Filistin’de
İsrail egemenliği altında yaşanan vahşeti dile dökmek, işe gitmeye çalışan
Filistinlilerin metal kafeslerden sığır sürüsü gibi geçirilişini, İsrail
askerlerinin Filistinli tutsaklara tecavüz etmesinin kamuoyu önünde övülmesini,
diktatörlüğü ve ırk ayrımcılığını meşrulaştıran hukuki çerçeveleri, askerler
tarafından küçük çocukların terörize edilerek tutuklanmasını, soykırımı, bu soykırımın
İsraillilerce inkâr edilişini anlatmak, bu koşulları açıklamaya çalışan
herhangi bir sanatçı veya akademisyen için büyük bir güçlüktür. Bu koşulların sıra
dışılığı, gerçekliğin içerebileceğinin ötesine geçiyor. İfrata varmış yönlerini
kavramak için benzersiz temsil biçimlerine ihtiyaç var.
Akademide
çalışan kimi yazarlar, dipnotların ve ayrıntılı bilgilerin ağırlığının, okurları
bileklerinden sıkı sıkıya kavrayıp onları anlamaya mecbur edebileceklerini düşünürler, bu yüzden gerçeklere
daha çok odaklanırlar. Sanatçılar ise bunun aksine, Filistinlilerin yaşamının
inanılmaz deneyimlerini aşmak ve dönüştürmek, farklı bir şekilde anlaşılır
kılmak için genellikle biçim ve estetikle oynar, parodiye ve taklide
başvururlar.
Adeniye
Şabli’nin korku hikâyelerindeki akıcı tonlar buna bir örnek. Elya Süleyman’ın
filmlerindeki alaycı taklit ve hiciv de bir diğer örnek. Gerçekliği sanatın diline
tercüme eden bu tür girişimler, kanlı zeminden bir mesafe almamızı sağlar, bir
kaleydoskopun dönüşü gibi farklı bir bakış açısı ve vuzuh sunar. Yerleşik
çerçeveleri alt üst ederek, bu hayali kurgular izleyicileri tedirgin eder,
özellikle batıda Filistin hakkındaki anlayışı kuşatan propaganda ve ideolojinin
kimi belirsizliklerinden onları kurtarır.
Annemarie
Jacir’in 2025 yapımı filmi Filistin 1936, bunu yapmıyor. Bunun yerine,
tarihin sert gerçeklerine sıkıca tutunuyor. Epik sinema ve anlatı
geleneklerinden yararlanan film, kitlesel bir politik isyana katılan muhtelif
karakterlerin iç içe geçmiş hikâyelerini anlatıyor. Muhteşem savaş sahneleri,
patlamalar ve Filistinli kalabalıkların gösteri yaptığı panoramik çekimlerle
film, milliyetçi sembollerle dolu. Jacir’in de belirttiği gibi, filmde toprak,
kendi başına bir karakter haline geliyor. Pamuk tarlaları şiir okuyan köylüler
tarafından işleniyor, dağlar isyancıları ve diğer sırları saklıyor, meyve
bahçeleri anne ve kız arasındaki konuşmaları kucaklıyor. Tarlaların, Kudüs’teki
Eski Şehrin ve denizin renklendirilmiş arşiv görüntüleri ve fotoğrafları,
canlanmış eski kartpostallar gibi görünüyor. Bu unsurlar, izleyiciyi türün
gerektirdiği beklentiler doğrultusunda peşinden sürükleyerek, onları, Filistinlilerin
1917’den beri süregelen İngiliz işgalinden kurtulmaya ve vatanlarının Siyonist
yerleşimci-sömürgeci işgaline son vermeye çalıştığı, 1936-1939 arası dönemde
cereyan eden Büyük Arap İsyanı’na ait gerçeklerin ortasına bırakıyor.
İngiliz
hükümeti, diğer birçok avantajın yanı sıra, hükümet imtiyazlarının yüzde 90’ını
Siyonistlere vermesinde karşılık bulan, Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdunun
geliştirilmesini destekleme taahhüdü, tarihçi Raşid Halidi’nin “demir kafes”
adlandırdığı şeyi Filistinlilerin atalarının topraklarında bağımsızlık elde
etme çabalarının etrafına inşa etti.[1] Halidi’nin analizine göre,
Filistinlilerin neredeyse hiç şansı yoktu, çünkü Siyonistler, Birinci Dünya
Savaşı’nın sona ermesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrası Filistin’i
kontrol eden İngiliz manda hükümetinin askeri, ekonomik ve politik alanda
verdiği kapsamlı destekle toprakları ve ekonomiyi ele geçirdiler.
Film,
Siyonistlerin tüm bu desteğe rağmen çok fazla çaba harcadıklarını ortaya
koyuyor. Grevler ve boykotlar, protestolar, devrimci mahkemeler, trenlere ve devlete
ait altyapıya yönelik sabotaj eylemleriyle Filistinliler ve Arap bölgesinin
dört bir yanından gelen destekçileri, Filistinli Marksist siyasi düşünür ve
romancı Gassân Kenefâni’nin “düşman üçlü” olarak adlandırdığı şeye karşı
savaştılar: “gerici Filistinli liderler, Filistin’i kuşatan Arap rejimleri ve
Siyonizm ile emperyalizm arasında teşkil edilmiş olan ittifak.”[2]
Kenefâni’nin
bu döneme ilişkin analizine benzer şekilde, film de insanların somut koşullarını
aktararak başlıyor, film boyunca onların yanı başından hiç ayrılmıyor. Bu somut
koşullar içinde, isyanın itici gücü olan yerli Arap nüfusunun üçte ikisinden
fazlasını teşkil eden köylülerin ile Arap toprak sahipleri ve diğer
kapitalistler tarafından sömürülen işçilerin istismarı, merkezi bir öneme sahip.[3]
Halidi’nin
ayrıntılı bir şekilde analiz ettiği “Filistinli Arap çoğunluğuna karşı
uygulanan bu ayrımcılık politikası”, başta 1917 Balfour Deklarasyonu’nda ele
alınmış bir husus. İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour tarafından
yayınlanan 67 kelimelik bu bildiride, İngiliz hükümeti, “Yahudi halkı için
ulusal bir yurt” inşa etmeyi öngören Siyonist projesine bağlılığını ilan etmiş,
Filistin’deki Arap nüfusun yüzde 94’ünün kolektif politik haklarını hiçe
saydığını dile getirmiştir.[4]
BM’nin
öncülü olan Milletler Cemiyeti’nin himayesi altında İngiliz Mandası’nın
Filistin’deki hâkimiyeti öyle yoğun bir yoksulluk girdabına yol açtı ki, Hayfa’dan
1930 tarihli bir tahmine göre, köylü aileleri içinde borçları nedeniyle
tutuklama veya el koyma emri verilmiş bir üye bulunan ailelerin oranı yüzde 64’ü
buluyordu.[5] Bu tarihe ait belgelerin büyük bir kısmı paylaşılmış durumda, fakat
bu belgeler, bilhassa bu filmin sinemalarda gösterime girdiği Londra’daki
izleyiciler tarafından pek bilinmiyor. (Filmin ABD’de 2026 başlarında gösterime
girmesi bekleniyor).
Filistin
1936
filminin İngiliz oyuncuları ve izleyicileriyle yapılan röportajlarda bu tarihe dair
bilgisizliklerinden ve İngilizlerin bu olaylardaki utanç verici rolü konusunda
kapsamlı bir eğitimin verilmesi gerektiğinden söz ediyorlar. Film, tam da bu
sorunu ele alıyor.
Mücadelenin
İçine Çekilen Genç
Film,
kurgusal olan, gerçekte bulunmayan Besme köyünden genç bir adam olan Yusuf’u
konu alıyor. Yusuf’u, Kalkilya doğumlu oyuncu Kerim Anaya canlandırıyor. Köy,
yirmi yıllık İngiliz yönetiminden sonra filizlenmeye başlayan isyanı bastırmaya
çalışan İngiliz işgalcilerin hedefi haline gelmiştir. Zengin Filistinli iş
adamı Emir (Zafer Abidin) tarafından şoför ve getir götür işleri için işe
alınan Yusuf, ilkin şaibeli kabul edilen, milliyetçilik karşıtı Müslüman
Birliği’ne katılır. Bu örgüt, Filistin’deki Siyonist işgale karşı mücadeleyi
ilk başlatan Müslüman-Hristiyan Birliği’ne karşı bir denge unsuru olarak,
Siyonist Komisyon tarafından kurulmuştur.
Yusuf,
sınıfsal sınırları aşmanın zorluğuyla cebelleşirken, net bir politik bilince
doğru kâmilleşir. Köylülerin taktığı kefiyeyle üst sınıf kentlilerin ikonik
kırmızı tarbuşu arasında salınıp durur, patronunun güzel kıyafetler alsın diye
eline para sıkıştırmasının yol açtığı aşağılayıcı duruma katlanan Yusuf,
mülksüzleştirilmiş çiftçilerin varoluşsal kaygılarını görmezden gelen üst sınıf
Filistinlileri gözlemler. Yusuf’un şehirde Emir için çalışması, ailesinin
tarlalarına bakmasına ve Siyonistler giderek daha da yaklaşırken topraklarını
korumasına yardım etmesi için onun evde kalmasını isteyen babasının öfkesine
yol açar. Nihayet ailesi, bir Siyonist yerleşimcinin kurşunu üzerinden feleğin
sillesini yer. Ardından küçük kardeşi İngilizler tarafından hapse atılır. Tüm bu
gelişmeler neticesinde adaletsizliğe ve zulme karşı verilen mücadele, Yusuf’u
içine çeker. Filmdeki diğer karakterlerde ve birçok Filistinlide makes bulan
hikâyesi, bir bireyin politik hareketliliğe uzanan yolunu dile döker.
Sadece
ailesini geçindirmek isteyen ancak bu mütevazı amacı bile engellendiğinde
mücadeleye dâhil olan işçi Halid (Salih Bekri) de benzer bir hikâyeyi yaşar. Filmin
başlarında yer alan bir sahnede Halid, Yafa’da yabancı bir gemiden yük boşaltan
bir grup liman işçisi arasında görülür. Giderek daha fazla Filistinliyi
yoksulluğa sürükleyen bir ekonomide biraz para kazanmak için gönüllü olmak
isteyen işçiler, vicdansız bir işveren tarafından fazla mesai ücretlerinden
mahrum bırakılırlar. Bu adaletsizlik ve savaşçı toplayan bir isyancının coşkulu
politik konuşması, Halid’i mücadeleye katılmaya ikna eder.
Ücretlerinden
mahrum bırakılan Filistinli işçiler bir de, Siyonistlerce Araplara karşı
kullanılmak üzere kaçak olarak ülkeye getirilen silahların bulunduğu varilleri
limana indirme zilletiyle yüzleşirler. Burada aslında 1935’te bir Belçika
gemisinde yüzlerce silah ve yüz binlerce merminin çimento varillerinde
bulunduğu “çimento olayı” sahnelenmektedir. Filmde İngilizlerin bu büyük suçtan
sorumlu olanları cezalandırmayacağını öngören işçiler, tarihi bir gerçeği dile
dökmektedirler. (O suçu işleyenler, hiçbir zaman ceza almadılar.)
Film,
izleyicilere İngilizlerin Filistin üzerindeki egemenlik mücadelesinde tarafsız birer
hakem olmadığını, (en özlü ifadesiyle İncil’e atıfta bulunan Orde Wingate’de
somutlaşan) Hristiyan Siyonizminin Oryantalist kibir ve vahşete olan eğilimi
üzerinden hareket eden taraftarları olduklarını açık bir biçimde aktarır.
Öncelikleri, İsrail haline gelen yerleşimci-sömürgeci devletini kurmak ve
İmparatorluğun etkisini ve itibarını korumaktır.
Ağır
ve zor gerçekler karşısında kolayca göz ardı edilebilen yazılı metnin aksine,
filmlerin büyük gücü, izleyicilere bireylerin politikayı nasıl
deneyimlediklerini, büyük tarihi olayları nasıl yaşadıklarını anlamaları
yanında hissetmelerini de sağlamasından kaynaklanır. Bu özelliği, o insanların
neden bu şekilde tepki verdiklerini anlamamızı, onlara sempati duymamızı
sağlar.
Filistin
1936
filmi, bunu olağanüstü bir şekilde başarıyor. Jacir’in de dediği gibi,
Filistinlilerin, İngiliz sömürge yönetiminin, Siyonist yerleşimcilerin
topraklarına yönelik saldırılarının ve Arap toprak sahiplerinin sömürüsünün
kıskacında yüzleştikleri baskılara nasıl direndiklerini, bazen de bu baskılara nasıl
boyun eğdiklerini ortaya koyan “samimi anlar”ı yansıtmaktadır.
Film
ayrıca, İngiliz hükümetinin Filistinlilerin sömürge yönetimine karşı direnişine
yönelik şiddetli baskısını da gözler önüne seriyor. Görgü tanıkları ve
akademisyenler, Arap ayaklanmasını bastırma çabalarında rutin hale getirilen,
teşvik edilen ve yasallaştırılan bir dizi İngiliz vahşetini ortaya çıkardı:
mahkûmların bedenlerini yakmak için kızgın demir çubukların kullanılması,
cinsel işkence ve tecavüz, yağma, dayak, toplama kampları, kitlesel ev
yıkımları.[6] Bu filmin senaristlerinin ve yönetmeninin araştırmalarını layıkıyla
yaptıkları net bir biçimde görülüyor. Arşivlerin de kanıtladığı gibi, birçok
gerçek tarihsel aktör, gerçekten iğrenç ve insanlık dışı davranışlarda bulundu.
Direnenler, kahramanca cesaretle ve kararlılıkla hareket ettiler. Bu nedenle,
iyi ve kötü klişelerinden kaçınmak, emperyalist egemenliği tanımlamaya çalışan
herkes için bir güçlük. Gene de film, bu her şeyi siyah-beyaz ikiliğinde
görenlerin başvurdukları klişelerden nadiren istifade ediyor. Jacir, çoğunlukla
ahlaki uçlara savrulmaktan kaçınıyor.
İzleyiciler,
isyanı bastırmak için kullanılan sansür ve şiddet karşısında öfkelenen (Billie
Howle’nin canlandırdığı Yüksek Komiser’in özel sekreteri) Thomas Hopkins karakterinde
liberal İngiltere’nin bir görüntüsüyle yüzleşiyorlar. Gelgelelim, İngilizlerin
ve Yahudilerin teşkil ettikleri “Özel Gece Timleri”nce ortaklaşa yürütülen “kirli
savaş”a, kontrgerilla operasyonuna liderlik eden İngiliz askeri komutanı Orde
Wingate’i Game of Thrones dizisinin yıldızı Robert Aramayo
canlandırıyor. Sakalsız halde karşımıza çıkan Aramayo, oynadığı karakteri
karikatürleştiriyor ve Wingate’in yol açtığı vahşetin gerçek boyutunun tam olarak
perdeye yansımamasına neden oluyor.[7]
Film,
Filistin toplumunun ve siyasetinin karmaşık doğasını, isyana karşı çıkanları,
Siyonistlerle iş birliği yapanları ve İngilizlerle işbirliği yapanları da içerecek
şekilde, dürüstçe tasvir ediyor. Filistin milliyetçiliğinin aksettirildiği, kalabalıkların
bir olduklarını haykırdıkları, isyancılara desteklerini sundukları romantik
sahneler, içsel bölünme anlarıyla dengeleniyor: Başında kapüşon olan bir
işbirlikçi, vurulacak isyancıları işaret ediyor, İngiliz baskınlarının
yarattığı gerilim, halk arasında azmin zayıflamasıyla birlikte kabul ediliyor. Muhteşem
bir müdahaleyle ucu açık bırakılmış olan bir sahnede kefiyeli isyancılar,
Filistinlileri taşıyan bir trene baskın düzenliyorlar. Yolcuların arasında dolaşan
isyancılar, bilhassa mücevherli zenginlerden, isyanı desteklemek için bağış
istiyorlar, ancak aslında talep ediyorlar. Bu bağışlar, her zaman gönüllü
olarak yapılmıyor. Jacir’in Filistin’deki çeşitliliği ve sınıfsal farklılıkları
gören yaklaşımı, köylüleri canlandıran oyuncuların köylülere has aksanında
belirginleşiyor. bu aksan, diğer izlerin yanı sıra, kaf harfinin “ç” ile
telaffuz edilmesinde de kendini gösteriyor.”
Samimi
Bir Destan
Birçok
tarihi destansı unsura başvuran bir film için, Filistin 1936, bu türün
dışına çıkan sayısız unsur içeriyor. Aileleri merkeze alan hali, kadınların gücü
ve çocukların önemi, ilişkilere ve politik dinamiklere, ana akım tarihi ve
politik filmlerde her zaman bulunmayan bir derinlik katıyor. Suriyeli oyuncu
Celal Tavvil, film boyunca yaptığı zor seçimleri açıklamaya yardımcı olan yoğunlukla,
sakin bir sevgi ve kararlı bir dinginlik hissi veren Yunan Ortodoks rahibi Peder
Bulos’u canlandırıyor. Kucağındaki bir bebeği sakinleştirdiği sahne, bu güzel
karakterin ve ailenin gücünü özetliyor. Peder Bulos, bir de Filistin’deki
Hristiyan ve Müslümanların bir arada yaşaması hususuna dikkat çekiyor.
Hristiyan Filistinli milliyetçilerin varlığı, her şeyi dini ayrılıklar
üzerinden parçalamak isteyen, ancak başarısız olan İngilizleri çileden
çıkartıyor.
Bu
geniş karakter kadrosunun merkezinde çok sayıda kadın var. En güçlü baş
kahramanlardan biri, Emir’in karısı ve okurları tarafından ciddiye alınmak için
erkek müstear adıyla yazmak zorunda olan gazeteci Hulud Atıf (Yasmin Mısri).
Şık şapkaları ve zaman zaman erkek kılığına girmesi, zihninin ve ruhunun
bağımsızlığını yansıtıyor. Hulud’un Yüksek Komiser’e dilekçe vermeye çalışan kadınlarla
birlikte görünmesi, İngiliz hükümetine yönelik lobi yapmaya ve halklarının
şikayetlerini duyurmaya çalışan birçok gerçek kadının çabalarının yansıması.
Filmde gösterildiği gibi,, isyanın aktif bir parçası olan kadınlar, erkek
savaşçılarının ve toplumlarının azmine birçok yönden destek sundular.[8]
Filistin
sinemasını bilenlerin ve Succession dizisini izleyenlerin iyi bildiği Hiam
Abbas, Hanan rolünde güçlü bir performans sergiliyor. Hanan’ın çelik gibi
sağlam duruşu ve nazik bilgeliği, torunu Afra’ya (Verdi Eylabun) halkının
toprakla olan bağını anlattığı sahnede güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor. Hanan, orada Filistin ulusal tarihinin kaynağı olarak sözlü tarihin öneminin somut tezahürü.
Abbas
verdiği röportajlarda filmde kendi büyükannesini canlandırdığını söylüyor. Afra’nın
annesi Rebab (Yafa Bekri), genç bir dul kadındır. Bir gün eline tesadüfen on dokuzuncu
yüzyıldan kalma bir tabanca geçer. Olayların seyrine büyük ölçüde bu tevafuk
yön verir. Bekri, Rebab’ın mücadeleye, kızına ve ailesine olan bağlılığını,
Abbas, Hanan’a can verirken, açığa ondaki sert kararlılıktan doğalında neşet
eden abartısız bir güç çıkıyor. Bu kadın karakterlerin gücü, cesareti ve
kararlılığı, kadınların İngiliz askerleriyle fiziksel olarak savaştığı
sahnelerde yankı buluyor. Bu sahneler, kadınların merkezde yer aldığı, Filistin’de
zulme karşı gerçekleştirilen diğer bir büyük ayaklanma olarak Birinci İntifada’ya
(1986-1993) ait görüntüleri getiriyor akla.
Çocuklar,
bu geniş oyuncu kadrosunun bir diğer önemli parçası. Büyüklerinin bilgeliğinin
taşıyıcıları olan çocuklar, Filistin’i savunma eylemini geleceğe taşıma
sorumluluğunu üstleniyorlar. İzleyiciler, Afra’nın oyun arkadaşı, Rahip Bulos’un
oğlu Kerim’in politik eğitimine ve duygusal yaralarına tanık oluyorlar Verd Helu’nun
güçlü bir performansla canlandırdığı Kerim, direniş döngüsünü ileriye taşıyan
trajediler yaşıyor.
Jacir’in
2012 tarihli, inatçı bir mülteci çocuğun Filistin’e dönme ısrarını konu
alan filmi Seni Gördüğümde filminde olduğu gibi, Afra da maceracı bir
merak ve zorlu bir sevinçten doğan benzer bir inatçılığa sahip. Filmin
başlarında Kerim’e Kral VIII. Edward’ın boşanmış bir kadınla evlenmek istediği
için tahttan feragat ettiğini açıklarken, imparatorluğun dedikodularını takip
ettiğini öğreniyoruz. Afra’nın, imparatorluğun birçok ülkesinde Kral’ın
profilini içeren pul koleksiyonu, bu siyasi kuşatma hikâyesinin bir kısmını
ortaya koyarken, aynı zamanda Afra’nın hayal gücünü geniş ufuklara taşıyor. Bu
tatlı ve komik anlar, filmi besliyor, ona hikâye anlatımı konusunda zindelik
katıyor.
Film,
isyanın ezilmesiyle sona eriyor. İsyanın liderleri sürgüne gönderiliyor,
savaşçılar öldürülüyor, halkın azmi şiddet ve dayanılmaz maddi yoksunluklarla
yıpranıyor. Ayrıca, Seni Gördüğümde filminin son sahnesini anıştıran Filistin
1936 filmi, koşan bir çocukla sona eriyor. Sahne, izleyiciyi bilinmez bir
geleceğe bağlıyor. Bu geleceğin umut dolu olduğuna dair ucu açık imge, filmin
gerçek dışılığa yaptığı tek atıf olarak, özgürleşmiş bir gelecek konusunda
hayal gücüne açık bir alan bırakıyor.
Uzun
Soluklu Özgürlük Mücadelesi Devam Ediyor
Filistin
1936, bilhassa içinde neredeyse hiç yer almadıkları için, Siyonistlerin
pek hoşuna gidecek bir film değil. Yerleşimci-sömürgeciler marjinal unsurlar olarak,
çoğunlukla uzaktan bir grup halinde görünüyorlar; yere bir şeyler dikiyorlar, Filistinlilerin
ekinlerini yakıyorlar, İngilizlerin elinden Filistin topraklarını hediye olarak
alıyorlar ve gölgelerde saklanıp sivilleri öldürüyorlar. Jacir’in Guardian
gazetesine verdiği röportajda dediği gibi, “Bu film, Filistinliler için. Bu,
bizim anlatılmamış olan hikâyemiz.”[9]
Filmi
dikkatle izleyen herkes, orada tasvir edilen işgalcilerin yöntemleri ve
tutumları ile yakın tarih arasındaki paralellikleri fark edecektir. Bu
şaşırtıcı değil, çünkü İsrail zulmüne temel teşkil eden hukuku bizzat İngiliz
İmparatorluğu imal etmişti. Jacir, izleyicilerin bu gerçeği idrak etmelerini
istiyor.
Film,
İngilizlerin uyguladıkları acımasız şiddeti ve diktatörlüğün gücünü büyük bir
tarihsel doğrulukla dramatize ediyor. En sıradan haliyle genç İngiliz
askerlerinin Filistinlilerin kimlik belgelerini görmeyi talep etmesi, kontrol
noktalarında Filistinlilerin paralarını çalması, kadınları taciz etmesi, en
abartılı biçimiyle, toplama kampında tutulan insanlar, ev yıkımları yoluyla
uygulanan toplu cezalandırma. Tarihçi Caroline Elkins’in “yasallaştırılmış
kanunsuzluk” olarak adlandırdığı, zalim İngiliz güçlerine verilen geniş
izinleri belirleyen durumu tasvir ediyor.[10] Filmde tasvir edilen her baskı
taktiğinin, bugün katil yerleşimcilerin şiddeti, “insan kalkanları”nın
kullanımı, kargaşaya yol açan ev baskınları ve yargısız hapis cezası gibi İsrail’in
başvurduğu yöntemlerde ve uluslararası güçlerin yatıştırma yöntemlerinde karşılık
bulduğunu görmek gerekiyor. Kibirli İngiliz Yüksek Komiseri Wauchope rolündeki
Jeremy Irons, kadınlardan oluşan bir heyeti, “birlikte birleşik ve barışçıl bir
Kutsal Toprak yaratabiliriz” deyip, tatlı dille, başka bir soruşturma komisyonunun
(Kraliyete Bağlı Peel Komisyonu’nun) oluşturulmasını teklif ederek
geçiştirdiğinde, günümüzün açgözlü politikacılarının ikiyüzlülüğü dil buluyor.
Film, birden fazla düzeyde işliyor: göz alıcı kostümlerle dolu bir dönem draması,
ünlü oyuncuların yer aldığı tarihi bir destan ve Filistin’deki İngiliz
yönetiminin vahşetini ortaya koyan siyasi bir ifşaat. Bu tarihi bilenler açısından,
içlerinde Filistinlilere destek veren isimlerin bazı karakterleri perdeye
yansıtıyor olması gayet yerinde. (Game of Thrones dizisinden bildiğimiz,
Gazze'ye insani yardım ulaştırmaya çalışan Özgürlük Filosu'nun sözünü esirgemeyen destekçisi, İrlandalı oyuncu Liam Cunningham, kötü karakter Charles Tegart’ı
canlandırıyor; Jeremy Irons ise 2017’den beri Gazze ablukasının sona ermesi
çağrısında bulunuyor.)
Filistin’in
98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film kategorisine resmen aday
gösterdiği Filistin 1936, şimdiden
birçok ödül kazandı: Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde Büyük Ödül, São
Paulo Uluslararası Film Festivali’nde Seyirci Ödülü, Asya Pasifik Film Ödülleri’nde
En İyi Senaryo adaylığı ve 38. Avrupa Film Ödülleri’nde kısa listeye girme
başarısı. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde canlı seyirci önünde ilk
gösterimi 20 dakikalık bir alkışla karşılandı; oyuncu Hiam Abbas’ın Mehdi Hasan’a
dediği gibi, bu, Filistinlilerin hikâyelerinin “insanların yüreklerine
dokunduğunun” kanıtı.
Eleştirmenler
ve izleyiciler, filmi hem bireylerin destansı politik değişimlerle başa
çıkmalarını anlatan dokunaklı bir hikâye olarak hem de günümüzle olan yankısı
açısından değerlendiriyorlar. 17 Kasım 2025’te Güvenlik Konseyi, 2803 Sayılı
Güvenlik Kararı’nı kabul etti. Bununla birlikte, büyük güçler, Gazze’nin yabancılardan
müteşekkil bir başka gruba teslim edilmesine (bir kez daha) onay vermek
suretiyle “BM’nin meşruiyetini gömdükleri mezarın başına taşı diktiler.”[11]
Jacir’in röportajlarda dediği gibi: 1936-1939 İsyanı hiçbir şekilde sona ermedi,
özgürlük için verilen o uzun soluklu mücadele halen daha devam ediyor.
Lori Allen
17
Aralık 2025
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Ghassan Kanafani, The Revolution of 1936-1939 in Palestine: Background,
Details, & Analysis, Çeviri: Hazem Jamjoum (1804 Books, 2023), s.
6–7.
[2]
A.g.e., s. 1.
[3]
Mahmoud Yazbak, “From Poverty to Revolt: Economic Factors in the Outbreak of
the 1936 Rebellion in Palestine,” Middle Eastern Studies 36/3 (Temmuz
2000), s. 94.
[4]
Rashid Khalidi, The Iron Cage: The Story of the Palestinian Struggle for
Statehood (Boston: Beacon Press, 2006), s. 37.
[5]
Mahmoud Yazbak, “From Poverty to Revolt: Economic Factors in the Outbreak of
the 1936 Rebellion in Palestine,” Middle Eastern Studies 36/3 (Temmuz
2000), s. 93–113, s. 99.
[6]
Caroline Elkins, Legacy of Violence: A History of the British Empire.
Penguin Random House, UK, 2023, s.194–95.
[7]
Matthew Hughes, M. “Terror in Galilee: British-Jewish Collaboration and the
Special Night Squads in Palestine during the Arab Revolt, 1938–39.” The
Journal of Imperial and Commonwealth History, 43/4 (2015), 590–610.
[8]
Matthew Hughes, “Women, Violence, and the Arab Revolt in Palestine, 1936–39.” Journal
of Military History, 83/2 (2019), s. 487–507.
[9]
Geneva Abdul, “Palestine 36 director Annemarie Jacir: ‘We don’t want a state,
we just want to live’,” Guardian, 17 Ekim 2025.
[10]
Caroline Elkins, Legacy of Violence: A History of the British Empire
(Penguin Random House, UK, 2023), s.129–62.
[11] Craig Mokiber, 17 Kasım 2025, X.


0 Yorum:
Yorum Gönder