06 Ekim 2026

,

7 Ekim 1973’ten 7 Ekim 2023’e 50 Yıllık İnkâr


İsrail’i nasıl yeneceğiz? Bu yürütülen psikolojik ve bilişsel operasyonları, çok sayıda hükümet ve hükümet dışı araştırma ve stratejik kurumu yanında, uzmanlaşmış askeri birimler (Hasbara, Lahav 450, 9900, 8200, BDS Meir Amit İstihbaratı) ve derin devlet aygıtının diğer kurum ve birimleri destekliyor. Cem-i cümlesi “yedinci boyut” denilen şeye katkıda bulunuyor.

Bu kurumlar ve birimler, sadece direniş savaşçıları ile silahları arasındaki değil, aynı zamanda zihinleri ile devrim arasındaki bağlantıyı da koparmakla ilgileniyor. Rakamlardan ve gerçeklerden yoksun bu arenadaki sloganlar, kutlama amaçlı silah sesleri gibi olduğundan, bu makalede sunulan olaylar ve analizler, gerçeklikten daha az önemli ya da ona uzak değiller. Anlatılanlar, yenilmiş ruhları, günün her saati maruz kaldıkları yanılsamalardan kurtarmayı amaçlıyor.

5 Ekim 1973 Cuma günü sabah saat 8:00’di. Sonbahara yakışır bir hava vardı. Kudüs’te sıcaklık 18 dereceydi. Yom Kippur sabahıydı ve sokaklar neredeyse bomboştu. Başbakan Golda Meir’in ofisinin altındaki sarı odanın kasvetli atmosferinin aksine, açık hava sayesinde görüş mesafesi mükemmeldi. Meir, o gece uyumadığı için toplantıya ilk gelen kişiydi. Savunma Bakanı Moşe Dayan, iki dakika sonra geldi. Genelkurmay Başkanı David Elazar ile Askeri İstihbarat (AMAN) Başkanı Eli Zeira arasında bir tartışmaya tanık olduktan sonra ikisi de toplantıya girdi. Ardından dışişleri ve maliye bakanları geldi. Sadece İsrail Galili’nin herhangi bir görevi yoktu.

Elazar o güne dair şunları anlatıyor:

“Toplantıya savaşın eşiğinde olduğumuzu bilerek gittim. Sina ve Golan Tepeleri’nden gelen saha raporları son derece netti: Olanlar bir manevra değil, savaşa hazırlıktı. Orucumun on dördüncü saatinde odaya girdim. Dayan solgundu, Golda ise gergin. Oruç, tartışmayı daha da hararetli hale getirdi.”

Meir oturumu şu sözlerle açtı: “İçimde bir huzursuzluk var. Mısır ve Suriye cephelerindeki asker yığılmalarıyla ilgili raporlar endişe verici.” Zeira’ya dönerek, lafı gevelemeden şunu sordu: “Eli, durum hakkındaki son değerlendirmen nedir?”

Eli, herhangi bir belgeye bakmadan, kâğıtlarını düzenledi ve şöyle cevap verdi:

“Hanımefendi, sayın bakanlar, fazla kendinden emin görünmek istemiyorum, ancak elimizdeki tüm bilgiler, savaş olasılığının son derece düşük olduğunu gösteriyor.” Ardından düşmanın asker yığılmaları hakkında kısa bir açıklama yaptı ve son değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı: “Öngörülebilir gelecekte herhangi bir saldırı niyeti görmüyorum.”

Savunma bakanı, istihbarat değerlendirmesini hızla kavradı, pozisyonunun gerektirdiği ihtiyatı da göz önünde bulundurarak, ulusal bayramı aksatmamak veya hazineyi zorlamamak için basit önleyici tedbirler önerdi.

Genelkurmay Başkanı ise hızla manevra yapmaya çalışarak şunları söyledi:

“İstihbarat değerlendirmesine saygı duyuyorum, ancak ben size göre daha az iyimserim. Seferberliğin ölçeği eşi benzeri görülmemiş. Olasılık düşük olsa bile, yanlış hesaplamanın sonuçları felâket olur. Özellikle riskin en yüksek olduğu kuzey cephesi için 40.000 ila 50.000 yedek askerin önleyici hamle için seferber edilmesine dönük talebimi yineliyorum. En kötü senaryoya hazırlıklı olmalıyız.”

Zeira, patronunun sözünü keserek, sandalyesinde doğruldu: “Didi (Eleazar’ın lakabı), abartıyorsun. Seferberlik gereksiz. Ekonomiyi felç edecek ve halk arasında yersiz bir panik yaratacak. Elimdeki bilgiler bu iddiayı haklı çıkarmıyor.”

Dışişleri ve maliye bakanları, istihbarat subayının değerlendirmesine destek verdiler. Bu durum, dışişleri bakanını sayısız telefon görüşmesinden kurtarırken, maliye bakanı, seferberlik için her gün harcanacak milyonlarca şekeli düşünüyordu.

Sınırın her iki tarafındaki büyük askeri hareketlilik yaşanmasına rağmen, bu gelişme, toplantının doksan dakikayı aşmasına neden olacak ağırlıkta değildi. Toplantıda bulunanlar, güvenliğe dair yanlış bir his ve fikirle salondan ayrıldılar. Asıl karar, daha sonra, İsrail’in yenilgilerinin belgeleri haline gelecek olan dört kararın Golda Meir tarafından imzalanması üzerine alındı:

1. Genelkurmay Başkanı’nın yedek kuvvetlerin büyük ölçekli seferberliği talebinin reddedilmesi.

2. Suriye cephesinde zırhlı birliklerin sembolik olarak takviye edilmesinin onaylanması (sadece bir tugay).

3. Hava Kuvvetleri'nin alarm seviyesinin “Gimel”e (dört seviyenin üçüncüsü) yükseltilmesinin onaylanması.

4. Askeri İstihbarat başkanının gelişmeleri izlemesi ve her türden değişikliği derhal başbakana bildirmesi görevinin verilmesi.

Ölümünden sonra dul eşi tarafından derlenip “Savaş Zamanında Genelkurmay Başkanı başlığıyla yayımlanan hatıratında David Elazar, 5 Ekim toplantısına “Kilitli Oda: Her Şeyi Kaybettiğimiz Gün” başlıklı bir bölüm ayırmış. 136. sayfada şöyle diyor:

“Eli Zeira, sanki akademik bir ders veriyormuş gibi konuştu. ‘Benim teorim şu ki, savaş olmayacak’ dedi. Ben de ‘Eli, teoriler sahada test edilir, operasyon odalarında değil’ cevabını verdim. Ama o, ‘kavramcılığa’ sanki dini bir öğretiymiş gibi sıkıca bağlı kalmaya devam etti.”

Kavramsal ve dini yönleri bir kenara bırakalım, çünkü savaşın başarısızlıklarını araştırmak üzere kurulan ve daha sonra kendi adıyla anılan Yargıç Şimon Agranat’ın vardığı sonuçların kalitesini incelemek için bunlara daha sonra geri döneceğiz. Ancak konuya farklı bir açıdan bakalım.

Carl von Clausewitz, Savaş Üzerine adlı kitabında, “sezgi” olarak adlandırdığı şeye vurgu yapar: bir komutanın, savaş alanında neler olup bittiğini hızla kavramasını ve kuvvetleri hareket ettirmek veya farklı bir manevra yapmak için uygun anı ve yeri belirlemesini sağlayan eşsiz mekânsal ve zamansal algıdır bu. Bu anlık algı, yalnızca geçici bir sezgi değildir. Deneyim, rasyonel değerlendirme ve bağlamsal farkındalığın hızlı bir birleşimidir, değişkenler üst üste bindiğinde ve savaş alanında olaylar hızlandığında, karar vermede çok önemli bir faktördür.

Ertesi güne kadar yaşananların bazı gerçeklerini gözden geçirirsek, ayrıntılar gereksiz gibi görünebilir, ancak bunlar, vicdanlarını her türlü işgal ve mülksüzleştirme karşısında korumak isteyen herkesin bugün olan biteni anlaması için gerekli olan, giriş niteliğindeki bilgilerdir.

Olay şöyle gelişti: Toplantıdan 45 dakika sonra, Kuzey Komutanlığı komutanı Tümgeneral Rafael Eitan, 89/73 numaralı Görev Emrini imzaladı. Bu emirde şu ifade yer alıyordu:

188. Zırhlı Tugay, düşmanı kışkırtmayacak şekilde ve orta düzeyde bir teyakkuz halinde, Şmaryahu üssünden derhal Golan Tepeleri’ne hareket ederek, 988 numaralı yol üzerinden “Şavit” yedek taburunun bulunduğu bölgeye konuşlanacak.

Pratikte, zırhlı tugayın tamamının zamanında gelmemesi bir yana, bu, cephedeki zırhlı araç sayısını 96’ya çıkaran geçici bir önlemdi, oysa cephede toplam zırhlı gücü yüzlerce tanktan oluşan beş ordu tümeni konuşlandırılmıştı.

Aynı zamanda, Kudüs toplantısından 45 dakika sonra, Mossad şefi Zvi Zamir, Londra’daki Dorchester Oteli’nden ayrılarak, Big Ben saatiyle 12:30’da, 45 Kensington Caddesi’ndeki güvenli bir dairede 216 numaralı kaynakla buluşmaya gitti. Kaynak, Eşref Mervan’dan başkası değildi ve kesin bilgilere sahipti.

Londra’daki Mossad istasyonu, hızla şu telsiz iletişim belgesini gönderdi: Mossad/Cable/73/216/Urgent 13:15 Londra saati - 15:15 Kudüs saati. Metni şöyle:

“Alıcı: Başbakanlık Ofisi, Savunma Bakanlığı, Ordu Komutanlığı

Gönderen: Zvi Zamir, Londra

Kaynak 216 doğruluyor: Saldırı yarın, 6 Ekim’de, Kahire saatiyle 14:00’te her iki cephede de başlayacak.

Doğruluk payı: Yüksek.

Tavsiye: Derhal seferberlik.”

Zamir, El Al’ın Londra-Tel Aviv sefer sayılı LY 316 uçağına yer ayırttı. Londra saatiyle 18:30’da planlanan kalkıştan önce, Golda Meir ile yedi dakikalık ve Moşe Dayan ile dört dakikalık görüşmeler de dâhil olmak üzere, bir dizi telefon görüşmesi yaptı. Ancak uçak Kudüs saatiyle 23:50’de inmeden önce tüm çabaları boşuna gibi görünüyordu.

Saatler önce Dayan, Zamir’in uyarısını görüşmek üzere Golda’yı aramıştı. Golda, Zamir’in ne düşündüğünü sordu, Dayan, Zamir’in hâlâ fikrinin arkasında olduğunu, bunun bir aldatmaca olduğunu söyledi. Golda, “Riski alamayız. Lider kadroyu yeniden toplayın” dedi.

Acil durum protokolüne (Ulusal Güvenlik Belgesi 1968) göre, herhangi bir savaş alarmı şunları gerektirir: 60 dakika içinde iç kabinenin toplanması, ardından yedek kuvvetlerin derhal kısmi seferber edilmesi ve alarm seviyesinin kırmızıya yükseltilmesi.

Ancak, böyle bir şey olmadı. Başbakanın arşivlerindeki o güne ait son kayıtlar şunlardı:

15:30 - 15:45: Dayan ile görüşme;

16:00 - 17:30: kayıtlı toplantı yok;

18:00: Golda Meir evine gitmek üzere ofisten ayrıldı.

Sekreter Louisa Kadiş şu şekilde ifade verdi: “Ona, ‘Golda, bakanları bir toplantıya çağıralım mı?’ diye sordum. Bana yorgun gözlerle baktı ve ‘Hayır, bugün onları yeterince yorduk. Hafta sonu onları rahatsız etmeyeceğiz’ dedi.”

Dayan, günlüğünün 457. sayfasında şunları yazdı: “Golda’nın aramasından sonra, liderliği bir araya getirmedim. Çok yorgundum, Zeira’nın haklı olduğuna ikna olmuştum. Bu, benim ölümcül hatamdı.”

Olaylar nasıl gelişirse gelişsin, her zaman ortaya çıkan şey “kavramsal düşünceler”dir; ya da Agranat Komisyonu’nun, zihinsel kalıplar ve kolektif bilinç kavramını aşmak için, dünya çapındaki askeri akademilerde ve karar alma çevrelerinde temel bir istihbarat kavramı olarak tanıtılmasına fiilen yardımcı olduğu “kavramsalcılık”tır. Belki daha sonra bunun kendi içinde bir inkâr terimi, seçilmiş halkın absürt yalanının yerine geçen bir şey olduğu bize açıklığa kavuşacaktır.

O zamanki durumun gerçekliğine dönersek, daha fazla yanılsama ve inkârla karşılaşırız. Golda Meir ofisinden ayrıldığında, Yom Kippur orucunun bozulma vakti gelmişti. 6 Ekim Cumartesi sabahı cephelerde dualar edildi, ardından haberler gelmeye başladı, bu da İsrail liderliğini başka bir toplantı düzenlemek zorunda bıraktı.

İç kabinenin 71./73. toplantısı Kudüs’teki Başbakanlık Ofisi’nde yapıldı. Devlet Arşivleri’nde saklanan toplantı tutanakları, Başbakan Golda Meir’in oturumu “Londra’dan gelen uyarı” hakkında soru sorarak açtığını gösteriyor.

Katılımcılar, birbirlerine baktılar. Dayan, tereddütlü bir şekilde, Mısır ve Suriye’nin büyük güçlerin desteği olmadan tam ölçekli bir savaşa girişme cesaretine sahip olmadığını, eylemlerinin daha çok psikolojik savaşa benzediğini belirtti. Operasyon odasında uzun bir gecenin ardından yorgun görünen David Elazar, tüm göstergelerin savaşa işaret ettiğini, herhangi bir yanlış hesaplamanın pahalıya mal olacağına ilişkin fikrini tekrar dile getirdi. Ancak ortama inkârcı yaklaşım hâkim oldu, istihbarat değerlendirmeleri yaklaşan bir savaşa dair çok az işaret vermeye devam etti. Katılımcılar, büyük ölçekli bir seferberlik fikrini erteleyerek, Hava Kuvvetleri ve bazı topçu birliklerinin alarm seviyesinde kısmi bir artışla yetindiler.

Dayan, daha sonra hatıratında da dile getirdiği biçimiyle, o saatlerin kafa karıştırıcı olduğunu, Mısır’ın hareketlerini “bir güç gösterisinden başka bir şey değil” tespiti üzerinden görmeye devam ettiği için durumun ciddiyetinden ancak öğleden sonra 1:30'da emin oldu.

Elazar ise Agranat Komisyonu’nda (12. Oturum) yaptığı açıklamada, sahadaki bilgi eksikliğinin değil, bilgiye olan inanç eksikliğinin olduğunu belirtti. Şöyle dedi: “Tüm göstergeler açıktı, ancak biz sahadaki gerçekliğe değil, kendimize inanmayı seçtik. Mısır topçusu bombardımana başladığında şaşırmadım. Sadece önceden harekete geçmemiş olmamıza şaşırdım.”

RA/73/10/6 numaralı odada kaydedildiği üzere, saat 10:00'da Golan Tepeleri’nden Suriye zırhlı birliklerinin cephe hatlarına doğru yoğun hareket ettiği yönünde raporlar gelmeye başladı.

İki saat sonra, yaklaşık 12:20’de, kanaldaki keşif birlikleri geçiş için açık hazırlıklar yapıldığını bildirdi: Batı Şeria’da hafif köprüler kuruluyor, İsrail’in iç kesimlerinden motor sesleri geliyordu. Gözlemler kaydedildi, ancak emir olarak yorumlanmadı. Saat 13:55’te, güney cephesindeki İsrail ileri mevzilerine ilk topçu bombardımanı başladı. Aynı kayıtta, Genelkurmay Başkanı’nın İbranice olarak “Başlıyorlar” dediği duyuluyor.

Saat tam 2:05’te, kanal, boylu boyunca alevler içinde kaldı, yüzlerce Mısır teknesi ağır topçu ateşi ve hava desteği altında dalgalar halinde kanalı geçiyordu. Bu sahne, daha sonra “haconceptia” (altı günlük savaş) veya onları son ana kadar kör eden zihniyet olarak adlandırdıkları şeyin ilk gerçek çöküşünü işaret ediyordu.

Saatler öğleden sonra ikiyi göstermesiyle birlikte savaşın seyrini değişti, ayrıca, İsrail’in düşünce yapısındaki derin açmaz, savaş alanı yerine teoriye, sezgi yerine analize ve anlayış yerine güce inanmaktaki açmaz ortaya çıktı. Agranat Komisyonu, sonrasında bu süreci şu şekilde değerlendirdi: “Düşman, eylemleriyle bizi şaşırtmadı, bilâkis, gerçeği inkâr etme konusunda ısrar ederek biz kendi kendimizi şaşırttık.”

O savaşta yaşanan olayları (günlerce değil) birkaç saat tefekkür etmek, felâketlerden ve aksiliklerden arınmış bir gelecek inşa etmek isteyen herkes için yeterli olsa da, Yom Kippur Savaşı’nın başarısızlıklarını araştıran Agranat Komisyonu’nun yaptığı onlarca öneriden sadece birine odaklanmakta fayda var. Bu öneri, beş cilt halinde yayınlanan ve yaklaşık 1.500 sayfadan oluşan nihai raporun ikinci cildinin yirmi ikinci paragrafında yer alıyor.

Komisyon, düşmanın niyetleri için günlük bir değerlendirme mekanizması kurulmasını, sonuçların düzenli olarak en üst düzey siyasi ve askeri liderliğe sunulmasını önerdi. Bu öneri, daha sonra Genelkurmay içinde “öğleden sonra oturumu” olarak bilinen, o ünlü sorunun sorulduğu uygulamaya yol açtı: “Devlet, yarın bir saldırı tehdidiyle karşı karşıya mı?”

* * *

Gelin, elli yıl öncesinden 6 Ekim 2023 gününe dönelim ve Tel Aviv’deki Kirya bölgesinde bulunan Genelkurmay Başkanlığı karargâhına girelim. İlk anlayış, savaşı görmezden gelenlerin zihninden doğmuşsa, ikincisi de yarım yüzyıl sonra algoritmik bir kılıkta geri döndü. İnsan sezgisiyle değil, yapay zekâyla aydınlatılmış bir salonda, öğlen oturumu aynı kibirle ve Gazze’den gelen bilgileri entegre eden merkezi platforma güvenerek, çok sayıda göstergeye rağmen oybirliğiyle şu cevabı verdi: Önümüzdeki yirmi dört saat içinde büyük ölçekli bir çatışma olasılığıyla karşı karşıya değiliz, değil mi?

Ancak, İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) Ocak 2024’te yayınladığı bir analize göre, saldırıdan önceki 24 saatlik süre içinde en az yedi uyarı işareti alınmıştı. Bunlar arasında şunlar yer alıyordu:

1. Gazze içindeki şifreli kablosuz iletişimde yoğun faaliyet.

2. Gazze’nin kuzey sınırına yakın sivil bölgelerin tahliyesi.

3. Tünellerin içinde komando güçlerinin olağandışı hareketleri.

4. Elektronik gözetim ağları aracılığıyla tespit edilen Hamas’ın iç uyarı mesajları.

5. Güneyden İsrail askeri polisine verilen açıklanamayan acil durum talimatları.

6. “Algoritmik güvenilirlik” eksikliği nedeniyle güvenilmeyen saha kaynaklarından gelen sınırlı insan istihbarat sinyalleri.

7. Önceden kaydedilmiş eğitim tatbikatları ile sahadaki gerçek faaliyetler arasında zaman örtüşmeleri; bunlar, otomatik olarak niyet göstergesi yerine veri eşleşmesi olarak yorumlandı.

Daha sonra bu göstergeler, “okunamayan uyarılar” olarak tanımlandı, yani sistem tarafından görülebiliyorlardı ancak kamuoyu tarafından göz ardı ediliyorlardı.

6 Ekim 1973’te, kanaldaki gözetleme ekipmanı, doğu kıyısına doğru hareket eden küçük tekneleri tespit etti. Nöbetçi subay telsizle, “Görünüşe göre karşıya geçiyorlar!” diye bildirdi. Merkezden, “Tekrar kontrol edin... belki bir tatbikattır” cevabı geldi.

Dakikalar sonra Mısır tankları kıyıya ulaşmıştı.

Elli yıl sonra, 7 Ekim 2023’te, bir sınır gözlemcisi, gözetleme kulesinden bağırdı: “Duvarda patlama... duman var!” Görevli memur, neredeyse aynı sözlerle cevap verdi: “Lensi kontrol edin... şok bombası olabilir, acele etmeyin.”

Sinyal kesilmeden önce duyduğu son cümle buydu.

Olanı biteni gözlemleyenler, yarım asırlık teknolojiye rağmen çığlık atıyor, ancak gene aynı yanlışı yapıyorlar: gerçeği inkâr. Algoritmalar, görmeyi reddedenlerin özünü değiştiremez.

İlk anlattığımız hikâye, savaşa dair belgelerle ilgili bir inceleme ya da “anlayışlar kümesi”ne dair tartışmaların bir tekrarı değil, “anlayıştaki yanılgılar” söylemi ardına gizlenmiş bir istihbarat hatasından daha derin bir şeyi ortaya çıkarmaya yönelik bir girişti. Uzun zamandır dünyanın en gelişmişi olarak sunulan İsrail askeriyesi, yalnızca sahadaki hatalar ve katı zihniyet değil, kendini kutsal bir kader, ötekini de varoluşun reddi olarak gören ideolojik doktrin yüzünden yenildi.

7 Ekim’de tanık olunan şey, sadece bir güvenlik mekanizmasındaki çöküş değil, kendini görmekten kaçınmak için mücadele etmeye devam eden İsrail bilincinin gömülü katmanlarındaki patlamaydı.

Saldırının ilk anlarından itibaren İsrail, yaşananları er ya da geç sona erecek kronik bir işgale karşı direniş eylemi olarak değil, Eski Ahit’te geçen eski bir efsanenin tekrarı olarak ele aldı: Çölden dönen Amalek.

Binyamin Netenyahu ve bakanları konuşmalarında “hafızayı silmek”, “ışığın çocuklarının karanlığın çocuklarına karşı savaşı” ve "İsrail peygamberlerinin vakti” gibi ifadelere sarıldılar ta ki ordu, Tesniye veya Samuel’den bir ayetin birebir çevirisi haline gelene kadar: “Gidin, Amaleklilere saldırın, onlara ait her şeyi tamamen yok edin... Erkekleri, kadınları, çocukları ve bebekleri öldürün.”

Bu cümle, Eski Ahit kaynaklı bir dil sürçmesi değil, savaşın artık bir “örgüt”e değil, bir fikre, bir hatıraya, silinmesi gereken bir varoluşa karşı olduğunu açıkça ilan eden bir beyandı. Yoav Gallant, boşuna “Onların hatırasını sileceğiz. Onlardan hiçbir şey kalmayacak” demiyor. Netanyahu, "Bu, İsrail peygamberlerinin vaktidir... Amalek’in hatırasını silmenin vakti geldi” diyor. Itamar Ben-Gvir, amacı özlü bir şekilde özetliyor: “Ruhlarını kırmalıyız, umutlarını kırmalıyız.”

Bu söylemde, “kavramsallaştırma”, artık zekâdaki bir hata değil, inkârcı teolojiye dönüşmüş, cinayeti kutsallaştırmış, savaş alanı ile kutsal metin arasındaki çizgileri bulanıklaştırmıştır.

Savaş alanında, Hamas hareketinin askeri kanadı olan İzzeddin Kassam Tugayları’ndan birkaç yüz kuşatılmış savaşçı belirdi. Direniş haklarını kutsal bir şekilde savunuyorlardı, ancak en zayıf Arap ordularının sahip olduğu silahlarla donanmışlardı. Saatler içinde, İsrail’in bir askeri tümenini tamamen yok etmeyi, orduyu teşkil eden üç askeri bölgeden birinin temellerini sarsmayı başardılar. Kutsal şehirlerine ve Peygamberlerinin Miraç Günü’nün gerçekleştiği yere çok yakındılar.

Karşı çıkanlar hemen, “Evet, bu da oldu. İlk anlarda hepimiz çok sevinmiştik” diyeceklerdir. Ama objektif olalım, bedeli, sonucu ve bölgede olup bitenleri konuşalım. Tüm bu sorulara Clausewitz’in kendi sözlerine dönerek cevap verebiliriz: “Savaşların sonuçları savaşın sonu değil, ilk bölümleridir. Yenilgi, zafer gibi görünebilir ve zafer, aceleci davrananlar için bir tuzak gibi görünebilir.”

7 Ekim 2023’ten sonra düşman teşekkülün ortaya koydukları, İsrail’in o gün karşı karşıya kaldığı tehdidin sadece Hamas’tan değil, aynı zamanda hem düşmanlarının hem de müttefiklerinin zihninde İsrail’in yenilmez bir devlet olduğuna dair imajın tuzla buz olmasından da kaynaklandığını gösteriyor. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün Ocak 2024’te yayınladığı bir raporda, “İsrail’deki tartışma, artık nasıl kazandığımız veya kaybettiğimizle ilgili değil, devletimizin vatandaşlarını koruma yeteneğine sahip olup olmadığıyla ilgili” sonucuna varılıyordu. Bu da güç meselesinden beka meselesine doğru bir değişim yaşandığının deliliydi.

“Bilinç ve Caydırıcılık Savaşı: 7 Ekim Sonrası İsrail” başlığı altında, Begin-Sadat Stratejik Çalışmalar Merkezi Şubat 2024’te şunları yazdı: “Gazze’deki savaş, artık tüneller veya kulelerle sınırlı değil, algı alanıyla sınırlı. Bilinç savaşında ilk raundu kaybettik.”

Askeri İstihbarat Müdürlüğü'nün (AMAN) Mart 2024 tarihli “Anlayışların İncelenmesi” raporunda, Elazar’ın elli yıl önce Agranat Komisyonu huzurunda kullandığı ifadenin neredeyse aynısına yer verilmişti: “İstihbarat toplamakta değil, ona inanmakta başarısız olduk.”

Ancak daha da önemlisi, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün “Varoluşsal Yara” adlı çalışması şunu söylüyor: “Savaş, askeri açıdan sona erse bile, algı savaşı başlamıştır, bu savaşın bir zaman sınırı yoktur.”

Yahya Sinvar ve Muhammed Deyf’in adamlarının 7 Ekim 2023’te yaptıkları delilik değildi, bilâkis, çatışmada mümkün olanı ve imkânsız olanı yeniden tanımlayan stratejik dönüm noktasına doğru adım atmışlardı.

O gün İsrail için en tehlikeli şey, güvenlik ihlali değil, bölgenin sesini yeniden duyuran ve dünyaya işgal fikrinin kader olmadığını, Filistinli savaşçı işgalcilerin duvarlarını yıktığında sadece yeni bir cephe açmakla kalmayıp, üstünlük yanılsaması ve korku tapıncı üzerine kurulu bir varlığın geleceği hakkında varoluşsal bir soru ortaya attığını hatırlatan sembolik ihlaldi.

Buradaki tek çılgınlık, geçici bir varlık içinde kalma “konsept”idir. İsrail’in bugün istediği şey, sadece güvenlik alanında derinliğe yeniden kavuşmak veya caydırıcı mekanizmayı yeniden inşa etmek değil, bunun da ötesinde, tüm izleri silme konusunda ateşli bir arzudur. Soykırımcı eylemleri dâhil, düşmanın bugün yaptığı her şeyde amaç, bölgenin kolektif bilincinden Aksa Tufanı’nın hatırasını silmek. Bu amacına ulaşmanın tek yolunun kan seli ve alev yağmuru olduğunu düşünüyor. Sanki bu gerçeği inkâr ettiği vakit yitirdiği üstünlüğe yeniden kavuşacakmış gibi. Bugün bilinç savaşı, bir ordu ile bir grup savaşçı değil, ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan bir anlatı ile kendi yansımasından kaçmaya çalışan bir başka anlatı arasında cereyan etmektedir.

Çünkü hafıza, savaşın son cephesidir, bu proje karşısında bir ulusun yapabileceği en büyük şey, 7 Ekim’i kolektif kayıtlarında şanlı bir gün olarak muhafaza etmektir. Bugün, maddi üstünlüğün çatışmanın doğasını değiştirmediğini, gerçeği kuşanmış iradenin bir efsaneyi, bir varlığı ve bir orduyu alt edebileceğini hatırlatır. En derin ders ise o günün tek bir anında iktidar hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıydı: Bu İsrail, bir örümcek ağından daha zayıftır!

Taha Hüseyin
7 Ekim 2025
Kaynak

0 Yorum: