20 Ekim 2026

, ,

Nebevî Mücadeleye Yeniden Örgütlenmek

 

“Sizlere ne oluyor da Allah yolunda ve ezilenler için savaşmıyorsunuz? Onlar ki, ‘Ey Rabbimiz! Bizi bu zalimler şehrinden çıkar, bize kendi katından bir koruyucu ve bir yardımcı gönder’ diyorlar?”

[Nisa Suresi, 4:75]

İslam: Eylemliliğin Zirvesi

Günümüzde birçok Müslümanın Filistin hareketiyle bağını kopardığı, başkaları ön saflarda yer alırken, kendilerinin rahat bir şekilde arka planda kaldığı açık. “İyiliği teşvik edin, kötülüğü yasaklayın” [Al İmran Suresi, 3:104] emrini veren İslam’ın takipçileri olarak, pasifliğimiz bizi utandırıyor olmalıdır.

Birçok Müslümanın, şu anda laik sol grupların hâkim olduğu bir alan olan eylemlilik alanına girerek İslami ilkelerini riske atma tehlikesinden endişe duymaları gayet anlaşılır bir durum. Oysa bu endişeyi, kendimizi eylem alanından uzak tutmak için bir tür bahane olarak kullanmamalı, İslamî eylemliliği yeniden sahiplenmeli, Allah’ın emrettiği gibi, adalet için mücadelede en başından itibaren ön saflarda yer alma konusunda gösterdiğimiz beceriksizliğin sorumluluğunu üstlenmeliyiz. Başka bir deyişle, hareketin daha İslamî olmasını istiyorsak, görmek istediğimiz değişimin bizatihi kendisi olmalıyız. Neticede eylemlilik, her daim İslam’ın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Hz. Davud (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) gibi birçok önemli şahsiyet, Allah yolunda adaleti tesis etmek için hayatlarını adamışlardır.

Tarihimizden ders çıkarmak ve bu şahsiyetleri örnek almak yerine, kendimizi sessiz, bireyci bir İslam anlayışına teslim ettik. Belki iyi niyetli ama nihayetinde yanlış yönlendirilmiş birçok Müslüman âlim ve konuşmacıyı dinliyoruz. Bunlar davetlerini bireye indirgiyorlar, bireysel ve kolektif İslamî gelişmenin birlikte gerçekleşmesi gerektiğini, Kur'an ve Sünnet’e göre davetin amacının her daim bireysel iyileşmeye yol açan kolektif eylem olduğunu unutuyorlar. Bunun yerine, kısmen doğru olan, bireyci “Kendimizi geliştirmedikçe Filistin özgür olmayacak” söylemini işitiyoruz. Aynı şekilde, namaz odalarımızın ve mescitlerimizin izole, apolitik, boş kabuklar haline gelmesine, kolektif dini ve politik öğrenme ve örgütlenmenin merkezleri olarak tarihi rollerinden yoksun kalmasına izin verdik. İslamımızı ibadet ritüellerine ait eylemlere indirgedik. Kur'an’ı bir rehber kitap olarak anlamak ve uygulamaya koymak yerine, sadece ezberleme görevine hapsettik.

Hasan Basri’nin dediği gibi, “Kur’an, O’na göre amel etmek için indirilmiştir. Oysa insanlar bizatihi okumayı amel olarak kabul etmişlerdir.” Aynı şekilde, Ömer ibn Hattab’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: “Kur’an okuyana aldanmayın. Onun okuması sadece sözdür. Asıl O’na göre amel edenlere bakın.” [El-Hatib, İktiza’ül-İlmi’l-Amel s. 109]. Gerçek iman, statükoyu alt üst eder. Gerçek iman, amel olarak sonuçlanır.

Halkla, Hakikatle Bağı Kesilmiş Âlimler ve Hain Hükümdarlar

Çoğu vakit âlimler, Müslüman kitleleri yatıştırmak için daha da ileri giderek, Allah’a itaatsizlik söz konusu olduğunda yöneticiye itaatin söz konusu olamayacağı gerçeğini göz ardı eden, hükümdara körü körüne itaat anlamına gelen Medhalizmi vaaz etme görevini üstlenirler.

Şüphesiz ki Batı hükümetler, İslam’a boyun eğmiyor veya İslam’a uygun hareket etmiyor. Sömürgeci ve emperyalist geçmişleri ve bugünleri göz önüne alındığında, bu durum sözde Müslüman ülkelerin çoğunda da geçerli. Suudi Arabistan, Aksa Tufanı öncesi “İsrail” ile normalleşmenin eşiğindeydi. 7 Ağustos 2025’te Siyonist teşekküle silah sevkiyatı yapmıştı. Bu sevkiyat, neyse ki Cenova liman işçileri tarafından durduruldu.

Birleşik Arap Emirlikleri, soykırımcı “İsrailli” turistler için başlıca tatil yeri haline gelirken, aynı zamanda Sudan’daki başka bir soykırımı destekliyor, bundan kâr elde ediyor. Mısır, Filistinlilerin tahliye isteklerinden kâr elde ederek, yardımın girişine izin veremeyeceklerini ilan ederek, kuşatmayı kırmak için Refah’a ulaşmaya çalışan son Sumud Konvoyu hareketini engelleyerek ve en son olarak da Siyonist teşekkülle 35 milyar dolarlık bir doğalgaz anlaşması imzalayarak “İsrail” ile ortaklaşa Gazze kuşatmasını sürdürüyor.

Ürdün, Müslümanların bilincini uyandırmaya çalışan Müslüman eylemcileri hapse atıyor, sınıra doğru yürüyen protestocuları engelliyor; tüm bunlar olurken Gazze zorla aç bırakılırken, “İsrail”e taze ürünler gönderiyor. Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Mısır gibi Müslüman ülkeler Hamas’ın silahsızlanması çağrısına katıldı. Bu eylemlerden hangisi, sözde Müslüman yöneticilerden birinin İslam’a uyduğunu, bağlılığa layık olduğunu gösteriyor? Gazze’nin kalbinden gelen uyarıya kulak verelim:

“Bütün milletimizin huzurunda, tüm acı ve kederle bunu kayıtlara geçiriyoruz: Ey bu İslam ve Arap milletinin liderleri, ey seçkinleri ve büyük partileri, ey âlimleri, siz, Yüce Allah katında düşmanlarımızsınız. Siz, her yetimin, her kederli annenin, yerinden edilmiş, evsiz, kederli, yaralı ve aç insanın düşmanlarısınız. Sessizliğiniz yüzünden on binlerce masumun kanı sizin üzerinizde bir yük oluşturuyor.”

[Hamas’ın askeri kanadı Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, 18 Temmuz 2025.]

Ne yazık ki, birçok âlimimizin ve kurumumuzun güvenilirliğinin ne kadarının kaldığını sorgulamak zorundayız. Ezher gibi prestijli İslamû kurumlar, Gazze’deki açlık ve soykırımı ve Müslüman hükümetlerin sessizliğini kınayan temel açıklamalarını geri çektiklerinde, İslamî ilkelerimizin bütünlüğünü korumak için bunu yapmak bizim görevimizdir.

Fitneyle tanımlı bir dönemde yaşıyoruz ; çok fazla âlim, “barışı korumak” için liderlere itaat etmenin gerekliliğini ilan ediyor (adalet olmadan barış olmaz), “İsrail” ürünlerinin boykot edilmesinin haram olduğuna dair fetvalar yayınlıyor, ulus devlet tarafından kontrol edilen ve denetlenen hutbeler veriyor. Çok fazla âlimimiz, yozlaşmış Müslüman hükümetlerin sözcüsü haline geldi, ümmeti bastırma ve uyuşturma görevini yerine getiriyor.

“Abdullah ibn Amr’ın aktardığı kadarıyla: ‘Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Ümmetin münafıklarının büyük bir kısmı Kur’an-ı Kerim okuyanlardan oluşur.»”

[Müsned Ahmed ibn Hanbel 6633]

Ebuzer şöyle dedi: “Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikteydim. O’nun şöyle dediğini işittim: ‘Ümmetim için Deccal’den daha çok korktuğum bir şey var.’

Sözü karşısında korkuya kapıldım ama gene de sordum: ‘Ey Allah’ın Resulü, o şey nedir?’

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Yoldan çıkmış, sapkın âlimler.”

[Müsned Ahmed (5/145) 21334 & 21335]

Bu manevi çürüme halinde, Uluslararası Peygamber Destekçileri Örgütü ve daha sonra Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği tarafından her yetenekli Müslümanı cihada çağıran fetvalar, Mısır Büyük Müftüsü gibi bazıları tarafından gerçeklerden uzak ve “sorumsuzca” bulunup görmezden geliniyor veya alaya alınıyor. Âlimlerimizin epey bir kısmı, Peygamberimizin eylemliliğine ve adaletsizliğe karşı mücadele konusunda ortaya koyduğu örnekliğe sırtını dönüp O’na ihanet ederek, sahip oldukları yüksek saygınlığa leke düşürmüştür. Dr. Farah Şerif’in sözleriyle, “Gerçek bir Müslüman, zalimlerin kendilerini iyi hissetmelerine izin vermez.”

İbn Asakir, Zeyd bin Eslem’den, Eslem’in de babasından rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Cihad, gökten yağmur yağdığı sürece tatlı ve yeşil kalacaktır. İnsanlar öyle bir devre denk gelecekler ki Kur’an okuyanlar onlara: ‘Şimdi cihad zamanı değil’ diyecekler. O devre şahit olan içinse içinde olduğu devir, cihad için en hayırlı vakittir.

O’na (s.a.v.) şöyle soruldu: ‘Ey Allah’ın Resulü! Gerçekten bunu söyleyecek insanlar olacak mı?’

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Evet, Allah tarafından lanetlenmiş olanlar, melekler ve bütün insanlar.”

[Meşâri-ül-Eşvâk, İbnü’n-Nehhâs, Cilt 1 s. 110]

“Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Allah yolunda savaşmadan ve cihat etme arzusunu (veya kararlılığını) dile getirmeden ölen kimse, münafık gibi ölmüştür.’”

[Sahih Muslim 1910]

“Tarık ibn Şihab’dan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Cihadın en güzel şekli, zalim bir yöneticinin karşısında söylenen hakikat sözüdür.’

[Sünen-i Nesâî 4209]

Yaratıcımız zayıflıklarımızı, kolay yola sapma eğilimimizi bilir, bizi kendisine, doğru yola geri döndürür.

“Ey müminler, savaşmak size farz kılınmıştır; fakat siz bundan hoşlanmazsınız. Belki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır, hoşunuza giden bir şey ise sizin için zararlıdır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

[Bakara Suresi, 2:216]

Gemisini Kurtaran Kaptan Tuzağı

Batı’daki Müslüman toplumunda İslamofobi, polis tutuklamaları ve itibarsızlaşma korkusu yaygın bir şekilde hissediliyor. Bu korku, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’nın başlamasından bu yana daha da arttı. Toplumumuzun bazı kesimleri saplantılı bir yaklaşımla, özür dileme, eylemi eleştirme yarışına girdi. Bunun sebebi nedir? Kimden kabul bekliyoruz? Neden zalimlerin sofrasında yer almak için onurlu Filistin Direnişi’ne ihanet ediyoruz? Yüzlerce yıl Batı’nın topraklarımızı ifsat ve harap etmesinin, yağmalamasının ardından, Filistin’de ve başka yerlerde bugün bile devam eden bu durumdan sonra, neden hâlâ onları taklit etmeye, onlarla bütünleşmeye çalışıyoruz?

İster kasıtlı isterse bilmeden olsun, ayrımcılık ve dışlanma korkularını silah olarak kullanarak kendimizi güçsüzleştirdik. Allah yolunda rahatlıklarımızdan herhangi birini feda etmeyi düşünme yeteneğimizi yitirdik. Polisin ve onların arkasındaki yozlaşmış Batı sistemlerine fırsat bile vemeden kendi kendimizi zincirledik.

Gerçek şu ki: Batı’da yaşayan Müslümanlar olarak büyük ayrıcalıklara sahibiz. Irkçılık ve Müslüman karşıtı duygular var olsa da, bunların üzerimizdeki etkisi, “İsrail” yerleşimci sömürgeciliğinin ve Filistinlilere yönelik soykırımın etkisine kıyasla çok daha az. Bu nedenle, mağduriyetimizden sıyrılıp, gerçekten ezilenler için ayrıcalıklarımızdan vazgeçmektir bizim sorumluluğumuz.

Muhammed Kürd, son kitabı Perfect Victims: And The Politics of Appeal’da [“Mükemmel Kurbanlar ve Ricacı Politika”] şu soruyu soruyor:

“Açlıktan ölme korkusuyla, askeri bir tankın altında ezilme korkusuyla, enkaz altında boğulma korkusuyla, ailenizin tek kurtulanı olma korkusuyla, kalbinizin milyonuncu kez kırılması korkusuyla karşılaştırıldığında bu korku nedir ki? Bu korku, tiyatro değilse nedir? Neticede tek başına kazanılan bir hayatta kalma hakkı ne kadar da utanç verici bir şey.”

Bu gemisini kurtaran kaptan olmayı öne çıkartan anlayışın neticesinde kendimizi bir çıkmazda buluyoruz. Başımızın üstüne, bizi “saygın” eylemlilik yöntemleriyle sınırlayan bir tavan koymuş durumdayız: hayır yemekleri, düzenli olarak planlanmış sosyal medya hatırlatmaları ve dua.

Buradaki amacım, Gazze’deki insanî yardıma duyulan acil ihtiyacı küçümsemek değil, Gazze’nin öncelikle insanî bir mesele değil, politik ve dinî bir kurtuluş mücadelesi olduğunu hatırlatmak. Dahası, amacım, müminin silahı olan duayı küçümsemek değil, Peygamberimizin (s.a.v.) öğrettiği gibi, duanın somut eylemin tamamlayıcısı olması gerektiğini, onun yerine geçmemesi gerektiğini hatırlatmak.

“Enes ibn Malik’ten rivayet edildiği üzere: Bir adam, ‘Ey Allah’ın Resulü, devemi bağlayıp Allah’a mı tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan bırakıp Allah’a mı tevekkül edeyim?’ dedi. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bağla ve Allah’a tevekkül et.”

[Sünen-i Tirmîzî 2517]

“Ebu Said Hudrî’den rivayet edildiği üzere: Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Eğer bunu yapamazsa, diliyle değiştirsin. Eğer bunu da yapamazsa, kalbiyle değiştirsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.”

[Sahih Müslim 49]

Gazze’deki Müslüman kardeşlerimiz, İslam’ın sadece ibadet ritüellerinden ibaret olmadığını, Allah yolunda ( cihad) yaşanırsa başlı başına bir ibadet olan bir yaşam biçimi olduğunu ümmete sürekli olarak hatırlatıp uygulamaya koymaları çağrısında bulunuyorlar. 22 Mart 2025’te, hedef gözetilerek gerçekleştirilecek suikastle öldürülmesinden sadece iki gün evvel Filistinli gazeteci Hüssam Şabat sosyal medya hesaplarından şu paylaşımı yaptı:

“Siyonist terörist işgalci güce ait elçiliklerin önünde, ülkelerinizin sokaklarında toplanmanız, Gazze’ye sadece namaz kılarak destek olmaktan çok daha haklı ve gereklidir.”

Hüssam’ın duayı küçümsediğini düşünmemek gerek. Filistinlilerin, özellikle Gazze’dekilerin imanı bizimkinden çok daha üstün ama bu imanın bir yandan da Kur’an’daki şu sözleri örneklediğini görmek gerekiyor: “Allah için şahitlik ederek adalet için dimdik durun, hatta bu kendinize, anne babanıza veya yakın akrabalarınıza karşı olsa bile [...] Arzularınız sizi adaletten saptırmasın.” [Nisa Suresi, 4:135]. Bu düşünceyi paylaşan birçok Gazzeci var. Bu insanlardan biri de Filistinli gazeteci ve Kur'an hafızı Ebubekir Abid. Abid, New Arab sitesindeki yazısında şunları söylüyor:

“Değerli Müslümanlar, sizden asla su şişeleri veya gıda paketleriyle acılarımızı hafifletmenizi istemedik. Bu yolu seçmişseniz demek ki İslam’ı yanlış anlamışsınız. Ne yazık ki, İsrail’in Gazze’ye yönelik olarak 20 günden fazla süredir uyguladığı ablukayı kaldırmadığınız için sadece İsrail’den onay alarak hareket edebiliyorsunuz.

Haksızlığa ve zulme karşı mücadelemizde yanımızda olmalıydınız, pasif bir şekilde kenarda durmamalıydınız. İslam ve Kur’an bize bunu öğretiyor. Biz, toplu halde katledilirken, sadece iyi dileklerde bulunmakla yetinmeyin.”

Halkımıza yönelik soykırıma onay veren kurum ve sistemlere pasif ve boyun eğici bir şekilde yaklaşmak, bu dünyadaki kıymetli varlıklarımızı, yani statümüzü ve güvenliğimizi kurtarma çabası, İslam’ın ilkelerine ihanetten başka bir şey değildir.

Her adımda Allah Teala bize, O’nun yolunda, elimizdeki her türlü imkânla harcama yapmaktan daha çok değer verdiği hiçbir şey olmadığını hatırlatır. Çıtayı yükseltelim. Kendimizi mevcut kapasitemizle sınırlamak yerine, kapasitemizi genişletmek için kendimize meydan okuyalım. Bu durgunluktan kurtulalım.

Bir Çıkış Noktası

Son olarak, eğer korku hâlâ tek motivasyon kaynağımız olmaya devam edecekse, o vakit bu korku, yarattıklarından duyulan korku değil, gerçek müminlerin bir özelliği olan Yaratıcımızdan duyulan korku olsun. Şehit torunlarının naaşları başında konuşan dedenin, “Peygamber Muhammed’e (s.a.v.) söyleyin: Ümmeti bizi yüzüstü bıraktı” sözünden, “Ey İsrailliler, intikamımızı sizden Allah alsın, ey Araplar, sizden de intikamımızı Allah alsın. Biz Mescid-i Aksa’yı destekliyoruz ama bizi destekleyecek kimseyi bulamadık” diye feryat eden kederli anneye, “Biz, sadece Müslümanları suçluyoruz. Onlar felâketin ta kendisi. Felaketimizin sebebi Müslümanlar ve Araplar” diye şahitlik eden babaya kadar herkesten korkulsun.

Ebu Ubeyde’nin “kan kardeşlerinin Araplığı ve İslam’ı utanç verici bir şekilde terk etmesi”ne dair eleştirisi karşısında şu söylenmeli: böylesine ağır bir zulüm karşısındaki pasifliğimiz bizim de suçumuz. Bu bağlamda Peygamberimizin (s.a.v.) şu ibret verici uyarısıyla yüzleşmeliyiz: “Zulme uğrayanların duasından sakının, çünkü onunla Allah arasında hiçbir engel yoktur.” [Sahih Buhari 4347].

Kendimize dürüstçe şu soruyu soralım: Zulme uğrayan kardeşlerimiz için onların beddualarından muaf olduğumuzu düşünecek kadar şey yaptık mı?

“Ebu Bekir’den rivayet edildiği üzere: Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz, insanlar bir zalimi görüp de onun elini tutmazlarsa, Allah yakında azabını hepsinin üzerine indirecektir.”

[Sünen Ebû Dâvûd ve Tirmîzî 2168]

Filistin'deki kardeşlerimizin ve onların asil ve şerefli silahlı direnişçilerinin (Allah onları ve çabalarını mübarek kılsın) katkıları ve fedakârlıklarıyla kıyaslandığında bizim katkılarımız ve fedakârlıklarımız az olsa da, en azından onların eylem çağrılarına kulak verebiliriz; bunlar arasında Cuma namazından sonra halk mitingleri düzenlemek, “İsrail” mallarını boykot etmek, özellikle silah tedarikçileri olmak üzere, “İsrail”/”İsrail bağlantılı” şirketlere karşı doğrudan eylemlere katılmak yer almaktadır.

Ebu Ubeyde, yıllardır kendi ve halkının zalimlerine karşı direnen bir mücahidin tüm ağırlığı ve kararlılığıyla, “Bu kan dökülmesinden kimseyi sorumlu tutmuyoruz. Kendi kapasitesine ve etkisine göre hareket etme yeteneğine sahip olan hiç kimseyi dışlamıyoruz” dediğinde, saklanacak hiçbir şey kalmamıştır. Kariyerlerimizi, servetimizi ve zamanımızı Allah yolunda savaşmaya ve böylece mazlumlara yardım etmeye adamalıyız.

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a destek olursanız, O da size destek olur, ayaklarınızın toprağa sağlam basmasını sağlar.”

[Muhammed Suresi, 26:7]

Safiye Hak
1 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: