“Düşmanın anladığı tek dil, devrimci şiddetin dilidir.”
[Filistin Halk Kurtuluş Cephesi]
7
Ekim 2023’te Filistin direnişinin, yıllarca süren ekonomik abluka, onlarca
yıldır devam eden yerleşimci sömürgecilik pratiği, mülksüzleştirme, etnik
temizlik ve Gazze’de ölçülemez acı, ölüm ve yıkıma yol açan muhtelif askeri
harekâtların ardından beklenmedik bir saldırı başlattığı güne odaklanmak
istiyorum.
Max
Ajl’ın da belirttiği üzere, Aksa Tufanı Operasyonu, ABD ve İsrail için doğrudan
sonuçları olan, dünya tarihi açısından önemli bir operasyondu. Ajl, İsrail’i
bölgedeki güç konumunu korumak için sürekli ve giderek artan bir şekilde, kontrgerilla
mücadelesine bağımlı, en az konsolide olmuş yerleşimci sömürgeci devlet olarak
görüyor. Ajl’ın da belirttiği gibi, bu operasyon, “tarihsel Filistin’e ait
toprakların dışındaki ABD ve ABD’ye müttefik yeni sömürgeci devletlerin İsrail
yanında hizalanmasına neden olmuştur. Filistin isyanı böylece, sadece Filistin değil,
kukla rejimlerin egemen olduğu komşu Arap ülkeleri için de devam eden tam
kurtuluş mücadelesini dünyanın dikkatine sundu.
Dahası,
Filistin sorunu, ABD-İsrail’in kontrgerilla siyasetinin uzun tarihini ortaya
koymaktadır. Ajl, İsrail’in Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinin, diğer
yerleşimci sömürgecilik projeleriyle birçok ortak özelliği paylaşmasına rağmen,
“benzersiz” bir yapıya sahip olduğunu öne sürmektedir:
“Filistin meselesi, sadece
bir milletin zulüm görmesi meselesi değildir. Burada ayrıca İsrail’in özgül bir
nitelik arz etmesi üzerinde durulmalıdır: Batı’nın kalleşliğinin simgesi olarak
İsrail, Batı’nın sömürgeci ve emperyalist gücünün yoğunlaşmış hâlidir. Bu
devlet, fiziki açıdan Afrika ile Asya’yı bölmüştür. Küresel kontrgerillanın hem
taciri hem de paralı askeri olarak İsrail, ölümle yıkımı bir araya getiren
güçtür.”
Filistin’in
kurtuluş mücadelesi, yerleşimci sömürgeciliğini olup bitmiş bir olay olarak
takdim eden, ABD-İsrail’e ait kontrgerillacı söylem ile maddi
düzenlemelerin dayattığı epistemolojik ve politik sınırları aşmaktadır.
Filistin direnişi, yerleşimci sömürgeci mülksüzleştirme pratiğinden tam
manasıyla kurtuluşun neye ihtiyaç duyduğunu göstererek, gerçeği çarpıtan
ideolojik kabuğu söküp atmaktadır. Ajl’ın da dediği gibi:
“Filistinliler, kurtuluş
için verdikleri mücadelede daha da sertleşip güçlendikçe, parlaklığı giderek
artan yıldırım misali, dünya sisteminin ve bu sisteme dair gerçeklerin daha net
görülmesini sağlamaktadır: Birleşmiş Milletler iktidarsızdır, emperyalistler
uluslararası hukuku hor görmektedir, Arap coğrafyasındaki yeni sömürgeci
devletler Batı kapitalizmine suç ortaklığı yapmaktadır, günümüzde Avrupa ve ABD
kapitalizminin özünü faşist ırkçılık teşkil etmektedir, Batı sermayesi,
katiller ve insanları kötürüm bırakan güçlerden istifade etmektedir, Arap
dünyası ve Üçüncü Dünya, yeni sömürgeci yapıların kontrolündedir, son olarak,
sivil toplum kurumları ve Batı’daki liberal demokrasi, hepten boş tenekedir.”
Ajl’ın
hatırlattığı gibi, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğe karşı silahlı direniş,
emperyalizme karşı direniştir. Tersten ifade edersek: emperyalizmin zayıflaması
birincisinin de zayıflaması anlamına gelir.
“Sosyolojik bir olgu
olarak emperyalizm, silah fabrikalarının çalışmalarını, kontrgerilla
faaliyetlerini, gözetleme pratiklerini ve kara üslerini, ayrıca bu süreçler
için gerekli olan istikrarı temel alır.” (Ajl)
Emperyalizm
zayıfladığında, kapitalizmin erken ölüm ve topyekûn yıkım getiren yapısal
soykırım projesi de zayıflar (Kadri). Emperyalist saldırganlığa karşı kendini
savunma kapasitesini geliştiren bir ulus, çoğu zaman, söz konusu ulusun toplumsal
yeniden üretimine yardımcı olabilecek kaynakları israf etmekle suçlanır. Bu, Filistin
direnişini itibarsızlaştırmak için kullanılan söylemde olduğu gibi, İran’ın
egemenliğini ve emperyalizme karşı koymak için kullandığı yerli teknolojilerini
ihlal etmek için kullanılan retoriktir.
Zaten
Rubio da 30 Mart 2026’da İran’ın parayı orduya değil, halkına harcaması
gerektiğini söylemektedir. Bu, Trump yönetiminin Pentagon için 1,5 trilyon
dolar ve İran’a karşı yasadışı emperyalist saldırgan savaşı için 200 milyar
dolar talep etmesi göz önüne alındığında, ironik ve ikiyüzlü bir durumdur.
Gazeteciler
ve politikacılar da sürekli olarak Hamas’ın tünel altyapısına atıfta bulunarak,
bu koroya katıldılar. Bu altyapı olmadan direniş, dünyanın en güçlü askeri
güçlerine karşı uzun süreli bir mücadeleye girişemezdi.
Ali
Kadri’nin telef temelli birikimi veya daha doğrusu, telef etme pratiği
üzerinden birikim anlayışı, yaşayan emeğin sistematik olarak daraltılmasını ve
doğanın yok edilmesini, artı değer üreten bir başka meta olarak
kavramsallaştırır. İmparatorluğun onayladığı ölüme karşı her türlü isyankâr
direniş, direnişi terörizm olarak nitelendirerek itibarsızlaştırmaya çalışan
imparatorluk stenograflarının kullandığı retoriğe rağmen, yaşamın bir onayıdır.
Bu madalyonun diğer yüzünde ise, yok edilmeye direnen toplulukların, ülkelerin
ve bölgelerin “soykırımcı kontrgerilla ve nüfus azaltma politikası”[2] durmaktadır.
Gazze,
emperyalizmin ve yerleşimci sömürgeciliğinin, mülksüzleştirme, ölüm ve yıkım
yoluyla sermaye biriktiren, doğası gereği soykırımcı olan projesinin örneklendiği
bir vakadır. Gazze’deki soykırım, telef temelli birikim, heba edilen hayatlar,
geriletme ve artı değer arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Eğer Batı
tarafından yönlendirilirse, bunun ardından gelen süreç, soykırımın sonunu
değil, daha yavaş ama bir o kadar da ölümcül bir şekilde sürmesini ifade
edecektir.
Ali
Kadri’ye göre emperyalist savaşlar, “emeğin erkenden ölümü denilen ürünü satan değer
oluşturma faaliyeti” olarak, telef etme pratiğinin en saf biçimidir (s. 1).
Emperyalizmin durmaksızın sermaye biriktirme arayışı, yaşamların ve doğanın
ölümünün ve yıkımının metalaştırılabildiği, hatta gezegenin kirliliğinin ve hastalık
bulaşlarının diğer herhangi bir ürün gibi alınıp satılabildiği bir noktaya
ulaşmıştır (bu noktada akla karbon ticareti gelmeli). Hiç şüphe yok ki gezegen,
Kuzey’deki tüketiciler ve Güney’de yamyamlar eliyle tüketilenler arasında
bölünmüştür.
Ali
Kadri, bu Maniheist, ikiye bölünmüş dünyayı, canlıyı çürütüp yiyen nekrotofların
hüküm sürdüğü bir yer olarak görüyor: bir yanda asalak Küresel Kuzey, diğer
yanda ise yaşamı sürdüren kaynakları soykırımcı emperyalist savaşlar üzerinden
emilen, kire çamura bulandırılan, yok edilen Küresel Güney ev sahibi.
7
Ekim 2023’te Filistin direnişi, Siyonizmin mülksüzleştirme projesine karşı hayatı
savundu. İsrail’in ABD tarafından finanse edilen sömürgeci şiddet ve gözetim
teknolojilerinin çok uzun zamandır sağladığı güvenlik yanılsamasını paramparça
etti.
Hirad
Sıddıki’nin de dediği[3] gibi:
“Bu yapılara karşı
direniş, yalnızca direnilebilir değil, aynı zamanda kırılgan olduğu ortaya
çıkan, yansıtılan dokunulmazlık ve aşkın güç yanılsamasını delip geçer.
Filistin direnişi, ırk ayrımcısı duvarı yıktığında, dünyanın her zaman böyle
olması gerektiği yönündeki Siyonist öngörüyü de altüst etti.”
Ancak,
Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinin görünüşte yıkılmaz fiziksel duvarını
yıkmak, İsrail’in insanlık dışı ırkçı söyleminde de çatlaklar yaratacak,
Filistinlilerin onlarca yıldır bildiği, İsrail’in şiddet, toprak genişletme
pratiği ve ırkçılık üzerine kurulu olduğu gerçeğini ifşa edecekti (Sayegh,
1965).
İsrail
ve ABD’nin 7 Ekim’den sonraki tepkisi, emperyalizmin israfını sürdürmek için
hiçbir şeyden geri durmayacaklarını, silahlı direniş yoluyla yaşamı savunan
herkesi ibretlik bir örnek haline getireceklerini doğruladı. Yaşamı sürdürmek
için gerekli maddi koşulları yok etmeye hazırlar. Bir tahakküm pedagojisi
olarak İsrail’in Gazze’deki soykırımı, dünyaya emperyalizme karşı herhangi bir
yerde direnişin yok edilmeyle karşılanacağını öğretmeyi amaçlıyor. Ancak bu
amaçlar gerçekleşmedi. İsrail ve ABD emperyalizmine karşı sergilenen militan
direniş, kendisini kalıcı olarak yok etmeyi amaçlayan şiddete karşı tüm
sarsılmazlığı ve sebatıyla ayakta kalmıştır.
İsyankâr Fikirler
7
Ekim 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Max Ajl, “Palestine’s Great Flood I”, Mart 2024, Sage; Türkçesi: İştiraki.
[2]
Kadri J. (2023). Socio-Historical Roots Of Yemen’s Collapse. Springer
Nature.
[3] Siddiqui: Fúnez-Flores (yh.) Decolonial Entanglements: Praxis, Pedagogy, and Social Theory içinde, Birinci Basım, Temmuz 2026.


0 Yorum:
Yorum Gönder