01 Kasım 2026

,

İngiltere’nin Lanetlileri: Bir Fanon-Marx Sentezi


Üç ay boyunca İngiltere’yi gezerken, insanların dertlerinin sınırlı, kültürlerinin sorunlu olduğu, ekonomik çıkarlarının, ülkeyi servetinden mahrum bırakan ve topluluklarını onlarca yıl önce terk eden küreselleşmiş finansal hizmet sektörü tarafından bir şekilde karşılandığı ile ilgili sözlerden bıktıklarına dair açıklamalar dinleyip durdum. Ne var ki bu insanların çoğu gene de karşılarına çıkartılan görüntüyü görmeyi başaramıyorlar, ki bu, anlayışla karşılanılması gereken bir durum, zira ilgili görüntü, nesiller boyu gerçekleri gizlemek ve yalan söylemek için, itina ile inşa edilmiş bir olgu. Bu pratiğin epey işe yaradığını görmek lazım.

Londra’dan Midlands'e, Kuzey’den İskoçya ve Galler’e kadar birçok yeri dolaştım. Gördüğüm, tanış olduğum insanlar, kendilerine yalan söylendiğini biliyorlar, sadece yüzlerini nereye çevireceklerini bilmiyorlar. Köklü partilere güvenen kimseyi suçlamıyorum: Neden güvendiklerini anlıyorum. Ama artık değişimin vakti geldi, ne var ki insanlar bu yönde adım atmaya pek istekli görünmüyorlar. Şu türden, eskiden beri dillendirilen ifadelere sıklıkla rastladım: “Ne yapabiliriz ki, elimizdeki en iyi şey bu”; “Umut edelim de her şey bir miktar düzelsin” ve “Olan oldu, değiştiremeyeceğimiz şeyler için endişelenmenin bir anlamı yok”. Bunlar yenilgiyi kabullenenlere ait ifadeler. Bunların, çökmekte olan İngiliz emperyalizminin merkezinde yaşanan sürekli çürüme ve gerilemeye yol açacağı kesin. Çok geç olmadan, bu yanlış bilinç, tanık olduğum bu aşırı normalleşme yerine sınıf bilincinin galebe çalmasının vakti geldi.

O günden beri, Frantz Fanon’un 1961’de Cezayir’in Fransa’ya karşı bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde kaleme aldığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı eseri tekrar tekrar okudum. Eser, 2026’daki İngiltere için de geçerli olan gözlemler içeriyor. Ancak öte yandan Marx ve Engels’i de yeniden okuyorum, Fanon’un onlardan çok şey öğrendiğini biliyorum.

Tabii İngiltere’de işçi sınıfının sömürgedeki köylülükle bir alakası yok. O sanayisini yitirmiş bir proletarya. Sınıfsal dinamikleri analiz etmeye dair araçlar Marx, sınıfsal açıdan yüzüstü bırakılmışlığın psikolojisini anlama araçlarını ise Fanon sunuyor.

Fanon’un yöntemi, yani elitlerin nüfusun bir bölümünü geri kalmış, gerici ve gözden çıkarılabilir olarak kurguladığına dair anlayış, benim bugünün İngiltere’sine dair anlayışını belirledi. Marx’ın yöntemi, yani tarihsel materyalizm, sınıf analizi ve yanlış bilinç eleştirisi ise, Fanon’un psikolojiyle alakalı görüşlerinin devrimci bir stratejiye dönüşmesi için gereken motoru sağlıyor.

Aşağıda yer alanlar, yapısal çeviriye yönelik bir alıştırma: Her iki düşünürün analizlerinde başvurdukları araçları alıp, kırk yıldır kimi topluluklara artık ihtiyaç duyulmadığına karar vermiş olan İngiltere’ye tatbik ediyorum.

Sömürgeci Rüşvetin ve İngiltere’nin İstisnai Olduğuna Dair Görüşün Çöküşü

On dokuzuncu yüzyılda Engels, Avrupa’nın geri kalanındaki işçiler devrimci olurken, İngiltere’deki işçilerin devrimci olmadığını fark etti. Marx’a yazdığı bir mektupta Engels, “Bu en burjuva ulusun nihai amacı, burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryasına sahip olmak gibi görünüyor” diyordu.

Engels, “dünyanın atölyesi” olarak İngiltere’nin ilk sanayileşmiş ülke ve geniş sömürge topraklarına sahip olması nedeniyle proletaryasını rüşvetle kandırabileceğini, bizatihi kandırdığını söylüyor. Hindistan, İrlanda, Afrika ve Karayipler’den çalınan serveti emen İngiliz burjuvazisi, kendi acı ve sömürülerine katlanmak için ülkedeki işçi sınıfına yeterli tavizler verdi. Örgütçülerin büyük mücadelelerle kazandıkları bu tavizler, sonunda az çok iyileştirilmiş ücretler, konut, hıfzısıhha, kamusal parklar, devamında Ulusal Sağlık Sistemi (NHS), belediye konutları ve refah devleti şeklini aldı.

Neticede bu, bir hayır işi değil, düşünülüp taşınılmış bir siyasi taviz stratejisi söz konusuydu, bu strateji işe yaradı. Süreçte ilgili strateji, Engels’in “burjuva proletarya” dediği şeyi yarattı: üretim araçlarına sahip olmayan ama kapitalistler gibi düşünen işçileri meydana getirdi. Kendilerini sömürülenler değil, “geçici süre zor durumda kalmış milyonerler" olarak gören işçilerdi bunlar. Başka yerlerdeki işçilere karşı kendi uluslarının egemen sınıfının yanında yer alan işçiler. Aptal olduklarını düşünmüyorlardı, evsiz olmaktan çok milyarder olmaya daha yakın olduklarına inandırılmışlardı.

İşte bu bahsi edilen dönem sona eriyor.

1979-1985 arası dönemde İngiltere, imalat sektöründe 3 milyon insanı işsiz bıraktı. Bu otomasyon veya bir kazanın değil, kasıtlı uygulanan bir politikanın sonucuydu. Thatcher hükümetleri, bile isteye sendikaları dağıttı, madenleri kapattı, aynı anda Londra Şehri’ni serbestleştirirken sanayi tabanının çökmesine izin verdi. 1986’daki Büyük Patlama (27 Ekim 1986 tarihinde Londra Menkul Kıymetler Borsası’nda (LSE) gerçekleştirilen köklü kuralsızlaştırma (deregülasyon) ve modernizasyon reformu) bir piyasa düzeltmesi değildi, İngiltere’yi bir finansal hizmetler ekonomisi olarak yeniden şekillendirme yönünde yapılmış politik bir tercihti. O zamandan beri her hükümet (Major, Blair, Brown, Cameron, May, Johnson, Starmer) bu tercihe uygun hareket etti, sermaye birikimi lehine statükoyu koruyarak, halka bir dizi yalanı iplerine dizdi, insanlara bu yalanlara inanmak düştü.

Sömürgecilik dönemindeki servet hırsızlığından elde edilen aşırı kârlar artık yok. Refah devleti tasfiye edildi, edilmeye devam ediyor. Gerçek ücretler 15 yıldır durgunlaştı veya enflasyon nedeniyle eridi; enflasyon ise yükseliyor ve sermaye birikimine fayda sağlıyor. Yaşam beklentisi ve doğum oranları, bazı bölgelerde durgunlaşıyor ve düşüyor. Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) çöküyor. Satılık ve kiralık konutlarla ilgili talep artık karşılanamaz durumda. İngiliz burjuvazisi, yönetici elitler veya asalak kapitalist sınıf, ne derseniz deyin, bunların gücü artık sizi satın almaya yetmiyor. İşte bu yüzden yaşam standartları düşüyor. Gerçeği kabul etmenin ve işleri düzeltmenin vakti geldi.

Rüşvetten arındırıldıklarında, gerçek yüzlerini, Marx’ın 1848’de gördüğü aynı yüzleri ortaya çıkıyor: şiddet, baskı ve servetlerini korumak, sermayeyi sürekli olarak yüzde 99’dan alıp yüzde 1'e aktarmak için faşist hareketlilikten istifade etme arzusu.

2026 İngiltere’sinde Sınıf

Önce kimi terimleri açıklığa kavuşturmak gerek. Marx, birkaç sınıfı birbirinden ayırmıştı. İşte bunların günümüz İngiltere’sindeki karşılıkları.

Burjuvazi: Egemen sınıf, üretim araçlarına sahip. 2026 İngiltere’sinde bu, en üstteki yüzde 1’lik dilimi, hedge fon yöneticilerini, medya sahiplerini, büyük hissedarları, finans kapitalistlerini kapsıyor. İdeoloji alanındaki liderlerden istifade eden bu sınıf, emeklilik sistemlerini ortadan kaldırdı, geliri yukarıya doğru yeniden dağıttı, devleti ele geçirdi.

Proletarya: İşçi sınıfı, sahip oldukları tek şey çalışma kapasitesi olan işçi sınıfı, yani bu yazıyı okuyan siz. Hayatta kalabilmek için iş gücünü burjuvaziye satmak zorunda. 2026 İngiltere’sinde çoğunluğu oluşturuyor: depo işçileri, bakım işçileri, perakende çalışanları, serbest çalışanlar, hemşireler, öğretmenler, demiryolu işçileri. Daha da önemlisi, “orta sınıf” diyen, üretim araçlarına sahip olmayan maaşlı profesyonellerin birçoğunu da içeriyor.

Küçük Burjuvazi: Küçük işletme sahipleri, bağımsız yaratıcılar, serbest çalışanlar ve geçici işlerde çalışanlar. Teoride üretim araçlarına sahipler, ancak aynı zamanda çalışanlarıyla birlikte çalışıyorlar, burjuvazinin kuralları içinde faaliyet yürütüyorlar, onlara boyun eğiyorlar. 2026 İngiltere’sinde bu katman proleterleşiyor: arabasına sahip Uber şoförü, telefonuna sahip Deliveroo kuryesi. Onlar yönetici sınıf değiller, ancak çoğu zaman “geçici süre zor durumda kalmış milyonerler” olduklarına inanıyorlar.

Lümpenproletarya: Dışlanmışlar, kronik işsizler, suçlu ilan edilenler, evsizler, ücretli emeğin tamamen dışında kalanlar. 2026 İngiltere’sinde Farage’ın, şok birlikleri olarak harekete geçirmeye çalıştığı kesim işte bu: sokaktaki şiddet eylemlerinde, yıldırma amaçlı saldırılarda bunlar var. Bu kesim “sıradan insanlar” adına konuşuyormuş gibi görünen bir hareketin faşist yönü.

Profesyonel-Yönetici Sınıf: Finansallaşmış ekonomiye günlük işleyişi içinde dâhil olmuş olan, küçük burjuvaziye ait katman. Memurlar, gazeteciler, insan kaynakları yöneticileri, üniversite yöneticileri, STK direktörleri. Göreceli bir güvenlik ve kültürel sermayeye sahipler. Sanayisizleşmiş işçilere karşı duydukları küçümseme, kişisel bir hata değil, proletaryayı yüzüstü bırarakmak suretiyle sermaye ile barış imzalamış liberal bir sınıf kesiminin ideolojisi.

İhanet Sarmalı: Ernest Jones’tan Thatcher, Blair ve Starmer’a

Bu kesimlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlamak için, onlara ne yapıldığını ve bunu kimin yaptığını tespit etmemiz gerekir. Elimizde bu ihanetin tarihsel bir örneği mevcut. 1858’de Karl Marx, bir zamanlar devrimci olan Ernest Jones adlı bir Çartist liderinin, bir avuç para karşılığında “orta sınıfla işçi sınıfının birliği”ni vaaz ettiğine tanık oldu. Marx, onunla ilgili tespitini aktardığı mektubunda Engels’e şunu söyledi: “Dostumuz Jones, kendini (mümkün olan en düşük fiyata) seçkin bir gruba kesin olarak sattı.”

Engels, İngiltere’nin sömürgecilikten elde ettiği aşırı kârların, kendi sınıfına ihanet etmeye hazır bir “burjuva proletarya” yarattığını açıklayarak cevap verdi.

İşçi Partisi, işte bu temeller üzerine kuruldu. Kuruluşundan beri İşçi Partisi, hiçbir zaman devrimci bir parti olmadı. İşçi sınıfının oylarını gasp eden parti, kapitalizmi, dolayısıyla, işçilere yönelik sömürüyü muhafaza etmek için tasarlanmış bir burjuva işçi partisi, bir kurumdu. İşçi Partisi’nin sağa kayması, sonunda kapitalistler tarafından tamamen ele geçirilmesi Blair ile başladı. Parti, bugün Starmer hükümetinde somutlaşan sahteliğe bile isteye dönüştürüldü. Neticede sömürgeci rüşvet verilemez olmuş, parti bu türden bir mantığa sahip olmuştu.

Eldeki sicil her şeyi söylüyor aslında.

1979–1997 (Thatcher, Major): Neoliberalizm kurumsallaştı, ülke bile isteye sanayisizleştirildi, sendikalar yok edildi, sömürüye elverişli, düşük ücretli ve güvencesiz bir işgücü piyasası oluşturuldu.

1997–2009 (Blair, Brown): “Yeni İşçi Partisi”, diğer adıyla “insan” yüzlü Teçırizm gündeme geldi. Özelleştirme, Özel Finans İnisiyatifi, Irak Savaşı, sosyal yardımlarda kesintiler. Dayanışmaya karşı bir silah olarak hırslarının peşinden gitme iradesi. 2008 mali krizinin ardından Brown hükümeti çöktü, başbakanlığı felâkete sürüklendi.

2010–2019 (Cameron, May): Kemer sıkma politikaları uygulandı, kamu hizmetleri kasıtlı olarak kısıtlandı. Sosyal yardım alanlar asalak olarak takdim edildiler. Düşmanca bir ortam yaratıldı, “ötekileştirme”ye yönelik girişimler hızla arttı, suçlu olan kapitalistler yerine, İngiliz halkının sıkıntıları için beyaz olmayan yüzler suçlandı. İnsanlar, kendi çıkarlarına aykırı politikaların peşinden sürüklendi, yalanlara bir bir kandı.

2019–2024 (Johnson, Truss, Sunak): Yanlış yönetilen kaos ve ırkçılığı körükleyen, İngiliz ekonomisinin sömürücü asalak finansa teslim edilme süreci devam etsin diye bir tür bir perde görevi gören Brexit’e (AB’den çıkış kararına) yol açan Muhafazakâr Parti’nin kafayı kırdığı dönem. COVID’den kâr elde etme. Ruanda planı. Sanki imparatorluk hiç ölmemiş gibi, sürekli “Küresel İngiltere” yalanının pompalanması. Tüm bu tuhaf politikalar, son on yılda görülen ötekileştirmeye dayanarak, belirsizliğin azalmasını sağladı.

2024-günümüz (Starmer): İşçi Partisi’nin sağ kanadı yeniden canlandı. Solcu olarak görülen herkes partiden atıldı. Grev karşıtı yasalar çıkartıldı. On beş yıllık başarısızlığın üzerine inşa edilen ve İngiltere’yi uçuruma doğru daha da sürükleyen ikinci kemer sıkma politikası devreye sokuldu. NATO’ya methiyeler düzüldü, soykırım finanse edildi, Amerikan faşizmi desteklendi, yatıştırma politikaları yaygınlaştı. Nükleer silahların üretimi devam etti. Artık işçileri temsil etme iddiasından bile vazgeçmiş bir İşçi Partisi var karşımızda.

Starmer, sosyalizme ait bir hata değil. O, en başından beri sosyalist olmayan bir partinin mantıksal sonucu. Starmer, sermayenin liderleri ele geçirme girişimlerinin son ürünü, ülkeyi çöküşe sürükleyen, hiçliğin gri adamı.

Yanlış Bilinç: İnsanlar Neden Farage’ı Destekliyor?

Merkezde duranlar, orta yolcular, meclis koridorlarında fısıldanan, düşünce yazılarında dile dökülen, her küçümseyici "eşitsizlikleri giderme” ile ilgili hükümet raporunda ima edilen, sanayiden mahrum bırakılmış toplum kesimlerinin kendi çıkarları hilafına oy kullandıklarını söyleyip duruyorlar. Bu orta yolcuları tanıyorum, yıllarca bu tür insanlarla birlikte çalıştım, tahammül edilemez aptallıklarına bizzat şahidim. Ağızlarından şundan başka bir söz dökülmüyor: Bu toplum kesimlerinin yaşadıklar yerlere yatırımlar yapıldı, fırsatlar sunuldu, buralarda toplumsal programlar uygulandı ama bu insanlar, göç, egemenlik ve kin siyaseti üzerine kurulu, yanlış bir temele yaslanan, kültürel şikâyet pratiğine tekrar tekrar sarıldılar. Burada aslında örtük olarak, bahsi edilen kişilerin akılla hareket eden politik aktörler değil, yanılsamanın esirleri oldukları söyleniyor. Bu, özünde politik bir analiz değil, altı boş bir mazeret.

Bu mazeretin ardına sığınmak suretiyle orta yolcular, (veya 2026 İngiltere’sinde normal ve kabul edilir görülen Starmer ve hükümeti türünden merkez sağ siyasetçiler) cevaplayamayacakları şu türden bir soruyu sormaktan kaçınma imkânı buluyorlar: Ya bu topluluklar baştan beri akıllarıyla hareket edip oy kullanmışlarsa? Ya onlara “yatırım” yapan, “fırsat” sunan her partinin aynı şeyi yaptığını, yani güvencesizliği dayattığını, ücret baskısını artırdığını, kalan azıcık ekonomik güvenliğin yavaş yavaş ortadan kaldırdığını doğru bir şekilde görmüşlerse?

Farage’a yönelişin gizli saklı bir yanı yok. Bu yöneliş, kendilerine başka hiçbir şey sunulmayan bir halkın mantığı. Acı olan şu ki, bu kitlelere Farage da hiçbir şey sunmuyor, ama en azından Farage, onlara ihanet eden elitleri hor görüyor.

Marx, buna “yanlış bilinç” adını verdi: Bu kavram, maddi gerçekliği yansıtmayan, muktedir sınıfın kontrol ettiği kurumlarca sistematik olarak üretilen fikirlere denk düşüyordu. Basın, akademik kürsüler, algoritmalar, müfredat; bunların hepsi, her gün göçmenlerin ücretlerdeki kesintiye, AB’nin sanayisizleşmeye, “duyarcılar”ın konut krizine neden olduğu fikrini yeniden üretiyor. Bunun gizli saklı bir yanı yok, tasarlanmış bir yanlış bilgi ortamı, diğer adıyla propaganda. İtaati sağlamak için söylenen yalanlar.

Michael Parenti’nin dediği gibi, medyanın “gündemi belirleyecek, bilgi akışını sağlayacak ve politik tartışmanın parametrelerini belirleyecek gücü, aşırı sağdan ılımlı merkeze kadar uzanacak şekilde, mutlak olmasa da gene de son derece etkileyici.”

2026 İngiltere’sinde bir işçi, hayatı boyunca komünizmi olumlu bir şey olarak takdim eden, tutarlı bir açıklamayla hiç karşılaşmayacak. Ancak, sosyalizmin uygulandığı veya geçmişte denendiği, ancak Amerikan faşizmi tarafından yok edildiği ülkeler hakkında yanlış bilgileri bir biçimde işitecek. Bu, bir tesadüf değil. Bu, doğruluğunu nadiren sorgulayan bir kitleyi esir alan, tasarlanmış bir yanlış bilgi ortamıdır. Sol, bununla rekabet edebilecek kurumlar inşa eden dek, insanlar, yanlış bilincin hükmünü yürüttüğü koşullarda kendi sınıflarına ve çıkarlarına karşı harekete geçirilmeye devam edecekler.

MattAboutTown
7 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: