13 Ekim 2026

, ,

“Filistin 1936” Filmi ve Tarihin Acı Gerçekleri

Filistin’de İsrail egemenliği altında yaşanan vahşeti dile dökmek, işe gitmeye çalışan Filistinlilerin metal kafeslerden sığır sürüsü gibi geçirilişini, İsrail askerlerinin Filistinli tutsaklara tecavüz etmesinin kamuoyu önünde övülmesini, diktatörlüğü ve ırk ayrımcılığını meşrulaştıran hukuki çerçeveleri, askerler tarafından küçük çocukların terörize edilerek tutuklanmasını, soykırımı, bu soykırımın İsraillilerce inkâr edilişini anlatmak, bu koşulları açıklamaya çalışan herhangi bir sanatçı veya akademisyen için büyük bir güçlüktür. Bu koşulların sıra dışılığı, gerçekliğin içerebileceğinin ötesine geçiyor. İfrata varmış yönlerini kavramak için benzersiz temsil biçimlerine ihtiyaç var.

Akademide çalışan kimi yazarlar, dipnotların ve ayrıntılı bilgilerin ağırlığının, okurları bileklerinden sıkı sıkıya kavrayıp onları anlamaya mecbur edebileceklerini düşünürler, bu yüzden gerçeklere daha çok odaklanırlar. Sanatçılar ise bunun aksine, Filistinlilerin yaşamının inanılmaz deneyimlerini aşmak ve dönüştürmek, farklı bir şekilde anlaşılır kılmak için genellikle biçim ve estetikle oynar, parodiye ve taklide başvururlar.

Adeniye Şabli’nin korku hikâyelerindeki akıcı tonlar buna bir örnek. Elya Süleyman’ın filmlerindeki alaycı taklit ve hiciv de bir diğer örnek. Gerçekliği sanatın diline tercüme eden bu tür girişimler, kanlı zeminden bir mesafe almamızı sağlar, bir kaleydoskopun dönüşü gibi farklı bir bakış açısı ve vuzuh sunar. Yerleşik çerçeveleri alt üst ederek, bu hayali kurgular izleyicileri tedirgin eder, özellikle batıda Filistin hakkındaki anlayışı kuşatan propaganda ve ideolojinin kimi belirsizliklerinden onları kurtarır.

Annemarie Jacir’in 2025 yapımı filmi Filistin 1936, bunu yapmıyor. Bunun yerine, tarihin sert gerçeklerine sıkıca tutunuyor. Epik sinema ve anlatı geleneklerinden yararlanan film, kitlesel bir politik isyana katılan muhtelif karakterlerin iç içe geçmiş hikâyelerini anlatıyor. Muhteşem savaş sahneleri, patlamalar ve Filistinli kalabalıkların gösteri yaptığı panoramik çekimlerle film, milliyetçi sembollerle dolu. Jacir’in de belirttiği gibi, filmde toprak, kendi başına bir karakter haline geliyor. Pamuk tarlaları şiir okuyan köylüler tarafından işleniyor, dağlar isyancıları ve diğer sırları saklıyor, meyve bahçeleri anne ve kız arasındaki konuşmaları kucaklıyor. Tarlaların, Kudüs’teki Eski Şehrin ve denizin renklendirilmiş arşiv görüntüleri ve fotoğrafları, canlanmış eski kartpostallar gibi görünüyor. Bu unsurlar, izleyiciyi türün gerektirdiği beklentiler doğrultusunda peşinden sürükleyerek, onları, Filistinlilerin 1917’den beri süregelen İngiliz işgalinden kurtulmaya ve vatanlarının Siyonist yerleşimci-sömürgeci işgaline son vermeye çalıştığı, 1936-1939 arası dönemde cereyan eden Büyük Arap İsyanı’na ait gerçeklerin ortasına bırakıyor.

İngiliz hükümeti, diğer birçok avantajın yanı sıra, hükümet imtiyazlarının yüzde 90’ını Siyonistlere vermesinde karşılık bulan, Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdunun geliştirilmesini destekleme taahhüdü, tarihçi Raşid Halidi’nin “demir kafes” adlandırdığı şeyi Filistinlilerin atalarının topraklarında bağımsızlık elde etme çabalarının etrafına inşa etti.[1] Halidi’nin analizine göre, Filistinlilerin neredeyse hiç şansı yoktu, çünkü Siyonistler, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrası Filistin’i kontrol eden İngiliz manda hükümetinin askeri, ekonomik ve politik alanda verdiği kapsamlı destekle toprakları ve ekonomiyi ele geçirdiler.

Film, Siyonistlerin tüm bu desteğe rağmen çok fazla çaba harcadıklarını ortaya koyuyor. Grevler ve boykotlar, protestolar, devrimci mahkemeler, trenlere ve devlete ait altyapıya yönelik sabotaj eylemleriyle Filistinliler ve Arap bölgesinin dört bir yanından gelen destekçileri, Filistinli Marksist siyasi düşünür ve romancı Gassân Kenefâni’nin “düşman üçlü” olarak adlandırdığı şeye karşı savaştılar: “gerici Filistinli liderler, Filistin’i kuşatan Arap rejimleri ve Siyonizm ile emperyalizm arasında teşkil edilmiş olan ittifak.”[2]

Kenefâni’nin bu döneme ilişkin analizine benzer şekilde, film de insanların somut koşullarını aktararak başlıyor, film boyunca onların yanı başından hiç ayrılmıyor. Bu somut koşullar içinde, isyanın itici gücü olan yerli Arap nüfusunun üçte ikisinden fazlasını teşkil eden köylülerin ile Arap toprak sahipleri ve diğer kapitalistler tarafından sömürülen işçilerin istismarı, merkezi bir öneme sahip.[3]

Halidi’nin ayrıntılı bir şekilde analiz ettiği “Filistinli Arap çoğunluğuna karşı uygulanan bu ayrımcılık politikası”, başta 1917 Balfour Deklarasyonu’nda ele alınmış bir husus. İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour tarafından yayınlanan 67 kelimelik bu bildiride, İngiliz hükümeti, “Yahudi halkı için ulusal bir yurt” inşa etmeyi öngören Siyonist projesine bağlılığını ilan etmiş, Filistin’deki Arap nüfusun yüzde 94’ünün kolektif politik haklarını hiçe saydığını dile getirmiştir.[4]

BM’nin öncülü olan Milletler Cemiyeti’nin himayesi altında İngiliz Mandası’nın Filistin’deki hâkimiyeti öyle yoğun bir yoksulluk girdabına yol açtı ki, Hayfa’dan 1930 tarihli bir tahmine göre, köylü aileleri içinde borçları nedeniyle tutuklama veya el koyma emri verilmiş bir üye bulunan ailelerin oranı yüzde 64’ü buluyordu.[5] Bu tarihe ait belgelerin büyük bir kısmı paylaşılmış durumda, fakat bu belgeler, bilhassa bu filmin sinemalarda gösterime girdiği Londra’daki izleyiciler tarafından pek bilinmiyor. (Filmin ABD’de 2026 başlarında gösterime girmesi bekleniyor).

Filistin 1936 filminin İngiliz oyuncuları ve izleyicileriyle yapılan röportajlarda bu tarihe dair bilgisizliklerinden ve İngilizlerin bu olaylardaki utanç verici rolü konusunda kapsamlı bir eğitimin verilmesi gerektiğinden söz ediyorlar. Film, tam da bu sorunu ele alıyor.

Mücadelenin İçine Çekilen Genç

Film, kurgusal olan, gerçekte bulunmayan Besme köyünden genç bir adam olan Yusuf’u konu alıyor. Yusuf’u, Kalkilya doğumlu oyuncu Kerim Anaya canlandırıyor. Köy, yirmi yıllık İngiliz yönetiminden sonra filizlenmeye başlayan isyanı bastırmaya çalışan İngiliz işgalcilerin hedefi haline gelmiştir. Zengin Filistinli iş adamı Emir (Zafer Abidin) tarafından şoför ve getir götür işleri için işe alınan Yusuf, ilkin şaibeli kabul edilen, milliyetçilik karşıtı Müslüman Birliği’ne katılır. Bu örgüt, Filistin’deki Siyonist işgale karşı mücadeleyi ilk başlatan Müslüman-Hristiyan Birliği’ne karşı bir denge unsuru olarak, Siyonist Komisyon tarafından kurulmuştur.

Yusuf, sınıfsal sınırları aşmanın zorluğuyla cebelleşirken, net bir politik bilince doğru kâmilleşir. Köylülerin taktığı kefiyeyle üst sınıf kentlilerin ikonik kırmızı tarbuşu arasında salınıp durur, patronunun güzel kıyafetler alsın diye eline para sıkıştırmasının yol açtığı aşağılayıcı duruma katlanan Yusuf, mülksüzleştirilmiş çiftçilerin varoluşsal kaygılarını görmezden gelen üst sınıf Filistinlileri gözlemler. Yusuf’un şehirde Emir için çalışması, ailesinin tarlalarına bakmasına ve Siyonistler giderek daha da yaklaşırken topraklarını korumasına yardım etmesi için onun evde kalmasını isteyen babasının öfkesine yol açar. Nihayet ailesi, bir Siyonist yerleşimcinin kurşunu üzerinden feleğin sillesini yer. Ardından küçük kardeşi İngilizler tarafından hapse atılır. Tüm bu gelişmeler neticesinde adaletsizliğe ve zulme karşı verilen mücadele, Yusuf’u içine çeker. Filmdeki diğer karakterlerde ve birçok Filistinlide makes bulan hikâyesi, bir bireyin politik hareketliliğe uzanan yolunu dile döker.

Sadece ailesini geçindirmek isteyen ancak bu mütevazı amacı bile engellendiğinde mücadeleye dâhil olan işçi Halid (Salih Bekri) de benzer bir hikâyeyi yaşar. Filmin başlarında yer alan bir sahnede Halid, Yafa’da yabancı bir gemiden yük boşaltan bir grup liman işçisi arasında görülür. Giderek daha fazla Filistinliyi yoksulluğa sürükleyen bir ekonomide biraz para kazanmak için gönüllü olmak isteyen işçiler, vicdansız bir işveren tarafından fazla mesai ücretlerinden mahrum bırakılırlar. Bu adaletsizlik ve savaşçı toplayan bir isyancının coşkulu politik konuşması, Halid’i mücadeleye katılmaya ikna eder.

Ücretlerinden mahrum bırakılan Filistinli işçiler bir de, Siyonistlerce Araplara karşı kullanılmak üzere kaçak olarak ülkeye getirilen silahların bulunduğu varilleri limana indirme zilletiyle yüzleşirler. Burada aslında 1935’te bir Belçika gemisinde yüzlerce silah ve yüz binlerce merminin çimento varillerinde bulunduğu “çimento olayı” sahnelenmektedir. Filmde İngilizlerin bu büyük suçtan sorumlu olanları cezalandırmayacağını öngören işçiler, tarihi bir gerçeği dile dökmektedirler. (O suçu işleyenler, hiçbir zaman ceza almadılar.)

Film, izleyicilere İngilizlerin Filistin üzerindeki egemenlik mücadelesinde tarafsız birer hakem olmadığını, (en özlü ifadesiyle İncil’e atıfta bulunan Orde Wingate’de somutlaşan) Hristiyan Siyonizminin Oryantalist kibir ve vahşete olan eğilimi üzerinden hareket eden taraftarları olduklarını açık bir biçimde aktarır. Öncelikleri, İsrail haline gelen yerleşimci-sömürgeci devletini kurmak ve İmparatorluğun etkisini ve itibarını korumaktır.

Ağır ve zor gerçekler karşısında kolayca göz ardı edilebilen yazılı metnin aksine, filmlerin büyük gücü, izleyicilere bireylerin politikayı nasıl deneyimlediklerini, büyük tarihi olayları nasıl yaşadıklarını anlamaları yanında hissetmelerini de sağlamasından kaynaklanır. Bu özelliği, o insanların neden bu şekilde tepki verdiklerini anlamamızı, onlara sempati duymamızı sağlar.

Filistin 1936 filmi, bunu olağanüstü bir şekilde başarıyor. Jacir’in de dediği gibi, Filistinlilerin, İngiliz sömürge yönetiminin, Siyonist yerleşimcilerin topraklarına yönelik saldırılarının ve Arap toprak sahiplerinin sömürüsünün kıskacında yüzleştikleri baskılara nasıl direndiklerini, bazen de bu baskılara nasıl boyun eğdiklerini ortaya koyan “samimi anlar”ı yansıtmaktadır.

Film ayrıca, İngiliz hükümetinin Filistinlilerin sömürge yönetimine karşı direnişine yönelik şiddetli baskısını da gözler önüne seriyor. Görgü tanıkları ve akademisyenler, Arap ayaklanmasını bastırma çabalarında rutin hale getirilen, teşvik edilen ve yasallaştırılan bir dizi İngiliz vahşetini ortaya çıkardı: mahkûmların bedenlerini yakmak için kızgın demir çubukların kullanılması, cinsel işkence ve tecavüz, yağma, dayak, toplama kampları, kitlesel ev yıkımları.[6] Bu filmin senaristlerinin ve yönetmeninin araştırmalarını layıkıyla yaptıkları net bir biçimde görülüyor. Arşivlerin de kanıtladığı gibi, birçok gerçek tarihsel aktör, gerçekten iğrenç ve insanlık dışı davranışlarda bulundu. Direnenler, kahramanca cesaretle ve kararlılıkla hareket ettiler. Bu nedenle, iyi ve kötü klişelerinden kaçınmak, emperyalist egemenliği tanımlamaya çalışan herkes için bir güçlük. Gene de film, bu her şeyi siyah-beyaz ikiliğinde görenlerin başvurdukları klişelerden nadiren istifade ediyor. Jacir, çoğunlukla ahlaki uçlara savrulmaktan kaçınıyor.

İzleyiciler, isyanı bastırmak için kullanılan sansür ve şiddet karşısında öfkelenen (Billie Howle’nin canlandırdığı Yüksek Komiser’in özel sekreteri) Thomas Hopkins karakterinde liberal İngiltere’nin bir görüntüsüyle yüzleşiyorlar. Gelgelelim, İngilizlerin ve Yahudilerin teşkil ettikleri “Özel Gece Timleri”nce ortaklaşa yürütülen “kirli savaş”a, kontrgerilla operasyonuna liderlik eden İngiliz askeri komutanı Orde Wingate’i Game of Thrones dizisinin yıldızı Robert Aramayo canlandırıyor. Sakalsız halde karşımıza çıkan Aramayo, oynadığı karakteri karikatürleştiriyor ve Wingate’in yol açtığı vahşetin gerçek boyutunun tam olarak perdeye yansımamasına neden oluyor.[7]

Film, Filistin toplumunun ve siyasetinin karmaşık doğasını, isyana karşı çıkanları, Siyonistlerle iş birliği yapanları ve İngilizlerle işbirliği yapanları da içerecek şekilde, dürüstçe tasvir ediyor. Filistin milliyetçiliğinin aksettirildiği, kalabalıkların bir olduklarını haykırdıkları, isyancılara desteklerini sundukları romantik sahneler, içsel bölünme anlarıyla dengeleniyor: Başında kapüşon olan bir işbirlikçi, vurulacak isyancıları işaret ediyor, İngiliz baskınlarının yarattığı gerilim, halk arasında azmin zayıflamasıyla birlikte kabul ediliyor. Muhteşem bir müdahaleyle ucu açık bırakılmış olan bir sahnede kefiyeli isyancılar, Filistinlileri taşıyan bir trene baskın düzenliyorlar. Yolcuların arasında dolaşan isyancılar, bilhassa mücevherli zenginlerden, isyanı desteklemek için bağış istiyorlar, ancak aslında talep ediyorlar. Bu bağışlar, her zaman gönüllü olarak yapılmıyor. Jacir’in Filistin’deki çeşitliliği ve sınıfsal farklılıkları gören yaklaşımı, köylüleri canlandıran oyuncuların köylülere has aksanında belirginleşiyor. bu aksan, diğer izlerin yanı sıra, kaf harfinin “ç” ile telaffuz edilmesinde de kendini gösteriyor.”

Samimi Bir Destan

Birçok tarihi destansı unsura başvuran bir film için, Filistin 1936, bu türün dışına çıkan sayısız unsur içeriyor. Aileleri merkeze alan hali, kadınların gücü ve çocukların önemi, ilişkilere ve politik dinamiklere, ana akım tarihi ve politik filmlerde her zaman bulunmayan bir derinlik katıyor. Suriyeli oyuncu Celal Tavvil, film boyunca yaptığı zor seçimleri açıklamaya yardımcı olan yoğunlukla, sakin bir sevgi ve kararlı bir dinginlik hissi veren Yunan Ortodoks rahibi Peder Bulos’u canlandırıyor. Kucağındaki bir bebeği sakinleştirdiği sahne, bu güzel karakterin ve ailenin gücünü özetliyor. Peder Bulos, bir de Filistin’deki Hristiyan ve Müslümanların bir arada yaşaması hususuna dikkat çekiyor. Hristiyan Filistinli milliyetçilerin varlığı, her şeyi dini ayrılıklar üzerinden parçalamak isteyen, ancak başarısız olan İngilizleri çileden çıkartıyor.

Bu geniş karakter kadrosunun merkezinde çok sayıda kadın var. En güçlü baş kahramanlardan biri, Emir’in karısı ve okurları tarafından ciddiye alınmak için erkek müstear adıyla yazmak zorunda olan gazeteci Hulud Atıf (Yasmin Mısri). Şık şapkaları ve zaman zaman erkek kılığına girmesi, zihninin ve ruhunun bağımsızlığını yansıtıyor. Hulud’un Yüksek Komiser’e dilekçe vermeye çalışan kadınlarla birlikte görünmesi, İngiliz hükümetine yönelik lobi yapmaya ve halklarının şikayetlerini duyurmaya çalışan birçok gerçek kadının çabalarının yansıması. Filmde gösterildiği gibi,, isyanın aktif bir parçası olan kadınlar, erkek savaşçılarının ve toplumlarının azmine birçok yönden destek sundular.[8]

Filistin sinemasını bilenlerin ve Succession dizisini izleyenlerin iyi bildiği Hiam Abbas, Hanan rolünde güçlü bir performans sergiliyor. Hanan’ın çelik gibi sağlam duruşu ve nazik bilgeliği, torunu Afra’ya (Verdi Eylabun) halkının toprakla olan bağını anlattığı sahnede güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor. Hanan, orada Filistin ulusal tarihinin kaynağı olarak sözlü tarihin öneminin somut tezahürü.

Abbas verdiği röportajlarda filmde kendi büyükannesini canlandırdığını söylüyor. Afra’nın annesi Rebab (Yafa Bekri), genç bir dul kadındır. Bir gün eline tesadüfen on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir tabanca geçer. Olayların seyrine büyük ölçüde bu tevafuk yön verir. Bekri, Rebab’ın mücadeleye, kızına ve ailesine olan bağlılığını, Abbas, Hanan’a can verirken, açığa ondaki sert kararlılıktan doğalında neşet eden abartısız bir güç çıkıyor. Bu kadın karakterlerin gücü, cesareti ve kararlılığı, kadınların İngiliz askerleriyle fiziksel olarak savaştığı sahnelerde yankı buluyor. Bu sahneler, kadınların merkezde yer aldığı, Filistin’de zulme karşı gerçekleştirilen diğer bir büyük ayaklanma olarak Birinci İntifada’ya (1986-1993) ait görüntüleri getiriyor akla.

Çocuklar, bu geniş oyuncu kadrosunun bir diğer önemli parçası. Büyüklerinin bilgeliğinin taşıyıcıları olan çocuklar, Filistin’i savunma eylemini geleceğe taşıma sorumluluğunu üstleniyorlar. İzleyiciler, Afra’nın oyun arkadaşı, Rahip Bulos’un oğlu Kerim’in politik eğitimine ve duygusal yaralarına tanık oluyorlar Verd Helu’nun güçlü bir performansla canlandırdığı Kerim, direniş döngüsünü ileriye taşıyan trajediler yaşıyor.

Jacir’in 2012 tarihli, inatçı bir mülteci çocuğun Filistin’e dönme ısrarını konu alan filmi Seni Gördüğümde filminde olduğu gibi, Afra da maceracı bir merak ve zorlu bir sevinçten doğan benzer bir inatçılığa sahip. Filmin başlarında Kerim’e Kral VIII. Edward’ın boşanmış bir kadınla evlenmek istediği için tahttan feragat ettiğini açıklarken, imparatorluğun dedikodularını takip ettiğini öğreniyoruz. Afra’nın, imparatorluğun birçok ülkesinde Kral’ın profilini içeren pul koleksiyonu, bu siyasi kuşatma hikâyesinin bir kısmını ortaya koyarken, aynı zamanda Afra’nın hayal gücünü geniş ufuklara taşıyor. Bu tatlı ve komik anlar, filmi besliyor, ona hikâye anlatımı konusunda zindelik katıyor.

Film, isyanın ezilmesiyle sona eriyor. İsyanın liderleri sürgüne gönderiliyor, savaşçılar öldürülüyor, halkın azmi şiddet ve dayanılmaz maddi yoksunluklarla yıpranıyor. Ayrıca, Seni Gördüğümde filminin son sahnesini anıştıran Filistin 1936 filmi, koşan bir çocukla sona eriyor. Sahne, izleyiciyi bilinmez bir geleceğe bağlıyor. Bu geleceğin umut dolu olduğuna dair ucu açık imge, filmin gerçek dışılığa yaptığı tek atıf olarak, özgürleşmiş bir gelecek konusunda hayal gücüne açık bir alan bırakıyor.

Uzun Soluklu Özgürlük Mücadelesi Devam Ediyor

Filistin 1936, bilhassa içinde neredeyse hiç yer almadıkları için, Siyonistlerin pek hoşuna gidecek bir film değil. Yerleşimci-sömürgeciler marjinal unsurlar olarak, çoğunlukla uzaktan bir grup halinde görünüyorlar; yere bir şeyler dikiyorlar, Filistinlilerin ekinlerini yakıyorlar, İngilizlerin elinden Filistin topraklarını hediye olarak alıyorlar ve gölgelerde saklanıp sivilleri öldürüyorlar. Jacir’in Guardian gazetesine verdiği röportajda dediği gibi, “Bu film, Filistinliler için. Bu, bizim anlatılmamış olan hikâyemiz.”[9]

Filmi dikkatle izleyen herkes, orada tasvir edilen işgalcilerin yöntemleri ve tutumları ile yakın tarih arasındaki paralellikleri fark edecektir. Bu şaşırtıcı değil, çünkü İsrail zulmüne temel teşkil eden hukuku bizzat İngiliz İmparatorluğu imal etmişti. Jacir, izleyicilerin bu gerçeği idrak etmelerini istiyor.

Film, İngilizlerin uyguladıkları acımasız şiddeti ve diktatörlüğün gücünü büyük bir tarihsel doğrulukla dramatize ediyor. En sıradan haliyle genç İngiliz askerlerinin Filistinlilerin kimlik belgelerini görmeyi talep etmesi, kontrol noktalarında Filistinlilerin paralarını çalması, kadınları taciz etmesi, en abartılı biçimiyle, toplama kampında tutulan insanlar, ev yıkımları yoluyla uygulanan toplu cezalandırma. Tarihçi Caroline Elkins’in “yasallaştırılmış kanunsuzluk” olarak adlandırdığı, zalim İngiliz güçlerine verilen geniş izinleri belirleyen durumu tasvir ediyor.[10] Filmde tasvir edilen her baskı taktiğinin, bugün katil yerleşimcilerin şiddeti, “insan kalkanları”nın kullanımı, kargaşaya yol açan ev baskınları ve yargısız hapis cezası gibi İsrail’in başvurduğu yöntemlerde ve uluslararası güçlerin yatıştırma yöntemlerinde karşılık bulduğunu görmek gerekiyor. Kibirli İngiliz Yüksek Komiseri Wauchope rolündeki Jeremy Irons, kadınlardan oluşan bir heyeti, “birlikte birleşik ve barışçıl bir Kutsal Toprak yaratabiliriz” deyip, tatlı dille, başka bir soruşturma komisyonunun (Kraliyete Bağlı Peel Komisyonu’nun) oluşturulmasını teklif ederek geçiştirdiğinde, günümüzün açgözlü politikacılarının ikiyüzlülüğü dil buluyor.

Film, birden fazla düzeyde işliyor: göz alıcı kostümlerle dolu bir dönem draması, ünlü oyuncuların yer aldığı tarihi bir destan ve Filistin’deki İngiliz yönetiminin vahşetini ortaya koyan siyasi bir ifşaat. Bu tarihi bilenler açısından, içlerinde Filistinlilere destek veren isimlerin bazı karakterleri perdeye yansıtıyor olması gayet yerinde. (Game of Thrones dizisinden bildiğimiz, Gazze'ye insani yardım ulaştırmaya çalışan Özgürlük Filosu'nun sözünü esirgemeyen destekçisi, İrlandalı oyuncu Liam Cunningham, kötü karakter Charles Tegart’ı canlandırıyor; Jeremy Irons ise 2017’den beri Gazze ablukasının sona ermesi çağrısında bulunuyor.)

Filistin’in 98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film kategorisine resmen aday gösterdiği Filistin 1936, şimdiden birçok ödül kazandı: Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde Büyük Ödül, São Paulo Uluslararası Film Festivali’nde Seyirci Ödülü, Asya Pasifik Film Ödülleri’nde En İyi Senaryo adaylığı ve 38. Avrupa Film Ödülleri’nde kısa listeye girme başarısı. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde canlı seyirci önünde ilk gösterimi 20 dakikalık bir alkışla karşılandı; oyuncu Hiam Abbas’ın Mehdi Hasan’a dediği gibi, bu, Filistinlilerin hikâyelerinin “insanların yüreklerine dokunduğunun” kanıtı.

Eleştirmenler ve izleyiciler, filmi hem bireylerin destansı politik değişimlerle başa çıkmalarını anlatan dokunaklı bir hikâye olarak hem de günümüzle olan yankısı açısından değerlendiriyorlar. 17 Kasım 2025’te Güvenlik Konseyi, 2803 Sayılı Güvenlik Kararı’nı kabul etti. Bununla birlikte, büyük güçler, Gazze’nin yabancılardan müteşekkil bir başka gruba teslim edilmesine (bir kez daha) onay vermek suretiyle “BM’nin meşruiyetini gömdükleri mezarın başına taşı diktiler.”[11] Jacir’in röportajlarda dediği gibi: 1936-1939 İsyanı hiçbir şekilde sona ermedi, özgürlük için verilen o uzun soluklu mücadele halen daha devam ediyor.

Lori Allen
17 Aralık 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Ghassan Kanafani, The Revolution of 1936-1939 in Palestine: Background, Details, & Analysis, Çeviri: Hazem Jamjoum (1804 Books, 2023), s. 6–7.

[2] A.g.e., s. 1.

[3] Mahmoud Yazbak, “From Poverty to Revolt: Economic Factors in the Outbreak of the 1936 Rebellion in Palestine,” Middle Eastern Studies 36/3 (Temmuz 2000), s. 94.

[4] Rashid Khalidi, The Iron Cage: The Story of the Palestinian Struggle for Statehood (Boston: Beacon Press, 2006), s. 37.

[5] Mahmoud Yazbak, “From Poverty to Revolt: Economic Factors in the Outbreak of the 1936 Rebellion in Palestine,” Middle Eastern Studies 36/3 (Temmuz 2000), s. 93–113, s. 99.

[6] Caroline Elkins, Legacy of Violence: A History of the British Empire. Penguin Random House, UK, 2023, s.194–95.

[7] Matthew Hughes, M. “Terror in Galilee: British-Jewish Collaboration and the Special Night Squads in Palestine during the Arab Revolt, 1938–39.” The Journal of Imperial and Commonwealth History, 43/4 (2015), 590–610.

[8] Matthew Hughes, “Women, Violence, and the Arab Revolt in Palestine, 1936–39.” Journal of Military History, 83/2 (2019), s. 487–507.

[9] Geneva Abdul, “Palestine 36 director Annemarie Jacir: ‘We don’t want a state, we just want to live’,” Guardian, 17 Ekim 2025.

[10] Caroline Elkins, Legacy of Violence: A History of the British Empire (Penguin Random House, UK, 2023), s.129–62.

[11] Craig Mokiber, 17 Kasım 2025, X. 

0 Yorum: