İsrail’i
nasıl yeneceğiz? Bu yürütülen psikolojik ve bilişsel operasyonları, çok sayıda
hükümet ve hükümet dışı araştırma ve stratejik kurumu yanında, uzmanlaşmış
askeri birimler (Hasbara, Lahav 450, 9900, 8200, BDS Meir Amit İstihbaratı) ve
derin devlet aygıtının diğer kurum ve birimleri destekliyor. Cem-i cümlesi “yedinci
boyut” denilen şeye katkıda bulunuyor.
Bu
kurumlar ve birimler, sadece direniş savaşçıları ile silahları arasındaki
değil, aynı zamanda zihinleri ile devrim arasındaki bağlantıyı da koparmakla
ilgileniyor. Rakamlardan ve gerçeklerden yoksun bu arenadaki sloganlar, kutlama
amaçlı silah sesleri gibi olduğundan, bu makalede sunulan olaylar ve analizler,
gerçeklikten daha az önemli ya da ona uzak değiller. Anlatılanlar, yenilmiş
ruhları, günün her saati maruz kaldıkları yanılsamalardan kurtarmayı amaçlıyor.
5
Ekim 1973 Cuma günü sabah saat 8:00’di. Sonbahara yakışır bir hava vardı. Kudüs’te
sıcaklık 18 dereceydi. Yom Kippur sabahıydı
ve
sokaklar neredeyse bomboştu. Başbakan Golda Meir’in ofisinin altındaki sarı odanın kasvetli atmosferinin aksine, açık hava sayesinde görüş mesafesi
mükemmeldi. Meir, o gece uyumadığı için
toplantıya ilk gelen kişiydi.
Savunma Bakanı Moşe Dayan, iki dakika
sonra geldi. Genelkurmay Başkanı David Elazar ile Askeri İstihbarat (AMAN) Başkanı Eli
Zeira arasında bir tartışmaya tanık olduktan sonra ikisi de
toplantıya girdi. Ardından dışişleri ve maliye bakanları geldi. Sadece İsrail
Galili’nin herhangi bir görevi yoktu.
Elazar
o güne dair şunları anlatıyor:
“Toplantıya savaşın
eşiğinde olduğumuzu bilerek gittim. Sina ve Golan Tepeleri’nden gelen saha
raporları son derece netti: Olanlar bir manevra değil, savaşa hazırlıktı.
Orucumun on dördüncü saatinde odaya girdim. Dayan solgundu, Golda ise gergin.
Oruç, tartışmayı daha da hararetli hale getirdi.”
Meir
oturumu şu sözlerle açtı: “İçimde bir huzursuzluk var. Mısır ve Suriye
cephelerindeki asker yığılmalarıyla ilgili raporlar endişe verici.” Zeira’ya
dönerek, lafı gevelemeden şunu sordu: “Eli, durum hakkındaki son değerlendirmen
nedir?”
Eli,
herhangi bir belgeye bakmadan, kâğıtlarını düzenledi ve şöyle cevap verdi:
“Hanımefendi,
sayın bakanlar, fazla kendinden emin görünmek istemiyorum, ancak elimizdeki tüm
bilgiler, savaş olasılığının son derece düşük olduğunu gösteriyor.” Ardından
düşmanın asker yığılmaları hakkında kısa bir açıklama yaptı ve son
değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı: “Öngörülebilir gelecekte herhangi bir
saldırı niyeti görmüyorum.”
Savunma
bakanı, istihbarat değerlendirmesini hızla kavradı, pozisyonunun gerektirdiği
ihtiyatı da göz önünde bulundurarak, ulusal bayramı aksatmamak veya hazineyi
zorlamamak için basit önleyici tedbirler önerdi.
Genelkurmay
Başkanı ise hızla manevra yapmaya çalışarak şunları söyledi:
“İstihbarat
değerlendirmesine saygı duyuyorum, ancak ben size göre daha az iyimserim.
Seferberliğin ölçeği eşi benzeri görülmemiş. Olasılık düşük olsa bile, yanlış
hesaplamanın sonuçları felâket olur. Özellikle riskin en yüksek olduğu kuzey
cephesi için 40.000 ila 50.000 yedek askerin önleyici hamle için seferber
edilmesine dönük talebimi yineliyorum. En kötü senaryoya hazırlıklı olmalıyız.”
Zeira,
patronunun sözünü keserek, sandalyesinde doğruldu: “Didi (Eleazar’ın lakabı),
abartıyorsun. Seferberlik gereksiz. Ekonomiyi felç edecek ve halk arasında
yersiz bir panik yaratacak. Elimdeki bilgiler bu iddiayı haklı çıkarmıyor.”
Dışişleri
ve maliye bakanları, istihbarat subayının değerlendirmesine destek verdiler. Bu
durum, dışişleri bakanını sayısız telefon görüşmesinden kurtarırken, maliye
bakanı, seferberlik için her gün harcanacak milyonlarca şekeli düşünüyordu.
Sınırın
her iki tarafındaki büyük askeri hareketlilik yaşanmasına rağmen, bu gelişme,
toplantının doksan dakikayı aşmasına neden olacak ağırlıkta değildi. Toplantıda
bulunanlar, güvenliğe dair yanlış bir his ve fikirle salondan ayrıldılar. Asıl
karar, daha sonra, İsrail’in yenilgilerinin belgeleri haline gelecek olan dört
kararın Golda Meir tarafından imzalanması üzerine alındı:
1.
Genelkurmay Başkanı’nın yedek kuvvetlerin büyük ölçekli seferberliği talebinin
reddedilmesi.
2.
Suriye cephesinde zırhlı birliklerin sembolik olarak takviye edilmesinin
onaylanması (sadece bir tugay).
3.
Hava Kuvvetleri'nin alarm seviyesinin “Gimel”e (dört seviyenin üçüncüsü)
yükseltilmesinin onaylanması.
4.
Askeri İstihbarat başkanının gelişmeleri izlemesi ve her türden değişikliği
derhal başbakana bildirmesi görevinin verilmesi.
Ölümünden
sonra dul eşi tarafından derlenip “Savaş Zamanında Genelkurmay Başkanı başlığıyla
yayımlanan hatıratında David Elazar, 5 Ekim toplantısına “Kilitli Oda: Her Şeyi
Kaybettiğimiz Gün” başlıklı bir bölüm ayırmış. 136. sayfada şöyle diyor:
“Eli Zeira, sanki akademik
bir ders veriyormuş gibi konuştu. ‘Benim teorim şu ki, savaş olmayacak’ dedi.
Ben de ‘Eli, teoriler sahada test edilir, operasyon odalarında değil’ cevabını
verdim. Ama o, ‘kavramcılığa’ sanki dini bir öğretiymiş gibi sıkıca bağlı
kalmaya devam etti.”
Kavramsal
ve dini yönleri bir kenara bırakalım, çünkü savaşın başarısızlıklarını
araştırmak üzere kurulan ve daha sonra kendi adıyla anılan Yargıç Şimon Agranat’ın
vardığı sonuçların kalitesini incelemek için bunlara daha sonra geri döneceğiz.
Ancak konuya farklı bir açıdan bakalım.
Carl
von Clausewitz, Savaş Üzerine adlı kitabında, “sezgi” olarak
adlandırdığı şeye vurgu yapar: bir komutanın, savaş alanında neler olup
bittiğini hızla kavramasını ve kuvvetleri hareket ettirmek veya farklı bir
manevra yapmak için uygun anı ve yeri belirlemesini sağlayan eşsiz mekânsal ve
zamansal algıdır bu. Bu anlık algı, yalnızca geçici bir sezgi değildir. Deneyim,
rasyonel değerlendirme ve bağlamsal farkındalığın hızlı bir birleşimidir,
değişkenler üst üste bindiğinde ve savaş alanında olaylar hızlandığında, karar
vermede çok önemli bir faktördür.
Ertesi
güne kadar yaşananların bazı gerçeklerini gözden geçirirsek, ayrıntılar
gereksiz gibi görünebilir, ancak bunlar, vicdanlarını her türlü işgal ve
mülksüzleştirme karşısında korumak isteyen herkesin bugün olan biteni anlaması
için gerekli olan, giriş niteliğindeki bilgilerdir.
Olay
şöyle gelişti: Toplantıdan 45 dakika sonra, Kuzey Komutanlığı komutanı
Tümgeneral Rafael Eitan, 89/73 numaralı Görev Emrini imzaladı. Bu emirde şu
ifade yer alıyordu:
188.
Zırhlı Tugay, düşmanı kışkırtmayacak şekilde ve orta düzeyde bir teyakkuz
halinde, Şmaryahu üssünden derhal Golan Tepeleri’ne hareket ederek, 988
numaralı yol üzerinden “Şavit” yedek taburunun bulunduğu bölgeye konuşlanacak.
Pratikte,
zırhlı tugayın tamamının zamanında gelmemesi bir yana, bu, cephedeki zırhlı
araç sayısını 96’ya çıkaran geçici bir önlemdi, oysa cephede toplam zırhlı gücü
yüzlerce tanktan oluşan beş ordu tümeni konuşlandırılmıştı.
Aynı
zamanda, Kudüs toplantısından 45 dakika sonra, Mossad şefi Zvi Zamir, Londra’daki
Dorchester Oteli’nden ayrılarak, Big Ben saatiyle 12:30’da, 45 Kensington
Caddesi’ndeki güvenli bir dairede 216 numaralı kaynakla buluşmaya gitti.
Kaynak, Eşref Mervan’dan başkası değildi ve kesin bilgilere sahipti.
Londra’daki
Mossad istasyonu, hızla şu telsiz iletişim belgesini gönderdi:
Mossad/Cable/73/216/Urgent 13:15 Londra saati - 15:15 Kudüs saati. Metni şöyle:
“Alıcı: Başbakanlık Ofisi,
Savunma Bakanlığı, Ordu Komutanlığı
Gönderen: Zvi Zamir,
Londra
Kaynak 216 doğruluyor:
Saldırı yarın, 6 Ekim’de, Kahire saatiyle 14:00’te her iki cephede de
başlayacak.
Doğruluk payı: Yüksek.
Tavsiye: Derhal
seferberlik.”
Zamir,
El Al’ın Londra-Tel Aviv sefer sayılı LY 316 uçağına yer ayırttı. Londra
saatiyle 18:30’da planlanan kalkıştan önce, Golda Meir ile yedi dakikalık ve Moşe
Dayan ile dört dakikalık görüşmeler de dâhil olmak üzere, bir dizi telefon
görüşmesi yaptı. Ancak uçak Kudüs saatiyle 23:50’de inmeden önce tüm çabaları
boşuna gibi görünüyordu.
Saatler
önce Dayan, Zamir’in uyarısını görüşmek üzere Golda’yı aramıştı. Golda, Zamir’in
ne düşündüğünü sordu, Dayan, Zamir’in hâlâ fikrinin arkasında olduğunu, bunun
bir aldatmaca olduğunu söyledi. Golda, “Riski alamayız. Lider kadroyu yeniden
toplayın” dedi.
Acil
durum protokolüne (Ulusal Güvenlik Belgesi 1968) göre, herhangi bir savaş
alarmı şunları gerektirir: 60 dakika içinde iç kabinenin toplanması, ardından
yedek kuvvetlerin derhal kısmi seferber edilmesi ve alarm seviyesinin kırmızıya
yükseltilmesi.
Ancak,
böyle bir şey olmadı. Başbakanın arşivlerindeki o güne ait son kayıtlar
şunlardı:
15:30
- 15:45: Dayan ile görüşme;
16:00
- 17:30: kayıtlı toplantı yok;
18:00:
Golda Meir evine gitmek üzere ofisten ayrıldı.
Sekreter
Louisa Kadiş şu şekilde ifade verdi: “Ona, ‘Golda, bakanları bir toplantıya
çağıralım mı?’ diye sordum. Bana yorgun gözlerle baktı ve ‘Hayır, bugün onları
yeterince yorduk. Hafta sonu onları rahatsız etmeyeceğiz’ dedi.”
Dayan,
günlüğünün 457. sayfasında şunları yazdı: “Golda’nın aramasından sonra,
liderliği bir araya getirmedim. Çok yorgundum, Zeira’nın haklı olduğuna ikna
olmuştum. Bu, benim ölümcül hatamdı.”
Olaylar
nasıl gelişirse gelişsin, her zaman ortaya çıkan şey “kavramsal düşünceler”dir;
ya da Agranat Komisyonu’nun, zihinsel kalıplar ve kolektif bilinç kavramını
aşmak için, dünya çapındaki askeri akademilerde ve karar alma çevrelerinde
temel bir istihbarat kavramı olarak tanıtılmasına fiilen yardımcı olduğu “kavramsalcılık”tır.
Belki daha sonra bunun kendi içinde bir inkâr terimi, seçilmiş halkın absürt
yalanının yerine geçen bir şey olduğu bize açıklığa kavuşacaktır.
O
zamanki durumun gerçekliğine dönersek, daha fazla yanılsama ve inkârla
karşılaşırız. Golda Meir ofisinden ayrıldığında, Yom Kippur orucunun bozulma
vakti gelmişti. 6 Ekim Cumartesi sabahı cephelerde dualar edildi, ardından
haberler gelmeye başladı, bu da İsrail liderliğini başka bir toplantı düzenlemek
zorunda bıraktı.
İç
kabinenin 71./73. toplantısı Kudüs’teki Başbakanlık Ofisi’nde yapıldı. Devlet
Arşivleri’nde saklanan toplantı tutanakları, Başbakan Golda Meir’in oturumu “Londra’dan
gelen uyarı” hakkında soru sorarak açtığını gösteriyor.
Katılımcılar,
birbirlerine baktılar. Dayan, tereddütlü bir şekilde, Mısır ve Suriye’nin büyük
güçlerin desteği olmadan tam ölçekli bir savaşa girişme cesaretine sahip
olmadığını, eylemlerinin daha çok psikolojik savaşa benzediğini belirtti.
Operasyon odasında uzun bir gecenin ardından yorgun görünen David Elazar, tüm
göstergelerin savaşa işaret ettiğini, herhangi bir yanlış hesaplamanın pahalıya
mal olacağına ilişkin fikrini tekrar dile getirdi. Ancak ortama inkârcı
yaklaşım hâkim oldu, istihbarat değerlendirmeleri yaklaşan bir savaşa dair çok
az işaret vermeye devam etti. Katılımcılar, büyük ölçekli bir seferberlik
fikrini erteleyerek, Hava Kuvvetleri ve bazı topçu birliklerinin alarm
seviyesinde kısmi bir artışla yetindiler.
Dayan,
daha sonra hatıratında da dile getirdiği biçimiyle, o saatlerin kafa
karıştırıcı olduğunu, Mısır’ın hareketlerini “bir güç gösterisinden başka bir
şey değil” tespiti üzerinden görmeye devam ettiği için durumun ciddiyetinden
ancak öğleden sonra 1:30'da emin oldu.
Elazar
ise Agranat Komisyonu’nda (12. Oturum) yaptığı açıklamada, sahadaki bilgi
eksikliğinin değil, bilgiye olan inanç eksikliğinin olduğunu belirtti. Şöyle
dedi: “Tüm göstergeler açıktı, ancak biz sahadaki gerçekliğe değil, kendimize
inanmayı seçtik. Mısır topçusu bombardımana başladığında şaşırmadım. Sadece
önceden harekete geçmemiş olmamıza şaşırdım.”
RA/73/10/6
numaralı odada kaydedildiği üzere, saat 10:00'da Golan Tepeleri’nden Suriye
zırhlı birliklerinin cephe hatlarına doğru yoğun hareket ettiği yönünde
raporlar gelmeye başladı.
İki
saat sonra, yaklaşık 12:20’de, kanaldaki keşif birlikleri geçiş için açık
hazırlıklar yapıldığını bildirdi: Batı Şeria’da hafif köprüler kuruluyor,
İsrail’in iç kesimlerinden motor sesleri geliyordu. Gözlemler kaydedildi, ancak
emir olarak yorumlanmadı. Saat 13:55’te, güney cephesindeki İsrail ileri
mevzilerine ilk topçu bombardımanı başladı. Aynı kayıtta, Genelkurmay Başkanı’nın
İbranice olarak “Başlıyorlar” dediği duyuluyor.
Saat
tam 2:05’te, kanal, boylu boyunca alevler içinde kaldı, yüzlerce Mısır teknesi
ağır topçu ateşi ve hava desteği altında dalgalar halinde kanalı geçiyordu. Bu
sahne, daha sonra “haconceptia” (altı günlük savaş) veya onları son ana
kadar kör eden zihniyet olarak adlandırdıkları şeyin ilk gerçek çöküşünü işaret
ediyordu.
Saatler
öğleden sonra ikiyi göstermesiyle birlikte savaşın seyrini değişti, ayrıca,
İsrail’in düşünce yapısındaki derin açmaz, savaş alanı yerine teoriye, sezgi
yerine analize ve anlayış yerine güce inanmaktaki açmaz ortaya çıktı. Agranat
Komisyonu, sonrasında bu süreci şu şekilde değerlendirdi: “Düşman, eylemleriyle
bizi şaşırtmadı, bilâkis, gerçeği inkâr etme konusunda ısrar ederek biz kendi kendimizi
şaşırttık.”
O
savaşta yaşanan olayları (günlerce değil) birkaç saat tefekkür etmek, felâketlerden
ve aksiliklerden arınmış bir gelecek inşa etmek isteyen herkes için yeterli
olsa da, Yom Kippur Savaşı’nın başarısızlıklarını araştıran Agranat Komisyonu’nun
yaptığı onlarca öneriden sadece birine odaklanmakta fayda var. Bu öneri, beş
cilt halinde yayınlanan ve yaklaşık 1.500 sayfadan oluşan nihai raporun ikinci
cildinin yirmi ikinci paragrafında yer alıyor.
Komisyon,
düşmanın niyetleri için günlük bir değerlendirme mekanizması kurulmasını,
sonuçların düzenli olarak en üst düzey siyasi ve askeri liderliğe sunulmasını
önerdi. Bu öneri, daha sonra Genelkurmay içinde “öğleden sonra oturumu” olarak
bilinen, o ünlü sorunun sorulduğu uygulamaya yol açtı: “Devlet, yarın bir
saldırı tehdidiyle karşı karşıya mı?”
* * *
Gelin,
elli yıl öncesinden 6 Ekim 2023 gününe dönelim ve Tel Aviv’deki Kirya
bölgesinde bulunan Genelkurmay Başkanlığı karargâhına girelim. İlk anlayış, savaşı
görmezden gelenlerin zihninden doğmuşsa, ikincisi de yarım yüzyıl sonra
algoritmik bir kılıkta geri döndü. İnsan sezgisiyle değil, yapay zekâyla
aydınlatılmış bir salonda, öğlen oturumu aynı kibirle ve Gazze’den gelen
bilgileri entegre eden merkezi platforma güvenerek, çok sayıda göstergeye
rağmen oybirliğiyle şu cevabı verdi: Önümüzdeki yirmi dört saat içinde büyük
ölçekli bir çatışma olasılığıyla karşı karşıya değiliz, değil mi?
Ancak,
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) Ocak 2024’te
yayınladığı bir analize göre, saldırıdan önceki 24 saatlik süre içinde en az
yedi uyarı işareti alınmıştı. Bunlar arasında şunlar yer alıyordu:
1.
Gazze içindeki şifreli kablosuz iletişimde yoğun faaliyet.
2.
Gazze’nin kuzey sınırına yakın sivil bölgelerin tahliyesi.
3.
Tünellerin içinde komando güçlerinin olağandışı hareketleri.
4.
Elektronik gözetim ağları aracılığıyla tespit edilen Hamas’ın iç uyarı
mesajları.
5.
Güneyden İsrail askeri polisine verilen açıklanamayan acil durum talimatları.
6.
“Algoritmik güvenilirlik” eksikliği nedeniyle güvenilmeyen saha kaynaklarından
gelen sınırlı insan istihbarat sinyalleri.
7.
Önceden kaydedilmiş eğitim tatbikatları ile sahadaki gerçek faaliyetler
arasında zaman örtüşmeleri; bunlar, otomatik olarak niyet göstergesi yerine
veri eşleşmesi olarak yorumlandı.
Daha
sonra bu göstergeler, “okunamayan uyarılar” olarak tanımlandı, yani sistem
tarafından görülebiliyorlardı ancak kamuoyu tarafından göz ardı ediliyorlardı.
6
Ekim 1973’te, kanaldaki gözetleme ekipmanı, doğu kıyısına doğru hareket eden
küçük tekneleri tespit etti. Nöbetçi subay telsizle, “Görünüşe göre karşıya
geçiyorlar!” diye bildirdi. Merkezden, “Tekrar kontrol edin... belki bir
tatbikattır” cevabı geldi.
Dakikalar
sonra Mısır tankları kıyıya ulaşmıştı.
Elli
yıl sonra, 7 Ekim 2023’te, bir sınır gözlemcisi, gözetleme kulesinden bağırdı: “Duvarda
patlama... duman var!” Görevli memur, neredeyse aynı sözlerle cevap verdi: “Lensi
kontrol edin... şok bombası olabilir, acele etmeyin.”
Sinyal
kesilmeden önce duyduğu son cümle buydu.
Olanı
biteni gözlemleyenler, yarım asırlık teknolojiye rağmen çığlık atıyor, ancak gene
aynı yanlışı yapıyorlar: gerçeği inkâr. Algoritmalar, görmeyi reddedenlerin
özünü değiştiremez.
İlk
anlattığımız hikâye, savaşa dair belgelerle ilgili bir inceleme ya da “anlayışlar
kümesi”ne dair tartışmaların bir tekrarı değil, “anlayıştaki yanılgılar” söylemi
ardına gizlenmiş bir istihbarat hatasından daha derin bir şeyi ortaya çıkarmaya
yönelik bir girişti. Uzun zamandır dünyanın en gelişmişi olarak sunulan İsrail
askeriyesi, yalnızca sahadaki hatalar ve katı zihniyet değil, kendini kutsal
bir kader, ötekini de varoluşun reddi olarak gören ideolojik doktrin yüzünden
yenildi.
7
Ekim’de tanık olunan şey, sadece bir güvenlik mekanizmasındaki çöküş değil,
kendini görmekten kaçınmak için mücadele etmeye devam eden İsrail bilincinin
gömülü katmanlarındaki patlamaydı.
Saldırının
ilk anlarından itibaren İsrail, yaşananları er ya da geç sona erecek kronik bir
işgale karşı direniş eylemi olarak değil, Eski Ahit’te geçen eski bir efsanenin
tekrarı olarak ele aldı: Çölden dönen Amalek.
Binyamin
Netenyahu ve bakanları konuşmalarında “hafızayı silmek”, “ışığın çocuklarının
karanlığın çocuklarına karşı savaşı” ve "İsrail peygamberlerinin vakti”
gibi ifadelere sarıldılar ta ki ordu, Tesniye veya Samuel’den bir ayetin
birebir çevirisi haline gelene kadar: “Gidin, Amaleklilere saldırın, onlara ait
her şeyi tamamen yok edin... Erkekleri, kadınları, çocukları ve bebekleri
öldürün.”
Bu
cümle, Eski Ahit kaynaklı bir dil sürçmesi değil, savaşın artık bir “örgüt”e değil,
bir fikre, bir hatıraya, silinmesi gereken bir varoluşa karşı olduğunu açıkça
ilan eden bir beyandı. Yoav Gallant, boşuna “Onların hatırasını sileceğiz.
Onlardan hiçbir şey kalmayacak” demiyor. Netanyahu, "Bu, İsrail
peygamberlerinin vaktidir... Amalek’in hatırasını silmenin vakti geldi” diyor.
Itamar Ben-Gvir, amacı özlü bir şekilde özetliyor: “Ruhlarını kırmalıyız,
umutlarını kırmalıyız.”
Bu
söylemde, “kavramsallaştırma”, artık zekâdaki bir hata değil, inkârcı teolojiye
dönüşmüş, cinayeti kutsallaştırmış, savaş alanı ile kutsal metin arasındaki
çizgileri bulanıklaştırmıştır.
Savaş
alanında, Hamas hareketinin askeri kanadı olan İzzeddin Kassam Tugayları’ndan
birkaç yüz kuşatılmış savaşçı belirdi. Direniş haklarını kutsal bir şekilde
savunuyorlardı, ancak en zayıf Arap ordularının sahip olduğu silahlarla
donanmışlardı. Saatler içinde, İsrail’in bir askeri tümenini tamamen yok etmeyi,
orduyu teşkil eden üç askeri bölgeden birinin temellerini sarsmayı başardılar.
Kutsal şehirlerine ve Peygamberlerinin Miraç Günü’nün gerçekleştiği yere çok
yakındılar.
Karşı
çıkanlar hemen, “Evet, bu da oldu. İlk anlarda hepimiz çok sevinmiştik”
diyeceklerdir. Ama objektif olalım, bedeli, sonucu ve bölgede olup bitenleri
konuşalım. Tüm bu sorulara Clausewitz’in kendi sözlerine dönerek cevap
verebiliriz: “Savaşların sonuçları savaşın sonu değil, ilk bölümleridir.
Yenilgi, zafer gibi görünebilir ve zafer, aceleci davrananlar için bir tuzak
gibi görünebilir.”
7
Ekim 2023’ten sonra düşman teşekkülün ortaya koydukları, İsrail’in o gün karşı
karşıya kaldığı tehdidin sadece Hamas’tan değil, aynı zamanda hem düşmanlarının
hem de müttefiklerinin zihninde İsrail’in yenilmez bir devlet olduğuna dair
imajın tuzla buz olmasından da kaynaklandığını gösteriyor. İsrail Ulusal
Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün Ocak 2024’te yayınladığı bir raporda, “İsrail’deki
tartışma, artık nasıl kazandığımız veya kaybettiğimizle ilgili değil,
devletimizin vatandaşlarını koruma yeteneğine sahip olup olmadığıyla ilgili”
sonucuna varılıyordu. Bu da güç meselesinden beka meselesine doğru bir değişim
yaşandığının deliliydi.
“Bilinç
ve Caydırıcılık Savaşı: 7 Ekim Sonrası İsrail” başlığı altında, Begin-Sadat
Stratejik Çalışmalar Merkezi Şubat 2024’te şunları yazdı: “Gazze’deki savaş,
artık tüneller veya kulelerle sınırlı değil, algı alanıyla sınırlı. Bilinç
savaşında ilk raundu kaybettik.”
Askeri
İstihbarat Müdürlüğü'nün (AMAN) Mart 2024 tarihli “Anlayışların İncelenmesi”
raporunda, Elazar’ın elli yıl önce Agranat Komisyonu huzurunda kullandığı ifadenin
neredeyse aynısına yer verilmişti: “İstihbarat toplamakta değil, ona inanmakta
başarısız olduk.”
Ancak
daha da önemlisi, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün “Varoluşsal Yara”
adlı çalışması şunu söylüyor: “Savaş, askeri açıdan sona erse bile, algı savaşı
başlamıştır, bu savaşın bir zaman sınırı yoktur.”
Yahya
Sinvar ve Muhammed Deyf’in adamlarının 7 Ekim 2023’te yaptıkları delilik
değildi, bilâkis, çatışmada mümkün olanı ve imkânsız olanı yeniden tanımlayan
stratejik dönüm noktasına doğru adım atmışlardı.
O
gün İsrail için en tehlikeli şey, güvenlik ihlali değil, bölgenin sesini
yeniden duyuran ve dünyaya işgal fikrinin kader olmadığını, Filistinli savaşçı
işgalcilerin duvarlarını yıktığında sadece yeni bir cephe açmakla kalmayıp,
üstünlük yanılsaması ve korku tapıncı üzerine kurulu bir varlığın geleceği
hakkında varoluşsal bir soru ortaya attığını hatırlatan sembolik ihlaldi.
Buradaki
tek çılgınlık, geçici bir varlık içinde kalma “konsept”idir. İsrail’in bugün
istediği şey, sadece güvenlik alanında derinliğe yeniden kavuşmak veya
caydırıcı mekanizmayı yeniden inşa etmek değil, bunun da ötesinde, tüm izleri
silme konusunda ateşli bir arzudur. Soykırımcı eylemleri dâhil, düşmanın bugün
yaptığı her şeyde amaç, bölgenin kolektif bilincinden Aksa Tufanı’nın
hatırasını silmek. Bu amacına ulaşmanın tek yolunun kan seli ve alev yağmuru
olduğunu düşünüyor. Sanki bu gerçeği inkâr ettiği vakit yitirdiği üstünlüğe
yeniden kavuşacakmış gibi. Bugün bilinç savaşı, bir ordu ile bir grup savaşçı değil,
ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan bir anlatı ile kendi yansımasından kaçmaya çalışan
bir başka anlatı arasında cereyan etmektedir.
Çünkü
hafıza, savaşın son cephesidir, bu proje karşısında bir ulusun yapabileceği en
büyük şey, 7 Ekim’i kolektif kayıtlarında şanlı bir gün olarak muhafaza
etmektir. Bugün, maddi üstünlüğün çatışmanın doğasını değiştirmediğini, gerçeği
kuşanmış iradenin bir efsaneyi, bir varlığı ve bir orduyu alt edebileceğini
hatırlatır. En derin ders ise o günün tek bir anında iktidar hakkındaki
gerçeğin ortaya çıkmasıydı: Bu İsrail, bir örümcek ağından daha zayıftır!
Taha Hüseyin
7
Ekim 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder