Geçtiğimiz
günlerde Avrupa Postası adlı internet gazetesinde V. Kılıç imzasıyla bir
yazı yayımlandı. Yazı, genel olarak iki boyutlu eleştiriye sahip olsa da dikkat
çekilen asıl boyut önem taşıyor. İlkin Kürt “milliyetçi” (bu adlandırma
tarihsel eşikte değiştirilmesi gerekebilir) hareketine, dün ile bugün arasında
maddi koşullar arasında nelerin değiştiği; asıl ikinci boyutta ise ona
yedeklenmeyi politik çizgi olarak tahkim eden sola, dünden bugüne bu
sessizleşmenin “Sırrı” soruluyor. Susmanın da politik bir tercih olduğu
yönündeki eleştiri temel alınıyor.
Bu
tür yazıların artması tarihsel bir zorunluluktur. Söz konusu yazıya da sessiz
kalınacağı aşikâr, çünkü Sendika.org, bu konuda dosya açmadığı sürece ülke
solunun yanıt verme zemini bulunmuyor.
Ülke
soluna bir soru da biz yönetelim: Rojava’da Marksist ilkelere göre “devrim”
olmadığı tespitine neden “sosyal şoven” karalamasıyla saldırmıştınız? Nasıl bir
“devrim” ki bugün kendi bölgesinde kendi diliyle eğitim verilmiyor diye aileler
çocuklarını okula göndermiyor.
Diğer
yandan, Mihraç Ural'ın yakalandığı bilgisi medyaya düştü. Esad devrildikten
sonra kendisi Yeni Özgür Politika’da yazıyordu, muhtemelen Abdi’nin Şara’ya
başdanışman olmayacağını hesaplayamayacak kadar politikada safmış. Ülke solunun
durumu da simgesel açıdan Mihraç gibi olacak, hatta süreç itibariyle oluyor da.
Halkın güzel bir sözü var: Kendi düşen ağlamaz. Bugünkü gözyaşları, dünün
şımarıklığının eseri.
Geçtiğimiz
hafta vefat eden Kuçuradi bir söyleşisinde, “İnsanlar robotlaştırılıyor,
robotlar insanlaştırılıyor” demişti. Tarihsel süreç açısından emperyalizmin
insan modellemesi bu şekilde işliyor. Robota karşı insanı savunan halk
kültürünü sol savunmuyor. Öyle ki robotlaştırılan robotlaştırıyor, solun durumu
bu.
Sarıyer’de
sel oluyor, bu ilçe belediyesinin kaç seçimdir CHP’de olduğunu sol, gündeme
getirmiyor. Birey ve mağduriyetler üzerine kurulan siyaset, hakikati de örtbas
ediyor: Kürt mağdursa, CHP mağdursa, Alevi mağdursa, LGBT mağdursa, bir bütün
olarak marjinalize edilip temsiliyeti tek tek bireyde cisimleştirilmiş
kesimlerin politik hata ve açmazları, tarihsel yanlışlarını -süregelen
mücadeleleri içeriden oyup dışarıya hediye gibi sunan pratiklerini- eleştirmek “gayri
insani, gayri etik, gayri vicdanidir”(!) Kurtarıcı siyaset diye solun halkın
önüne bıraktığı, bundan ibaret.
İzmir’de
elektrik akımına bir çocuk kapılıp yaşamını yitirmişti. CHP belediyesiyse sömürü
dışı yerde konumlandıran anlayış en başta vicdan ve ahlak sorunuyla
değerlendirilmelidir. Rodeo yapmak için boğaya binen acemi, boğa sallandıkça
kusmaya başlar. Bu solun çizgisizliği ve güncel aşkının peşine takılacak
kitlelerin de başı dönüp zihni bulanır ve kusar. Kusan da şartlandığı için
benzer her pratikten uzak durur. Görünen o ki sol diye siyaset meydanına
çıkarılanlar, bu amaç dâhilinde hareket edip emperyalizmin verdiği görevi icra
ediyor: Bu noktada bile isteye ya da “farkında olmadan” örülen her pratik ve
söylem aynı yere hizmet eder. Hayat, niyetlerle değil; ilke, yöntem ve
programla ilerliyor.
Çevremizde
en çok duyduğumuz cümlelerden biri “Bu halktan umut beklenmez.” En kolay,
metafizik düzlemde boy veren, ezbere dayalı cümle bu. Aynı halk, Saraçhane’ye doldurulup
dayak yediriliyor, evine gönderiliyor. Düşünelim, sizi biri kavgaya çağırıyor;
size dayak atılırken yardımına gittiğiniz arkadaşınız, yandan yüksekçe bir
kayanın üzerinden nutuk atıyor. Aslında tüm sorun burada, halk ve kitleler “yardıma"
çağrılıyor. Halk, yardıma çağrılacak bir “topluluk” değildir; tarih yapıcı özne
olabilmesi adına, kendisi için kavga eden bir bilincin verilmesi gereken doğal
bir yapıdır. Hâlen kötülük, karanlık, kaotik gibi nitelemelerle başlarına
gelenleri açıklamaya çalışanlar, kendi yalanlarına inanmaya devam etsinler.
“Halk"
TV’ye kayyum atanıyorsa, Birgün gazetesi her gün "göreve"
hazır bir alternatif olarak kendi gazete kanallarının marketing denen sayaca
göre rekor kırdığını haber yapıyor. Bu DY geleneğinin bir özelliği de rantçılık
olsa gerek, seksenden önce mahallecilik pratiğini başlattığı gibi. CHP’ye
yanaşıyor, oradan açılacak gediği kolluyor.
Geldiğimiz
aşamanın zorluğu içinde bulunulan durum ve koşullar değil; asıl zorluk, yeniyi
kuracak programa sahip olunamamasıdır. Fon krizini eleştirenler, CHP’li Sarıyer
belediyesi Özel’inde sele kapılan insanların sorumluluğunda bu belediyeciliği
göstermek istemiyor. Bir fabrikada çıkan yangından birkaç gün sonra ölen
işçiler için fabrika ve şirket önüne giden solun samimiyetsizliği ve günü
kurtarma saikiyle hareket etmesi burada açığa çıkıyor: Kimse, CHP belediyesi ya
da binası önüne gidip selde ölen insanlar için tek sözcük edemiyor.
Cambaza
baktırma siyasetinin adı sosyalizm olamaz. Bir dönem Ankara’da belediyenin “balık
adam” istihdam ettiği gündeme getirilip söylem üretilmişti. Yakında Sarıyer
Belediyesi balık adam istihdam eder. Ayazağa’dan Kâğıthane’ye kadar sürüklenen
can, halktır.
Bu
gerçekte CHP’nin sorumluluğunu dile getirmeyen hangi çevre varsa emperyalizmin
soludur. Solun ideolojik propaganda altına aldığı beyinlerden çıkan sesler “İsrail’de
de Netenyahu’ya muhalefet eden bir kitle var, İsrail’e bu kadar sert
yaklaşmayalım” diyor. “İsrail’de komünist parti var!” demekle aynı. Bu masal,
bir süre daha anlatılmaya devam etse de İsrail, kurtarıcısını kendi içinden
değil; bu beyinlerden seçiyor.
Bir
Yutubır, Amerika’ya gidip Yahudi semtinde belgesel çekiyor, hem de birkaç
dilde. Bir anda milyonlarca izlenip şahıs adına güvenlik açısından kaygı
duyuluyor. Kimse sormuyor: “Neden Yahudiler; ibadethanelerine, evlerine,
işyerlerine bu adamı alıp dinleri ve yaşam biçimleri hakkında röportaj veriyor?.”
Siyonizmin yıktığı Yahudi kimliğinin kurtarıcıları hep bulunacak. Oysaki bu
videonun benzeri 15 yıl önce de çekilip yayınlanmıştı. Sinvar’ların ve 168 kız
çocuğunun belgeseli çekilmeden bu tür gösterimler dolaşıma sokuluyorsa, sürecin
komuta kademesinde emperyalizm vardır, ondan azade süreç değerlendirmesi
yapılamaz.
İstanbul’da
Osmanlı döneminde yaşayan Takiyeddin Mehmet gözlemevi kurar. Yıldızlara bakıp
ölçümler yapar. Günün birinde Avrupa’daki veba İstanbul’a sıçrayınca
gözlemevinin etrafı madımak misali sarılır ve bu adamın başka âlemlerle
iletişime geçip halkın başına vebayı sardığı gerekçesiyle gözlemevi dağıtılır.
Bir iddiaya göre buradaki ölçüm aletlerinin daha sonra Avrupa bilim
insanlarının eline geçtiği söylenir.
Ülkemiz
solunun durumu, gözlemevinin etrafını saran güruh gibi. Marksist temel ve
ilkeden hareket edip söylemi bunun üzerine kuranlara “şoven, geri, çağ dışı”
diye saldırılıyor. Bu solun saldırısı olsa olsa bumerang gibi kendisine döner.
Güncelden örnek verecek olursak, 2014’te orta yaşlarda işçi bir kadın, İMC
dâhil tüm "muhalif" kanalların kapatılacağını ve işten atılmaların
olacağını söylüyordu. Kehanet değil, doğal diyalektiğin dilinden konuşuyordu.
İşte, solun tarih bilinci halktan ne kadar geride. Ola ki “Biz de biliyorduk,
biz de!” diye ağızlarını açmaya kalkmasınlar; öyleyse bildiğin sürecin
hazırlığını yapsaydın, yapmadıysan ki yapmadın, demek ki kitleleri bir tuzağa
çektin. Bu soldan ancak bu beklenir, daha fazlası değil.
Sinan Akdeniz
18
Ekim 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder