19 Ekim 2026

,

BM Genel Kurulu Konuşması


Sayın Başkan,

Bugün, Halkın Devrimci Hükümeti ve Grenada halkı adına Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun huzurunda konuşma yapmak benim için büyük bir onur ve ayrıcalıktır. Özellikle 1979 yılında bu konuşmayı yapabilmekten mutluluk duyuyorum. Hiç şüphe yok tarih bu yılı, Nikaragua’da Somoza’nın, Grenada’da Gairy’nın iktidarları dâhil olmak üzere, bölgemdeki “diktatörlerin alaşağı edildiği yıl” olarak kaydedecektir.

Genel Kurul’un 34. oturumunda, Sayın Selim Ahmed Selim’i selamlamak ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanlığı’na seçilmesinden dolayı kendisini tebrik etmekten mutluluk duyuyorum. Grenada Halkının Devrimci Hükümeti ve halkı, Tanzanya hükümeti ve halkıyla güçlü bağlara sahiptir, bu nedenle sizi ve cumhurbaşkanınız Julius Nyerere’yi en yüksek hürmetle selamlıyoruz, başkanlık döneminizin başarılı geçeceğinden eminiz.

Önceki oturumun çalışmalarını mükemmel bir şekilde yöneten Sayın Indalecio Liévano’ya da en içten teşekkürlerimizi sunmak isteriz. Ayrıca, bu kürsüde benden önce konuşanlarla birlikte, seçkin genel sekreterimiz ve ekibine özverili ve yorulmak bilmeyen çabaları için teşekkür etmek isterim. Tarih, özellikle Dr. Kurt Waldheim’ın dünya barışına yaptığı muazzam katkıyı mutlaka kaydedecektir.

Aynı zamanda, Halkın Devrimci Hükümeti ve Grenada halkı adına, yeni bağımsızlığını kazanan Saint Lucia devletinin Birleşmiş Milletler üyeliğini tebrik etmek ve içtenlikle karşılamak istiyorum. Bu, bizim için ayrı bir mutluluktur, çünkü Saint Lucia, sadece Karayipler’deki komşumuz değil, aynı zamanda kardeşçe kucakladığımız bir dostumuzdur.

Halk Devriminin Kökleri

Bugün bu kurulun huzurunda, günümüz dünyasını ilgilendiren önemli konularda kararlı ve ilkeli bir tutum sergilemeyi amaçlayan küçük bir ülkenin temsilcisi olarak konuşuyorum.

Devrimimizin gelişi, sömürgecilik deneyiminin en tehlikeli ve en acımasız aşamasının, yani yeni sömürgeciliğin sonunun geleceği sürecin başladığının delilidir. Bu aşama, bizi çeşitli manipülasyonlara maruz bıraktı; bunların hiçbiri, emperyalizm koşullarında yaşanan ekonomik esaretin gerçekliğini gizleyemedi. Dahası, bu yeni sömürgeci aşama, ulusumuzu Eric Gairy’nin acımasız, gaddar neo-faşist diktatörlüğüne de maruz bıraktı. Burada, bu saygın kurumda siz bu küçük diktatörü “Bay UFO” olarak biliyordunuz, ancak Grenada’da bu eğlenceli unvan, emperyalizm ve uluslararası suçlularla güçlü bağları olan, alenen faşist bir diktatörün gerçekliğini gizleyemedi.

Gairy, sabıka kaydının yanı sıra, Grenada’yı ekonomik bir çıkmazın içinde bıraktı. Gerçekten de, neo-faşist rejimi nedeniyle, emperyalizme tamamen bağımlı bir mirasa sahibiz. Bu miras, işçi sınıfının ve örgütlerinin toptan baskı altına alınması, iş gücünün yarısından fazlasının işsiz olduğu kitlesel işsizlik, okuryazar olmayanların toplumdaki yüksek oranı, yetersiz beslenme, batıl inançlar, “Mongoose Çetesi”nin vahşeti ve halkımıza yönelik cinayetleri, kötü konut ve sağlık koşulları, genel ekonomik durgunluk ve kitlesel göç ile karakterize edilen aşırı yoksullukla tanımlı.

Bu miras, bu yılın 13 Mart’ında gerçekleşmiş olan devrimimizin itici gücüydü. Devrimimizin temelleri, Mart 1973’te Yeni Cevher Hareketi adlı partimizin kurulmasıyla atıldı. O tarihten bu yılın Mart ayına kadar partimiz, Gairy ve faşist müttefiklerinin elinde en kaba ve en düşmanca şiddet biçimlerine maruz kaldı. Bugün bu topluluğa, insan hakları ihlallerinin 13 Mart 1979’da (başarılı devrimimizin gerçekleştiği günde) sona erdiğini, o günden beri halkın demokratik hak ve özgürlüklerine tekrar kavuştuğunu, bunların kapsamının genişletildiğini duyurmaktan gurur duyuyorum.

Gerçekten de, Grenada’daki devrimimiz bir halk devrimidir, bu nedenle devrimimizin temel ilkelerinden biri de halkın haklarına kavuşmasıdır. Bu haklar arasında, kadın ve erkek için eşit ücret hakkı, toplumsal ve ekonomik adalet hakkı, çalışma hakkı ve ulusumuzun işlerine demokratik katılım hakkı yer almaktadır.

Aynı zamanda uluslararası toplumda insanların haklarının tesis edilmesine de kesin olarak bağlıyız, bu nedenle, emperyalizme, sömürgeciliğe, yeni sömürgeciliğe, ırk ayrımcılığına, (Siyonizm de dâhil olmak üzere) ırkçılığa ve faşizme kesinlikle karşıyız. Dahası, herhangi bir ülkenin bu düşmanca ve iğrenç sistemlerden herhangi birini sürdürme girişimini şiddetle kınıyoruz, bu nedenle, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı’nın 7. Bölüm’ünde öngörüldüğü gibi, Güney Afrika’nın ırkçı devletine karşı zorunlu yaptırımlar uygulanmasını talep eden başvuruyu destekleyenler arasında yer almaktayız.

Bu vesileyle, ulusumuzun bu kurumun Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne olan bağlılığını açıkça dile getirmek isterim, zira ekonomik refaha ulaşmak, tüm halkların temel haklarından biridir, ne var ki bu gerçek, emperyalizm tarafından engellenmektedir. Ayrıca, ulusumuzun sömürge ülkelere ve halklarına bağımsızlık verilmesi talebine yönelik sarsılmaz desteğini vurguluyor, bilhassa Genel Kurul’un Aralık 1960 tarihli 1514 ve Ekim 1970 tarihli 2621 numaralı kararlarına olan kesin bağlılığımızı kayda geçirmek istiyorum; her iki karar da sömürgeciliğe son verilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Olumlu Bir Anlayış Olarak Bağlantısızlık

Sayın Başkan,

Grenada, kısa süre önce Bağlantısızlar Hareketi’ne katıldı, Küba’nın kardeş devrimci hükümetince Havana’da düzenlenen altıncı Bağlantısızlar Zirvesi’nde yerini aldı. Bu tarihi toplantıya, tam üye 94 devletten 91’i ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yanı sıra Üçüncü Dünya’nın her yerinden gelen muhtelif gözlemci ülkeler ve misafirler katıldı. İlk Bağlantısızlar Zirvesi’nde Hareket Bürosu’na seçilmiş olmaktan dolayı büyük bir onur duyduk.

Bu onurun, bağlantısızlar harektinin temel ilkelerine olan sarsılmaz bağlılığımızın bir göstergesi olduğunu düşünüyoruz. Bu büyük harekete, sunduğu kolaylıklar veya bencil çıkarlar sebebiyle değil, Grenada’da Halkın Devrimci Hükümeti’nin iktidara gelmesinin ardından, ülkemizin dış politikasını ilke ve amaç doğrultusunda bir düzeye taşıma görevini en önemli öncelik olarak üstlendiğimiz için katıldık.

Bağlantısızlar hareketine katıldık diye tüm o kısır ve olumsuz niteliğiyle belli temel konularda tarafsız kalacak değiliz. Ülkemizin uluslararası toplumla ilişkilerini yürütürken kendisini siyaseten iktidarsız biriymiş gibi görmesine de izin vermeyiz. Bağlantısızlık politikamız, dünya meselelerinde yargı bağımsızlığımızdan vazgeçmemize veya çıkarlarımız, kaygılarımız ve ilkelerimiz için hayati önem taşıyan konularla ilgili uluslararası forumlara ve tartışmalara tam olarak katılma hakkımızdan ve görevimizden geri çekilmemize kesinlikle yol açmayacaktır. Bilâkis, bağlantısızlık, bizim için uluslararası meselelere güçlü ve ilkeli bir yaklaşımı ortaya koymamızı gerekli kılan, olumlu bir kavramdır. Bu, tüm halkların ve devletlerin egemenlik, bağımsızlık ve kendi iç ve dış politikalarını özgürce tayin etme hakkına ilişkin temel niteliğinin bir teyididir.

Hareketin tarihinin ilk yıllarında, Bağlantısızlık hareketinin başlıca kaygısının sömürge ülkelerinin bağımsızlığını kazanmak, ikinci kaygının ise egemenliklerini korumak ve geliştirmek olduğu, bunun gerektirdiği her şeyle birlikte, en başta da emperyalizme karşı mücadele olduğu söylenebilir.

Emperyalizmin Karakteri

Şüphesiz ki, bugün Bağlantısızlar Hareketi’nin mücadelelerinin sömürgecilik karşıtı yönü, 18 yıl öncesine göre çok daha az önemlidir. Bunun en açık nedeni ise, 1961’de sömürge olan ülkelerin büyük çoğunluğunun artık bağımsız olmasıdır.

Bu yeni durumda, doğal olarak, Bağlantısızlar Hareketi’ndeki, genel olarak Üçüncü Dünya’daki giderek daha fazla ülke, dikkatlerini emperyalizme karşı mücadeleye yoğunlaştırmaktadır. Kaygımız giderek, dünya çapındaki emperyalist hükümetlerin desteğiyle hareket eden açgözlü çokuluslu şirketlerin elinden doğal ve ulusal kaynaklarımızın kontrolünü geri almak için verilen mücadeleye yoğunlaşmaktadır.

Bu durum, giderek daha fazla Üçüncü Dünya ülkesinin emperyalizmin insanlığın en büyük düşmanı olduğunu, kaynaklarımızın bu şekilde yağmalanmasının faillerinin emperyalist dünyada bulunduğunu kabul etmesine yol açmıştır. Mesele, burada da bitmiyor. Örneğin, Güney Afrika’daki acımasız ırk ayrımcısı rejime emperyalist ülkelerin sundukları soğukkanlı desteğe karşılık, sosyalist toplumun özgürlük savaşçılarına verdiği ahlaki ve maddi destek, buna örnek teşkil etmektedir. Bu durum, günümüzdeki emperyalizmin gerçek karakterini her şeyden daha fazla ortaya koymaktadır.

Açıkçası, ırkçılığa ve ırk ayrımcılığına karşı verilen bu mücadeleyi yalnızca sosyalist topluluk desteklemiyor. Üçüncü dünya ülkeleri ve bağlantısız ülkeler de hayati ve anlamlı bir destek sunuyorlar. Bağlantısızlar hareketi de aynı şekilde destek veriyor.

Emperyalizmin karakterine dair bir diğer önemli gösterge de imalat ürünlerinin ve makinelerin yüksek maliyeti, makul ve adil emtia anlaşmalarına girmeyi reddetme, yeni bir uluslararası ekonomik düzen üzerinde anlaşmaya varma girişimlerini engelleme, derin deniz kaynaklarının sadece birkaç çokuluslu şirketin değil, tüm insanlığın yararına sömürülmesi için uluslararası bir rejimin kurulmasını kabul etmeme gibi durumların hepsinin emperyalist dünyanın sorumluluğunda olduğu gerçeğidir. Bu nedenle, Bağlantısızlar ve Sosyalist Dünya arasında ilke ve politika açısından bir yakınlık olduğu açıktır.

Sömürgeciliğe, emperyalizme ve ırkçılığa karşı duruşumuzla tutarlı olarak, bugün bu büyük meclisin huzurunda, Zimbabve’nin Vatansever Cephe, Namibya’nın Güney Batı Afrika Halk Örgütü (SWAPO) ve Güney Afrika’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) önderliğinde, özgürlük için, ırk ayrımcılığı ile ırkçılığa karşı verdikleri mücadelelere olan güçlü desteğimizi tekrar dile getiriyoruz. Aynı cephede yer alan devletlerin mücadelelere verdikleri ilkeli ve tutarlı desteği takdir ediyor, alkışlıyoruz.

Filistin halkının, tek ve meşru temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) önderliğindeki mücadelelerine en güçlü desteğimizi ve dayanışmamızı ifade ediyoruz. Bu temelde, Filistin halkının, FKÖ’nün, Arap dünyasının ve tüm demokratik, ilerici ve sosyalist dünyanın desteğini almayan Camp David Anlaşması’nı reddediyoruz.

Polisario Cephesi önderliğindeki Batı Sahra halkının bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı mücadelesine desteğimizi yeniden teyit ediyoruz. Kore halkını, vatanlarının yeniden birleşmesi için haklı mücadelelerine devam etmeye çağırıyoruz. 20 Ağustos’ta tanıdığımız Heng Samrin hükümetine ve kahraman Kamboçya halkına olan güçlü desteğimizi ifade ediyoruz. Belize hükümeti ve halkının tam toprak bütünlüğü talebi üzerine kurulu bağımsızlık mücadelesini destekliyoruz. Ayrıca, bağımsızlık mücadelesinde Porto Riko halkıyla en güçlü dayanışmamızı ifade etmek istiyoruz. Küba hükümeti ve halkının Guantanamo Körfezi’nin kontrolünü ele geçirme mücadelesini tam olarak destekliyoruz. Panama Kanalı’nı geri alma mücadelesinde Panama hükümeti ve halkına dayanışma amaçlı desteğimizi sunuyoruz. Sömürgeciliğe son vermek için mücadele eden tüm Karayip halklarının mücadelesini bütünüyle olarak destekliyoruz.

Militarizm ve Barış

Dünya barışı, yalnızca gelişmiş kitle imha silahları üreten, satın alan ve kullanan zengin ve kudretli ulusları değil, daha da önemlisi, militarizmin karakteristik özelliği olan israf ve savurganlığın kurbanı olan yoksul, zayıf ve küçük ulusları ilgilendiren bir konudur. Silah ve savaş teçhizatına yapılan harcamalar, gerçekten muazzam ve şaşırtıcı düzeylerdedir. Başka yerlerde de belirtildiği gibi, dünya genelinde silaha, askeri teçhizat ve tesislere yılda 300 milyar ABD dolarından fazla para harcanmaktadır.

Bu astronomik meblağ, sağlık alanına harcansaydı, 18 milyon yataklı 30.000 hastane inşa edilip donatılabilirdi. 20 milyondan fazla işçiye iş imkânı sağlayacak 20.000 fabrika kurulabilirdi. Aslında, 300 milyar dolar, mevcut döviz kurları ve yıllık yüzde 17 gibi oldukça cömert bir enflasyon oranı dikkate alındığında, ülkemin 14.000 yıllık bütçesini temsil ediyor. Bu, ülkemizin bütçesinin ne kadar küçük olduğunu gösteriyor; çoğu çokuluslu şirketin bütçesinin çok küçük bir kısmından ve küçük bir Karayip devleti olarak komşumuz Trinidad ve Tobago’da inşa edilen bir gübre fabrikasının maliyetinin yüzde 10’undan daha az. Ancak bu aynı zamanda, bazılarının tüm insanlığı birkaç kez yok edebilecek kapasiteye sahip olduğu ülkelerce silahlanmaya harcanan muazzam para ve bu israf hakkında da çok şey söylüyor.

Kalıcı barışa duyduğumuz derin endişe herkesin malumu. Bu nedenle, Dünya Barış Konseyi’nin çabalarını, ilişkilerin yumuşamasına, barış içinde bir arada yaşama ve silahsızlanmaya yönelik tüm adımları güçlü bir şekilde destekliyoruz. Grenada halkı, bu nedenle, Helsinki Nihai Senedi’nin ve şimdi de SALT II’nin hem İngiltere hem de SSCB tarafından imzalanmasından memnuniyet duymaktadır. Bununla birlikte, silahlanma yarışının uzamasında kesinlikle çıkarı olan gerici unsurların, ABD Senatosu’nda SALT II’nin onaylanmasını engellemeye çalıştığını görmek bizi fazlasıyla endişeye sevk etmektedir.

Aynı gerici unsurlar, ABD Hükümeti’ni “Soğuk Savaş” ilkelerini yeniden uygulamaya, yayılmacılık ve emperyalizm çıkarlarına hizmet etmeyi ve/veya halkın faşist yöntemlere ve demokratik hakların bastırılmasına karşı mücadelesini ezmeyi amaçlayan yeni askeri paktlar, ittifaklar, düzenlemeler veya manevralar oluşturmaya veya eskilerini pekiştirmeye zorluyorlar. Bu gericiler, Başkan Carter’ın son konuşmasıyla Karayipler ve Latin Amerika bölgesinde amaçlarına ulaştılar.

Başkan Carter’ın 1 Ekim Pazartesi günü Amerika halkına yaptığı konuşmada ilan ettiği “Soğuk Savaş” ve militarist adımları büyük bir endişeyle karşılıyoruz. Carter; karargâhı Florida eyaletinin Key West şehrinde kurulacak, kalıcı ve tam zamanlı bir Karayip Askeri Görev Gücü’nün teşkil edileceğini duyurmuştu. Bu güç, tüm askeri hizmetlerden oluşacak ve bölgede askeri tatbikatlar gerçekleştirecek. Bu tatbikatlar, aslında Karayip Denizi’nde 16 savaş gemisinin konuşlandırılması ve Küba topraklarındaki Guantanamo Körfezi’nde yapılan diğer tatbikatlarla birlikte çoktan başlamıştır. Guantanamo Körfezi’nden bahsetmek, Küba ve Panama halklarının rızası olmadan bu ülkelerin üslerine sahip bir ülkenin, Küba halkının rızasıyla bile Küba’da asker bulunduran başka bir ülkeyi kınamasının ne kadar saçma olduğu gerçeğini bize hatırlatmalıdır. Ayrıca, Başkan Carter tarafından açıklanan yedi tekliften altısının askeri nitelikte olduğunu da dile getirmek gerekmektedir.

Karayipler’de Değişim Rüzgârı

Bunun, Latin Amerika ve Karayip bölgesindeki son dönemdeki ilerici değişimlere ve gelişmelere bir tepki olduğuna inanıyoruz.

Karayipler’de bir değişim rüzgârı esiyor. Nikaragua, Grenada, St. Lucia ve Dominik halklarının ilerlemeye yönelik değişimleri sonucunda bölgesel güçler nezdinde yeni bir denge oluşuyor. Bu durum, ABD Dışişleri Bakanı’nın Doğu Karayipler’i dünyanın “sorunlu bölgeler”inden biri olarak tanımlamasına yol açtı.

Bizim görüşümüze göre, yeni bölgesel güç dengesi, ABD çokuluslu şirketlerinin elde ettiği kârlar ve bölgedeki jeopolitik değerlendirmeler açısından kimi sonuçlar doğurmaktadır. Bu durum, ABD’deki gerici unsurları çaresiz bırakmaktadır.

Uluslararası toplum, bölgeye yönelik bu yeni tehdidi ciddiye almalıdır çünkü ABD hükümeti, Latin Amerika ve Karayip bölgesindeki halklara karşı silahlı diplomasi, abluka, istikrarsızlaştırma taktikleri ve diğer “Soğuk Savaş” önlemlerini kullanma konusunda kökleri eskiye uzanan bir yöntemi takip etmektedir. Bu, ABD’nin bölgedeki herhangi bir ülkenin içişlerine tek taraflı olarak askeri müdahalede bulunma hakkını savunduğu Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırma girişimidir. Bu tür müdahalelerin, diğerlerinin yanı sıra, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Guatemala, Kolombiya, Meksika, Nikaragua ve şu anda büyük bir düşmanlık besledikleri Küba’da gerçekleştiği, tarihsel bir gerçektir.

Biz, Karayip halkının kendi hükümetini veya siyasi sistemini seçmeyle ilgili demokratik hakkını savunuyoruz. Karayipler, Karayip halklarına aittir. ABD’nin Karayip görev gücü kurma planını reddediyor, uluslararası toplumu bu önerinin derhal geri çekilmesini talep etme konusunda bize katılmaya çağırıyoruz. Karayipler’deki kardeş ülkelerle birlikte, Karayipler’i askeri tehditlerden uzak, barış bölgesi olarak koruma kararlılığımızı yeniden vurguluyoruz. Kendi süreçlerimizi kendi yolumuzda, dış müdahaleden, zorbalıktan ve güç kullanımından veya tehditten uzak bir şekilde inşa etme hakkını talep ediyoruz.

ABD Hükümeti ile normal, dostane ilişkiler kurmayı arzuluyoruz. Vatandaşlarımızın çoğu, bu ülkede ikamet etmekte ve çalışmaktadır, birçok ABD vatandaşı da ülkemizi sık sık ziyaret etmektedir. Ancak ilişkilerimizin, egemenliğe karşılıklı saygı, eşitlik ve birbirimizin içişlerine karışmama gibi temel ilkeler üzerine kurulması gerektiği açıkça dile getirilmelidir. Bu ilke, aslında diğer tüm devletler için de geçerlidir.

Küçük Devletlerin Sorunları

Sayın Başkan,

Şimdi uluslararası toplumda küçük devletler konusunu gündeme getirmek istiyorum. Tüm devletlerin eşit, egemen ve bağımsız varlıklar olduğu ile ilgili temel görüşümüze rağmen, aramızda önemli fiziksel, demografik ve ekonomik farklılıklar olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Küçük boyut ve küçük ölçek gibi sorunlar, küçük ülkelerin kalkınma düzeyleri veya uluslararası ilişkilerin yürütülmesindeki önemleri açısından tesadüfi değildir. Küçük boyut, uluslararası ilişkilerin bir boyutu olarak açıkça kabul edilmelidir. Yoksulluk ve bağımlılık, elbette hem küçük hem de büyük devletler için geçerli olabilir, ancak küçük ülkelerin ekonomik ve toplumsal sorunlarını açıklamada ağır basan bazı özel dezavantajları mevcuttur.

Karayipler, birçok küçük ada devletiyle tanımlıdır. Birçoğunun nüfusu yaklaşık 100.000 olup, yüzölçümleri 150 ila 500 kilometre arasındadır. Çoğu önemli maddi kaynaklardan yoksundur, tarihleri boyunca tarımsal üretime, daha yakın zamanlarda ise turizm ve hafif sanayiye bağımlı olmuşlardır. Ayrıca, bu ekonomilerde yeterli sermaye ve nitelikli iş gücü kaynakları bulunmamaktadır, altyapı ve teknolojik gerilik yaygın bir sorundur, döviz gelirleri için bir veya iki temel hammaddenin ihracatına yüksek oranda bağımlıdırlar.

Birçok açıdan siyasi engellerle karşı karşıyayız. Su yolları ve dil engelleriyle ayrılmış ada toplulukları olarak, emperyalist egemenliğin ve kültürel parçalanmanın sonuçlarını yaşadık. Bu sorunların üstesinden gelmek için verdiğimiz mücadelemiz doğrultusunda, Dominik, Saint Lucia ve Grenada’nın yeni hükümetleri ortaklaşa olarak şu taahhütleri içeren Aziz George Bildirgesi’ni yayınladılar:

Hükümetler, dil farklılıkları, ekonomik farklılıklar, denizle ayrılma veya benzeri hususlardan bağımsız olarak Karayip bölgesinin tek bir varlık olduğunu teyit eder. Bu nedenle hükümetler, ister İngilizce, ister Felemenkçe, ister İspanyolca isterse Fransızca konuşulsun, Karayip adaları ve ülkeleri arasında mümkün olan en yakın ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliğini vurgular.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 1970 yılında oy birliğiyle kabul ettiği ve ulusal yargı yetki alanlarının ötesindeki deniz yatağı, okyanus tabanı ve bunların altındaki toprakların yanı sıra kaynaklarının da “insanlığın ortak mirası” olduğunu belirten dönüm noktası niteliğindeki Temel İlkeler Bildirgesi’ne rağmen, bugün hâlâ küresel bir okyanus rejimi bulunmamaktadır. Grenada halkı olarak Deniz Hukuku konusunda kaydedilen ilerlemeyi memnuniyetle karşılarken, nihai bir antlaşmanın yokluğundan endişe duyuyoruz, zira bizim için tatmin edici bir antlaşma, ekonomik refahımız ve yeni bir uluslararası ekonomik düzenin kurulması açısından temel öneme sahiptir.

Emperyalizme ve onun beraberinde getirdiği yoksulluk, yüksek işsizlik, kötü sağlık ve halkın emeğinin meyvelerinden kopmasına karşı yürütülen ekonomik savaşı kazanmamız için bizim hem iç hem de uluslararası düzeyde mücadeleler yürütmemiz gerekiyor. Egemen hükümetler olarak, kendi ekonomik dönüşüm programlarımızdan ayrı ayrı sorumluyuz, ancak hedeflerimize ulaşmak için uluslararası dayanışma ve işbirliğimiz kritik önem taşıyor.

Yeni Düzen İçin Mücadeleler

Dünya ekonomik gücünün, zenginliğinin ve yaşam standartlarının mevcut dağılımı alenen adaletsizdir. Bu durum, emperyalist genişlemenin ve üçüncü dünyanın kontrolünün uzun tarihinden kaynaklanmaktadır. Bu düzeni değiştirmeyi ve yerine Yeni Uluslararası Ekonomik Düzeni kurmayı amaçlıyoruz. Ancak bu Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen anlayışımız konusunda net olmalıyız.

Sayın Başkan,

Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen ile, ekonomik kaynaklarımızın mülkiyeti ve kontrolü üzerinde ulusal egemenliğin savunulmasını kastediyoruz. Ayrıca, halklarımızın kendi ekonomik kalkınma özlemlerini desteklemek amacıyla kaynaklarımızın elden çıkarılması ve kullanılması konusunda diledikleri şekilde karar verme özgürlüğünün tesis edilmesini kastediyoruz. İhracatımız için adil fiyatlara dayalı, adil bir uluslararası ticaret sisteminin oluşturulmasını kastediyoruz. Özellikle zengin ülkelerde uluslararası pazarların açılmasını, böylece Üçüncü Dünya ülkelerinin ihracatının büyümesinin kolaylaştırılmasını kastediyoruz.

Burada kastettiğimiz, deniz kaynaklarının sömürülmesine ilişkin uluslararası bir anlaşmanın hazırlanmasıdır. Bu anlaşma, az gelişmiş ülkelerin kaynaklardan ve bunlardan elde edilen zenginlikten adil bir pay almalarını güvence altına alacaktır. Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen anlayışımızın bu yönünün önemi abartılamaz. Zira deniz, nihai sınırdır, derin denizdeki petrol, balık, manganez, nikel ve mineraller, yalnızca bir avuç çokuluslu şirket ve hükümetlerinin değil, tüm insanlığın yararına olacak şekilde, uluslararası bir rejim tarafından kullanılmalıdır.

Egemenliğe karşılıklı saygıya ve birliğimizi ve amacımızı bozmak için tasarlanmış emperyalist entrikalara son verme konusunda ortak bir iradeye dayanan yeni bir uluslararası karşılıklı bağımlılık sisteminin kurulmasını istiyoruz.

Genelde her türden Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen’in asli amacı, halklarımızın karşı karşıya kaldığı, yetersiz beslenme, yetersiz sağlık hizmetleri, yetersiz giyim ve diğer temel ihtiyaçların karşılanamaması gibi ciddi ekonomik sorunları ortadan kaldırmak olmalıdır. Ekonomik yeniden yapılanma ve dönüşüme yönelik büyük planlarımızın tümü, bu temel hedeflere ulaşacak şekilde hazırlanmalıdır.

Sayın Başkan,

Sözlerime son vermeden önce, Halkın Devrimci Hükümeti ve Grenada halkı adına, özellikle Angola hükümeti ve halkına, genel olarak Afrika halklarına, Afrika’nın gerçekten büyük, devrimci ve vatansever bir evladı olan Cumhurbaşkanı Augustino Neto’nun kaybı nedeniyle en derin taziyelerimizi ve dayanışmamızı ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, kasırgadan etkilenen ve büyük yıkıma uğrayan Dominik Bölgesi’ne ve Dominik Cumhuriyeti’ne acil yardım çağrılarını resmen desteklemek istiyorum. Birleşmiş Milletler’deki ülkelerin ve uluslararası organ ve kuruluşların, ortadaki ihtiyaçların muazzam boyutuna uygun cevabı vermelerini bekliyoruz.

Sayın Başkan,

Grenada Halkın Devrimci Hükümeti ve halkı, Birleşmiş Milletler’in son otuz yıl içinde yürüttüğü olağanüstü çalışmaları, ortaya koyduğu başarıları selamlıyor. Biz de bu büyük kuruluşun asil amaçlarına, ideallerine ve hedeflerine olan bağlılığımızı teyit ediyor, dünyanın yoksullarının nihayet toplumsal, ekonomik ve politik adalete kavuşacağı yeni bir dünyanın inşasına katkıda bulunacağımıza söz veriyoruz.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Maurice Bishop
10 Ekim 1979
Kaynak

0 Yorum: