem Müslüman hem de Hristiyan Araplar için kutsal bir yer olan Kudüs nedeniyle yüzyıllar boyunca Arap tarihinde önemli bir yer edinmişti. Son olarak, Filistin’deki olaylar, Avrupa sömürgeciliğinin adaletsizliklerini özetliyor gibiydi. Filistin halkının davası, bir bütün olarak Arap halkının mücadelesinin sembolü haline geldi.

Çoğunlukla Sovyet teorisyenleri ve siyasi liderleri de Siyonizme karşı düşmanca bir tutum sergilemişlerdi. Örneğin Lenin, Siyonizmi “tamamen yanlış ve özünde gerici” olarak görüp eleştirdi.[17] Daha sonra Komintern Yürütme Kurulu, Siyonizmi “sömürücü büyük gücün emperyalist baskıcı çabalarına ortaklık eden İbrani burjuvazisinin temsilcisi” olarak tanımladı, ayrıca, Balfour Deklarasyonu ve Filistin Mandası aracılığıyla “İngiliz emperyalizminin bir silahına dönüştürüldüğünü” belirtti.[18] Ancak Stalin’in iktidara gelişi sonrası konuyla ilgili teorik konumlarda Arapların hassasiyetlerine çok az önem verildi, Sovyet dış ve iç politikasının çıkarlarına giderek daha fazla tabi kılındı. Komintern ve SBKP bu konuda direktifler yayınladı; Arap dünyasında faal olan komünist partilerden, bu direktifler kendi ülkelerine yönelik ne tür sonuçlar doğuracağına bakılmaksızın, onlara uymaları beklendi.[19]

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Sovyetler Birliği, Filistin sorunuyla temelde Filistin Komünist Partisi üzerinden bağ kuruyordu. FKP, 1920’lerde siyaseten pek ilerleme kaydedememişti: Partinin “Yahudi” niteliği Arap üye alımına mani olurken, anti-Siyonizmi Yahudiler arasında karşılık bulmuyordu. Bu ikilem, partinin (İbranice ve Yidiş dillerinde) çıkarttığı yayınlarda Arap-Yahudi dayanışmasını, Arapça çıkarttığı yayınlarda ise militan anti-Siyonizmi vurgulayan ifadelerde açıkça görülüyordu.[20]

Bu dönemde, Filistin Komünist Partisi (diğer Arap komünist partileri gibi) Moskova’nın direktiflerini sadakatle izledi. Buna göre, 1929 yılının başlarında parti, ulusal burjuvazilerle işbirliğine karşı uyarılar içeren Komintern’in Altıncı Kongre’de aldığı kararların uygulanmasına başladı. Geleneksel, milliyetçi Filistin Arap liderliğine karşı bir kampanya başlatılarak, Yahudi ve Arap proletaryalarının ortak sınıf mücadelesi vurgulandı. Birkaç ay sonra, Kudüs ayaklanmaları ve Arap-Yahudi çatışmaları patlak verdi, bu da Filistin Komünist Partisi’ni kargaşaya sürükledi. Çatışmalar, Moskova’nın Ortadoğu uzmanları arasında sert bir tartışmaya yol açtı.[21]

Eylül 1929’a gelindiğinde, Komintern FKP için yeni bir eylem planı belirlemişti. Bundan böyle parti, Filistin’deki devrimci faaliyetlerde öncü bir rol üstlenecekti. Parti, ayrıca Arap üye sayısını artırmak ve FKP’nin yeni konumunu kabul etmeyi reddedenleri saflarından temizlemekle görevlendirilmişti. 1934 yılına gelindiğinde FKP Politbürosu’nda Arap üyeler çoğunluktaydı. Buna rağmen parti, genel olarak Filistinli Araplardan kitlesel destek alma çabalarında başarısız oldu. 1930’ların ortalarına gelindiğinde, Filistin partisinin Arap kadrolarının çoğu, Siyonizme ve İngilizlere karşı mücadele amacıyla Filistin’de faal olan, Arapların birliği ideolojisini sahiplenen İstiklâl Partisi’ne yönelmişti.

1936-1939’daki Filistin ayaklanması patlak verdiğinde, Sovyetler Birliği ve Filistin Komünist Partisi FKP büyük ölçüde ayaklanmayı destekledi, bu da partinin birçok Yahudi üyesini kaybetmesine neden oldu. Ancak 1938’in sonuna doğru, Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı mücadelesi ve birçok Filistinli milliyetçi liderin Alman yanlısı oluşu, ayaklanmanın lideri Hacı Emin Hüseyni’yi faşist ajan olarak eleştirilmesine yol açtı. Ardından FKP, ayaklanmaya “faşistlerin sızdığına” dair kimi endişelerini dile getirdi.[22] Müftü, Ağustos 1939’dan (Sovyet-Alman Paktı’ndan) sonra Sovyet açıklamalarında bir miktar aklandı ama Haziran 1941’de Almanların Sovyetler’i işgal etmesi sonrası bir kez daha eleştirildi.[23]

Bu zamana kadar Filistin’deki kutuplaşma, FKP’nin kararsızlığı ve parti içindeki bölünmeler, partinin sonunu getirdi. Ayrı Yahudi ve Arap örgütleri ortaya çıktı. Her halükarda, Sovyetler Birliği’nin Filistin politikasının yoğunluğu ve odağı savaş döneminde ve sonrasında değişti. 1941’den sonra, Sovyetler’in savaşa yönemlik çabaları için Yahudi desteğini güvence altına almak isteyen Moskova, Siyonizm eleştirisini fiilen askıya aldı. Hatta bu dönemde Sovyet sözcülerinin bazı açıklamaları ve eylemleri Filistin’deki Siyonist özlemleri destekler gibi görünüyordu.[24] Bununla birlikte, Sovyet anti-Siyonizminin bu şekilde askıya alınması, ideolojik olmaktan ziyade taktiksel görünüyordu, savaşın sona ermesiyle birlikte Sovyetler yeniden Siyonist özlemleri eleştirmeye başladı.

Ancak 1947’de İngiltere, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler’e havale ettiğinde, Sovyetler Birliği, Siyonistlerin Yahudi devleti talebine destek oldu, neticede BM’nin Taksim Planı’na oy verdi. Bu, Sovyetler’in Siyonizme yönelik sempatisinin bir sonucu değildi. Bilâkis, muhtelif politik değerlendirmelerin sonucuydu.

1. Muhafazakâr Batı yanlısı Arap hükümetlerinin tamamı, uluslararası ilişkiler alanında Sovyet karşıtı, iç politikalarında ise komünizm karşıtıydı. Bu hükümetler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist partileri ve örgütleri şiddet kullanarak ezdiler.

2. Siyonistler, İngiliz karşıtıydı ve sıklıkla solcuydular. Muhtemelen Sovyetler Birliği, İngilizlerin Ortadoğu’da zemin kaybetmesini, Filistin’de ilerici bir Yahudi devletinin kurulmasını dört gözle bekliyordu.

3. Üçüncüsü, Sovyetler Birliği, Filistin meselesi üzerinden İngiltere ve ABD arasındaki mesafeyi daha da açmayı amaçlıyordu.[25]

Walter Laqueur, bu listeye bir başka madde daha ekler: Sovyet liderleri, Filistin meselesiyle pek ilgilenmiyorlardı, bu sebeple, taksim yanlısı politika bir biçimde kabul gördü.[26]

Sebebi ne olursa olsun, Moskova, Yahudi devletinin kuruluşuna destek verdi. 14 Mayıs 1948’de Siyonistlerin İsrail’in kuruluşunu tek başlarına ilan etmelerinden iki gün sonra Sovyetler İsrail’i fiilen tanıdı. Ardından Araplar silahlandı ve Filistin’i savunmak için savaş ilân etti. Bunun üzerine Moskova, “hukuk zemininde kurulmuş olan İsrail devletine yönelik savaş”ı eleştirdi.[27] 1948 savaşı sırasında Çek silahlarının İsrail’e teslim edilmesine gerekli onayı Moskova verdi.[28]

1947-1948’de Sovyetler Filistin konusundaki konumunu yüz seksen derece değiştirdi. Doğalında bu hamlesiyle Arap komünist partilerini kargaşaya sürükledi. Filistin’de öncesinde taksime karşı çıkan FKP, mücadeleden çekildi. Birçok üyesi, Filistinlileri desteklemek amacıyla anti-Siyonist örgütler kurmak için önemli çaba harcayan diğer partilere gitti. Her partide derin yarıklar ortaya çıktı. Partilerin hayal kırıklığına uğramış olan liderleri ile öfkeli üyeleri, Sovyetler’in yeni konumunun ardında hizalandırılmaya çalışıldı. Birçok kadro istifa etti veya ayrılıp farklı örgütler kurdu.

Nihayetinde tüm Arap komünist partileri, Sovyet planına bir dereceye kadar resmi destek sundu. Ancak bu desteğin bedeli ağır oldu. Komünist harekete yönelik kamuoyu sempatisinin büyük bir kısmı yitip gitti veya diğer radikal hareketlere yönlendirildi. Hükümet baskısı yoğunlaştı. Komünistler, kendileriyle milliyetçi sol arasındaki mesafeyi daha da genişletti. Arap komünistlerinin İsrail Devleti’nin kuruluşunu tanıması, kamuoyunun görüşüne rağmen, bundan sonraki yirmi yıl boyunca devam etti. Nitekim, 1960’larda Filistin direnişi, Filistin'in kurtuluşu için mücadeleyi üstlenmek üzere ortaya çıktığında, Arap komünistleri bunu “düşünceden yoksun bir eğilim” olarak kınadı.[29] Arap komünist partileri, ancak 1960’ların sonlarına doğru Sovyetler’in büyük güçlerin düşünceleriyle belirlenmiş olan, belirlenmeye devam eden, Filistin’e dair konumuna verdikleri önceki eleştirel olmayan desteği eleştirmeye başladılar. Ancak artık çok geçti: aldıkları konum çoktan kendilerine zarar vermişti.

Stalin Sonrası Arap Komünist Partileri

Stalin’in 1953’te ölmesiyle birlikte Arap komünist partileri için bir dönem kapandı. Takip eden yıllarda Arap dünyasındaki komünist hareketler yavaş yavaş ve hafif hafif değiştiler, Sovyetler’in sıkı kontrolünün gölgesinden çıktılar ve esasen 1980’lere kadar devam eden revize edilmiş bir ideolojik yönelim benimsediler. Bu dönüşümü, Stalin sonrası dönemde yaşanan en az iki önemli gelişmeye bağlamak mümkün: Arap dünyasındaki milliyetçi itiraz ve dünya komünist hareketinin değişen niteliği.

Milliyetçi İtiraz

Stalin’in ölümü, sömürgecilikten kurtulma sürecinin yoğunlaşması, bununla birlikte ortaya çıkan Üçüncü Dünya’da solcu, milliyetçi hareketlerin ve hükümetlerin büyümesiyle aynı zamana denk geldi. Ortadoğu’da bu süreç, Mısır’da (1952), Suriye’de (1954-1956) ve Irak’ta (1958) Batı odaklı rejimlerin devrilmesi, Cezayir’de (1954) sömürge işgaline karşı silahlı mücadelenin başlatılmasıyla kendini gösterdi. Böylece bölgenin toplumsal, politik ve stratejik karakteri temel bir dönüşüme uğradı.

Sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı verilen bu mücadelenin ön saflarında, özellikle Nasırizm, Arap Baas Sosyalist Partisi, Arap Milliyetçi Hareketi ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) gibi geniş anlamda sosyalist Arap milliyetçi partileri ve güçleri yer alıyordu.[30] Sosyalizm anlayışlarıyla bu örgütler, Arap komünistlerinin politik programlarını ve potansiyel halk tabanını ele geçirme tehdidinde bulunuyorlardı. Oysa sosyalizm anlayışları, birçok yönden komünist partilere ve onların gündeme getirdiği sosyo-ekonomik sorunlara bir cevap niteliğindeydi. Milliyetçilikleri ve Arapların birliği ideolojisine olan bağlılıklarıyla bu örgütler, milliyetçilik karşıtı Arap komünistleriyle tam bir tezat oluşturuyor, Arap halkının genel görüşüyle daha uyumlu bir çizgide duruyorlardı.

Arap milliyetçiliğini burjuva ideolojisi olarak reddetmeleri ve milliyetçi siyaseti komünist harekete bir tehdit olarak algılamaları nedeniyle, Arap komünist partileri kendilerini milliyetçi akıma karşı konumlandırdılar. Suriye’de Halid Bektaş ve partisi, 1958’de Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasına karşı çıktı ve dağılmayı kabul etmektense sürgüne gitti. Irak’ta ise, Irak’ın 1958 devriminden sonra BAC ile birliği savunan Arap milliyetçi muhaliflerine karşı bir denge unsuru olarak Cumhurbaşkanı Kasım tarafından kullanılmasına gönüllü olarak izin verdi. Kasım, (yaklaşık 20.000 üye ve komünistlerin egemen olduğu kadın, gençlik veya sendika örgütlerinde on binlerce üyeye sahip) partinin gücünden endişe duyup bu gücü sınırlamaya çalışana kadar, 1959-1960 yıllarına dek Kasım ile işbirliğine devam etti. 1940’larda ve 1950’lerin başlarında Cezayir’de, hatta 1954’teki isyanın arifesine kadar, Cezayir Komünist Partisi, geniş halk kitlelerinin Fransız emperyalizminin belirlediği hâkim anlayışa, yani bağlı olduğu Fransız Komünist Partisi’nin politikasına kademeli olarak entegre edilmesini savundu. Silahlı devrimin patlak vermesi Cezayir komünistlerini hazırlıksız yakaladı. Yıllar boyunca ilk başta belirledikleri tezlere bağlı kaldılar, böylelikle, halktaki Arap milliyetçiliğinden beslenen duygularla bağlarını giderek kaybettiler. Parti, başlangıçta FLN ve ulusal kurtuluş hareketiyle birlikte hareket etmemesinin önemli bir hata olduğunu çok sonra, 1962’de Cezayir’in bağımsız olması ardından kabul etti.

Arap komünist partilerinin milliyetçilik karşıtı tutumu ve Filistin’in bölünmesine yönelik sürekli destekleri, Arap milliyetçilerinin düşmanlığını kazanmalarına neden oldu. Suriye ve Irak’ta Arap birliğine karşı komünist muhalefetle karşılaşan Abdünnasır, Arap komünistlerini “yabancı ajanlar olarak nitelendirdi; bunlar, ne topraklarının ne de uluslarının özgürlüğüne inanıyorlar, sadece dışarıdakilerin emirlerini yerine getiriyorlar”[32] diyerek eleştirdi, şiddet yoluyla onları ezdi. Aynı şekilde, Baas Partisi’nin kurucularından Mişel Eflak ise şunları söylüyordu:

“Komünist partiyi iki nedenden dolayı yıkıcı buluyoruz. İlki, aldatıcı sosyalizmiyle Arap ulusuna temel ihtiyaçlarının karşılanmasını vaat ederken, temel amacı Arap halkının kaderini başka bir devlete, yani Rusya’ya bağlaması. İkincisi de milliyetçilik karşıtı bir tutum sergilemesidir.”[33]

Cezayir’de komünistler ezildi, zorla FLN’ye entegre edildi. Irak’ta parti, Kasım’ın geçmişteki baskılarına rağmen, Irak Komünist Partisi, Şubat 1963’te Baas liderliğinde gerçekleşen darbeye karşı hükümeti savunmak için destekçilerini seferber etti. Ancak şiddetli çatışmaların ardından Kasım rejimi çöktü. Birinci Sekreter Selam Adil gibi birçok önemli komünist öldürüldü, binlercesi de galip gelen milliyetçiler tarafından hapse atıldı.[34]

Daha da önemlisi, Arap komünistlerinin milliyetçilik karşıtı tutumu, kamuoyunda önemli ölçüde sempati kaybetmelerine neden oldu. Lübnan Komünist Partisi’nin Temmuz 1968 tarihli raporunda belirtildiği üzere, Arap milliyetçiliğine ve Arap birliğine karşı komünist muhalefet ve özellikle de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin eleştirilmesi sebebiyle, “partinin 1959’daki popülaritesi ve 1954-1959 döneminde kurmayı başardığı tüm ittifaklar, olgunlaşmamış solcu [yani milliyetçilik karşıtı] çizgi nedeniyle tekrar yok edildi.”[35]

Değişen Dünya Komünist Hareketi

Stalin’in ölümünden sonra dünya komünist hareketinin niteliği en az üç önemli zeminde değişti. Bunlardan ilki, Sovyet dış politikasının yeniden yapılandırılmasıyla ilgiliydi. 1953’ten sonra, Sovyet dış politikası giderek yükselen Üçüncü Dünya ile iyi ilişkiler geliştirmeye odaklandı. Geç Stalin döneminin “katı iki kutupluluğu”, Sovyet diplomasisinin temeli olarak pragmatizmle ikame edildi. Sovyetler Birliği artık, temel kurtarıcı özelliği Batı emperyalizmine karşı çıkmakla tanımlı olan ılımlı ilerici rejimlerle aktif işbirliği yolunu izledi. Bu politika değişikliğiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin teorik konumunda da bir değişim yaşandı: ulusal kurtuluş hareketlerinin, ulusal demokrasinin ve sosyalizme geçişin niteliği ve rolü yeniden değerlendirildi.[36]

Arap dünyasında bu dönüşüm, Sovyet-Mısır ilişkilerinde en belirgin şekilde kendini gösterdi. 1952’de Mısır devrimi, Sovyet analizlerinde “ABD ile bağlantılı gerici bir subay grubu”nun işi olarak tanımlanmış, bu grubun iktidarı ele geçirdikten sonra “işçi hareketinin vahşice bastırılması”na yol açtığı dile getirilmişti.[37] Ancak 1955’e gelindiğinde, Bağdat Paktı’na karşı muhalefet ve Mısır’ın hem Arap dünyasında hem de büyüyen bağlantısızlar hareketi içindeki önemi, Moskova’yı Cumhurbaşkanı Abdünnasır ile yakın ve dostane ilişkiler kurmaya yöneltmişti. Bu ilişkinin kapsamı, çok sayıda ticaret anlaşmasının imzalanmasında, kültürel alışverişlerde ve Sovyetler’in önemli Çek-Mısır silah anlaşmasını onaylamasında kendini gösterdi. Dahası, Sovyetler, sadece bir yıl önce Mısır hükümetini “kafası kırık bir gerici, terörist, demokrasi düşmanı ve demagog” olarak nitelendirirken, artık Mısır’ın ulusal kurtuluş hareketi ile Arapların emperyalizme karşı mücadelesinde ilerici bir rol oynadığını kabul ediyordu.[38]

Bu değişimlere ikinci bir gelişme eşlik etti: Arap komünist partileri ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkide değişiklik yaşandı. Stalin’in ölümüyle birlikte, Sovyetler Birliği’nin Arap komünist partileri üzerindeki etkisi önemli ölçüde azaldı. Bununla birlikte, komünistlerin Sovyet dış politikasının mekanizmaları olarak öneminin azalması da aynı derecede önemliydi. SBKP’nin Yirminci Kongresi’ne kadar, Arap komünist partileri, sonuçta öncelikle sömürgeci veya Sovyet karşıtı yeni-sömürgeci rejimlere karşı yöneltilen faaliyetleri için genellikle Sovyet hükümetinin ve Komünist Partisi’nin desteğine güvenebiliyorlardı. Ancak Yirminci Kongre’den sonra Moskova, Arap komünistlerinin ihtiyaçlarına ve koşullarına genellikle çok az dikkat kesildi. Bunun yerine, pragmatik değerlendirmelerin Sovyetler’in Arap rejimleriyle olan ilişkilerinin samimiyetini belirlemesine izin verildi. Bu ilişkilerde Arap komünist faaliyetleri, yardımcı olmaktan çok engelleyici olabiliyordu. Bu da Arap komünist partilerini çoğu zaman zor bir duruma soktu: bir yandan Sovyetler Birliği söz konusu hükümetle samimi ilişkiler kurarken, diğer yandan hükümet, yereldeki komünist partiyi ezmek için aktif olarak çaba gösteriyordu. Sovyet politikasında görülen yeni pragmatizm, Arap komünistlerinin taktiksel değerlendirmelerle dikte edilen Sovyet politikasındaki ani değişiklikler için gerekçe sağlamasını da zorlaştırdı; bu durum, çoğu zaman Arap komünistlerinin yüzünün yere eğilmesine neden oldu.

Mısır Komünist Partisi’nin kaderi, bu ikilemi gayet iyi yansıtır. Mısırlı komünistler, onları iç siyasi bir tehdit, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne karşı muhalefet ve Arap birliğine engel olarak gören Abdünnasır tarafından ezildiler. Ancak 1955’ten sonra Sovyetler Birliği, Mısır ile mükemmel ilişkiler kurdu. Bu nedenle, Mısır komünistlerine yardım etmek için çok az çaba sarf etti. Hruşçov, 1959’daki Sovyetler Birliği Komünist Partisi Yirmi Birinci Kongresi’nden önce Nasır’ın komünist faaliyetleri bastırmasını kınasa da, “ideolojik görüş farklılıklarının Sovyetler Birliği ile Mısır arasında] dostane ilişkilerin geliştirilmesine ve emperyalizme karşı ortak mücadeleye mani olmaması gerektiğini” vurguladı.[39] Hruşçov, ayrıca Moskova’nın Sovyetler Birliği dışındaki komünist partiler üzerinde herhangi bir sorumluluğu veya kontrolü olduğuna dair iddiayı da reddetti. Altı yıl sonra, Mısır Komünist Partisi’nin kendini feshedip Nasır’ın Arap Sosyalist Birliği’ne (ASU) katılmasına ses etmedi. Gerçekten de, bazı Sovyet analistleri, o dönemde ASU’ya Mısır’ın devrimci “öncü gücü” rolünü atfediyorlardı ki bu unvan ve görev esasında gerçek komünist partilere aitti.[40]

Stalin sonrası komünist hareketin doğasındaki üçüncü bir değişiklik de kapsamlı bir ideolojik çoğulculuğa yönelik eğilimin açığa çıkmasıydı. Komünist hareketin “yekpâre” olduğu iddiası, her zaman bir efsaneden ibaretti. Zaten 1950’lerin sonlarında tanık olunan Çin-Sovyet ayrışması bu efsanenin hiçbir somut zemininin olmadığını ortaya koydu. Süreç içinde Arap komünistleri ve diğer ülkelerdeki komünistler, seçim yapma imkânı sunan, geniş bir ideolojik yelpazeye ve destek alacakları daha fazla seçeneğe sahip oldular.

1949’da Çin devriminin elde ettiği başarı, o dönemde Arap komünist partileri üzerinde pek bir etki yaratmadı, az gelişmiş ve tarım ağırlıklı ülkelerdeki devrim ve sosyalist dönüşüm süreçleri hakkında edinilebilecek bilgilere rağmen, Arap komünistleri, Çin deneyimine pek ilgi göstermediler. Tek istisna, 1949’da Marksizm-Leninizmin Maoist versiyonunu benimseyen, daha sonra da bunu savunmaya devam eden Mısır komünist hareketinin küçük bir fraksiyonuydu. Yirminci Parti Kongresi’nden sonra, özellikle 1960’larda, Moskova ile Pekin arasındaki anlaşmazlık, daha belirgin hale geldiğinde, Arap komünistlerinin büyük çoğunluğu Moskova’yı destekledi. Bu durum, özellikle 1967’deki Arap-İsrail savaşından sonra, Filistin ve Arap milliyetçiliği gibi konularda Çin’in geliştirdiği tutumun, Sovyetler’in muğlâk olan tutumuna kıyasla Arapların genel kanaatine çok daha yakın olmasına rağmen gerçekleşti. Elbette, bu genel dizgede kimi küçük istisnalara da rastlanıyordu. Yukarıda bahsi edilen Mısırlı fraksiyon, Maoizmi savunmaya devam ederken, Sosyalist Devrim Partisi (Hizbü’s-Sevrayi İştirakiyye) Ağustos 1964’te, Arap Komünist Partisi (Hizbü’ş-Şuyui Arabi) Şubat 1968’de Lübnan ve Suriye komünist partileri içindeki Çin yanlısı unsurlarca kuruldu. Ayrıca, 1964 sonlarında ve 1965 başlarında Sudan Komünist Partisi içinde bir bölünme yaşandı ve bu bölünme, Çin yanlısı Hizbü’ş-Şuyui Sudani Sevrari’nin (Devrimci Sudan Komünist Partisi’nin) kurulmasıyla sonuçlandı. Ayrıca, bazı gözlemciler, köklü komünist partilerin öğrenciler ve işçiler arasında üye kazanımında, Moskova yanlısı ortodoks görüşlerinden duyulan memnuniyetsizlik nedeniyle önemli bir düşüş olduğunu söylüyorlardı.[41] Ancak Çin yanlısı ayrılıkçı grupların hiçbiri önemli bir takipçi kitlesi örgütlemeyi başaramadı. Mısır grubu 1956’da feshedilirken, Lübnan, Suriye ve Sudan’da partilerden ayrılanların kurdukları örgütler, kuruluşlarından birkaç yıl sonra yok oldular.

SBKP’ye yönelik desteğin yansıması olarak, Arap dünyasında faal olan komünist partiler, Mayıs 1967’deki genel toplantılarında, “Dünya Komünist Hareketindeki Durum Hakkında Karar”ın altına imza attılar. Sovyet yanlısı ve Mao karşıtı olan bu kararda şu ifadelere yer veriliyordu:

“Mao grubu, yeni Arap devletleri ile Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkeler arasındaki dostluk, iş birliği ve dayanışma ilişkilerini zehirlemek, Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri baltalamak için hummalı girişimlerde bulunmaktadır. Arap ülkelerinin komünist partileriyle mücadeleye odaklanmakta, saflarını bölme yönündeki sonuçsuz girişimlerini sürdürmektedir. Arap dünyasında ve her bir Arap ülkesinde devrimci ve ilerici güçler arasındaki iş birliğine yönelik çabaları engellemeye çalışmakta, Ortadoğu’daki maceracı eğilimleri güçlendirmek için beyhude girişimlerde bulunarak, emperyalistlerin ve İsrail’in ekmeklerine yağ sürmektedir.”[42]

Aynı açıklamada Arap komünistleri, bir yandan da “Marksizm-Leninizmin ilkelerine ve dünya komünist hareketinin genel çizgisine” bağlılıklarını yeniden ortaya koydular, “Mao Zedong grubunun bölücü ve yıkıcı faaliyetlerine karşı mücadeleye devam edeceklerine” söz verdiler.

Çin-Sovyet ayrılığı, aynı zamanda, ideolojik veya politik anlaşmazlıklar durumunda Arap komünist partilerine Sovyetler Birliği üzerinde biraz daha fazla nüfuz elde etme imkânı sundu. Oysa Arap komünistleri, Pekin’e yaklaşacaklarına dair ince imalarla Moskova’ya baskı yapmaya çalışabilirlerdi. Çin Halk Cumhuriyeti ise Sovyet çizgisinden potansiyel muhalifleri desteklemeye neredeyse her zaman istekliydi. Bu yaklaşım, 1958-1961 yılları arasında Suriye Komünist Partisi’nden Halid Bektaş tarafından benimsenmişti. Bektaş, Sovyetler Birliği’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne verdiği destek karşısında duyduğu hoşnutsuzluğu belirtmek için Çin’e yakınlaşma girişimlerinde bulunmuştu. Aynı şekilde, Irak’ta, cumhurbaşkanları Abdül Selam ve Abdül Rahman Arif hükümetleriyle uzlaşmayı reddeden ve Sovyetler Birliği’nin Irak rejimine verdiği desteği eleştiren radikal “Merkezî Liderlik” fraksiyonu, partinin kontrolü için SBKP destekli “Merkezî Komite” grubuyla mücadelesinde Çin’in desteğini kabul etmişti.

Arap Komünist Partilerinin Dönüşümü

Arap komünist partilerinin Stalin sonrası ideolojik dönüşüm süreci, birçok komünist partide olduğu gibi, Şubat 1956’daki Sovyet Komünist Partisi Yirminci Kongresi ile başladı. Bu kongrede Hruşçov’un Stalinizmi eleştirmesi, Arap komünistlerinin ideolojik temellerinin çoğunu sarstı. O dönemde, bir dizi Sovyet analisti, genel olarak ulusal kurtuluş sorunu, özellikle Ortadoğu ile ilgili komünist teorik formüllerin temelden yeniden değerlendirilmesi çağrısında bulundu.[43]

Bundan sonra, Sovyetler Birliği’nin Üçüncü Dünya’nın kurtuluşu ile ilgili teorik konumunda önemli değişiklikler yaşandı. SBKP’nin Yirmi Birinci (1959) ve Yirmi İkinci (1961) Kongrelerinde, 1960’taki Moskova Komünist ve İşçi Partileri Konferansı’nda görüşler önemli ölçüde değiştirildi. Cezayir, Irak, Ürdün, Lübnan, Fas, Suriye, Sudan ve Tunus’tan gelen parti temsilcileri de dâhil olmak üzere en az 81 komünist partinin katıldığı 1960 tarihli konferansın teorik açıklamalarını şu şekilde özetlemek mümkün:

1. Sosyalist ve kapitalist devletler arasında barışçıl bir arada yaşama doktrini ileri sürüldü ve iki sistem arasındaki mücadelenin çatışmacı değil, rekabetçi yollarla sürdürülmesi gerektiği vurgulandı.

2. Tarafsızlık ve ulusal kurtuluşa ve sosyalizme giden barışçıl yollar, Üçüncü Dünya ülkeleri için meşru seçenekler olarak kabul edildi.

3. Ulusal kurtuluş mücadelesinde “geniş bir ulusal cephe”nin ilerici rolüne vurgu yapıldı. Bu türden bir ittifak, (ulusal burjuvazi de dâhil olmak üzere) tüm sınıflara ait unsurları içerecekti: “ulusal bağımsızlık için ve emperyalizme karşı savaşmaya hazır olan ulusun tüm unsurları” ibaresine yer verilmekteydi.

4. Üçüncü Dünya’da “ulusal-demokratik devletlerin kurulması ve sağlamlaştırılması”, yani Batı emperyalizmine karşıt bağımsız devletler üzerinde duruldu. Bu tür devletler, “kapitalist olmayan sosyalizm yolunda” kapitalist bir aşamadan geçmeden sosyalizme doğru ilerleyebilirlerdi.

Sonraki birkaç yıl içinde, bu teorik formüller, çok sayıda Komünist Parti konferansı ve seminerinde daha da detaylandırılıp geliştirildi. Bazı değişiklikler yapıldı: örneğin, Birleşik Arap Cumhuriyeti ve Cezayir gibi komünist olmayan hükümetlerin sosyalist programları benimsemesinin yol açtığı teorik ikilemle başa çıkmak için “devrimci demokrasi”, sonrasında “sosyalist yönelim” gibi kavramlar formüle edildi. Ancak özünde, Stalin’in ölümünden sonraki ilk on yılda ortaya konan revize edilmiş doktrin, sonraki çeyrek yüzyıl boyunca Sovyetler’in Üçüncü Dünya’ya yönelik politikasının ideolojik temeli haline geldi.

Bu ideolojik revizyon, kısmen Sovyet etkisinden, ancak aynı zamanda Arap dünyasındaki koşullarla daha uyumlu teorik formüllere yol açmasından dolayı, Arap komünist partileri tarafından büyük ölçüde kabul edildi. Bu nedenle, Eylül 1964’te ilk genel konferanslarını düzenleyen muhtelif Arap komünist partileri, açıklamalarında “kapitalist olmayan kalkınma yolu”nu tanıdılar, “Arap dünyasındaki ilerici partiler, örgütler ve hareketler arasında deneyim alışverişi ve en yakın işbirliği ilişkilerinin kurulması” ihtiyacını kabul ettiler.[45] Aynı şekilde, Ekim 1966’da Kahire’de çıkan Talya dergisi ile Çekoslovakya’da yayınlanan World Marxist Review’in himayesinde düzenlenen “Afrika: Ulusal ve Toplumsal Devrim” konulu seminerde Arap komünist temsilcileri, Afrika ulusal kurtuluş mücadelelerinde karşılaşılan sorunları 1960’teki Moskova konferansında ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Yirminci, Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Kongrelerinde ortaya konan teorik çerçeve içinde tartıştılar.[46] 1968’deki genel konferanslarında, Arap komünist partileri, komünist olmayan Arap rejimleri için önemli övgülerde bulundular:

“[...] Mısır ve Suriye gibi ülkeler, yeni bir kalkınma yoluna doğru ilerliyorlar. Bu yol, feodalizmin ve kapitalizmin kalıntılarına büyük darbeler indirdiler. Büyük toplumsal ve ekonomik dönüşümler gerçekleştirdiler ki bu (doğru öznel ve nesnel koşullar altında) ilgili ülkelerin Marksist-Leninist ilkelere göre sosyalizme dönüşmelerinin temeli olabilir.”[47]

Ancak daha da önemlisi, Arap komünist hareketleri, Sovyetler’in kitabi anlayışına ait unsurları reddederek veya kendi yeni unsurlarını ekleyerek bağımsız teorik analizlere imza atmaya başladılar. Sovyetler’in Arap komünist partileri üzerindeki (ve onlarla ilgili) hâkimiyetinin azalmasıyla, kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kaldılar. Bunun bir sonucu olarak, 1964’ten sonra Arap komünistlerinin her yıl düzenledikleri genel konferansların örgütlenme sürecinde, Arap partileri arasındaki işbirliği pratikleri daha da arttı. İkinci bir sonuç ise Arap komünistlerinin teorik eleştiri yapma ve yeniliklere imza atma konusunda artan istekliliğiydi. Arap komünist partileri, genel olarak Moskova’nın konumuna bağlı kalmaya devam ettiğinden, bu tür yeniliklerin önemi abartılmamalıdır. Bununla birlikte, Stalin döneminde Sovyetler’e kölece bağlılık göz önüne alındığında, Stalin’in ölümü sonrası yaşanan değişim de epey önemliydi.

Yerel koşullara uygun bağımsız komünist eylemin avantajları, belki de en belirgin şekilde Sudan’da görüldü. 1944’ten Sudan’ın bağımsızlığına kavuştuğu 1956 yılına kadar komünist hareket, Sudan Ulusal Kurtuluş Hareketi çatısı altında faaliyet gösterdi ve ülkenin İngiliz sömürgeciliği idaresinden kurtuluşu için mücadele etti. Sudan Komünist Partisi ise bağımsızlığın üzerinden bir ay geçtikten sonra resmen kuruldu, bu anlamda kuruluş, Moskova’nın Abdünnasır’ın Mısır’ıyla meşgul olduğu, Sovyetler’in yerel komünist partiler üzerindeki kontrolünün azaldığı bir dönemde gerçekleşti. Neticede Sudan partisi, diğer Arap partilerine çok zarar veren ikilemleri başarıyla çözebildi: Moskova’dan tam bağımsız olma vasfını muhafaza eden parti, bir yandan Marksizm-Leninizm ve komünist enternasyonalizmi İslam’la, diğer yandan da Arap milliyetçiliğiyle sentezlemeyi bildi. Sonuç olarak, Sudan Komünist Partisi, 1960’ların sonlarına doğru, yaklaşık 50.000-80.000 üye ve destekçisiyle Arap dünyasının en büyük ve en iyi örgütlenmiş partisi haline geldi.[48] Partinin kurucusu ve 1971’deki idamına kadar Genel Sekreteri olan Abdülhalik Mahcub, Arap milliyetçileri tarafından büyük saygı görüyordu. Abdünnasır’ın yakın arkadaşıydı. Parti, dürüstlüğü ve Arap ulusal kurtuluş mücadelesine bağlılığıyla tanınıyordu, zaten bu sayede güçlendi.

Arap komünistleri teori düzeyinde Sovyet çizgisinden bilhassa iki temel konuda ayrışıyordu: komünist partinin rolü ve komünistlerin Arap milliyetçiliğiyle ilişkisi. Bu iki konunun incelenmesi, 1950’ler ve 1960’larda Arap komünistlerinin Sovyet desteğini kaybetmesinin, bununla birlikte gelen özgüvenlerinin, onları Arap dünyasındaki statüleri ve potansiyelleriyle daha uyumlu teorik konumlar formüle etmeye nasıl zorladığını göstermektedir.

Komünist Partinin Rolü

Daha önce de belirtildiği gibi, Stalin sonrası dönemde Sovyet teorisyenleri, birleşik cephelere ve komünist olmayan hareketlerin ve hükümetlerin ilerici rolüne daha fazla önem verdiler. Hatta zaman zaman komünist olmayan grupları (Mısır’daki ASU, Cezayir’deki FLN) “öncü” partiler olarak adlandırdılar. Aynı zamanda, Sovyet dış politikası, yabancı komünist partilerin ve komünist ideolojinin kullanımına daha az değer vererek, bunun yerine, hükümetler arası bağlantılara ve pragmatik hesaplamalara güvendi. Arap komünistleri, artık kayıtsız şartsız sunulacak, kapsamlı bir Sovyet desteğine bel bağlayamazlardı. SSCB, dost Arap rejimlerinin anti-komünist eylemlerine karşı gerçek bir tepki ortaya koymadı. 1965’te Mısır Komünist Partisi’nin feshedilmesi karşısında sessiz kaldı.

Bütün bunlar, Arap komünist partileri için önemli bir tehdit oluşturdu. Tüm bu gelişmeler, ilgili partilerin Arap dünyasındaki rollerini tanımlamaya ve Arap komünist faaliyetinin devam eden gerekliliğini savunmaya zorladı. Böylece, Aralık 1962’de World Marxist Review dergisinin desteğiyle düzenlenen ulusal kurtuluşla ilgili uluslararası seminerde yaptığı konuşmada, Irak Komünist Partisi'nden Aziz Hacı, mevcut dönemde teorik açıklamalarda komünistlerin rolünün küçümsenmesinden duyduğu endişeyi şu şekilde dile getiriyordu:

“Bana göre, kimi Marksistlerin ulusal demokrasinin hali ve kapitalist olmayan kalkınma biçimi hakkındaki çalışmalarında bazı yanlış değerlendirmeler mevcut. Bunlar, bazı ulusal hükümetlerin ilerici rolünün abartılması olarak özetlenebilir. İlerici aydınların önderliğindeki rejimlerin, kapitalist ilişkilerin var olduğu ancak baskın olmadığı veya bu ilişkilerin yakın zamanda baskın hale geldiği ve sonuç olarak ulusal burjuvazinin nispeten zayıf olduğu bağımsız ülkelerde, genel demokratik dönüşümler gerçekleştirebileceğine dair görüşlere rastlanıyor. Ancak bana göre, radikal demokratik reformlar, ne ulusal burjuvazinin (hatta sol kanadının) ne de küçük burjuvazi içindeki ilerici aydınların tek başına önderliğinde gerçekleştirilebilir. Bu dönüşümlerin gerçekleşebilmesi için, işçi sınıfı ve Marksist-Leninist parti ülkenin politik gelişiminde aktif ve etkili bir rol oynamalıdır. (vurgu bana ait -Tİ)”[49]

Aynı şekilde, Halid Bektaş (Mısır Komünist Partisi’nin kendini feshetmesinin ve Cezayir Komünist Partisi’nin FLN tarafından ezilmesinin ardından yazdığı yazıda), ulusal kurtuluş mücadelesinde ilerici güçlerin birliğinin arzu edilir olduğunu dile getirirken, “işi komünist partilerin rolünü inkâr edip onların feshedilmelerini istemeye kadar vardırmayı caiz görmediğini” söylüyordu.[50]

Arap komünist partilerinin Mayıs 1967’deki ortak konferansında yayınlanan bir bildiride, “Komünistler, emperyalizme karşı mücadelede ve sosyalist kalkınma aşamasına geçişin ön koşullarının oluşturulmasında vazgeçilmesi mümkün olmayan, etkili bir güç olarak öne çıkmış, çıkmaya da devam edecektir” ifadesi güçlü bir şekilde vurgulanıyordu. Bildiriye göre:

“Geçmişin acı deneyiminin gösterdiği gibi, ilerici güçleri bölme, saflarına nifak sokma, komünist partileri görmezden gelme veya onlara saldırma yönündeki her türden girişim, emperyalistlerin ve gericilerin çıkarlarından başka bir şeye hizmet etmez. Bu girişimler, ulusal kurtuluş hareketine ve ilerlemeye, yani tüm Arap halkının davasına zarar verir.”[51]

1970’lere gelindiğinde, komünist olmayan ilerici hareketlere ve rejimlere destek ile devam eden komünist faaliyetler arasında bir denge kurulmuştu. Arap ulusal kurtuluş mücadelesinde ilerici partilerin önemli rolü kabul edilmiş, komünistlerin emperyalizme karşı mücadelede bu örgütlerle birleşik cepheler oluşturma isteğine vurgu yapıldı. Ancak, bu tür bir işbirliğinin komünistlerin özgürlüğü pahasına olmayacağına da vurgu yapıldı: Arap komünist partilerinin “örgütsel, politik ve ideolojik bağımsızlığı” ile politik faaliyetlerde bulunma hakları korunacaktı.[52]

Arap Milliyetçiliği

Arap komünist partilerinin 1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başlarında ele almak zorunda kaldıkları ikinci bir konu da Arap milliyetçiliğiydi. Daha önce de belirtildiği gibi, 1956’ya kadar milliyetçilik karşıtı bir duruş sergileydiler, bu da Arap kitleleri nezdinde onların büyük bir bedel ödemesine neden oldu. Kısmi değişim 1956’da, Sovyet teorisyenlerinin milliyetçiliğin anti-emperyalist yönlerine biraz daha fazla önem vermeye başlaması ve Arap komünistlerinin Arap birliği ideallerine sözde bağlılık göstermeye başlamasıyla gerçekleşti. Ancak değişim çok sınırlıydı: Sovyetler’deki analistler, milliyetçiliği (bazı ilerici özelliklere sahip olsa da) hâlâ burjuva ideolojisi olarak tasnif ederken, Arap komünistleri, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasına karşı çıktılar ve Kasım’ın başta olduğu Irak’ta milliyetçilik karşıtı bir politika izlediler.

Bununla birlikte, birçok Arap komünisti, milliyetçilik karşıtı partilerin Arap dünyasında pek bir geleceğinin olmadığını bizzat gördü. Sonuç olarak, Arap milliyetçiliğine daha yatkın olan kadrolar, görüşlerini ortaya koyup parti politikasını değiştirmeye çalıştıkça, çoğu partinin saflarında çatlaklar oluştu. Zamanla, şiddetli iç çekişmeler ve sayısız ayrılıkçı grubun oluşmasından sonra, partiler, birbiri ardına daha milliyetçi bir duruş sergilemeye başladılar: 1964’ten sonra Irak Komünist Partisi, 1968’den sonra Lübnan Komünist Partisi ve 1969’dan sonra Suriye Komünist Partisi bu yola girdi. Mayıs 1967’deki konferanslarında Arap komünist partileri, birlik çağrısında bulundular; ancak bu, ayrım gözetmeyen bir Arap birliği değil, emperyalizme karşı “Arap dünyasındaki ilerici güçlerin birliği”ni ifade ediyordu.[53] 1968’de düzenledikleri ortak konferansta Arap komünistleri, Arap ulusal kurtuluş hareketinin ve milliyetçi rejimlerin başarılarını övseler de, Arap milliyetçiliğine açık bir destek sunmaktan kaçındılar, Filistin’in İsrail’e karşı sürdürdüğü silahlı mücadeleyi eleştirdiler, “Arapların birliği”nden ziyade “ilericilerin birliği”ne vurgu yapmaya devam ettiler.[54] Ancak Eylül 1973’teki ortak konferanslarına gelindiğinde, tüm Arap komünist partileri, Arapların birliğini, Filistin direnişini ve diğer milliyetçi meseleleri ele alınması gereken önemli görevler olarak kabul etti.[55] Arap milliyetçiliğini kabul eden, ona uyum sağlayan bu yönelim, 1970 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü çerçevesinde kurulan komünist gerilla örgütü Ensar’da (Yoldaşlar), Suriye ve Irak'taki komünist-Baas ilişkilerinin iyileşmesinde ve 1969’dan sonra Lübnan Komünist Partisi ile Lübnan’daki çeşitli Arap milliyetçi grupları arasında kurulan yakın bağlarda karşılık buldu.

Bugünün Arap Komünizmi

Bilhassa Sovyet desteğine ve yardımına bel bağlamadıkları bir dönemde Arap komünistlerinin yerel koşullara uyum sağlaması, onların Arap dünyasında daha fazla varlık imkânı bulmasını sağladı. Bununla birlikte, Arap komünist partileri son on yılda ne tek tek ne de kolektif düzeyde gün yüzü görmediler. Çoğu Arap ülkesinde çok küçük olan partiler, hükümetlerin şiddetli baskısıyla yüzleşiyorlar.

Suriye’de Komünist Parti, 1972 yılından bu yana Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad tarafından kurulan, hükümet yanlısı politik partilerin geniş tabanlı bir ittifakı olan Ulusal İlerici Cephe’nin bir üyesi olarak, yarı-yasal bir statüye sahip haliyle Suriye kabinesinde kendisine yer buluyor. Ancak faaliyetleri, Cumhurbaşkanı Esad ve Baas Partisi tarafından sıkı bir şekilde kontrol ediliyor. Rejimle özdeşleşmesi onun halk desteğinden mahrum kalmasına neden oluyor. Suriye Komünist Partisi’nin birçok kadrosu, partiden ayrılıp farklı örgütler kurdular ya da gidip başka politik örgütlere katıldılar. Nitekim, Aralık 1973’ten bu yana ülkede fiilen iki Suriye Komünist Partisi bulunuyor. Bunlardan biri, Bektaş’ın liderliğinde hareket ediyor, Baas Partisi ile uzlaşmayı ve Sovyet Birliği ile yakın ilişkileri savunuyor. Diğeri ise, parti Politbüro üyelerinin muhalif çoğunluğunun liderliğinde. Hükümete şüpheyle yaklaşıyor, daha bağımsız bir parti politikasını savunuyor.

Lübnan’da, Lübnan Komünist Partisi ve partiden ayrılan muhtelif örgütler, dini kutuplaşmanın yol açtığı zayıflama süreci ve mezhepçi milislerin ve partilerin şansını artırması nedeniyle epey zarar gördü. Aynı şekilde, Filistin diasporasında Ensar ortadan kayboldu, Filistin Komünist Partisi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve diğer solcu Filistin gerilla örgütlerinin gölgesinde kalmaya devam ediyor.

Sadece İsrail’de ve muhtemelen Sudan’da, yerel Arap komünist partileri önemli ölçüde halk desteğine sahip. İsrail’deki partinin az çok güçlü olmasının nedeni, İKP’den ayrılan Arap komünistlerin kurduğu Raka’nın (Yeni Komünist Liste), Siyonist devlette Filistinlilere açık olan birkaç yasal protesto yolundan biri haline gelmesi. Sudan’da ise, Başkan Numeyri’nin yıllarca süren baskısına rağmen örgütlenmesinin ve desteğinin bir kısmını korumayı bilen Sudan Komünist Partisi, Nisan 1985’te Numeyri’nin devrilmesinin ardından önemli bir politik güç haline geldi. Geçmişte partinin ülkeye dair konularda gösterdiği esneklikle edindiği itibar, bu gücün elde edilmesinde önemli bir rol oynadı.

Arap komünist partileirinin 1970’ler ve 1980’lerdeki politikası, 1950’ler ve 1960’larda geliştirilen doktrinlerin bir devamı niteliğindedir. Bu politikanın tipik bir örneği, Aralık 1980’de Basra Körfezi ve Arap Yarımadası Komünist ve İşçi Partileri toplantısında yayınlanan bildiride bulunabilir.[56] Bu belgede Arap komünist partileri, “genel ulusal-demokratik görevlerini” şu şekilde tanımlamaktadır:

1. Bölge ülkelerinde ulusal bağımsızlığın sağlanması ve güçlendirilmesi.

2. Bölge halkları için demokratik özgürlüklerin korunması.

3. Dünya emperyalist pazarına bağımlı olmaksızın ulusal ekonominin geliştirilmesi; sanayinin yaratılması, [...] çokuluslu emperyalist tekellerin ortadan kaldırılması; bölgenin doğal kaynaklarının halklarının yararına kullanılması; Ulusal ekonomik kalkınmanın gerekliliklerini karşılayan ulusal bir petrol politikasının oluşturulması ve halkımızın baş düşmanı olan ABD’ye karşı kararlı ekonomik önlemler alınması.

4. Bağımsız, barışçıl bir dış politika izlenmesi, emperyalizmin planlarına katılmama ve sosyalist ülkelerle işbirliği alanlarının genişletilmesi.

5. Bölge ülkelerindeki ulusal kurtuluş hareketleriyle bağların güçlendirilmesi ve dünyadaki devrimci güçlerle, özellikle SSCB önderliğindeki sosyalist toplulukla birlik sağlanması.

6. Emperyalizm ve gericiliğin dayattığı tüm anlayış ve fikirlere, sağ ve “sol” oportünizme, ulusal şovenizme, anti-komünizme ve anti-Sovyetizme, Troçkizm ve Maoizme karşı mücadele.

Bu açıklamaya göre, bahsi edilen hedeflere ulaşmanın ve Arap ulusal kurtuluş hareketini ilerletmenin temel yöntemi, birleşik cephelerin oluşturulmasıdır:

“Bölgedeki ulusal kurtuluş mücadelesinin ilerlemesi, [...] her bir ülkedeki emperyalizm ve gericilik karşıtı güçlerin birleşmesini, ayrıca bu ülkelerdeki demokratik partilerin, örgütlerin ve güçlerin saflarının ulusal bir ittifak çerçevesinde birleşmesini gerektirir; katılımcıların her birinin ideolojik ve örgütsel olarak bağımsız kalması, başarısının temel koşuludur.” (Vurgu bana ait -Tİ)

Arap komünistlerinin komünist faaliyete öncü rol bahşetmeyle ilgili kaygısı bildirinin “ulusal ittifak” çerçevesinde komünist özerkliğe yaptığı vurguda karşılık bulmaktadır.[57]

1980’lerde Arap komünist partilerinin açıklamalarında görüldüğü kadarıyla bu partiler, Arap milliyetçiliğine ait konu başlıklarına pek fazla eğilmemektedirler. Ancak bu, milliyetçilik karşıtı bir konuma dönüş değil, şu iki gelişmenin sonucu olarak yorumlanmalıdır.

1. Arap milliyetçiliğinin siyasi gücü azalmaktadır. Bu, Arap dünyasının siyaseten parçalanmasının, radikal Arap milliyetçiliğinin kısmen yerini emperyalizme ve bölgedeki toplumsal statükoya karşı en büyük itirazı sergileyen İslamcı köktenciliğin almasının bir sonucudur.

2. Doğu-Batı arasındaki gerilimler artmıştır. Bu, Arap komünistlerinde görülen, Sovyetler Birliği’ni destekleyen enternasyonalist konu başlıklarına Arap milliyetçiliğine ait konu başlıklarından daha fazla vurgulama eğiliminin sebebidir.

Bu durumun da gösterdiği gibi, Arap komünist partileri halen daha Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni “dünya komünist ve işçi sınıfı hareketinin baş gücü” ve lideri olarak tanımaya devam etmektedir.[58] Sovyetler Birliği’ne yönelik övgü dolu sözler, Arap-Sovyet ilişkilerinin güçlendirilmesine dönük çağrılar ve Sovyetler Birliği’nin politik-ideolojik rakiplerinin eleştirilmesi, Arap komünist partilerine ait açıklamaların rutin özellikleridir. Stalin’in ölümünden bu yana Sovyetler’in Arap komünist partileri kontrol etmek için kullandığı dizginler gevşemiş olsa da, daha fazla yeni görüş geliştirme ve bağımsız hareket etme imkânları artsa da, Sovyet nüfuzu, halen daha çok önemli bir seviyededir.

Sonuç

Açıkça görülüyor ki komünizm, Arap dünyasında gelişmek yerine ancak hayatta kalabilmiştir. İdeolojik katılık, taktiksel ve stratejik hatalar, milliyetçi sol ile rekabet ve geçmişte Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin egemenliği, hepsi birden olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Güney Yemen’de Marksist bir rejimin kurulmasına, Ürdün (1956-1957), Suriye (1971-günümüz), Irak (1959-1960, 1972-1978) ve Sudan’da (1969-1970) önde gelen komünistlerin hükümetlerde yer almasına rağmen, hiçbir Arap komünist partisi programını uygulamaya koyacak kadar politik güç elde edememiştir. Şunu belirtmek gerekir ki (sonrasında Yemen Sosyalist Partisi ismini alacak olan) Güney Yemen Ulusal Kurtuluş Cephesi, 1969’da “bilimsel sosyalizm”i benimsemiş olsa da, ne komünist bir partinin evrimleşmiş halidir ne de komünist bir parti olduğunu iddia etmiştir. Bunun yerine, ideolojisinin kökleri Arap Milliyetçi Hareketi’ne ve 1960’ların Arap yeni solculuğuna dayanmaktadır. Arap komünizminin farklı akımlarının melezlenmiş hali olarak cephe, buradaki analizin dışında tutulmuştur.[59]

Genel manada, yakın gelecekte Arap komünizminin yükselme ihtimalinden söz edilemez. Gerçekten de, toplumsal sömürüye ve yabancıların egemenliğine karşı radikal İslamcı ideolojilerin yükselişi, Arap komünist partileri için hayra alamet değil, çünkü bu ideolojiler, genellikle Arap komünistlerinin kendi potansiyel seçmen kitlesini hedef alıyorlar. Bununla birlikte, Arap komünizminin Ortadoğu’nun toplumsal, politik ve ekonomik gelişimine dolaylı katkısını küçümsememek gerekiyor. Politik ve örgütsel bir strateji olarak Leninizm, ideolojik yelpazenin her tarafındaki politik partilerce çoğu vakit önemli ölçüde etkili bir şekilde kullanılmıştır. Arap komünistleri, Sovyetler Birliği’nin Batı emperyalizmine karşı bir müttefik olarak potansiyel rolünü ortaya koymada önemli bir rol oynamış, böylece Arapların tarafsızlığı ve bağlantısızlığının yolunu açmıştır. Arap sendika hareketi, erken dönem komünist örgütçülerine çok şey borçludur. Birçok ülkede ilk ilerici işçi yasaları komünistlerin liderliğindeki politik kampanyalar neticesinde çıkmıştır.

Belki de en önemlisi, Arap komünist hareketi Arap dünyasının politik söylemi üzerinde temel bir etkiye sahip olmuştur. Nasırcılık, Baas Partisi, Arap Milliyetçi Hareketi, Cezayir’deki FLN ve Filistin direnişi tarafından temsil edilen komünist olmayan Arap solu, komünist hareketten etkilenmiş veya komünistlerin gündeme getirdiği sorunlara kendi cevaplarını formüle etmek zorunda kalmıştır. Aynı tespit, ideolojik yelpazenin başka yerlerindeki diğer örgütler için de geçerlidir. Bu, Arap komünist hareketinin soldaki rakiplerinin güçlenip büyümelerine mani olmak haricinde temel bir hedefi olmasa da, gene de o rakip örgüt ve partilerin Arap dünyasındaki en önemli köklü mirasları olmaya devam etmektedir.

Tarık Y. İsmail

[Kaynak: Law, Personalities, and Politics of the Middle East, James Piscatori ve George S. Harris, Routledge, 2018.]

Dipnotlar:
1. Yazar, Rex Brynen’in araştırma sürecindeki desteğinden istifade etmiş, Calgary Üniversitesi’nin verdiği araştırma bursundan yararlanmıştır. Bu makalede ele alınan konu başlıklarına dair kapsamlı bir inceleme için benim Arab Communist Parties [“Arap Komünist Partileri”] isimli çalışmama bakılabilir.

2. I. V. Kluchnikov ve A. Sabanin (yh.), Mezhdunarodnaia Politika noveishego vremeni v dogovoiakh, notakh i deklaratsiakh (Moskova, 1925–1928), Cilt. 2, s. 94–96.

3. Izvestiia [Moskova], 3 Temmuz 1920.

4. Kommunisticheskii Internatsional [Petrograd], 20 Aralık 1920, s. 3147.

5. Bols to Foreign Office, 1 Haziran 1920, FO 371/5114, s. 2.

6. Walter Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East (New York: Praeger, 1956), s. 81.

7. Abd Allah Amin, Shuyu‘iyya ‘ala al-Safud (Beyrut, 1974), s. 81; ve ‘Abd al-Jabbar al-Jubburi, al-Ahzab wa’l-Jam‘iyyat al-Siyasiyya fi’l-Qutr al-‘Iraqi, 1908–1958. (Bağdat: Dar al-Hurriyya, 1977), s. 108–109.

8. Qadri Qalaji, Tayrubat ‘Aiabi fi’l-Hizb al-Shuyu‘i (Beyrut: Dar al-Katib al-‘Arabi, 1959), s. 23.

9. Su‘ad Khayri, Min Tarikh al-Haraka al-Thawriyya fi’l-‘Iraq, 1920–1958 (Bağdat: Matba’at al-Adib, 1973), Cilt. 1, s. 55.

10. Yazarın 18 Şubat 1959’da Asım Flaya ile Bağdat’ta gerçekleştirdiği mülâkat.

11. Sawt al-Sha’b [Beyrut], 9 Mayıs 1943.

12. J. C. Hurewitz, The Struggle for Palestine (New York: Green-wood Press, 1968), s. 123, 189. Bugün Filistinli Arap işçilerinin sadece yaklaşık yüzde 20’si sendikalı.

13. Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 151.

14. Irak Komünist Partisi ve diğer hareketlere dair önemli incelemesinde Hanna Batatu, kırkların sonunda IKP’nin üyelerinin yüzde 27,6’sının öğrenci, yüzde 9,7’nin meslek sahibi, yüzde 9,1’inin “beyaz yakalı” (bunların yüzde 5,2’sinin memur); yüzde 6,7’sinin küçük burjuva, yüzde 2,6’sının köylü, yüzde 25,7’sinin işçi ve yarı-proleter, yüzde 15,6’sının ise asker ve polis olduğunu söylüyor. Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq-, A Study of Iraq’s Old Landed and Commercial Classes and of its Communists, Ba‘thists, and Free Officers (Princeton: Princeton University Press, 1978), s. 1168–1171.

15. Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 294.

16. “For the Successful Struggle for Peace, National Independence and Democracy We Must Resolutely Turn Towards the Workers and Peasants,” Arapçadan çeviri: Harold W. Glidden, Middle East Journal, 7, Sayı. 2 (Bahar 1953), s. 206–221.

17. V. I. Lenin, “The Position of the Bund in the Party”, Collected Works 7 (1903), s. 92–103.

18. Komintern Yürütme Komitesi, 20 Kasım 1930. Akt.: Alden H. Voth, Moscow Abandons Israel for the Arabs: Ten Crucial Years in the Middle East (Lanham, MD: University Press of America, 1980), s. 23–24.

19. Sovyetler’in Siyonizme yönelik tavrındaki değişime dair bir tartışma için bkz.: Walid Sharif, “Soviet Marxism and Zionism,” Journal of Palestine Studies, 6, Sayı. 3 (Spring 1977), s. 77–97.

20. Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 81.

21. Bu tartışmanın detayları konusunda bkz.: Walter Laqueur, The Soviet Union in the Middle East (New York: Praeger, 1959), s. 94.

22. Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 99.

23. Laqueur, The Soviet Union and the Middle East, s. 118, 126–127.

24. J. B. Schectman, “The USSR, Zionism, and Israel,” Lionel Kochan (yh.), The Jews in Soviet Russia since 1917 içinde, 2. Basım (Londra: Oxford University Press, 1972), s. 114–115.

25. Arnold Krammer, “Soviet Motives in the Partition of Palestine 1947–48,” Journal of Palestine Studies, 2, Sayı. 2 (Kış 1973), s. 117–118.

26. The Soviet Union and the Middle East, s. 146–147.

27. Pravda [Moskova], 28 Ağustos 1948.

28. Arnold Krammer, “Arms for Independence: When the Soviet Bloc Supported Israel,” Walid Khalidi (yh.), From Haven to Conquest içinde (Beyrut: Institute for Palestine Studies, 1971), s. 745–754.

29. G. Batal, A. Rashal ve M. Harmel, “Vital Tasks of the Arab National-Liberation Movement, “World Marxist Review, 11, Sayı. 9 (Eylül 1968), s. 53. Benzer bir değerlendirmeye Ağustos 1968’de Arap komünist partilerinin düzenledikleri konferans sonrası yayınlanan bildiride de rastlamak mümkün. Bkz.: al-Hayat [Beyrut], 21 Ağustos 1968.

30. Ellilerde ve altmışlarda bu Arap “yeni sol”unun ortaya çıkışı konusunda bkz.: Tareq Ismael, The Arab Left (Siraküza: Syracuse University Press, 1976).

31. Batatu, The Old Social Classes and Revolutionary Movements of Iraq, s. 896–897.

32. President ‘Abd al-Nasi’s speech in Damascus (11 Mart 1959), President Gamal Abdel-Nasse’s Speeches and Press-Interviews içinde (Kahire: UAR Information Department, n.d.), s. 123.

33. Fi Sabil al-B‘th, 2. Basım (Beyrut: Dar al-Tali’a, 1963), s. 210.

34. “In Memory of Hussein Ahmed Al-Radhawi (Salem Adil),” ve “The February Events in Iraq,” World Marxist Review, 6, Sayı. 4 (Nisan 1963), s. 36–39.

35. Communist Party of Lebanon, Khamsa wa ‘Ushrun ‘Uman min Nidhal al-Hizb al-Shuyu‘i al-Lubnani (Beyrut: Matba ‘at al-Amal, 1968), s. 126.

36. Walter Laqueur’un ifadesiyle SSCB’nin bu türden meselelere dair teorik konumu Sovyet dış politikasındaki yeni yönelim öncesi değil sonrası değişti: The Soviet Union and the Middle East, s. 156.

37. Bol’shaya Sovetskaya Entsiklopediya, Cilt. 15, s. 460, Mizan Newsletter, 2, Sayı. 11 (Aralık I960), s. 2.

38. L. N. Vatolina, Imperialistacheskaya Borba sa Afriku i Osvo-boditelnoye dvishenie narodov (Moskova, 1954), s. 97, aktaran:: Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East, s. 262. Sovyetler’in Mısır’la ilgili görüşlerindeki değişim konusunda bkz.: Mizan Newsletter, 2, Sayı. 11 (Aralık 1960), s. 2–5.

39. Hruşçov’un SBKP’nin 21. Kongresi’nde yaptığı, Ortadoğu ile ilgili açıklamanın çevirisi: Mizan Newsletter, 1, Sayı. 2 (Şubat 1959), Ek A.

40. Örneğin bkz.: G. Mirsky, “United Arab Republic: New Stage,” New Times, 48 (1 Aralık 1965).

41. Ibrahim Salama, “al-Shuyu‘iyyun al-’Arab,” Malaf al-Nahai [Beyrut], Sayı. 15, 21 Haziran 1968.

42. Information Bulletin [Prag], 100 (1967).

43. Wayne Vucinich, “Soviet Studies on the Middle East,” Ivo Lederer ve Wayne Vucinich (yh.), The Soviet Union and the Middle East: The Post World War II Era içinde (Stanford: Hoover Institution Press, 1974), s. 182.

44. Pravda, 2 Aralık 1960. “Statement of Conference of Representatives of Communist and Workers’ Parties,” A.g.e., 7 Aralık 1960.

45. A.g.e., 11 Aralık 1964.

46. Kahire seminerinin özeti için bkz.: World Marxist Review, 9, Sayı. 12; 10, Sayı. 3 (Aralık 1966-Mart 1967).

47. “Pronouncements of the Communist and Workers’ Parties Concerning Conditions in their Countries,” al-Nida’ [Beyrut], 4 Ağustos 1968.

48. Financial Times [Londra], 26 Temmuz 1971; al-Nahar, 28 Temmuz 1971.

49. “Exchange of Views: The Socialist World System and the National-Liberation Movement,” World Marxist Review, 6, Sayı. 3 (Mart 1963), s. 66.

50. World Marxist Review, 8, Sayı. 12 (Aralık 1965), s. 17.

51. Information Bulletin, 100 (1967), s. 1052.

52. “Important Statement by Arab Communist Parties,” al-Nida’, 5 Ekim 1973.

53. “Statement on the Situation in the Arab Countries,” Information Bulletin, 100 (1967), s. 1052.

54. “Pronouncements of Communist and Workers’ Parties in the Arab World Concerning Conditions in their Countries,” Al-Nida’, 4 Ağustos 1968; al-Hayat, 21 Ağustos 1968.

55. “Important Statement by the Arab Communist Parties,” al-Nida’, 5 Ekim 1973.

56. “Statement by Communist and Workers’ Parties of the Persian Gulf and Arabian Peninsula” [December 1980], Communist Affairs, 1, Sayı. 1 (1981), s. 69–82.

57. Ulusal ittifak içinde her bir katılımcının politik, örgütsel ve ideolojik bağımsızlığına dönük ihtiyacın detaylı bir açıklaması için bkz.: “Statement by the Communist and Workers’ Parties of Arab Countries” [1981], Information Bulletin, No. 16 (1981), s. 12–13.

58. “Statement by the Communist and Workers’ Parties of the Persian Gulf and Arabian Peninsula,” s. 78.

59. Yemen Sosyalist Partisi ve evrimi konusunda daha fazla bilgi için bkz.: T. Y. Ismael ve J. S. Ismael, The People’s Democratic Republic of Yemen: The Politics of Socialist Transformation (Londra: Frances Pinter, 1986).

0 Yorum: