08 Ekim 2026

,

Aksa Tufanı

“Düşmanın anladığı tek dil, devrimci şiddetin dilidir.”

[Filistin Halk Kurtuluş Cephesi]

 

7 Ekim 2023’te Filistin direnişinin, yıllarca süren ekonomik abluka, onlarca yıldır devam eden yerleşimci sömürgecilik pratiği, mülksüzleştirme, etnik temizlik ve Gazze’de ölçülemez acı, ölüm ve yıkıma yol açan muhtelif askeri harekâtların ardından beklenmedik bir saldırı başlattığı güne odaklanmak istiyorum.

Max Ajl’ın da belirttiği üzere, Aksa Tufanı Operasyonu, ABD ve İsrail için doğrudan sonuçları olan, dünya tarihi açısından önemli bir operasyondu. Ajl, İsrail’i bölgedeki güç konumunu korumak için sürekli ve giderek artan bir şekilde, kontrgerilla mücadelesine bağımlı, en az konsolide olmuş yerleşimci sömürgeci devlet olarak görüyor. Ajl’ın da belirttiği gibi, bu operasyon, “tarihsel Filistin’e ait toprakların dışındaki ABD ve ABD’ye müttefik yeni sömürgeci devletlerin İsrail yanında hizalanmasına neden olmuştur. Filistin isyanı böylece, sadece Filistin değil, kukla rejimlerin egemen olduğu komşu Arap ülkeleri için de devam eden tam kurtuluş mücadelesini dünyanın dikkatine sundu.

Dahası, Filistin sorunu, ABD-İsrail’in kontrgerilla siyasetinin uzun tarihini ortaya koymaktadır. Ajl, İsrail’in Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinin, diğer yerleşimci sömürgecilik projeleriyle birçok ortak özelliği paylaşmasına rağmen, “benzersiz” bir yapıya sahip olduğunu öne sürmektedir:

“Filistin meselesi, sadece bir milletin zulüm görmesi meselesi değildir. Burada ayrıca İsrail’in özgül bir nitelik arz etmesi üzerinde durulmalıdır: Batı’nın kalleşliğinin simgesi olarak İsrail, Batı’nın sömürgeci ve emperyalist gücünün yoğunlaşmış hâlidir. Bu devlet, fiziki açıdan Afrika ile Asya’yı bölmüştür. Küresel kontrgerillanın hem taciri hem de paralı askeri olarak İsrail, ölümle yıkımı bir araya getiren güçtür.”

Filistin’in kurtuluş mücadelesi, yerleşimci sömürgeciliğini olup bitmiş bir olay olarak takdim eden, ABD-İsrail’e ait kontrgerillacı söylem ile maddi düzenlemelerin dayattığı epistemolojik ve politik sınırları aşmaktadır. Filistin direnişi, yerleşimci sömürgeci mülksüzleştirme pratiğinden tam manasıyla kurtuluşun neye ihtiyaç duyduğunu göstererek, gerçeği çarpıtan ideolojik kabuğu söküp atmaktadır. Ajl’ın da dediği gibi:

“Filistinliler, kurtuluş için verdikleri mücadelede daha da sertleşip güçlendikçe, parlaklığı giderek artan yıldırım misali, dünya sisteminin ve bu sisteme dair gerçeklerin daha net görülmesini sağlamaktadır: Birleşmiş Milletler iktidarsızdır, emperyalistler uluslararası hukuku hor görmektedir, Arap coğrafyasındaki yeni sömürgeci devletler Batı kapitalizmine suç ortaklığı yapmaktadır, günümüzde Avrupa ve ABD kapitalizminin özünü faşist ırkçılık teşkil etmektedir, Batı sermayesi, katiller ve insanları kötürüm bırakan güçlerden istifade etmektedir, Arap dünyası ve Üçüncü Dünya, yeni sömürgeci yapıların kontrolündedir, son olarak, sivil toplum kurumları ve Batı’daki liberal demokrasi, hepten boş tenekedir.”

Ajl’ın hatırlattığı gibi, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğe karşı silahlı direniş, emperyalizme karşı direniştir. Tersten ifade edersek: emperyalizmin zayıflaması birincisinin de zayıflaması anlamına gelir.

“Sosyolojik bir olgu olarak emperyalizm, silah fabrikalarının çalışmalarını, kontrgerilla faaliyetlerini, gözetleme pratiklerini ve kara üslerini, ayrıca bu süreçler için gerekli olan istikrarı temel alır.” (Ajl)

Emperyalizm zayıfladığında, kapitalizmin erken ölüm ve topyekûn yıkım getiren yapısal soykırım projesi de zayıflar (Kadri). Emperyalist saldırganlığa karşı kendini savunma kapasitesini geliştiren bir ulus, çoğu zaman, söz konusu ulusun toplumsal yeniden üretimine yardımcı olabilecek kaynakları israf etmekle suçlanır. Bu, Filistin direnişini itibarsızlaştırmak için kullanılan söylemde olduğu gibi, İran’ın egemenliğini ve emperyalizme karşı koymak için kullandığı yerli teknolojilerini ihlal etmek için kullanılan retoriktir.

Zaten Rubio da 30 Mart 2026’da İran’ın parayı orduya değil, halkına harcaması gerektiğini söylemektedir. Bu, Trump yönetiminin Pentagon için 1,5 trilyon dolar ve İran’a karşı yasadışı emperyalist saldırgan savaşı için 200 milyar dolar talep etmesi göz önüne alındığında, ironik ve ikiyüzlü bir durumdur.

Gazeteciler ve politikacılar da sürekli olarak Hamas’ın tünel altyapısına atıfta bulunarak, bu koroya katıldılar. Bu altyapı olmadan direniş, dünyanın en güçlü askeri güçlerine karşı uzun süreli bir mücadeleye girişemezdi.

Ali Kadri’nin telef temelli birikimi veya daha doğrusu, telef etme pratiği üzerinden birikim anlayışı, yaşayan emeğin sistematik olarak daraltılmasını ve doğanın yok edilmesini, artı değer üreten bir başka meta olarak kavramsallaştırır. İmparatorluğun onayladığı ölüme karşı her türlü isyankâr direniş, direnişi terörizm olarak nitelendirerek itibarsızlaştırmaya çalışan imparatorluk stenograflarının kullandığı retoriğe rağmen, yaşamın bir onayıdır. Bu madalyonun diğer yüzünde ise, yok edilmeye direnen toplulukların, ülkelerin ve bölgelerin “soykırımcı kontrgerilla ve nüfus azaltma politikası”[2] durmaktadır.

Gazze, emperyalizmin ve yerleşimci sömürgeciliğinin, mülksüzleştirme, ölüm ve yıkım yoluyla sermaye biriktiren, doğası gereği soykırımcı olan projesinin örneklendiği bir vakadır. Gazze’deki soykırım, telef temelli birikim, heba edilen hayatlar, geriletme ve artı değer arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Eğer Batı tarafından yönlendirilirse, bunun ardından gelen süreç, soykırımın sonunu değil, daha yavaş ama bir o kadar da ölümcül bir şekilde sürmesini ifade edecektir.

Ali Kadri’ye göre emperyalist savaşlar, “emeğin erkenden ölümü denilen ürünü satan değer oluşturma faaliyeti” olarak, telef etme pratiğinin en saf biçimidir (s. 1). Emperyalizmin durmaksızın sermaye biriktirme arayışı, yaşamların ve doğanın ölümünün ve yıkımının metalaştırılabildiği, hatta gezegenin kirliliğinin ve hastalık bulaşlarının diğer herhangi bir ürün gibi alınıp satılabildiği bir noktaya ulaşmıştır (bu noktada akla karbon ticareti gelmeli). Hiç şüphe yok ki gezegen, Kuzey’deki tüketiciler ve Güney’de yamyamlar eliyle tüketilenler arasında bölünmüştür.

Ali Kadri, bu Maniheist, ikiye bölünmüş dünyayı, canlıyı çürütüp yiyen nekrotofların hüküm sürdüğü bir yer olarak görüyor: bir yanda asalak Küresel Kuzey, diğer yanda ise yaşamı sürdüren kaynakları soykırımcı emperyalist savaşlar üzerinden emilen, kire çamura bulandırılan, yok edilen Küresel Güney ev sahibi.

7 Ekim 2023’te Filistin direnişi, Siyonizmin mülksüzleştirme projesine karşı hayatı savundu. İsrail’in ABD tarafından finanse edilen sömürgeci şiddet ve gözetim teknolojilerinin çok uzun zamandır sağladığı güvenlik yanılsamasını paramparça etti.

Hirad Sıddıki’nin de dediği[3] gibi:

“Bu yapılara karşı direniş, yalnızca direnilebilir değil, aynı zamanda kırılgan olduğu ortaya çıkan, yansıtılan dokunulmazlık ve aşkın güç yanılsamasını delip geçer. Filistin direnişi, ırk ayrımcısı duvarı yıktığında, dünyanın her zaman böyle olması gerektiği yönündeki Siyonist öngörüyü de altüst etti.”

Ancak, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinin görünüşte yıkılmaz fiziksel duvarını yıkmak, İsrail’in insanlık dışı ırkçı söyleminde de çatlaklar yaratacak, Filistinlilerin onlarca yıldır bildiği, İsrail’in şiddet, toprak genişletme pratiği ve ırkçılık üzerine kurulu olduğu gerçeğini ifşa edecekti (Sayegh, 1965).

İsrail ve ABD’nin 7 Ekim’den sonraki tepkisi, emperyalizmin israfını sürdürmek için hiçbir şeyden geri durmayacaklarını, silahlı direniş yoluyla yaşamı savunan herkesi ibretlik bir örnek haline getireceklerini doğruladı. Yaşamı sürdürmek için gerekli maddi koşulları yok etmeye hazırlar. Bir tahakküm pedagojisi olarak İsrail’in Gazze’deki soykırımı, dünyaya emperyalizme karşı herhangi bir yerde direnişin yok edilmeyle karşılanacağını öğretmeyi amaçlıyor. Ancak bu amaçlar gerçekleşmedi. İsrail ve ABD emperyalizmine karşı sergilenen militan direniş, kendisini kalıcı olarak yok etmeyi amaçlayan şiddete karşı tüm sarsılmazlığı ve sebatıyla ayakta kalmıştır.

İsyankâr Fikirler
7 Ekim 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Max Ajl, “Palestine’s Great Flood I”, Mart 2024, Sage; Türkçesi: İştiraki.

[2] Kadri J. (2023). Socio-Historical Roots Of Yemen’s Collapse. Springer Nature.

[3] Siddiqui: Fúnez-Flores (yh.) Decolonial Entanglements: Praxis, Pedagogy, and Social Theory içinde, Birinci Basım, Temmuz 2026.

0 Yorum: