Üç
ay boyunca İngiltere’yi gezerken, insanların dertlerinin sınırlı, kültürlerinin
sorunlu olduğu, ekonomik çıkarlarının, ülkeyi servetinden mahrum bırakan ve
topluluklarını onlarca yıl önce terk eden küreselleşmiş finansal hizmet sektörü
tarafından bir şekilde karşılandığı ile ilgili sözlerden bıktıklarına dair
açıklamalar dinleyip durdum. Ne var ki bu insanların çoğu gene de karşılarına
çıkartılan görüntüyü görmeyi başaramıyorlar, ki bu, anlayışla karşılanılması
gereken bir durum, zira ilgili görüntü, nesiller boyu gerçekleri gizlemek ve
yalan söylemek için, itina ile inşa edilmiş bir olgu. Bu pratiğin epey işe
yaradığını görmek lazım.
Londra’dan
Midlands'e, Kuzey’den İskoçya ve Galler’e kadar birçok yeri dolaştım. Gördüğüm,
tanış olduğum insanlar, kendilerine yalan söylendiğini biliyorlar, sadece
yüzlerini nereye çevireceklerini bilmiyorlar. Köklü partilere güvenen kimseyi
suçlamıyorum: Neden güvendiklerini anlıyorum. Ama artık değişimin vakti geldi,
ne var ki insanlar bu yönde adım atmaya pek istekli görünmüyorlar. Şu türden,
eskiden beri dillendirilen ifadelere sıklıkla rastladım: “Ne yapabiliriz ki,
elimizdeki en iyi şey bu”; “Umut edelim de her şey bir miktar düzelsin” ve “Olan
oldu, değiştiremeyeceğimiz şeyler için endişelenmenin bir anlamı yok”. Bunlar
yenilgiyi kabullenenlere ait ifadeler. Bunların, çökmekte olan İngiliz emperyalizminin
merkezinde yaşanan sürekli çürüme ve gerilemeye yol açacağı kesin. Çok geç
olmadan, bu yanlış bilinç, tanık olduğum bu aşırı normalleşme yerine sınıf
bilincinin galebe çalmasının vakti geldi.
O
günden beri, Frantz Fanon’un 1961’de Cezayir’in Fransa’ya karşı bağımsızlık
mücadelesi verdiği dönemde kaleme aldığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı
eseri tekrar tekrar okudum. Eser, 2026’daki İngiltere için de geçerli olan
gözlemler içeriyor. Ancak öte yandan Marx ve Engels’i de yeniden okuyorum, Fanon’un
onlardan çok şey öğrendiğini biliyorum.
Tabii
İngiltere’de işçi sınıfının sömürgedeki köylülükle bir alakası yok. O
sanayisini yitirmiş bir proletarya. Sınıfsal dinamikleri analiz etmeye dair
araçlar Marx, sınıfsal açıdan yüzüstü bırakılmışlığın psikolojisini anlama
araçlarını ise Fanon sunuyor.
Fanon’un
yöntemi, yani elitlerin nüfusun bir bölümünü geri kalmış, gerici ve gözden
çıkarılabilir olarak kurguladığına dair anlayış, benim bugünün İngiltere’sine
dair anlayışını belirledi. Marx’ın yöntemi, yani tarihsel materyalizm, sınıf
analizi ve yanlış bilinç eleştirisi ise, Fanon’un psikolojiyle alakalı görüşlerinin
devrimci bir stratejiye dönüşmesi için gereken motoru sağlıyor.
Aşağıda
yer alanlar, yapısal çeviriye yönelik bir alıştırma: Her iki düşünürün analizlerinde
başvurdukları araçları alıp, kırk yıldır kimi topluluklara artık ihtiyaç
duyulmadığına karar vermiş olan İngiltere’ye tatbik ediyorum.
Sömürgeci
Rüşvetin ve İngiltere’nin İstisnai Olduğuna Dair Görüşün Çöküşü
On
dokuzuncu yüzyılda Engels, Avrupa’nın geri kalanındaki işçiler devrimci
olurken, İngiltere’deki işçilerin devrimci olmadığını fark etti. Marx’a yazdığı
bir mektupta Engels, “Bu en burjuva ulusun nihai amacı, burjuvazinin yanı sıra
bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryasına sahip olmak gibi
görünüyor” diyordu.
Engels,
“dünyanın atölyesi” olarak İngiltere’nin ilk sanayileşmiş ülke ve geniş sömürge
topraklarına sahip olması nedeniyle proletaryasını rüşvetle kandırabileceğini,
bizatihi kandırdığını söylüyor. Hindistan, İrlanda, Afrika ve Karayipler’den
çalınan serveti emen İngiliz burjuvazisi, kendi acı ve sömürülerine katlanmak
için ülkedeki işçi sınıfına yeterli tavizler verdi. Örgütçülerin büyük
mücadelelerle kazandıkları bu tavizler, sonunda az çok iyileştirilmiş ücretler,
konut, hıfzısıhha, kamusal parklar, devamında Ulusal Sağlık Sistemi (NHS),
belediye konutları ve refah devleti şeklini aldı.
Neticede
bu, bir hayır işi değil, düşünülüp taşınılmış bir siyasi taviz stratejisi söz
konusuydu, bu strateji işe yaradı. Süreçte ilgili strateji, Engels’in “burjuva
proletarya” dediği şeyi yarattı: üretim araçlarına sahip olmayan ama
kapitalistler gibi düşünen işçileri meydana getirdi. Kendilerini sömürülenler değil,
“geçici süre zor durumda kalmış milyonerler" olarak gören işçilerdi bunlar.
Başka yerlerdeki işçilere karşı kendi uluslarının egemen sınıfının yanında yer
alan işçiler. Aptal olduklarını düşünmüyorlardı, evsiz olmaktan çok milyarder
olmaya daha yakın olduklarına inandırılmışlardı.
İşte
bu bahsi edilen dönem sona eriyor.
1979-1985
arası dönemde İngiltere, imalat sektöründe 3 milyon insanı işsiz bıraktı. Bu
otomasyon veya bir kazanın değil, kasıtlı uygulanan bir politikanın sonucuydu.
Thatcher hükümetleri, bile isteye sendikaları dağıttı, madenleri kapattı, aynı
anda Londra Şehri’ni serbestleştirirken sanayi tabanının çökmesine izin verdi.
1986’daki Büyük Patlama (27 Ekim 1986 tarihinde Londra Menkul Kıymetler Borsası’nda
(LSE) gerçekleştirilen köklü kuralsızlaştırma (deregülasyon) ve modernizasyon
reformu) bir piyasa düzeltmesi değildi, İngiltere’yi bir finansal hizmetler
ekonomisi olarak yeniden şekillendirme yönünde yapılmış politik bir tercihti. O
zamandan beri her hükümet (Major, Blair, Brown, Cameron, May, Johnson, Starmer)
bu tercihe uygun hareket etti, sermaye birikimi lehine statükoyu koruyarak,
halka bir dizi yalanı iplerine dizdi, insanlara bu yalanlara inanmak düştü.
Sömürgecilik
dönemindeki servet hırsızlığından elde edilen aşırı kârlar artık yok. Refah
devleti tasfiye edildi, edilmeye devam ediyor. Gerçek ücretler 15 yıldır
durgunlaştı veya enflasyon nedeniyle eridi; enflasyon ise yükseliyor ve sermaye
birikimine fayda sağlıyor. Yaşam beklentisi ve doğum oranları, bazı bölgelerde
durgunlaşıyor ve düşüyor. Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) çöküyor. Satılık ve
kiralık konutlarla ilgili talep artık karşılanamaz durumda. İngiliz
burjuvazisi, yönetici elitler veya asalak kapitalist sınıf, ne derseniz deyin, bunların
gücü artık sizi satın almaya yetmiyor. İşte bu yüzden yaşam standartları
düşüyor. Gerçeği kabul etmenin ve işleri düzeltmenin vakti geldi.
Rüşvetten
arındırıldıklarında, gerçek yüzlerini, Marx’ın 1848’de gördüğü aynı yüzleri
ortaya çıkıyor: şiddet, baskı ve servetlerini korumak, sermayeyi sürekli olarak
yüzde 99’dan alıp yüzde 1'e aktarmak için faşist hareketlilikten istifade etme
arzusu.
2026
İngiltere’sinde Sınıf
Önce
kimi terimleri açıklığa kavuşturmak gerek. Marx, birkaç sınıfı birbirinden
ayırmıştı. İşte bunların günümüz İngiltere’sindeki karşılıkları.
Burjuvazi: Egemen
sınıf, üretim araçlarına sahip. 2026 İngiltere’sinde bu, en üstteki yüzde 1’lik
dilimi, hedge fon yöneticilerini, medya sahiplerini, büyük hissedarları, finans
kapitalistlerini kapsıyor. İdeoloji alanındaki liderlerden istifade eden bu
sınıf, emeklilik sistemlerini ortadan kaldırdı, geliri yukarıya doğru yeniden
dağıttı, devleti ele geçirdi.
Proletarya: İşçi
sınıfı, sahip oldukları tek şey çalışma kapasitesi olan işçi sınıfı, yani bu
yazıyı okuyan siz. Hayatta kalabilmek için iş gücünü burjuvaziye satmak zorunda.
2026 İngiltere’sinde çoğunluğu oluşturuyor: depo işçileri, bakım işçileri,
perakende çalışanları, serbest çalışanlar, hemşireler, öğretmenler, demiryolu
işçileri. Daha da önemlisi, “orta sınıf” diyen, üretim araçlarına sahip olmayan
maaşlı profesyonellerin birçoğunu da içeriyor.
Küçük
Burjuvazi: Küçük işletme sahipleri, bağımsız yaratıcılar, serbest
çalışanlar ve geçici işlerde çalışanlar. Teoride üretim araçlarına sahipler,
ancak aynı zamanda çalışanlarıyla birlikte çalışıyorlar, burjuvazinin kuralları
içinde faaliyet yürütüyorlar, onlara boyun eğiyorlar. 2026 İngiltere’sinde bu
katman proleterleşiyor: arabasına sahip Uber şoförü, telefonuna sahip Deliveroo
kuryesi. Onlar yönetici sınıf değiller, ancak çoğu zaman “geçici süre zor
durumda kalmış milyonerler” olduklarına inanıyorlar.
Lümpenproletarya: Dışlanmışlar,
kronik işsizler, suçlu ilan edilenler, evsizler, ücretli emeğin tamamen dışında
kalanlar. 2026 İngiltere’sinde Farage’ın, şok birlikleri olarak harekete
geçirmeye çalıştığı kesim işte bu: sokaktaki şiddet eylemlerinde, yıldırma
amaçlı saldırılarda bunlar var. Bu kesim “sıradan insanlar” adına konuşuyormuş
gibi görünen bir hareketin faşist yönü.
Profesyonel-Yönetici
Sınıf: Finansallaşmış ekonomiye günlük işleyişi içinde dâhil olmuş
olan, küçük burjuvaziye ait katman. Memurlar, gazeteciler, insan kaynakları
yöneticileri, üniversite yöneticileri, STK direktörleri. Göreceli bir güvenlik
ve kültürel sermayeye sahipler. Sanayisizleşmiş işçilere karşı duydukları
küçümseme, kişisel bir hata değil, proletaryayı yüzüstü bırarakmak suretiyle
sermaye ile barış imzalamış liberal bir sınıf kesiminin ideolojisi.
İhanet
Sarmalı: Ernest Jones’tan Thatcher, Blair ve Starmer’a
Bu
kesimlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlamak için, onlara ne yapıldığını ve
bunu kimin yaptığını tespit etmemiz gerekir. Elimizde bu ihanetin tarihsel bir
örneği mevcut. 1858’de Karl Marx, bir zamanlar devrimci olan Ernest Jones adlı
bir Çartist liderinin, bir avuç para karşılığında “orta sınıfla işçi sınıfının
birliği”ni vaaz ettiğine tanık oldu. Marx, onunla ilgili tespitini aktardığı
mektubunda Engels’e şunu söyledi: “Dostumuz Jones, kendini (mümkün olan en
düşük fiyata) seçkin bir gruba kesin olarak sattı.”
Engels,
İngiltere’nin sömürgecilikten elde ettiği aşırı kârların, kendi sınıfına ihanet
etmeye hazır bir “burjuva proletarya” yarattığını açıklayarak cevap verdi.
İşçi
Partisi, işte bu temeller üzerine kuruldu. Kuruluşundan beri İşçi Partisi,
hiçbir zaman devrimci bir parti olmadı. İşçi sınıfının oylarını gasp eden
parti, kapitalizmi, dolayısıyla, işçilere yönelik sömürüyü muhafaza etmek için
tasarlanmış bir burjuva işçi partisi, bir kurumdu. İşçi Partisi’nin sağa
kayması, sonunda kapitalistler tarafından tamamen ele geçirilmesi Blair ile
başladı. Parti, bugün Starmer hükümetinde somutlaşan sahteliğe bile isteye
dönüştürüldü. Neticede sömürgeci rüşvet verilemez olmuş, parti bu türden bir
mantığa sahip olmuştu.
Eldeki
sicil her şeyi söylüyor aslında.
1979–1997
(Thatcher, Major): Neoliberalizm kurumsallaştı, ülke bile isteye
sanayisizleştirildi, sendikalar yok edildi, sömürüye elverişli, düşük ücretli
ve güvencesiz bir işgücü piyasası oluşturuldu.
1997–2009
(Blair, Brown): “Yeni İşçi Partisi”, diğer adıyla “insan” yüzlü
Teçırizm gündeme geldi. Özelleştirme, Özel Finans İnisiyatifi, Irak Savaşı,
sosyal yardımlarda kesintiler. Dayanışmaya karşı bir silah olarak hırslarının
peşinden gitme iradesi. 2008 mali krizinin ardından Brown hükümeti çöktü,
başbakanlığı felâkete sürüklendi.
2010–2019
(Cameron, May): Kemer sıkma politikaları uygulandı, kamu
hizmetleri kasıtlı olarak kısıtlandı. Sosyal yardım alanlar asalak olarak takdim
edildiler. Düşmanca bir ortam yaratıldı, “ötekileştirme”ye yönelik girişimler
hızla arttı, suçlu olan kapitalistler yerine, İngiliz halkının sıkıntıları için
beyaz olmayan yüzler suçlandı. İnsanlar, kendi çıkarlarına aykırı politikaların
peşinden sürüklendi, yalanlara bir bir kandı.
2019–2024
(Johnson, Truss, Sunak): Yanlış yönetilen kaos ve ırkçılığı
körükleyen, İngiliz ekonomisinin sömürücü asalak finansa teslim edilme süreci devam
etsin diye bir tür bir perde görevi gören Brexit’e (AB’den çıkış kararına) yol
açan Muhafazakâr Parti’nin kafayı kırdığı dönem. COVID’den kâr elde etme.
Ruanda planı. Sanki imparatorluk hiç ölmemiş gibi, sürekli “Küresel İngiltere”
yalanının pompalanması. Tüm bu tuhaf politikalar, son on yılda görülen
ötekileştirmeye dayanarak, belirsizliğin azalmasını sağladı.
2024-günümüz
(Starmer): İşçi Partisi’nin sağ kanadı yeniden canlandı. Solcu olarak
görülen herkes partiden atıldı. Grev karşıtı yasalar çıkartıldı. On beş yıllık
başarısızlığın üzerine inşa edilen ve İngiltere’yi uçuruma doğru daha da
sürükleyen ikinci kemer sıkma politikası devreye sokuldu. NATO’ya methiyeler
düzüldü, soykırım finanse edildi, Amerikan faşizmi desteklendi, yatıştırma
politikaları yaygınlaştı. Nükleer silahların üretimi devam etti. Artık işçileri
temsil etme iddiasından bile vazgeçmiş bir İşçi Partisi var karşımızda.
Starmer,
sosyalizme ait bir hata değil. O, en başından beri sosyalist olmayan bir
partinin mantıksal sonucu. Starmer, sermayenin liderleri ele geçirme girişimlerinin
son ürünü, ülkeyi çöküşe sürükleyen, hiçliğin gri adamı.
Yanlış
Bilinç: İnsanlar Neden Farage’ı Destekliyor?
Merkezde
duranlar, orta yolcular, meclis koridorlarında fısıldanan, düşünce yazılarında dile
dökülen, her küçümseyici "eşitsizlikleri giderme” ile ilgili hükümet
raporunda ima edilen, sanayiden mahrum bırakılmış toplum kesimlerinin kendi
çıkarları hilafına oy kullandıklarını söyleyip duruyorlar. Bu orta yolcuları
tanıyorum, yıllarca bu tür insanlarla birlikte çalıştım, tahammül edilemez
aptallıklarına bizzat şahidim. Ağızlarından şundan başka bir söz dökülmüyor: Bu
toplum kesimlerinin yaşadıklar yerlere yatırımlar yapıldı, fırsatlar sunuldu, buralarda
toplumsal programlar uygulandı ama bu insanlar, göç, egemenlik ve kin siyaseti
üzerine kurulu, yanlış bir temele yaslanan, kültürel şikâyet pratiğine tekrar
tekrar sarıldılar. Burada aslında örtük olarak, bahsi edilen kişilerin akılla
hareket eden politik aktörler değil, yanılsamanın esirleri oldukları söyleniyor.
Bu, özünde politik bir analiz değil, altı boş bir mazeret.
Bu
mazeretin ardına sığınmak suretiyle orta yolcular, (veya 2026 İngiltere’sinde
normal ve kabul edilir görülen Starmer ve hükümeti türünden merkez sağ
siyasetçiler) cevaplayamayacakları şu türden bir soruyu sormaktan kaçınma
imkânı buluyorlar: Ya bu topluluklar baştan beri akıllarıyla hareket edip oy
kullanmışlarsa? Ya onlara “yatırım” yapan, “fırsat” sunan her partinin aynı
şeyi yaptığını, yani güvencesizliği dayattığını, ücret baskısını artırdığını,
kalan azıcık ekonomik güvenliğin yavaş yavaş ortadan kaldırdığını doğru bir şekilde
görmüşlerse?
Farage’a
yönelişin gizli saklı bir yanı yok. Bu yöneliş, kendilerine başka hiçbir şey
sunulmayan bir halkın mantığı. Acı olan şu ki, bu kitlelere Farage da hiçbir
şey sunmuyor, ama en azından Farage, onlara ihanet eden elitleri hor görüyor.
Marx,
buna “yanlış bilinç” adını verdi: Bu kavram, maddi gerçekliği yansıtmayan, muktedir
sınıfın kontrol ettiği kurumlarca sistematik olarak üretilen fikirlere denk
düşüyordu. Basın, akademik kürsüler, algoritmalar, müfredat; bunların hepsi,
her gün göçmenlerin ücretlerdeki kesintiye, AB’nin sanayisizleşmeye, “duyarcılar”ın
konut krizine neden olduğu fikrini yeniden üretiyor. Bunun gizli saklı bir yanı
yok, tasarlanmış bir yanlış bilgi ortamı, diğer adıyla propaganda. İtaati
sağlamak için söylenen yalanlar.
Michael
Parenti’nin dediği gibi, medyanın “gündemi belirleyecek, bilgi akışını
sağlayacak ve politik tartışmanın parametrelerini belirleyecek gücü, aşırı
sağdan ılımlı merkeze kadar uzanacak şekilde, mutlak olmasa da gene de son
derece etkileyici.”
2026
İngiltere’sinde bir işçi, hayatı boyunca komünizmi olumlu bir şey olarak takdim
eden, tutarlı bir açıklamayla hiç karşılaşmayacak. Ancak, sosyalizmin
uygulandığı veya geçmişte denendiği, ancak Amerikan faşizmi tarafından yok
edildiği ülkeler hakkında yanlış bilgileri bir biçimde işitecek. Bu, bir
tesadüf değil. Bu, doğruluğunu nadiren sorgulayan bir kitleyi esir alan,
tasarlanmış bir yanlış bilgi ortamıdır. Sol, bununla rekabet edebilecek
kurumlar inşa eden dek, insanlar, yanlış bilincin hükmünü yürüttüğü koşullarda kendi
sınıflarına ve çıkarlarına karşı harekete geçirilmeye devam edecekler.
MattAboutTown
7
Nisan 2026
Kaynak

