10 Ekim 2026

,

Barkod

    

Dost Kitabevi’nin sahibi, belgeselinde yalan söylüyor.[1] Örgütün emri doğrultusunda açılan “yayınevini ve kitabevini anasının tarla parasıyla kurduğunu” iddia ediyor. Her şeyin şahsileştirildiği, kişisel gelişim hikâyesine indirgendiği belgeselde, bir gün solcuların kitabevine girip yığınla kitabı çaldıklarına, bunun sebebine hiç değinilmiyor. Hapishanelere yardım etmediği için kitabevi, cezalandırıyor. Bir gece vakti devrimciler, pencereyi kırıp içeri giriyorlar. Sonra sırf seyahat etmeyi seviyor diye gezi kitapları basan kitabevi patronu, belgeselde, “bu ülkeye barkodu ben getirdim” diye övünüyor. “Kitap çalanlara bir şey yapmazdık” diye yalan söylüyor. Muhtemelen yakalanıp alt katta dayak yiyen, tartaklanan, azarlanan Ankaralılar, o sahneyi küfürle izliyorlar.

Kitabevi sahibinin yoldaşları; madencilik, inşaat, barcılık işleriyle zengin oluyorlar. Teori de pratik de bu zenginliğin önünde diz çöküyor. Kıvama getiriliyor. Kitap alacak parası olmayanlara bir tür solculuk imal edip satıyorlar. O solculuğun barkodu nasılsa ellerinde. Herkese kapitalizmin ve/veya emperyalizmin iyi ve hayırlı olduğunu öğretiyorlar. Aslında feodalizmden kapitalizme geçişle ilgili kitap, o yüzden basılıyor.

Dost belgeseli boyunca ne kadar iyi bir kapitalist olduğuyla övünen, kapitalizmin gelişimiyle birlikte dijitalleşen dünyada gerici ve arkaik bir yapıya dönüşmesi karşısında ağlayıp duran birini görüyoruz. Bugün tüm bu solcular, kapitalizmin gelişimi ve emperyalizmin mevzileri için çocuk ve insan yetiştiriyorlar. O kadar ilerlemeci olanlar, yalandan yapılan yola, açılan maden ocağına, dikilen inşaata karşı çıkıyorlarmış gibi yapıyorlar. Aslında ranttan pay istiyorlar.

Bu 78’ler kuşağına mensup olan, sağda solda görünen kişilerin, Marksizmi ve sosyalizmi kendi varlıkları önünde diz çöktürmenin, onları kendi teslim olmuş ruhlarına göre eğip bükmenin ekmeğini yediğini görmek gerekiyor. Tek meziyetleri ve maharetleri bu. Bu yüzden, bu sayede sağ çıktılar. Onlara bu yüzden ekmek veriliyor. Kültür-ideoloji alanında devlet de sermaye de onlara ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaçla hayatta kaldıklarını, var olduklarını iyi biliyorlar. Bunu matah bir şey sanıyorlar. Her şeyi kültüre-ideolojiye, yani kendi özneliklerine büküyorlar. Dolayısıyla, bu ihtiyaç dışında hiçbir şeyin tartışılmamasını, hiçbir şeyin yapılmamasını istiyorlar.

Dost Kitabevi gibi pratikler, darbeden önceden haberdar olan, “Nasılsa Kemalistler darbe yapacak. Bize bir şey yapmazlar. Hatta bize yardım ederler” diye düşünen, darbe sonrası yaşanan açılımda kendilerine kültür-ideoloji alanı teslim edilen Devrimci Yolculara ait. İlgili bölgede bulunan binalar, ticarethaneye dönüşüyor. Bunlardan biri, bir sinema. Sinemanın sahibi, yere düşmüş kuruşu cebe indiren ama makinistine, yer göstericisine para vermeyen biri. Bugün bina yıkıldı, yerine illaki bir ticarethane açılacak.


Bunların öngörüleri de Cemil Tugay’la ilgili söyledikleri kadar. 12 Eylül’den de Tugay’dan da memnunlar. İkisinin ekmeğini yiyorlar.

Teori ve Politika dergisi denilen küçük ticarethanenin sahibi de örgütsel geleneğin içine sızmış bir “Devrimci Yolcu”. Bu kişi, bugün adının zikredilmesinden bile korktuğu örgütünü Devrimci Yolcu kıvama kavuşturmak isterken, kapı önüne konmuş.

Bugün 78 kuşağı, dava nasıl satılır, mücadele nasıl tasfiye edilir, nasıl ben olunur, nasıl köşe dönülür, onu öğretiyor. Solculuğu meslek bilenlerle mesleğini solculuk bilenler, aynı kavşakta buluşuyorlar. 68 trajedisi, 78 farsını üretiyor. Ama bu fars, kimsenin yüzünü güldürmüyor.

Kısa süre solculuk yapmış bir 78’li olarak Metin Kayaoğlu, Odak dergisinden isimlerle yaptığı programda[2], onlarca yılın Soğuk Savaş yalanından gayrı bir şey söylemiyor: “Sosyalizm, insanlığa açlıktan yokluktan başka bir şey vaat edemez.” Bu anti-komünist yalana iman eden Kayaoğlu, “Örgüt olduk, birey olamadık” diyen eski yoldaşlarının yanına oturuyor. Hep birlikte, el ele, “insan doğası bencildir” düsturuna bağlanıyorlar. Bugün “neoliberalizmin yoldaşı kılınan Batılı insan hakları anlayışı”nın[3] elemanlarından biriyle sohbet ediyorlar.

Program boyunca Kayaoğlu, “Çin’de sosyalizmin halkı aç bıraktığını, kapitalizme kapılar açılınca insanların karnının doyduğunu” söylüyor. Bugün sosyalistlere tıpkı ağabeyi Birikim dergisi gibi, “Boş yere emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkmayın, yolunuza bakın” diyor.

“Üretici güçler gelişsin” deyip duran Kayaoğlu Çinciyken, bu fikri eleştiren Abimael Guzmán Maoist.[4] İkincisi, yer bulmasın diye Çincilik reklâm ediliyor. Ben merkezciliğin, bireyciliğin ve liberalizmin yerli mecazı olarak Çincilik, pazarlanıyor. Eskiden “Elektrikleşmek istiyorum” denilirdi, bugün hakikatle ve insanlıkla bağını kesmişlere “Robotlaşmak istiyorum” dedirtiliyor. Kayaoğlu, o robotlara solculuk etiketi pazarlıyor. Dost’un barkodu, artık herkesin ense köküne iliştiriliyor.

Kayaoğlu, ne diyorsa kendisi için, kendisine göre, kendisi adına diyor. Marksizmi ve sosyalizmi kendine göre eğip büküyor. “Üretim güçleri gelişsin” derken, hasbelkader Devrimci Yol sayesinde üç beş yıl çalıştıktan sonra, birilerinin şirketine çökmekten, o şirket sayesinde çok zengin olmaktan bahsediyor aslında. Asıl mesele şu: o zenginliğe, profesyonelleşmeye rağmen, tek işi teori olan bu kişi, 25 yılda hiçbir şey üretmiyor, dişe dokunur hiçbir şey ortaya koymuyor.

Kemal Okuyan da Metin Kayaoğlu da birer 78’li olarak, “Dünya Komünist Partisi yanlıştı. Ben kimseden emir almam arkadaş!” diyor. Orada belirlenmiş ölçülerin, ilkelerin, politikaların hepsini teoride ve pratikte siliyor. Bunu emperyalizm emrediyor olmalı.

Kayaoğlu, “Bağımsız olunmalı” buyuruyor. Burada konuşan, komünist ya da devrimci değil, liberalizmdir. “Bana kimse emir veremez. Ben Marksizmi, sosyalizmi benim nefsim ve çıkarlarım önünde diz çöktürüyorum” diyen Kayaoğlu gibi 78’liler, mücadeleyi kendi çıkarları doğrultusunda tasfiye edip herkesi İmamoğlu ve Özgür Özel’e mahkûm etmeye çalışıyorlar.

“Bağımsız olunmalı” buyuran, Komintern’e küfreden Kayaoğlu, Çin’in enternasyonalizmi bir kenara bıraktığını, kendi çıkarına, ekmeğine baktığını söylüyor. Aslında Çin derken kendisinden bahsediyor, kendisini anlatıyor. Sözlerinden, Çin ile neden ve nasıl ilişki kurduğunu anlıyoruz. Hiçbir sorumluluk üstlenmeden, hiçbir taşın altına elini koymadan, hiçbir iş yapmadan, ter dökmeden çürümeyi öğütlüyor. Ama “madem Çin, enternasyonalizmi çöpe attı, o vakit Ankara’da Çin elçisine sosyalist örgüt şeflerini niye pazarladınız? O toplantıyı niye düzenlediniz? Bunda muradınız neydi?” sorularına cevap vermiyor. Soruların cevabı, hür ve müstakil olmayı, liberalizmi ve burjuva siyaseti pazarlamakta aranmalı. Sovyetler’de milliyetçilik bulan Kadro’nun yeni versiyonu, Çin’de liberalizm bulanlar.[4]

Röportaj yaptığı örgütün sahibi, birkaç sene önce İspanya’da tutuklandı. “Ben Uluslararası Af Örgütü çalışanıyım” deyip “sıyrılmaya” çalıştı. Oysa bu af örgütü, emperyalizmin aparatıydı. Aynı örgüt şefi, ifadesinde “Odak dediğiniz, basit bir kültür derneği” dedi. “Biz gazeteciyiz” diyen Devrimci Yolcu ağabeylerinin yolundan gitti. Bugün röportajda hazır Çin elemanı bulmuşken, “bu Çin bize niye para vermiyor?”dan gayrı bir şey söylemiyor. Yalandan Çin’in karşısına Küba’yı çıkartıyor. Oysa Küba ile de bir alakası yok bunların. O Küba ki Che’ye doktorlar karşısında “Doktorluğunuz halk ve mücadele önünde diz çökmeli”[5] dedirtendir.

Sosyal medya ile ilişkiler, bu ben merkezcilik, nefs putçuluğu üzerinden şekilleniyor. Kemal Okuyan, Veli Saçılık, Kansu Yıldırım gibi isimler, twitter’daki görünürlüklerine put gibi tapıyorlar. Kişisel olanla politik olan, birbirine karışıyor. Sular bulanıyor. TKP, hiçbir süreçten, kuruldan geçirmeden, Okuyan’ın şahsi tvitlerini saniyesinde bildiri diye yayımlıyor. 

Mao-Lenin kırması olarak yola çıkıp İmamoğlu müridi olarak hayatını sonlandıran Kayaoğlu, matah bir şeymiş gibi, tvitlerini kolektif emeğin ürünü olması gereken dergisinde yayımlıyor. Bu dükkâncılar, esnaf-zanaatkâr solcuları, tasfiye olmadığı için komünist hareket ve devrimci hareket bu halde.

O Devrimci Yolcuların sinemasında, eleştirileri sussun diye müdür yapılan devrimci abi, doğru söylüyordu. Doksanlarda kendisi de kırkın üstünde olan bu kişi, “Bugün kırkın üstündeki tüm Devrimci Yolcular kurşuna dizilmeli!” diyordu. Ölmesi gerekenler, vaktiyle ölmediği için bu haldeyiz. Ölmeyenler, öldürüyorlar...

Eren Balkır
10 Ekim 2026

Dipnotlar:
[1] Nazlı Berivan Ak, “Dost: 49 Yılın Hikâyesi”, 2026, Youtube.

[2] Düzgün TV, “Sosyalist Sol ile Söyleşiler: Çin Devrimi ve Bugünü”, 6 Ekim 2026, Youtube.

[3] Jessica Whyte, The Morals of the Market: Human Rights and the Rise of Neoliberalism, Verso 2019

[4] Abimael Guzmán, “Mariátegui’yi Anlamak”, İştiraki.

[5] Che Guevara, “Devrimci Tıp Üzerine”, 19 Ağustos 1960, İştiraki.

[6] Eren Balkır, “TC-Çin İlişkilerinin Kadro’su”, 4 Ağustos 2024, İştiraki.

0 Yorum: