18 Ekim 2026

,

Masallar ve Gerçekler



Geçtiğimiz günlerde Avrupa Postası adlı internet gazetesinde V. Kılıç imzasıyla bir yazı yayımlandı. Yazı, genel olarak iki boyutlu eleştiriye sahip olsa da dikkat çekilen asıl boyut önem taşıyor. İlkin Kürt “milliyetçi” (bu adlandırma tarihsel eşikte değiştirilmesi gerekebilir) hareketine, dün ile bugün arasında maddi koşullar arasında nelerin değiştiği; asıl ikinci boyutta ise ona yedeklenmeyi politik çizgi olarak tahkim eden sola, dünden bugüne bu sessizleşmenin “Sırrı” soruluyor. Susmanın da politik bir tercih olduğu yönündeki eleştiri temel alınıyor.

Bu tür yazıların artması tarihsel bir zorunluluktur. Söz konusu yazıya da sessiz kalınacağı aşikâr, çünkü Sendika.org, bu konuda dosya açmadığı sürece ülke solunun yanıt verme zemini bulunmuyor.

Ülke soluna bir soru da biz yönetelim: Rojava’da Marksist ilkelere göre “devrim” olmadığı tespitine neden “sosyal şoven” karalamasıyla saldırmıştınız? Nasıl bir “devrim” ki bugün kendi bölgesinde kendi diliyle eğitim verilmiyor diye aileler çocuklarını okula göndermiyor.

Diğer yandan, Mihraç Ural'ın yakalandığı bilgisi medyaya düştü. Esad devrildikten sonra kendisi Yeni Özgür Politika’da yazıyordu, muhtemelen Abdi’nin Şara’ya başdanışman olmayacağını hesaplayamayacak kadar politikada safmış. Ülke solunun durumu da simgesel açıdan Mihraç gibi olacak, hatta süreç itibariyle oluyor da. Halkın güzel bir sözü var: Kendi düşen ağlamaz. Bugünkü gözyaşları, dünün şımarıklığının eseri.

Geçtiğimiz hafta vefat eden Kuçuradi bir söyleşisinde, “İnsanlar robotlaştırılıyor, robotlar insanlaştırılıyor” demişti. Tarihsel süreç açısından emperyalizmin insan modellemesi bu şekilde işliyor. Robota karşı insanı savunan halk kültürünü sol savunmuyor. Öyle ki robotlaştırılan robotlaştırıyor, solun durumu bu.

Sarıyer’de sel oluyor, bu ilçe belediyesinin kaç seçimdir CHP’de olduğunu sol, gündeme getirmiyor. Birey ve mağduriyetler üzerine kurulan siyaset, hakikati de örtbas ediyor: Kürt mağdursa, CHP mağdursa, Alevi mağdursa, LGBT mağdursa, bir bütün olarak marjinalize edilip temsiliyeti tek tek bireyde cisimleştirilmiş kesimlerin politik hata ve açmazları, tarihsel yanlışlarını -süregelen mücadeleleri içeriden oyup dışarıya hediye gibi sunan pratiklerini- eleştirmek “gayri insani, gayri etik, gayri vicdanidir”(!) Kurtarıcı siyaset diye solun halkın önüne bıraktığı, bundan ibaret.

İzmir’de elektrik akımına bir çocuk kapılıp yaşamını yitirmişti. CHP belediyesiyse sömürü dışı yerde konumlandıran anlayış en başta vicdan ve ahlak sorunuyla değerlendirilmelidir. Rodeo yapmak için boğaya binen acemi, boğa sallandıkça kusmaya başlar. Bu solun çizgisizliği ve güncel aşkının peşine takılacak kitlelerin de başı dönüp zihni bulanır ve kusar. Kusan da şartlandığı için benzer her pratikten uzak durur. Görünen o ki sol diye siyaset meydanına çıkarılanlar, bu amaç dâhilinde hareket edip emperyalizmin verdiği görevi icra ediyor: Bu noktada bile isteye ya da “farkında olmadan” örülen her pratik ve söylem aynı yere hizmet eder. Hayat, niyetlerle değil; ilke, yöntem ve programla ilerliyor.

Çevremizde en çok duyduğumuz cümlelerden biri “Bu halktan umut beklenmez.” En kolay, metafizik düzlemde boy veren, ezbere dayalı cümle bu. Aynı halk, Saraçhane’ye doldurulup dayak yediriliyor, evine gönderiliyor. Düşünelim, sizi biri kavgaya çağırıyor; size dayak atılırken yardımına gittiğiniz arkadaşınız, yandan yüksekçe bir kayanın üzerinden nutuk atıyor. Aslında tüm sorun burada, halk ve kitleler “yardıma" çağrılıyor. Halk, yardıma çağrılacak bir “topluluk” değildir; tarih yapıcı özne olabilmesi adına, kendisi için kavga eden bir bilincin verilmesi gereken doğal bir yapıdır. Hâlen kötülük, karanlık, kaotik gibi nitelemelerle başlarına gelenleri açıklamaya çalışanlar, kendi yalanlarına inanmaya devam etsinler.

“Halk" TV’ye kayyum atanıyorsa, Birgün gazetesi her gün "göreve" hazır bir alternatif olarak kendi gazete kanallarının marketing denen sayaca göre rekor kırdığını haber yapıyor. Bu DY geleneğinin bir özelliği de rantçılık olsa gerek, seksenden önce mahallecilik pratiğini başlattığı gibi. CHP’ye yanaşıyor, oradan açılacak gediği kolluyor.

Geldiğimiz aşamanın zorluğu içinde bulunulan durum ve koşullar değil; asıl zorluk, yeniyi kuracak programa sahip olunamamasıdır. Fon krizini eleştirenler, CHP’li Sarıyer belediyesi Özel’inde sele kapılan insanların sorumluluğunda bu belediyeciliği göstermek istemiyor. Bir fabrikada çıkan yangından birkaç gün sonra ölen işçiler için fabrika ve şirket önüne giden solun samimiyetsizliği ve günü kurtarma saikiyle hareket etmesi burada açığa çıkıyor: Kimse, CHP belediyesi ya da binası önüne gidip selde ölen insanlar için tek sözcük edemiyor.

Cambaza baktırma siyasetinin adı sosyalizm olamaz. Bir dönem Ankara’da belediyenin “balık adam” istihdam ettiği gündeme getirilip söylem üretilmişti. Yakında Sarıyer Belediyesi balık adam istihdam eder. Ayazağa’dan Kâğıthane’ye kadar sürüklenen can, halktır.

Bu gerçekte CHP’nin sorumluluğunu dile getirmeyen hangi çevre varsa emperyalizmin soludur. Solun ideolojik propaganda altına aldığı beyinlerden çıkan sesler “İsrail’de de Netenyahu’ya muhalefet eden bir kitle var, İsrail’e bu kadar sert yaklaşmayalım” diyor. “İsrail’de komünist parti var!” demekle aynı. Bu masal, bir süre daha anlatılmaya devam etse de İsrail, kurtarıcısını kendi içinden değil; bu beyinlerden seçiyor.

Bir Yutubır, Amerika’ya gidip Yahudi semtinde belgesel çekiyor, hem de birkaç dilde. Bir anda milyonlarca izlenip şahıs adına güvenlik açısından kaygı duyuluyor. Kimse sormuyor: “Neden Yahudiler; ibadethanelerine, evlerine, işyerlerine bu adamı alıp dinleri ve yaşam biçimleri hakkında röportaj veriyor?.” Siyonizmin yıktığı Yahudi kimliğinin kurtarıcıları hep bulunacak. Oysaki bu videonun benzeri 15 yıl önce de çekilip yayınlanmıştı. Sinvar’ların ve 168 kız çocuğunun belgeseli çekilmeden bu tür gösterimler dolaşıma sokuluyorsa, sürecin komuta kademesinde emperyalizm vardır, ondan azade süreç değerlendirmesi yapılamaz.

İstanbul’da Osmanlı döneminde yaşayan Takiyeddin Mehmet gözlemevi kurar. Yıldızlara bakıp ölçümler yapar. Günün birinde Avrupa’daki veba İstanbul’a sıçrayınca gözlemevinin etrafı madımak misali sarılır ve bu adamın başka âlemlerle iletişime geçip halkın başına vebayı sardığı gerekçesiyle gözlemevi dağıtılır. Bir iddiaya göre buradaki ölçüm aletlerinin daha sonra Avrupa bilim insanlarının eline geçtiği söylenir.

Ülkemiz solunun durumu, gözlemevinin etrafını saran güruh gibi. Marksist temel ve ilkeden hareket edip söylemi bunun üzerine kuranlara “şoven, geri, çağ dışı” diye saldırılıyor. Bu solun saldırısı olsa olsa bumerang gibi kendisine döner. Güncelden örnek verecek olursak, 2014’te orta yaşlarda işçi bir kadın, İMC dâhil tüm "muhalif" kanalların kapatılacağını ve işten atılmaların olacağını söylüyordu. Kehanet değil, doğal diyalektiğin dilinden konuşuyordu. İşte, solun tarih bilinci halktan ne kadar geride. Ola ki “Biz de biliyorduk, biz de!” diye ağızlarını açmaya kalkmasınlar; öyleyse bildiğin sürecin hazırlığını yapsaydın, yapmadıysan ki yapmadın, demek ki kitleleri bir tuzağa çektin. Bu soldan ancak bu beklenir, daha fazlası değil.

Sinan Akdeniz
18 Ekim 2026

0 Yorum: