20 Ekim 2026

,

Bir Dönemi Geride Bırakıyoruz



17 Ekim’de öfke, yanardağ misali patladı. Makronculuğun on yılı ve ardı ardına gelen hükümetlerin halk karşıtı kapitalist politikalarının onlarca yıl boyunca biriktirdiği, büyük ve meşru bir öfkeydi bu. O gün, Fransa’daki halk kitleleri, muazzam bir güç ortaya koydular, devlete bağlı silahlı adamların hattını geri püskürttü. Bir dönemi geride bırakıp yeni bir döneme, büyük sosyalist devrimin gerçekleşeceği döneme doğru yelken açıyoruz.

Son 80 yılda böylesi bir ayaklanma yaşanmamıştı. 17 Ekim, özellikle bu ülkenin en ezilmiş gençliğinin de mücadeleye katılmasıyla, Sarı Yelekliler hareketinin çok ötesine geçti. 17 Ekim, proletarya kampının morali ve mücadele ruhu ile sınıfımızın kaderini kendi ellerine alma yeteneğine olan güveni açısından muazzam sonuçlara yol açacak. Bu kritik dönem, sınıfımızın politikleşme düzeyini yukarı çekmek ve nihilizmin yerleşmesini önlemek için bir fırsat ve zemin olarak değerlendirilmelidir.

17 Ekim, eski mücadele yöntemlerinden kopma arzusunun giderek arttığını ortaya koyuyor: kademeli, önceden planlanmış, müzakere edilmiş grevlerin günleri geride kaldı. İktidara veya ekonomiyi tehdit etmekten uzak, bahar gezilerine dönüşen yürüyüşlerin bir anlamı yok. En önemlisi de burjuvazi tarafından örgütlenen, toplumun meslek ve grup temelli parçalanma süreci hükmünü yitirdi. Meslek temelli korporatizm düzeninde, her birey, kendisini sömürülen tek bir sınıfa değil, diğerlerinden tamamen farklı belirli bir sosyal alt kategoriye, bir mesleğe ve bir yaş grubuna ait hissediyor. Bu, işçi yasalarının ortadan kaldırılması, ortak yaşam ve çalışma koşullarının aşınması, insanları sürekli olarak birbirine düşürerek eski “böl-yönet” sözünü yerine getiren burjuva medya propagandasıyla kitlelere yerleşmiş bir düzen. Bu halkı tefrik etme araçlarının hepsi, 17 Ekim’de halk kitleleri tarafından, kitlelerin arzuladığı devrim girişimi için bir günlüğüne bir kenara bırakıldı. 17 Ekim’de hepimiz birdik, burjuva diktatörlüğüne karşı ayaklanmış ezilenler kampına aittik.

Küçük kasabalarda, büyük şehir merkezlerinde ve kırsal kesimde, halk, abluka, ücretsiz protestolar, kendiliğinden gelişen gösteriler, hatta isyanlar yoluyla burjuva devletini alt etmek için ayaklandı. Valilikler ve belediye binaları ele geçirildi! Paris’te göstericiler, Elysee Sarayı’nın kapılarına 300 metre kadar, hatta belki de daha da yaklaştılar! Bu tür başarılar, birkaç gün öncesine kadar hayal bile edilemezdi.

İsyana çalan bu patlama, herkesin haftalarca tanık olduğu liseli hareketinin acımasızca bastırılması olmadan gerçekleşemezdi. Kamu binalarına yapılan saldırılar, vandalizm eylemleri ve çatışmalar, farklı kuşaklara mensup olan fakat proleter niteliği bariz bir karışımı içeriyordu. 17 Ekim aynı zamanda, gençlerini ceza almayacağı bilinciyle sakatlamaktan çekinmeyen bir devlete karşı en başından beri ifade edilen güçlü bir intikam arzusunu da ifade ediyor.

Fransız kolonilerinde, özellikle yaşam maliyetinin yüksekliğine su temini sorununun da eklendiği Réunion ve Guadeloupe’da, kitleler, Fransa’daki sınıf kardeşleri gibi aynı militanlığı sergilediler. Hareketliliğin resmen başlamasından üç gün önce başlayan isyanlar ve yol blokajlarına tanık olundu. Antiller kolektifinin adı olan “Nous las Palé” (“Konuşmaktan bıktık”), özellikle halkın sesinin ne yerel kurumlarda ne de Fransa’daki efendilerinde hiçbir ağırlığının olmadığı kolonilerde, sınıfın ulusal ölçekte siyaseten olgunlaştığının somut ifadesi.

Hükümetin ve iktidardaki burjuvazinin stratejisi, 17 Ekim günü netleşti. 17 Ekim, ana akım medya tarafından haftalarca şüpheli bir şekilde abartılmıştı, çünkü bu televizyon kanalları ve gazeteler, isyanı her ne pahasına olursa olsun teşvik etmekten kaçınmak için kitlesel seferberlikleri asla haber yapmazlar. Sarı Yelekliler hareketini, geçen yılki 10 Eylül hareketini veya genç Nail’in öldürülmesinden sonra yaşanan büyük ayaklanmaları hatırlayalım. Bu üç örnekte de kitlelerin öfkesi Fransa genelinde hissediliyordu. Her seferinde isyan, bağımsız olarak ve milyarderlere hizmet eden, eylem çağrılarının etkisini her ne pahasına olursa olsun azaltmaya çalışan medya propagandasına rağmen patlak verdi.

Bu ayaklanmaların her birinde, kitleler, ağlar aracılığıyla örgütlendiler. İsyan, Sarı Yelekliler hareketi ve 10 Eylül’de olduğu gibi (çok sayıda yerel genel kurul, insanların toplanıp sosyalleştiği kavşak ablukaları) veya (Nail’in öldürüldüğü ana ait video görüntüsü gibi) şok edici bir olayla tetiklendiğinde, yerel ağlara (insanların birbirini tanıdığı mahallelere) sırtını yaslayarak zamanla yoğunlaştı. İnsanlar, (Facebook ve Snapchat gibi sosyal ağlar, aktivist ağları ve genel kurullar aracılığıyla) örgütlendiler. Öfke, gene meşru ve kapsamlı bir temele sahipti (bu temelse, satın alma gücünün artırılması talebi, ırkçılığa ve işçi mahallelerindeki örgütlü yoksulluğa duyulan öfke, sömürü, 49.3 Sayılı Madde kullanılarak demokrasinin baltalanması ve seçim sonuçlarının reddedilmesi gibi gelişmelerle örülmüştü).

17 Ekim, liselilerin hareketi haricinde, önceden herhangi bir örgütlenmeye sahip değildi. Buna rağmen, 17 Ekim, genellikle kitlesel polis seferberliğiyle ulaşılamayan şehir merkezlerini ve güç noktalarını ele geçirerek, diğer tüm tarihleri geride bıraktı.

Peki, bu kadar düzensiz bir hareket, polisin iyi geliştirilmiş savunma ve taktiklerini nasıl alt edebilir? Mevcut durumda, bu, istihbarat servislerinin büyük bir başarısızlığının, ülkedeki durumun tamamen yanlış anlaşılmasının bir sonucu. 17 Ekim’de sadece 10.000 polis memuru görevlendirilirken, 10 Eylül 2025’te bu sayı 80.000’e ulaşmıştı! Protestocuların görevlendirilen polis memurlarına oranına bakıldığında, bu gülünç bir oran (dördüncü Sarı Yelekliler protestosunda oran 1:1, 10 Eylül 2025’te 2,5:1 ve 17 Ekim’in büyük bölümünde 22:1). Görevlendirme sonunda 60.000 memura ulaşmış olsa da, Bölgesel İstihbarat servislerinin görevinde tamamen başarısız olduğu açık.

Aynı şekilde, Paris’teki dördüncü Sarı Yelekliler protestosunda görüldüğü gibi (ki orada göstericilerin onda biri tutuklanmıştı), durum, kitlesel tutuklamalara son derece elverişli olmasına rağmen, sabah saatlerinde sadece 60, öğleden sonra ise yaklaşık 250 kişi tutuklandı (gün içinde her 400 kişiden biri tutuklandı). Paris’te, son iki gündür bir internet sitesinde paylaşılan ve emniyet müdürlüğünün bildiği çok sayıda buluşma noktası organize edilmişti. Göstericilerin, izinsiz bir protestoya katılmak için nereye gideceklerini bilmeleri mümkün değildi. Birbirleriyle çok az iletişim kurabiliyorlardı, neticede buluşma yerlerinin son videolarını internette aramak zorunda kaldılar. Paris emniyet müdürlüğü, gün boyunca iki kamera dronuyla tüm şehri inceledi ve kalabalıkların hareketlerini yakından izleyebildi.

Paris’te polis, resmi olarak ilan edilen ana gösterinin başlamasından önce, öğlen saatlerinde Cumhuriyet Meydanı’ndaki metro istasyonu tümüyle gaza boğulana kadar protestocuları sadece çember içine alıp göz yaşartıcı gaz kullandı. Günün o saatinde polis, diğer gösterilerde olduğu gibi, atılan cisimlere karşı müdahale veya toplu tutuklama yapmadı. Genel olarak, olayları kendi haline bırakıp, gerilimi artırmak için insanları çember içine alarak ve göz yaşartıcı gaz kullanarak durumu tırmandırdılar. Her şehirde aynı taktik uygulandı. Polis pasifti, “yıkımın olmasına izin verin” emri almış gibi görünüyordu. Bu arada, silahsız protestoculara karşı yeni bir polis şiddeti dalgasına tanık olduk ve bu saldırıların neticesinde kaç insanın öldüğünü ve yaralandığını, kaç kişinin gözaltına alındığını halen daha bilmiyoruz.

Fransız devletinin kamuoyunu manipüle etmek için, politik bir manevra olarak bu yıkıma izin verip vermediğini önümüzdeki günlerde öğreneceğiz. Medya, büyük bir telaşla, kitlelerin meşru taleplerini tamamen görmezden gelerek, kırık pencereler ve yağmalanmış dükkânları haber yaptı. Gerçekte, burjuvazinin lüks salonlarında en büyük şaşkınlığa ve paniğe neden olan şeyin, sürekli medyada yer alan yağmalama olduğunu söylemek gerekir. Bunu Haziran 2023’teki Büyük Ayaklanmalar sırasında gördük. Polisle doğrudan çatışmaların veya seçilmiş yetkililere karşı şiddetin rekor sayıda olmasına rağmen, burjuvazinin en çok da yağma olaylarını eleştirdiğine, yargı sopasını en çok da bu tür olaylar için kullandığına şahit olduk. Malların gasp edilmesi, özellikle (burjuvazinin gözünde insan hayatından daha değerli olan) mülkiyeti korumakla yükümlü olan devletin burnunun dibinde gerçekleştiğinde, en büyük günah olmaya devam ediyor.

Aynı akşam, devlet uyandı ve zavallı belediye işçilerini, sadece propaganda operasyonları için, gece boyunca çalıştırılmak üzere, olay yerine gönderdi, ardından da, sanki işçileri umursuyorlarmış gibi, “Bakın, ortalığı yıkıyorlar ve temizliği yapanlar zavallı işçiler” yaygarası koparttı. Bu zırva tutum, akşam 8 haberlerinde doruk noktasına ulaştı. Televizyon kanalı, “maskeli, siyah giysili ve gözlüklü” bireyler olarak tanımlanan “isyancıları”, gene maskeli, gözlüklü ve benzer giysiler giyen “barışçıl protestocular”ın karşısına çıkarttı. Gerçekte bu, kitleleri bölmek için yürütülen bir operasyondu. Söz konusu operasyonda (onların tabiriyle) “isyancılar” başka bir gezegenden gelen uzaylılarmış gibi takdim ediliyor, “iyi yurttaş”tan farklı kişiler olduklarına dair bir izlenim yaratmaya çalışılıyordu. Oysa gerçekte onlar, aynı taleplerin, aynı öfkenin, aynı özlemlerin ve aynı sınıfsal çıkarların ardında birleşmiş, isyan halindeki insanlardı. Gerçekte olan şey, proletaryanın meşru devrimci şiddet pratiğiydi.

“Ayaklanmacı” ve “aşırı solcu” militanı şeytanlaştırma tekniği, eski bir teknik. Yahudilerden, sömürgeleştirilmiş halklardan ve İtalyanlardan Müslümanlara, günümüzdeki komünistler ve anarşistler gibi devrimcilere kadar herkesi, tüm göçmenlerle birlikte düşman olarak gösterip herkesi dışlamak için kullanılan tekniğin aynısı.

Sokakların her yerinde, göstericiler ve isyancılar arasında dayanışma hüküm sürüyordu. Polisin kitleye yönelik olarak kullandığı göz yaşartıcı gazın etkilerine karşı koymak için herkes, diğerleriyle paylaşmak üzere serum, süt veya fazladan cerrahi maske getirmek gibi önlemler almıştı. Kimse kimseyi tanımıyordu ama herkes birbirinin mücadele içindeki yoldaşıydı. Biri düştüğü vakit bir düzine kişi ona yardım etmek için koşuyordu. 17. Gün’ün özü buydu!

Ne var ki isyan, bu eylem biçimine özgü kısıtlara sahipti. Bununla birlikte, kitleler, önceki hareketlerden farklı kılan bir hareketlilik ve dayanışma ile dikkat çekici bir kendiliğinden örgütlenme pratiği sergilediler. Kitlelerin, son yıllardaki büyük toplumsal hareketlerden, ayaklanmalardan, isyanlardan vs. çok şey öğrendiği açık. Bu olaylar, hem ulaşılan zaferlerle hem de alınan yenilgilerle birlikte sundukları dersler açısından zengin.

Halkın düzensiz bir şekilde iktidarı ele geçirmeyi başardığı “büyük gece” teorisi olarak ayaklanmacılık, on dokuzuncu yüzyıldan beri proletaryanın deneyimiyle geçerliliğini yitirmiş stratejik bir biçim olsa da, yanlış bir yaklaşım üzerinden, devlet binalarının ele geçirilmesini gerçek iktidarın ele geçirilmesiyle bir tutan kitlelerin bir kesiminin zihninde yeniden ortaya çıkıyor. Devrimci güçleri zafer yolunda sadece son derece örgütlü ve deneyimli bir öncü tabur seferber edebilir, siyasallaştırabilir ve örgütleyebilir. Ayrıca bu tabur, uluslararası proletaryanın deneyimleri yanında, stratejik açıdan güncel olan doğru bir ideolojiyi, Marksizm-Leninizm-Maoizmi temel alarak inşa edilmelidir. Bu duruma ve bu stratejik hatalara rağmen, devrimciler, halkın tüm savaşlarında, isyanlarında, devrimci girişimlerinde onlara eşlik etmelidir. Paris ve diğer büyük şehirlerin sokaklarında orak ve çekiç taşıyan kızıl bayrakların dalgalandığına hep birlikte şahitlik ettik.

Şimdi, şiddet olaylarına karışanları mahkûm edecek yeni bir yasa da dâhil olmak üzere, gerici adımları hızlandırmak için tasarlanmış bir dizi önleme tanık olacağız. Başlangıçta, hareketi “memnuniyetsiz iyi yurttaşlar” ve “profesyonel isyancılar” şeklinde ikiye bölen yaklaşım, düzeni sağlamanın olağanüstü yöntemlerini uygulamak ve geliştirmek için kullanılacak. Yeni Putin’imiz olarak Macron, gösterileri yasaklamaktan bahsediyor. Onun gözcüsü Nuñez, bunu zaten birçok şehirde uyguluyor. Pazartesi gününden itibaren bir dizi kentte sokağa çıkma yasağı uygulandı. Denain gibi şehirlerde veya Guadeloupe gibi bazı denizaşırı bölgelerde, aynı adanın Abymes veya Pointe-à-Pitre gibi küçük kentlerinde zaten uygulanıyor. Rennes’de, liselilerin ve üniversitelilerin teşkil ettikleri Genel Kurul, şiddet içeren bir toplantı bahanesiyle yasaklanıp dağıtıldı. Bu yasak, son on yıldır Elysee Sarayı’nda oturan şahsın öncelikli gördüğü politikaları en güzel şekilde örnekliyor. Hatta devrimci gençlik örgütlerini dağıtmaya bile çalışabilirler, bu da baskıya bir katman daha katar. Bu taktikler, burjuva devleti kadar eskidir, ancak yoğunlukları emperyalist kriz dönemlerine göre değişiklik arz eder. Bugün, gerici devletin kapsamlı saldırısına hazırlanmak zorundayız.

Öte yandan, kitlelerin öfkesini desteklemek yerine, Mélenchon, Tondelier, Payan ve Grégoire gibi isimler, meclisteki veya Elysee Sarayı’ndaki rahat koltuklarını riske atmaktan, açıkça kınadıkları ancak saldırmayı reddettikleri kapitalist sistemi tehlikeye atmaktan korkarak, kendilerini o öfkeden tümüyle uzak tutuyorlar. Seçim çağrısında bulunuyorlar. Halk, işçiler için karar alma yetkisi talep ederken, kapitalizmin sonunu, burjuva diktatörlüğünün gücünün sona ermesini isterken, onlar Macron ile el ele vererek, reformizm yoluyla sistemi istikrara kavuşturmayı, güçlendirmeyi planlıyorlar. Bu solcu kapitalistler, isyanlara daha barışçıl bir yaklaşım çağrısında bulunuyorlar, ancak Mélenchon’un ısrarla dile getirdiği gibi, “hissedarların durgunluk dönemine girmesine mani olmak adına” proletaryaya daha fazla kırıntı vererek, nispeten daha yumuşak bir yol izliyorlar.

Paris’in Sosyalist Belediye Başkanı Emmanuel Grégoire, “Eğer Demokratlar durumu yönetebileceklerini gösteremezlerse, eğer şiddetin merkezindekiler yarı savaş halinde yaşıyormuş gibi hissederlerse, eğer televizyon izleyenler, her şeyin dağıldığını düşünürse, o vakit otoriter eğilim sorunu en önemli sorun hale gelecektir” diye mızırdanıyor. Paris Belediye Başkanı, “Hasara neden olan Boyun Eğmeyen Fransa değildi, bu doğru değil” dedi. “Düzeni sağlamak Devletin sorumluluğudur. Bu hafta sonu suçlu olan Devletti, başarısız olan Devletti” diye feveran etme gereği duydu. Devamında, “Gerçek şu ki, toplumsal hareket giderek büyüyor ve bizim politik bir çıkış yolu konusunda hiçbir umudumuz yok. Sonuç olarak, protestolar devam edecek” uyarısında bulundu. Marsilya'nın Sosyalist Belediye Başkanı Benoît Payan ise, “Bu hafta sonu sadece demokrasi değil, Cumhuriyetin temelleri de baltalandı” iddiasında bulundu. “Dünyanın altıncı büyük ekonomisinde düzeni sağlamakta aciz kaldığımız anda, demokrasinin temelleri meselesi doğalında gündeme geliyor” dedi.

Liberal küçük burjuvazi, devletin başındaki Bonapartist emellerden endişe duyuyor. Temelde burjuva demokratik çerçevesine, ama her şeyden önce devletin istikrarına bağlı kalıyor. Ancak, aşırı gerici bir çöküşün sancıları içindeki bir devletten daha istikrarsız bir şey yok, çünkü bu devlet, burjuva “ilerici” değerlerine çok yakın olan bu çerçeveyi paramparça etmekle kalmayacak, aynı zamanda ideolojik savunucularını da siyaset sahnesinden silip atacak. Weimar döneminin, özellikle de burjuvazinin sadece çöküşü hızlandırmakla kalmayıp, her şeyden önce Üçüncü Cumhuriyet’in burjuva demokratik çerçevesini tamamen yok etmeye giriştiği 1940 yılının deneyiminin bilincinde. Demokrasinin yalnızca istikrara bağlı bir değişken olduğunu, her zamankinden daha çok bu kritik anın eşiğinde olduğumuzu o da biliyor.

Söylediğimiz şey şu ki, bugün devrimciler, 17’sinde ayaklanan kitleleri politikleştirip örgütlemek için ortaya koydukları çabaları iki kat artırmalıdır. Devrimciler, bu devrimci coşkunun ya seçimci reformizme ya da örgütlenme yoluyla zafere ulaşmayı reddeden nihilizme veya kaderciliğe dönüşmesine mani olmalıdır. Dahası, devrimcilerin özel bir görevi de, devrimci küçük burjuvaziye ulaşarak ve kırsal proletaryanın izole edilmiş uç kesimlerini arayarak faşist eğilimin güçlenmesini önlemektir.

Bugünün asıl meselesi, 17 Ekim’in Fransa’daki kitlelerin devrimci iradesini açığa çıkarmış olmasıdır. Bu irade var, capcanlı ve güçlü. Fransa’da proletarya, uykusundan uyanıyor. Savaşmaya hazır, kapitalizmle uzlaşma stratejilerinin sınırlarını görüyor. Gerçek değişimin tek yolu olarak devrimci şiddeti benimsiyor. Emmanuel Grégoire, bu toplumsal hareketin sonucunun asla yukarının aşağıya yönelik telkin ve talimatlarıyla elde edilemeyeceğini iddia ederken haklı. Gerçekte, güvenceler sunmak ve baskıyı yoğunlaştırmak için Körfez’in zalim rejimlerinin eşiklerini aşındırsa da şu basit gerçeği değiştiremeyecek: Kitleler artık kıt kanaat geçinmek istemiyor; ücretlerin artmadığı koşullarda pahalılaşan temel ihtiyaçların giderilmesinin giderek güçleştiği bir hayat istemiyor; artık geceleri evlerinden çıkarken polis arabasına rastlarım düşüncesiyle midelerine taş oturmasını istemiyor; Artık ne kurumların sağır edici sessizliğini ne de haklarını talep ederken çıkan bir bombanın sesini duymak istiyorlar; artık çocuklarını uzak diyarlardaki bir savaşa göndermenin sadece bir zaman meselesi olduğu düşüncesiyle yaşamak istemiyorlar. 17 Ekim, Fransız proletaryasının çoğunluğunun, özellikle de gençlerinin öfkesinin patlamasının en saf ifadesidir. Fransa’da işçi kitleleri yaşamak istiyor, yaşamın tek yolunun mücadele olduğunu artık anladılar!

Devrimci bir gazete olarak, bu hareketlilikteki çelişkinin her iki tarafını da görüyoruz. Devlet, maddi zarara vurgu yaparak, medya üzerinden sabotaj kampanyası başlattı. Ancak asıl mesele, sınıf mücadelesinin yaşandığı bu önemli momentte sınıfımızın dönüşümü ve olgunlaşmasıdır. Z kuşağı, kriz kuşağıdır, tartışmasız bir şekilde Devrim kuşağı olacaktır! Devrim mümkündür. Onu gerçekleşebilmesi için öncüsüne, yani Komünist Parti’ye ihtiyacı vardır.

Halkın Davası
20 Ekim 2026
Kaynak

0 Yorum: