05 Kasım 2026

, , ,

Doğu Sorunu Tartışması

M. N. Roy, bu konuşmayı 22 Kasım 1922’de Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi'nde, “Doğu Sorunu”nun tartışılması ve Hollandalı Komünist Willem van Ravesteyn’in sunduğu rapor ile ilgili olarak yapmıştır.

* * *

Doğu ülkeleri üç kategoriye ayrılabilir:

1. En gelişmiş kapitalizme yaklaşan ülkeler. Sadece metropollerden sermaye ithalatının sanayiyi geliştirdiği değil, aynı zamanda yerli kapitalizmin de geliştiği, gelişmiş bir sınıf bilincine sahip burjuvazinin ve onun karşıtı olan, sınıf bilincini de geliştiren ve yavaş yavaş siyasi aşamaya geçen ekonomik bir mücadeleye girişen proletaryanın yükselişine yol açan ülkeler.

2. Kapitalist gelişmenin gerçekleştiği ancak bu gelişmenin hâlâ alt düzeyde olduğu, feodalizmin halen daha toplumun omurgasını teşkil ettiği ülkeler.

3. İlkel koşulların hüküm sürdüğü, feodal ataerkilliğin toplumsal düzen olarak hüküm sürdüğü ülkeler.

Peki, birbirlerinden bu kadar farklı gruplara ayrılabilen sömürge ve yarı sömürge ülkelerde devrimci hareketin gelişmesine yardımcı olacak genel bir program veya genel bir taktik çizgisi nasıl belirlenebilir?

Bugün bu Dördüncü Kongre’de görevimiz, Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde ortaya konan temel ilkeleri detaylandırmaktır. Bugün, bu ülkelerde hareketi en iyi nasıl geliştirebileceğimiz konusunda somut bir sorunla karşı karşıyayız. Her birinde devrimci bir hareket mevcut. Ancak bu ülkelerin toplumsal yapısı farklı olduğundan, doğal olarak bu ülkelerdeki devrimci hareketin karakteri de farklıdır. Toplumsal karakter farklı olduğu ölçüde, bu hareketlerin programı da, taktikler de farklı olmalıdır.

Bu hususu göz önünde bulundurarak, bu Kongre’de bulunan tüm Doğulu delegeler, Komünist Enternasyonal’in Doğu bölümüyle işbirliği içinde, Kongre’ye sunulan bir tez hazırladılar. Bu tezde, Doğu’daki genel durum ortaya konulmuş, İkinci Kongre’den bu yana hareketin gelişimi belirtilmiş, bu ülkelerdeki hareketin gelişimini belirlemesi gereken genel çizgi formüle edilmiştir.

İkinci Kongre zamanında, yani büyük emperyalist savaşın ardından, sömürge halklarının genel manada ayaklandığını gözlemledik. Bu ayaklanma, savaş sırasında yoğunlaşan ekonomik sömürüden kaynaklanmıştı.

Bu büyük devrimci ayaklanma, tüm dünyanın dikkatini çekti. 1919’da Mısır’da, aynı yıl Kore’de bir ayaklanma yaşandı. Bu iki uç nokta arasında kalan ülkelerde de az ya da çok yoğunlukta ve kapsamda devrimci bir ayaklanmaya tanıklık edildi. Ancak o zamanlar bu hareketler büyük, kendiliğinden gelişen ayaklanmalardan başka bir şey değillerdi, o günlerden bu yana, bu hareketlerin oluşumuna katkıda bulunan çeşitli unsurlar ve toplumsal faktörler, toplumsal ve ekonomik temelin gelişmesiyle birlikte, daha da netleşti. Neticede bugün, iki yıl önce bu hareketlerde aktif katılımcı olan unsurların, henüz ayrılmamışlarsa bile, yavaş yavaş bu hareketlerden ayrıldıklarını görüyoruz. Örneğin, kapitalizm açısından daha gelişmiş olan ülkelerde, burjuvazinin üst kademesi, yani ülkede zaten bir payı olan, büyük miktarda sermaye yatırmış ve bir sanayi kurmuş olan burjuvazinin bir kısmı, bugün emperyalist korumanın kendi gelişimi için daha uygun olduğunu görüyor. Çünkü savaşın sonunda meydana gelen büyük toplumsal ayaklanma devrimci bir ivme kazandığında, sadece yabancı emperyalistler değil, yerli burjuvazi de bu hareketin potansiyelinden dehşete kapılmıştı. Bu ülkelerin hiçbirinde burjuvazi, yabancı emperyalizmin yerini alabilecek, emperyalizmin devrilmesinden sonra kanun ve düzeni koruyabilecek özgüvene sahip olacak kadar gelişmiş değil. Şimdi gerçekten de, bu devrimci ayaklanmanın gelişmesi sonucu yabancı yönetimin devrilmesi durumunda, kendi çıkarlarının ilerlemesine elverişli olmayacak bir anarşi, kaos ve karışıklık, iç savaş dönemi yaşanacağından korkuyorlar. Yani, burjuvazinin endüstriyel gelişimi, bu ülkelerin çoğuna yabancı emperyalizm tarafından verilen barış ve düzene ihtiyaç duyuyor. Bu barış ve düzene yönelik tehdit, karışıklık ve devrimci ayaklanma ihtimali, yerli burjuvazinin emperyalist efendiyle uzlaşmasını daha uygun hale getirdi.

Bu durum, doğalında kimi ülkelerde hareketi zayıflattı, ancak aynı zamanda bu geçici uzlaşma, hareketin temeline zarar vermedi. Emperyalizm, bu ülkelerdeki hâkimiyetini sürdürmek için ülke içerisinde yardım aramak, toplumsal bir temele sahip olmak ve toplumsal sınıflardan birinin veya diğerinin desteğini almak zorunda. Bugün emperyalist sömürünün eski yöntemlerini reddetmek zorunda kalmış, yerli burjuvaziye veya yerli burjuvazinin belirli bir bölümüne siyasi veya ekonomik alanda bazı tavizler vermiştir. Bu tavizler, yerli burjuvaziyi geçici olarak uzlaştırmış, ancak onun önünü açmıştır. Ekonomik gelişme konusunda ortaya konulacak çabalara alan açmış, kapitalist rekabeti açığa çıkarmıştır, zira, sömürge ülkelerinde sanayi büyüdükçe, emperyal sermayenin tekelinin temeli zayıflamaktadır.

Bu nedenle, yerli ve emperyal burjuvazi arasındaki geçici uzlaşma, sonsuza dek süremez. Bu uzlaşmada gelecekteki bir çatışmanın gelişimini bulabiliriz.

İkinci grupta yer alan ülkelerde tefecilik ve ticaret sermayesi, feodal bürokrasi ve feodal militarizm önemli bir yer tutuyor. Bunlar ulusal harekete önderlik ediyorlar. Bu ülkelerde emperyalizmle uzlaşma siyaseti uygulanmış, ancak diğer ülkelerdeki kadar tatmin edici sonuçlar vermemiştir, zira, feodal bürokrasinin ve sömürgeci feodal beylerin çıkarları, emperyal ve yerli burjuvazi arasındaki gibi kolayca karşılaştırılabilir değildir. Bu nedenle, geçen yıl Türkiye’deki mücadelenin, bu ülkedeki milliyetçi mücadelenin, tüm sömürge mücadelelerinin ön saflarında yer aldığını görüyoruz.

Ancak Türkiye’deki son olaylar bize bu mücadelenin de zayıf olduğunu gösteriyor, çünkü biliyoruz ki, bir halkın toplumsal ekonomisi, feodal ataerkil sistemle iç içe olduğu sürece, ulusal mücadele siyasi ulus bilincini geliştiremez, halkın bağrında büyüyemez. Burjuvazi ortaya çıkıp toplumun önderi haline gelmedikçe, ulusal mücadele, tüm devrimci imkânlarıyla gerçekleşemez. Dolayısıyla, tüm bu ülkelerde, burjuvazinin gelişmesiyle orantılı olarak, ulusal mücadele de yoğunlaşmıştır. Bu açıdan bakıldığında, sömürgeci burjuvazinin her zaman emperyal burjuvaziyle uzlaşma tehlikesi bulunduğunu bilsek de, ilke olarak, her zaman onların yanında olmalıyız. Sömürge ülkelerdeki burjuva ulusal hareketinin nesnel olarak devrimci olduğunu, bu nedenle desteklenmesi gerektiğini bilmeliyiz. Ancak bu nesnel gücün koşulsuz olarak kabul edilemeyeceğini, belirli tarihsel nedenlerin dikkate alınması gerektiğini göz ardı etmemeliyiz. Burjuvazi, geri kalmış, eski toplum biçimlerine karşı isyan bayrağını yükselttiğinde, yani mücadele temelde feodal düzene karşı olduğunda, burjuvazinin halkı yönettiği zaman, devrimci bir faktör haline gelir. O zaman burjuvazi, devrimin öncüsüdür.

Ancak bu, Doğu ülkelerindeki veya çoğundaki yeni burjuvazi için söylenemez. Burjuvazi, buralarda mücadeleye önderlik etse de, aynı zamanda feodalizme değil, kapitalizme karşı da mücadeleye önderlik etmektedir. Bu nedenle, zayıf, ezilmiş ve gelişmemiş burjuvazinin daha güçlü ve gelişmiş bir burjuvaziye karşı mücadelesine tanık olunmaktadır. Sınıf savaşı olmaktan ziyade, bir nevi iç savaştır, dolayısıyla, nedenle uzlaşma unsurları içerir.

Dolayısıyla, sömürgelerdeki milliyetçi mücadele, sömürgelerdeki ulusal kalkınma için devrimci hareket, yalnızca burjuva ideolojisinden ilham alan ve burjuvazi tarafından yönetilen bir harekete dayandırılamaz. Her ülkede bu önde gelen faktörlerin, en gelişmiş ülkelerde liberal burjuvazi ve bu ülkelerin ikinci grubunda feodal askeri kliklerin, yavaş yavaş emperyalist egemen ve emperyalist kapitalizmle bir uzlaşma sağlamaya çalıştığını görüyoruz.

Bu durum bizi, bu mücadeleye başka bir toplumsal faktörün dâhil olup, mücadeleyi şimdiye dek yönetenlerin elinden liderliği alma ihtimali olup olmadığı sorunuyla karşı karşıya getiriyor.

Kapitalizmin yeterince gelişmiş olduğu bu tür ülkelerde, böylesi bir toplumsal faktörün zaten ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Bu ülkelerde proletaryanın oluşumuna ve kapitalizmin köylülüğü zayıflatarak büyük bir yoksul ve topraksız tarım işçisi kitlesini ortaya çıkarışına tanıklık ediyoruz. Bu kitle, artık sadece ekonomik olmayan, her geçen gün daha da siyasi bir nitelik kazanan mücadeleye yavaş yavaş dâhil ediliyor. Aynı şekilde, feodalizmin ve feodal askeri kliğin hâlâ liderliği elinde tuttuğu ülkelerde de bir tarım hareketinin gelişip büyüdüğünü görüyoruz. Her çatışmada, her mücadelede, emperyal sermayenin çıkarlarının yerli toprak sahibi ve feodal sınıfın çıkarlarıyla özdeş olduğunu, dolayısıyla, halk kitleleri ayaklandıklarında, ulusal hareket devrimci boyutlara ulaştığında, sadece emperyal sermayeyi ve yabancı egemenliği tehdit etmekle kalmayıp, aynı zamanda yabancı sömürücülerle ittifak kurmuş yerli üst sınıfı da tehdit ettiğini görüyoruz.

Dolayısıyla, sömürge ülkelerinde üçgen bir mücadele geliştiğini görüyoruz. Bu mücadele, aynı zamanda yabancı emperyalizme ve doğrudan ya da dolaylı olarak yabancı emperyalizmi güçlendiren ve destekleyen yerli üst sınıfa karşı yöneltiliyor.

Tespit etmemiz gereken temel mesele şu: Çıkarları emperyalizmle çatışan veya ekonomik gelişimleri emperyal egemenlik tarafından engellenen yerli burjuvazi ve yerli üst sınıf nasıl cesaretlendirilebilir, mücadeleye nasıl teşvik edilebilir? Bu faktörlerin nesnel devrimci öneminin nasıl kullanılabileceğini bulmalıyız. Aynı zamanda, bu faktörlerin ancak belli bir noktaya kadar etkili olabileceğini ve daha fazla ilerleyemeyeceğini kesinlikle aklımızda tutmalıyız. Belli bir noktaya kadar etkili olacaklarını, daha sonra devrimi durdurmaya çalışacaklarını bilmeliyiz. Bunu neredeyse tüm ülkelerde pratik deneyimle zaten gördük. Son birkaç yılda tüm Doğu ülkelerindeki hareketin incelenmesi, görüşümüzü geliştirmemize yardımcı olurdu, ancak elimizdeki zaman buna izin vermiyor. Bununla birlikte, çoğunuzun bu ülkelerdeki hareketin gelişimine oldukça aşina olduğuna inanıyorum. Mısır ve Hindistan’daki hareketin burjuvazinin çekingenliği ve tereddütü yüzünden nasıl durma noktasına geldiğini, köylülüğün ve işçi sınıfının geniş kitlelerini kapsayan ve emperyalizme ciddi bir tehdit oluşturan büyük bir devrimci hareketin, liderliği burjuvazinin elinde olduğu için emperyalizme ciddi bir zarar veremediğini biliyorsunuz.

Burjuvazi ikiye bölünmüştü: Sanayileşmiş ve emperyal sermaye ile iç içe geçmiş büyük sanayi ve ticari çıkarlara sahip üst tabaka, genişlemelerini tehlikeli buldu, bu nedenle emperyalistlere yöneldi, böylece devrimci milliyetçi hareket için olumlu bir engel teşkil etti. Zayıf toplumsal arka planı nedeniyle, bu büyük devrimci hareketin başına geçme ve onu ileriye götürme kararlılığına ve cesaretine sahip değildi, neticede de bu unsurların ihanetine uğrayıp yanlış yönlendirilen hareket, bugünkü bunalım dönemine girdi.

Öte yandan, Türkiye’deki mücadeleyi örnek olarak ele alalım. Bu mücadele bugüne aittir, Türk halkının yaklaşan zaferinin, bugün başında bulunan feodal askeri klik tarafından mantıksal sonuçlarına nasıl taşınamadığını biliyorsunuz. Türk halkının nihai zaferi, Türk milletinin tam siyasi ve ekonomik özgürleşmesi, kendisini bir grup emperyaliste karşı diğerine satmayı uygun bulan küçük feodal askeri kliğin çıkarlarını korumak için tehlikeye atıldı ve atılmaya devam edecek. Bu klik, bir grup emperyalistle diğerine karşı ittifak kurmayı uygun buldu. Bu, bu grubun büyümesine ve büyük ölçüde İngiliz emperyalizminin elinde olan Sultan’ın yerine Mustafa Kemal Paşa’nın tahta çıkmasına yol açabilir, ancak Türkiye’deki ulus sorununu hiçbir şekilde çözmez.

Biz biliyoruz ki, iki üç ay önce dünyanın dört bir yanındaki devrimci unsurlar Mustafa Kemal Paşa’nın zaferlerini kutlarken, şimdi devrimci işçi ve köylülerin çabalarıyla özgürleşen Türkiye’de Kemal’in, bu insanları acımasızca zulmettiği haberini alıyoruz. Bu da, burjuvazinin ve feodal askeri kliğin bu ülkelerin birinde veya diğerinde milliyetçi devrimci mücadelenin liderliğini üstlenebileceği kanıtlanmış olsa da, bu insanların harekete ihanet edip karşı-devrimci bir güç haline gelmelerinin kaçınılmaz olduğu bir zamanın gelip çattığını gösteriyor. Nesnel olarak daha devrimci olan diğer toplumsal unsuru onların yerini alacak ve liderliği üstlenecek şekilde siyasi olarak eğitmeye hazır olmadığımız sürece, milliyetçi mücadelenin nihai zaferi şimdilik sorunlu hale geliyor. İki yıl önce bu sorunu bu kadar açıkça düşünmesek de, bu eğilim nesnel bir eğilim olarak varlığını sürdürdü.

Bugün bunun sonucunda neredeyse tüm Doğu ülkelerinde komünist partiler, kitlelerin siyasi partileri var. Biliyoruz ki, bu ülkelerin çoğundaki komünist partiler, Batılı anlamıyla komünist parti olarak adlandırılamaz, ancak varlıkları, burjuva siyasi partileri değil, halk kitlelerinin, köylülerin ve işçilerin taleplerini, çıkarlarını ve özlemlerini ifade edecek ve yansıtacak siyasi partilere ihtiyaç duyan toplumsal faktörlerin varlığının kanıtıdır. Bu, yalnızca yerli burjuvazinin ekonomik kalkınmasını ve siyasi yükselişini savunan milliyetçilik türüne karşıt bir durumdur. Bu Doğu ülkelerindeki komünist partilerin varlığı ve tarihi rolleri, konuya diğer bir açıdan baktığımızda, burjuvazinin sömürge ve yarı sömürge ülkelerinde biraz geç (150 yıl sonra) sahneye çıkması talihsizliği nedeniyle, kurtarıcı rolünü üstlenemeyecekleri, çünkü ancak belirli bir noktaya kadar gidebilecekleri ve daha ileri gidemeyecekleri açısından baktığımızda, daha da önem kazanmaktadır. Bu nedenle, milyonlarca insanın ulusal kurtuluşa doğru ilerleyebilmeleri için önce kendilerini ekonomik ve siyasi olarak emperyalizmden kurtarmaları gereken bu ülkelerdeki milliyetçi devrimci hareket, burjuvazinin liderliğinde başarılı olamayacaktır.

Bu nedenle, şu anda sadece çekirdek olarak adlandırılabilecek bu komünist partilerin, burjuvazi tarafından terk edilip ihanete uğradığında, ulusal devrimci mücadelenin liderliğini üstlenecekleri ölçüde büyük bir rol oynamaya mahkûm olduklarını görüyoruz. Emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini onlar sürdürecekler. Sömürge halklarını ve ezilen ulusları tam siyasi ve ekonomik bağımsızlığa bir tek onlar kavuşturabilirler.

Bu partiler, tarihsel olarak bu göreve layıktırlar, toplumsal olarak da bu görevi yerine getirebilirler, çünkü nesnel olarak en devrimci faktörlere, yani, emperyalizmle hiçbir ortak çıkarı olmayan, bu ülkeler kapitalist emperyalizm altında olduğu sürece toplumsal konumları ve ekonomik koşulları hiçbir şekilde iyileştirilemeyecek faktör olarak işçi ve köylülere dayanmaktadırlar.

Bu nedenle, ulusal devrimci mücadele, nihai zafere ancak işçileri ve köylüleri temsil eden bir siyasi partinin önderliğinde ulaşabilir.

Şimdi yoldaşlar, bu ülkelerde komünist partilerin örgütlenmesi gerekliliği, bizi bu komünist partilerin program ve taktikleri meselesini tartışmaya mecbur ediyor. Komünist Enternasyonal program sorununu tartışırken, buna ciddi bir şekilde dikkat etmesi gerektiğini belirtmeliyim, çünkü Enternasyonal’in programını Doğu ülkelerinde geliştirmek çetrefilli bir meseledir. Zira, maalesef itiraf etmek gerek ki Komünist Enternasyonal’deki yoldaşlarımız bu konuları incelemeye şimdiye dek çok az zaman ayırmışlardır.

Bu konuda bir program geliştirebilmemiz ve Doğu ülkelerindeki komünist partilerce benimsenebilecek bir taktik çizgisi oluşturabilmemiz için, Enternasyonal’in çeşitli kesimlerinin bu konulara biraz daha dikkat etmesi, onları daha dikkatli incelemesi gerekmektedir. Bu çalışmayı karşılık beklemeden yürütmelidirler, zira kapitalizm, burjuvazinin iktidarı, kendi ülkelerinde bugün sömürge ülkelerindeki durumla çok yakından bağlantılıdır.

Emperyalizm, bugün sömürge ülkeleri sanayileştirerek kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Savaş sırasında emperyalizm, özellikle İngiliz emperyalizmi, geri kalmış sömürge ülkelerin ekonomik ve sınai hayatı üzerindeki tekel olma konusunda elinde tuttuğu hakları azaltmayı gerekli görmüştür. Bu nedenle, 150 yıldan fazla bir süre boyunca İngiliz sanayii için hammadde kaynağı olarak görülen Hindistan gibi bir ülkeye, savaş sırasında yeterli sanayi gelişimine izin verilmiştir. Avrupa’daki kapitalist dengenin bozulması, emperyalizmi dünya kapitalizminin dengesinin yeniden kurulabileceği yeni pazarlar aramaya zorlamaktadır. Sömürge ülkelerinde, Hindistan ve Çin gibi sanayileşmiş ülkeleri geliştirerek bu sorunu çözmeye çalışıyorlar: Sorunun çözümünü bu şekilde bulmaya çalışıyorlar. Sömürge ülkelerindeki kaynaklara bağlı olarak, emperyalizm, Avrupa proletaryasına karşı saldırısını ezici bir zafere taşımaya çalışıyor. Bu eğilimi gözden kaçırmamalıyız. Şöyle diyebiliriz: “Bu zafer mümkün değil, çünkü emperyalizm, sömürge ülkelerin ekonomik olarak geri kalmış halde bırakılması ve metropol ülkelerde üretilen malların orada satılması demektir.” Evet, ama bu, olaylara çok mekanik bir bakış açısı. Unutmamalıyız ki, Çinlinin eteğinin kuyruğu birkaç santim uzarsa, dünyanın tekstil üretimi ikiye katlanır. Sanayi gelişimiyle 400 milyon Çinlinin yaşam standardı yükseltilebilir, böylece dünyanın tekstil üretimi ikiye katlanabilir. Çin sanayiinin gelişimi, anavatanlardaki üretimin daralması anlamına gelmez. Bu ülkeler sanayileşme sürecindeyken, kendi başlarına üretemeyecekleri makine vb. şeylere ihtiyaç duyarlar, dolayısıyla, belki bazı mal türlerinde sömürge pazarı sınırlandırılabilir ve küçültülebilirken, makine söz konusu olduğunda pazar genişletilmelidir.

Ayrıca, İngiltere ve diğer ülkelerin üretiminin bir kısmının eskiden Orta ve Batı Avrupa pazarlarında satıldığı kısım yeni tüketiciler bulmalıdır, bu da ancak sömürge ülkelerinde tüketim gücünü geliştirerek yapılabilir.

Yani, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde emperyal sermayenin yerel sermaye ile yeniden düzenlenmesinin, kapitalist saldırının geniş planında büyük bir rol oynayacağını görüyorsunuz. Avrupa ülkelerindeki kapitalist saldırıya karşı koyabilmek için, güçlerimizi sömürge ve yarı sömürge ülkelerindeki hareketle koordine etmeliyiz.

Son iki yılda bu ülkelerdeki burjuva milliyetçi partileriyle güçlerimizi koordine etme deneyimimiz, bu partiler aracılığıyla burjuva devrimci partilerini en büyük ölçüde kullanabileceğimizi göstermektedir.

Bu da bizi birleşik anti-emperyalist cephe meselesinin eşiğine getirip bırakıyor. Batı ülkelerindeki birleşik işçi cephesi ile birlikte, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde de birleşik anti-emperyalist cepheyi örgütlemeliyiz. Bu anti-emperyalist birleşik cephenin amacı, emperyalizme karşı büyük bir birleşik cephede mevcut tüm devrimci güçleri örgütlemektir. Son iki yılın deneyimi bize, bu cephenin örgütlenmesinin burjuva partilerinin liderliğinde gerçekleştirilemeyeceğini göstermiştir. Bu nedenle, bu cephenin örgütlenmesi sürecine öncülük edebilmek için bu ülkelerdeki partilerimizi geliştirmeliyiz. Birleşik proletarya cephesinin taktikleri, Batı ülkelerinde örgütsel gücün birikmesine yol açtığı ve sosyal demokrat partilerin ihaneti ve uzlaşmacı taktiklerini aktif bir çatışmaya sokarak açığa çıkardığı gibi, birleşik anti-emperyalist cephenin sömürge ülkelerindeki kampanyası da hareketin liderliğini çekingen ve tereddütlü burjuvaziden kurtaracak, hareketin temelini oluşturan en devrimci toplumsal unsurlar aracılığıyla kitleleri daha aktif bir şekilde ön plana çıkararak nihai zaferi güvence altına alacaktır.

Manabendra Nath Roy
22 Aralık 1922
Kaynak

0 Yorum: