İsrail’de
yaklaşan parlamento seçimleri, aşırı sağcı politikacıları, kamuoyu
açıklamalarının ve görünüşlerinin içeriğini yeni uçlara savurmaya itti. Buna,
Avrupa hükümetleri ve geçmiş ABD yönetimleriyle yapılan önceki anlaşmaları
bilerek ihlal eden, Batı Şeria’daki E1 yerleşim bloğunun tehlikeli bir hamle
dâhilinde genişletilmesi gibi pratik önlemler de eşlik etti. Ancak bu kamuoyu
önündeki gösterişin ardında, bugünün kabadayılığını yarının politika gündemine
dönüştürebilecek uzun vadeli eğilimler yatıyor. Bu eğilimlerden biri de, İsrail
ordusunun giderek artan sayıda erinin, operasyonel komutanlıklardaki üst düzey
subaylarla birlikte, aşırı milliyetçi-dini kampa ideolojik olarak yakınlaşması.
Bu yakınlaşma, seçim sonuçlarından bağımsız olarak, en geniş kapsamlı ve uzun
süreli sonuçlara yol açabilir.
Şaşırtıcı
olmayan bir şekilde, aşırı sağcı Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) partisinin lideri
Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, radikal alçaklığın kamuoyu önünde
sergilenmesinde başı çekti. Resmi sosyal medya hesabından (daha sonra yayından
kaldırılan) videoda, Filistinli mahkûmları Nazi dönemi toplama kamplarını
anımsatan fabrika benzeri bir hapishaneye taşıyan endüstriyel bir konveyör
bandını çalıştırırken görüldü. Yerleşimci hareketi de dâhil olmak üzere aşırı
milliyetçi-dini figürler, Gazze’de Yahudi yerleşimlerinin yeniden kurulması
çağrılarını tazelenmiş bir güçle yinelediler. Bugün giderek artan sayıda kişi,
hükümetlerinden Güney Lübnan'da da aynısını yapmalarını talep ediyor. Bu arada
Başbakan Binyamin Netenyahu’nun Likud Partisi, seçim kampanyasının bir parçası
olarak, İsrail’in Hamas, Hizbullah ve İran’la yaptığı gibi Türkiye ile de
yüzleşmesi gerektiğini vurgulayarak, çıtayı yükseltti.
Bu
arada Netenyahu, Savunma Bakanı İsrail Katz ve diğer üst düzey yetkililer, her
cephede savaş tehdidini sürekli olarak dile getirirken, İsrail ordusu, 7 Eylül’de
Ürdün sınırının bir bölümünde kapsamlı bir tatbikat gerçekleştirdi. 2026 yılı
içinde yapılan ikinci tatbikat. Toplamda ise bir yıl içinde üç tatbikat
yapılmış oldu. Bir de Suriye sınırı yakında nispeten daha küçük ölçekli bir tatbikat
yapıldı. Görünüşte “sürpriz saldırıya hazırlık” amacıyla yapılan bu
tatbikatların, öncelikle seçimler öncesinde Arap düşmanlarının her cephede
kapıda olduğuyla ilgili kamuoyu algısını güçlendirmeyi, aynı zamanda Ürdün ve
diğer komşuları korkutmayı amaçladığı düşünülüyor.
Bu
tür kılıç sallama hamlelerinin seçimler öncesinde öngörülebilecek hamleler
olduğunu söylemek lazım. Bunların çoğu, en azından bir süreliğine, seçimlerden
sonra azalacaktır. Güney Lübnan’a Yahudi yerleştirileceğine dair söylem,
gelecekte aşırı milliyetçi dini hareketin ideolojisinin gerçek bir parçası
haline gelebilir, daha sonra diğer birçok tartışmalı konu gibi İsrailli
Yahudiler arasında siyasi yelpazenin tamamında yaygınlaşabilir, ancak şimdilik
bunun en fazla marjinal bir görüş olduğunu söylemek lazım. Bu görüş, geniş
aşırı sağcı kesimde bile yaygın değil, Gazze’ye Yahudi yerleştirme fikrinden
çok daha farklı bir mesele bu. Aslında, mevcut ulusal uzlaşmanın ötesine geçen
bu çağrılar, öncelikle yerleşimcilerin girişimlerini ve Batı Şeria’da sinsice
ilerleyen ilhak sürecini normalleştirmeye ve pekiştirmeye hizmet ediyor. Zaten temel
amaç da bu.
İsrail’deki
sağcı yelpazenin tüm bileşenlerinin kamuoyu önünde sergiledikleri gösterişli
tavırların ve o iğrenç ajitasyon-propaganda faaliyetinin ardındaki itici gücün önemini
idrak etmek gerek. Bilhassa bu durum, ülkenin askeri planda sergilediği
davranışları, komşu ülkelerle ve genelde tüm bölgede ülkelerle kurduğu ilişkileri
önümüzdeki yıllarda şekillendirecek uzun vadeli eğilimleri ortaya koyuyor.
Kısacası, zehirli iddiaların ve şiddet içeren hayallerin birikimi, zamanla
azalmak yerine daha da somutlaşacaktır.
En
belirgin uzun vadeli eğilim, İsrail’in stratejik askeri duruşundaki değişimdir.
Daha önce uzun süredir uygulanan, caydırıcılık ve seçici ancak nispeten sınırlı
askeri güç kullanımı yoluyla düşman aktörlerin “kuşatılması” veya “yönetilmesi”ni
öngören anlayış terk edildi. Bunun yerini, egemenliği ve düşmanı zayıflatmayı
esas alan “kalıcı güvenlik” doktrini aldı Bu doktrin, tüm zorluklara ve
tehditlere tümüyle askeri çözümlerle cevap verme fikrini temel alıyor: fiili
veya potansiyel düşmanların, derhal, orantısız ve ezici güç kullanımıyla,
kalıcı askeri kontrol ve toprak işgali yoluyla tümden ortadan kaldırılmasını
temel bir ilke düzeyine yükseltiyor.
Bu
değişim herkesin malumu. İsrail’deki siyasetin sürekli askerileştirilmesine
dönük çabaları esas alıyor. 7 Ekim 2023’ten beri Netenyahu, savaşı İsrail
siyasetinin temel itici gücü olarak öne sürmeye gayret etti. Aşırı dindar ve
aşırı milliyetçi sağın yükselişiyle birlikte bu, İsrail’deki otoriter dönüşümü
daha da körükledi.
Daha
az dikkat çekilen, ancak tartışmasız daha büyük sonuçlar doğuracak bir eğilim
ise, giderek artan sayıda üst düzey subayın ve genel olarak personelin ideolojik
planda aşırı milliyetçi dindar kesimin yanında hizalanmasıdır. Bu ortaya çıkan
eğilim, en az son on beş yıldır gözlemlenebilen bir olgu. Sosyolog Yagil Levi,
2011 yılında “İsrail Savunma Kuvvetleri’nin kontrolü için mücadele”den ve “dindar
Siyonist liderlerin gizli ajandası”” olarak adlandırdığı şeyden bahsediyordu.
Bu liderler, “birliklerde dindar askerlerin büyük bir kitle oluşturmasının, İsrail
ordusunun yerleşim yerlerini tahliye etme yeteneğini zayıflattığına”
inanıyorlardı. 2014 yılına gelindiğinde Levi, yetmişlerden beri ortaya çıkan
bir eğilim üzerinden, İsrail ordusunun “teokratikleşmesi” hususunda uyarıda
bulunurken, piyade subayları kursundan mezun olan dindarların oranının 2008
yılına kadar yüzde 26’ya ulaştığını da dile getirmişti.
Levi’nin
de belirttiği üzere, bu eğilimin en belirgin sonuçları, silahlı yerleşimci
milisleri ile resmi ordu ve Sınır Polisi birimlerinin birleşerek, devletin “ilhak
sürecini gizlice ilerletmek” için bir “gri kol” olarak ortaya çıktığı Batı
Şeria’da görüldü. Şimdiye dek bu gayri resmi ancak devlet destekli “polis
ordusu”, yerleşim projesini desteklemeye odaklanmış durumda. Ancak “resmi” orduyla
arasındaki sınırların en hafif tabirle silikleştiğini söylemek gerek: James
Shotter’ın haberine göre, artık muharebeden evvel askerlere motivasyon
konuşmalarını subaylar yerine hahamlar yapıyor, üst düzey subaylar ise Tanrı
adına dini bir savaş yürüttüklerini söylüyorlar.
Bu
değişimi daha da destekleyen bir diğer uzun vadeli eğilim ise, Levi’nin “mavi
yakalı savaşçıların isyanı” olarak adlandırdığı, onlarca komuta kademelerine,
elit birimlere ve birliklere hâkim olan, ancak sonunda pes eden laik
(çoğunlukla Aşkenazi) orta sınıfa karşı “dini topluluklardan, orta ve alt sınıf
Mizrahilerden, yerleşimcilerden, göçmenlerden” gelen askerlerin isyanı.
Bu
durumun sonuçları, 2005 yılında Gazze’deki Yahudi yerleşimlerinin tahliyesinin
tekrarını önleme girişiminin veya işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde
ebedi bir kontrol tesis etme çabasının çok ötesine uzanıyor. İsrail askeri
avukatları, Gazze savaşıyla ilgili olarak, uluslararası insancıl hukuku tümüyle
tersyüz ettiler. Sivillerin korunması ve orantılılık, tümüyle yeniden
yorumlandı. Ordu, artık bütünüyle “öldürücülük ruhu”yla hareket ediyor, hukuk
profesörü Nura Ureykat’ın sözleriyle, görünüşte uluslararası hukuk çerçevesini
uygularken bile “sivil alanı ufaltıyor”. Ancak göreve gelecek aşırı
milliyetçi-dini komutanlar, bu alanı da tümüyle ortadan kaldırıp, yerine dini
doktrin ilkelerine dayalı ve değişmez kılınmış, hepten farklı bir ahlaki
çerçeveyi hâkim kılmaya hazırlanıyorlar.
Bu
eğilimler, İsrail’in yaklaşan genel seçimlerini kim kazanırsa kazansın,
öngörülebilir gelecekte kalıcılaşacak. Nathan Brown’ın da dediği gibi, bir
sonraki İsrail hükümetini kim kurarsa kursun, yeni hükümetin de öngörülebilir
gelecekte onu takip edecek hükümetlerin de yeni güvenlik doktrinini yürürlükten
kaldırması düşük bir ihtimal. Nitekim, İsrail ordusunda mesihçi dünya
görüşü güçleniyor, bu görüş, herhangi bir sivil siyasi liderin, İsrail’in
askeri gücünün tüm bölge genelindeki kullanımıyla ilgili nihai kontrolü elinde
tutma yeteneğine dair her türden varsayımları hükümsüz kılıyor.
Yezid Sayig
15 Eylül 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder