7
Ekim 2023 tarihli operasyonun askeri, politik, ilkesel, stratejik ve geleceğe
yönelik olmak üzere çok sayıda ve istisnai boyutu bulunmaktadır. Bu boyutların
ilki, operasyonun meşruiyeti ve adaletiyle ilgilidir. Söz konusu boyut,
savaşların adaletini belirlemede uluslararası alanda kabul gören bir kriter
olan uluslararası hukuka göre, bu operasyonun gayrimeşru bir saldırı olarak
değerlendirilmesine izin vermez. Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nda da
ifade edilmiştir.
Elbette,
çatışmalarda ve savaşlarda esas alınan başka kriterler ve ilkeler de vardır.
Ancak bunların hepsi, uluslararası düzeyde üzerinde uzlaşma sağlanmamış olup,
Uluslararası Adalet Divanı nezdinde dayanak olarak kabul edilmez.
Bu
nedenle, bu vesileyle uluslararası hukuka odaklanmak, uluslararası alanda ikna
edici, küresel kamuoyunda yankı bulan, Siyonist teşekkül ve müttefikleri veya “Aksa
Tufanı” operasyonuna eleştirel bir tavır takınanlar (Filistin topluluğunun bir
parçası, dış aktörler veya aradaki kişiler) için utanç verici olan en iyi
referans noktasıdır.
Uluslararası
hukuk, Filistin örneğinde olduğu gibi, sömürgeleştirilmiş ülkeler için kendi
kaderini tayin hakkını, sömürgeleştirmeden önce bu topraklarda yaşayan halka
özgü bir hak olarak kabul eder. Sömürgeci güç tarafından söz konusu ülkeye
dayatılan her türlü hukuki, coğrafi veya demografik önlemi, Filistin örneğinde
olduğu gibi, gayrimeşru sayar. Bu, Siyonistlerin Filistin’e göçünden Siyonist
bir teşekkülün oluşturulmasına kadar sonraki tüm eylemlerin gayrimeşru olduğu
anlamına gelir.
Bu
nedenle, Filistin’i bölen ve orada bir Yahudi devleti kurma “hakkı” tanıyan
1947 tarihli BM Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararı, gayrimeşru, uluslararası
hukuka ve BM Şartı’na aykırı kabul edilir.
Sonuç
olarak, uluslararası hukuk, Filistin halkına işgale ve Siyonist teşekküle karşı
her türlü direniş biçimini kullanma hakkı tanır. 1967’den sonra Birleşmiş
Milletler, Filistin halkının işgale karşı silahlı direniş hakkını teyit eden
çeşitli kararlar yayınlamıştır.
Bu
nedenle, “Aksa Tufanı Operasyonu”, tartışmasız bir şekilde, Filistin halkının
işgale karşı direnme hakkı kapsamındadır. Bu, meşru direniş hakkı çerçevesinde
ve Filistin davasının adaleti ve Filistin halkının son yıllardaki küresel
gösterilerde ifade edildiği gibi, vatanlarını “nehirden denize” kadar
özgürleştirme hakkı çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir direniş eylemidir.
Kısacası,
kim olursa olsun, hiç kimsenin “Aksa Tufanı Operasyonu”nu uluslararası hukuka
göre meşru bir direniş eylemi olarak görmeme hakkı yoktur, özellikle de bu
meşruiyeti uluslararası hukuktan bile daha güçlü bir şekilde doğrulayan tarihi
ve dini kriterler mevcutken.
Bu
operasyonun ayrıntılarına gelince: en önemli husus, işgal ordusunun en önemli
askeri birliği olan Gazze Tümeni’ne yönelik bir saldırı olmasıdır. İzzeddin
Kassam Tugayları ile Gazze Tümeni arasında tam teşekküllü bir askeri çatışma
yaşandı. Gazze Tümeni, Kassam Tugayları’nın hızla gerçekleştirdikleri saldırı neticesinde
elde ettikleri kesin zafer karşısında yenilgiye uğradı. Bu felâket, işgalci
ordunun ve onun zaaflarının yanı sıra, hazırlıklarında Allah’ın zaferine
güvenen saldırganların sergilediği hassasiyet, cesaret ve becerinin de bir
sonucu.
Özetle,
“Aksa Tufanı Operasyonu”, üstün bir askeri güce karşı yürütülen bir askeri
operasyondu. Siyonist ordusunun yenilgisinden kaynaklanan, yüzlerce yerleşimci
ve askerin esir alınmasını da içeren olaylar ikincil öneme sahipti. “Çocukların
yakılması”, “kadınlara ve tutsaklara kötü muamele edilmesi” gibi haksız
suçlamalar, hızla ortadan kalktı. Burada, Netenyahu’nun yürüttüğü yasadışı ve
suç teşkil eden imha savaşı ve kara savaşı, dengeleri değiştirmede, “Aksa
Tufanı Operasyonu”nun küresel öneminin artmasına katkıda bulunmada rol oynadı.
Dolayısıyla,
Siyonistlerin “Aksa Tufanı Operasyonu’na verdiği, kara savaşı ve imha savaşı
biçimini alan cevaplar, kara savaşında oluşan askeri denge ve halk direnişi, operasyonun
direnişin eşi benzeri görülmemiş bir askeri, politik ve stratejik başarısına
dönüşmesini sağladı.
Münir Şefik
10
Ekim 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder