Giriş
Antikomünist
“sol” söylemde en sık tekrarlanan ve yeniden gündeme getirilen iddialarda Siyahi
radikal akademisyenler, Marksizmi itibarsızlaştırmak için kullanılır. Giderek
artan sayıda sosyal medya influencer’ı, Marksizmin doğası gereği Avrupamerkezci
olduğunu, Avrupa’dan başlayıp doğrusal ilerleyen süreci önemsediğini, bu
nedenle, onun Afrika, Karayipler veya Asya’nın mevcut mücadeleleriyle
bağdaşmadığını iddia etmek için “Siyahi Marksistler”i örnek göstermektedir.
Bu
noktada Haiti Devrimi, örnek olarak gösterilmekte, Siyahların kurtuluşunun
Marksist çerçevelerin dışında, dolayısıyla, onlara karşı gerçekleştiğinin
kanıtı olarak sunulmakta, bu Siyahi devrimin, Marksizmin sömürgeleştirilmiş
Küresel Güney’le bir alakasının bulunmadığının kanıtı olduğu iddia edilmektedir.
İlgili argümanın temeli, en ufak bir tarihsel incelemede bile çöker. Bunun nedeni, Marksizmin soyutta savunulması gerektiği değil, Karayip tarihinin bu soruyu pratikte zaten cevaplamış olmasıdır. Bu tartışmalar, sadece akademide sürmemektedir.
Bugün Küba, ağırlaştırılmış ABD yaptırımları ve ABD tarafından
uygulanan yakıt ablukasıyla yoğunlaşan ekonomik boğma pratiğiyle karşı karşıya
kalırken, Haiti de ulusal egemenliğini ABD’nin birincil gözetimi altındaki
yabancı güvenlik yapılarına daha da tabi kılan dış kaynaklı güvenlik
müdahaleleriyle yüzleşmektedir. Her iki durumda da Karayipler, emperyal gücün
kalkınmayı kısıtladığı, sınıf oluşumunu yapılandırdığı bir alan olmaya devam
etmektedir. Bu dinamiklerin sürekliliği, Karayipler’e yönelik Marksist analizin,
tarihsel bir yorum değil, bölgede günümüzde süren anti-emperyalist mücadeleleri
anlamak için gerekli bir çerçeve olarak devam eden öneminin altını çizmektedir.
Marksizmin
sömürgeler dünyasına uygulanamayacağı fikri, temel bir yanlış anlamaya dayanmakta,
özünde kapitalist gelişmeyi kapitalizmin kendisiyle karıştırmaktadır. Algoritma
güdümlü sosyal medya tartışmalarından çok önce, Karayipler’deki Marksist
gelenekler, sömürge kapitalizminin kapitalist olmaktan tamamen vazgeçmeden
neden farklı sınıf yapıları ürettiğini eksiksiz açıklamıştır.
Sömürgelerde
Kapitalizm Yok Değil, Sadece Tahrif Edildi
Afrika
ve Karayipler’in “sanayi altyapısından yoksun” olduğu, bu nedenle Marksist
analizin dışında kaldığı iddiası, uzun zamandır gözden düşmüş kitabi yaklaşımı
temel alan, “kapitalizmin Avrupa’daki gelişimsel sırayı izleyerek tekdüze bir
şekilde ilerlediği varsayımı”nı yineliyor. Karayip ve Afrika’da politik ekonomi
üzerine kafa yoran insanlar, bu varsayımı onlarca yıl önce reddetmişlerdi.
C.
L. R. James, Walter Rodney, Eric Williams, Lloyd Best, Norman Girvan, Frantz
Fanon, Amílcar Cabral, Kvame Nkruma, Samir Amin gibi Küresel Güney’in önde
gelen düşünürleri, merkezi bir görüşte birleştiler: sömürgeci kapitalizm; dışa
dönük, sömürücü ve kasıtlı olarak az gelişmişti. Amacı, ulusal birikim değil,
uzun süreli etkileri bugün bile bölgelerinde hissedilen, fazlalığı emperyalist merkeze nakletmekti.
Trinidad
ve Tobago’nun ilk başbakanı ve tarihçi Eric Williams, Capitalism and Slavery
[“Kapitalizm ve Kölelik” -1944] adlı eserinde, kölelikten özgür emeğe
geçişin, kapitalizmin Karayipler’den çekilmesi değil, yeni birikim koşulları
altında yeniden örgütlenmesi olduğunu ortaya koymuştur. Köleliğin kaldırılması,
İngiliz köle ticaretinin sona ermesi, özgürleşme ve şeker koruma önlemlerinin
kaldırılması gibi birbirine bağlı politika değişiklikleriyle birlikte
gerçekleşmiştir. Bu birbirinden ayrılması mümkün olmayan değişiklikler
üzerinden, “köle sistemince inşa edilen çıkarlar, bugün bu sistemi yok etmiştir”
(Williams 1994, s. 109). Ahlaki bir uyanışı yansıtmaktan çok uzak olan
köleliğin kaldırılmasına yönelik insani yardım temelli argümanlar, ancak “her
önemli kapitalist çıkar” köleliğe bağlı olmaktan çıktığında ve plantasyon sahibi
elitler ilkelerinde esnek davranarak, tekelleri korunduğu sürece köleliği veya
özgür emeği savunduklarında ivme kazanmıştır (Williams 1994, s. 109). Bu süreç,
kapitalizmin yokluğunu değil, emperyal kısıtlamalar altında uyum sağlama
kapasitesini ortaya koymaktadır. Eğer kapitalizm kölelik yoluyla işleyebiliyorsa,
özgürleşmeden sonra da varlığını sürdürebiliyorsa, emeği yeniden
yapılandırırken sömürüyü de koruyabiliyorsa, o zaman tarihsel materyalist
analiz, Karayipler’i “ihmal etmiş” olmaz; Karayipler’i gayet iyi izah eder.
Tam
da bu noktada, Karayipli politik ekonomist Lloyd Best tarafından geliştirilen
plantasyon ekonomisi teorisi, daha sonraki çalışmalarda ele alınıp
genişletilmektedir. Eric Williams’ın köleliğin kaldırılmasına ilişkin tarihsel
analizi, kapitalizmin Karayipler’de emperyalist sömürüden vazgeçmeden nasıl
yeniden örgütlendiğini açıklarken; Lloyd Best’in plantasyon ekonomisi teorisi,
bu yeniden örgütlenmenin ürettiği yapısal biçimi teorize etmektedir. Williams,
özgürleşmenin Karayipler’de kapitalizmin geri çekilmesinden ziyade, sömürü
biçiminde bir değişikliğe işaret ettiğini gösterirken, Best, plantasyon
ekonomisinin bu değişikliği merkantilist ticaret ilişkileri, dış mülkiyet ve
yerel birikimin sistematik olarak engellenmesi yoluyla nasıl
kurumsallaştırdığını ortaya koymaktadır (Best 1967; 1968). Dolayısıyla, kölelik
sonrası Karayip ekonomisi, ne kapitalizm öncesine aitti ne de durgundu, bilâkis,
yapısal olarak bağımlı bir ekonomiydi. Kendi kendine sanayileşme koşullarından
mahrum bırakılırken, küresel kapitalizme tamamen entegre olmuştu.
Plantasyon
ekonomisi teorisine dayanan ayrıntılı bir eleştiri, Karayip tarımını
“geçimlik”, verimsiz veya kapitalist olmayan olarak tasnif eden liberal
kalkınma modellerine meydan okuyor (Samuda 2021, s. 59). Genellikle “Marksist
Avrupamerkezcilik” olarak reddedilen şey, Avrupai kalkınma ölçütlerinin sömürge
ekonomilerine yanlış şekilde uygulandığının delili. Bu ölçütler, Karayipli
politik ekonomi düşünürlerince açıktan reddedilmiştir. Bu tür tasnifler,
Jamaika gibi Karayip ekonomilerindeki tarım ve köylü sektörlerinin, öncelikle
İngiliz ve Amerikan metropol sermayesine fayda sağlasa bile, zaten kapitalist
birikime gömülü olduğu gerçeğini gizlemektedir (Samuda 2021). Kırklara
gelindiğinde, plantasyon tarımı, emperyalist merkeze ait firmaların kanatları
altında birleşmiş, yurtdışındaki ana şirketler aracılığıyla teknoloji
düzleminde entegre olmuş, harici hissedarlar için kârı artırmaya yönelik
küresel değer zincirlerinin bir parçası olarak işlev görmüştür.
Guyanalı
kalkınma teorisyeni C. Y. Thomas’ın tespitiyle, “metropolün hinterland
ekonomisiyle ilişkisi, tarihsel olarak, metropol alanının iç koşullarını ve
ihtiyaçlarını yansıtan çok esnek bir ilişki olarak şekillenmiştir. [...] Örneğin,
İngiltere hızla sanayileşirken (serbest ticaret dönemi), ekonomik olarak uygun
olduğunda, sömürgeci tercihler terk edilmiş, sömürgenin ekonomisi zarar
görmüştür” (Thomas 1968, s. 341). Bu nedenle, plantasyon ekonomisi ve
bağımlılık teorisi temelli analizler, eşitsiz kalkınma sistemlerinin resmi
siyasi değişime rağmen nasıl devam ettiğine ve merkantilist mantığın sömürge
yönetiminin sona ermesiyle ortadan kalkmak yerine modern kapitalist işletmeler
aracılığıyla nasıl işlemeye devam ettiğine dair gerçekçi bir açıklama
sunmaktadır. Dolayısıyla, plantasyon ekonomileri, kapitalizm öncesine ait
kalıntılar değillerdi. Kapitalist üretimin en erken ve en şiddetli biçimleriydi:
küresel pazarlara entegre edilmiş, zorla çalıştırılan emeğe, ırksal hiyerarşiye
ve emperyal ticaret kontrolüne bağımlı tek tip ürün ihracatına dayalı sistemlere
denk düşüyorlardı.
“Avrupa
tarzı fabrika proletaryasının” yokluğu, anti-komünist influencer’ların sıkça
dile getirdikleri gibi, sınıf ilişkilerinin yokluğunun delili değildi. Bilâkis,
sınıf mücadelesinin bağımlılık, dışsal egemenlik ve çarpık birikim koşulları
altında geliştiğini gösteriyordu. Bu, Marksist analizden bir sapma değil,
diyalektik olarak uygulanan Marksizmdi.
Haiti:
En Çok Kötüye Kullanılan ve En Çok Bilgi Veren Örnek
Bu
yanlış temsil, Haiti Devrimi’nin Marksizmin Siyahilerin özgürleşmesiyle
bağdaşmadığı argümanını savunmak için kullanılıyor. Anti-komünist söylemde
tekrar eden bir iddia da, Marksizmin doğası gereği Avrupamerkezci olduğu, zira
temel devrimci öznesi olarak endüstriyel işçi sınıfını varsaydığı iddiasıdır.
Bu görüşe göre, Afrika ve Karayipler, “endüstriyel bir temele sahip
olmadıkları” gerekçesiyle, Marksist analizin dışında kalmakta, sınıf
mücadelesini ya marjinal ya da önemsiz kılmaktadır.
Bu
argüman yeni değil. Bu, Marksizmin uzun süredir devam eden, katı ve aşamalı
Avrupa’dan başlayıp doğrusal ilerleyen sürece dair yanlış yorumların yeniden ambalajlanıp
satılmasıdır. Sömürgelerde büyük bir Avrupa tarzı fabrika proletaryasının
olmaması, sınıf ilişkilerinin yokluğunu göstermez. Sömürge dünyasında
kapitalist gelişmenin emperyal yağma tarafından kasıtlı olarak çarpıtıldığını ortaya
koyar. Karayipler’in ve Küresel Güney’in Marksistleri, onlarca yıldır tam da bu
çarpıtmayla boğuşmaktadır.
Haiti
Devrimi, bu argümanın kusurunu açıkça ortaya koymaktadır. Saint-Domingue,
feodal bir yer değildi. Dünyanın en kârlı kolonisiydi: küresel pazarlar için
şeker ve kahve üreten, Atlantik kapitalizmine tamamen entegre olmuş, büyük
ölçekli emek rejimleri etrafında örgütlenmiş, aşırı sömürülen bir plantasyon
ekonomisiydi. Köleleştirilmiş Afrikalılar, kapitalizmin dışında faaliyet yürüten
köylüler değillerdi. Irksal kölelik altında endüstriyel ölçekte sömürüye maruz
kalan, zorla çalıştırılan bir plantasyon proletaryasıydı.
C.
L. R. James, bu konuyla ilgili görüşlerini açık yüreklilikle ortaya koyan bir
isimdi. The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo
Revolution [“[“Siyahi Jakobenler: Toussaint L’Ouverture ve San Domingo
Devrimi” -1938] adlı eserinde, Haiti Devrimi’nin modern bir sömürge
proletaryasının ilk başarılı devrimi olduğunu söyler. Devrim, Aydınlanma temelli
vesayete ihtiyaç duymadı. Fransa, köleliği kaldırmadan önce yola koyuldu.
Köleleştirilmiş Afrikalılar, kaçak köleler ve tümüyle kapitalist bir üretim
sistemi içinde, ona karşı çalışan, yeni kurulmuş bir Siyahi subay birliğince
örgütlendi ve gerçekleştirildi. Burjuva çıkarlarına mevzi kazandırmak gibi bir
derdi olmayan devrim, plantasyon sınıfını hedef aldı, plantasyon elitini kovdu,
toprak ve emeği Siyahi kitle egemenliği etrafında yeniden örgütlemeye çalıştı.
Haitili
sosyolog Paul C. Mocombe’un analizi, sanayileşmeyi ve burjuva dönüşümünü
devrimci başarının evrensel ölçütleri olarak ele alan Avrupa kaynaklı
teleolojik varsayımları reddederek, bu görüşü geliştiriyor. Mocombe, Haiti
Devrimi’nin sınıfsal karakterini inkâr etmek yerine, bilhassa Afrikalı kitlelerle
merkantilist yapılar tarafından şekillendirilen, yeni ortaya çıkmış elit kesim
arasında ortaya çıkan dâhili sınıfsal gerilimleri ön plana çıkarıyor. Onun
müdahalesiyle, “Sınıf mücadelesi var mıydı yok muydu?” şeklinde ifade edilen
analiz sorusu yerini “Devrimci kopuş, kapitalist dünya sistemi içinde nasıl ve
nerede sınırlandırıldı?” sorusuna bırakıyor.
Devrim
sonrası Haiti’deki “plantasyon karşıtı sistem” (Casimir 2020), sadece bir geçim
kaynağı veya köleliğe bir tepki değil, Afrika kökenli çoğunluğun plantasyon
emeğinin ve merkantilist birikimin yeniden kurulmasını reddettiği bir sınıf
projesiydi (Mocombe 2023). Profesör ve Karayip uzmanı Tamanisha J. John’un da dediği
gibi, “Haiti Devrimi, o dönemin olağan toplumsal ve ekonomik ilişkileri olarak
görülen şeyleri alt üst etti. [...] Bu nedenle, Haiti’deki devrim sonrası
ortamın çok önemli bir görevi vardı” (John 2024, 9:00). Mülk sahibi Azatlar, melez
elitler ve küçük burjuva özgür Siyahiler gibi gruplar, devlet iktidarını
kullanarak, ırksallaştırılmış cebri fazla üretim sistemi olarak angarya sistemini
devreye sokarak ve limanlar ile ticareti kontrol altına alarak ihracata yönelik
tarımı yeniden inşa etmeyi, “eski sömürgeci köle sahiplerinin plantasyon
sistemini sürdürmeyi” amaçladılar; ancak devrimin kitle tabanı, bunu reddederek,
toprağın özerkliğini, geçimlik üretimi ve kendi seçtikleri pazarlarla bağ kurma
fikrini savundu (Mocombe 2023, s. 209).
Bu
yorumda, bağımsızlık sonrası Haiti, kapitalist emek disiplininin yeniden tesis
edilip edilmeyeceği veya temelden reddedilip reddedilmeyeceği konusunda bir
sınıf mücadelesiyle şekillenmişti. Haiti’nin ilk devlet başkanı Jean-Jacques
Dessalines, devlet öncülüğünde ihracata dayalı birikim için elitlerin
taleplerini, toprak, özerklik ve plantasyon dışı emek için kitlesel taleplerle
dengelemeye çalışarak, tarımsal sosyalizmin ilk denemelerinden birini gerçekleştirdi.
Önemli
olan şu ki, devrim sonrası Haiti’de köylülüğün ortaya çıkışı, bazı
Avrupamerkezci eleştirmenlerin sıklıkla ima ettiği gibi, Haiti Devrimi’nin
devrimci kapasitesini geçersiz kılmaz. Bu köylülük, kapitalizmden önce gelen,
modern öncesi bir kalıntı değildi; plantasyonların çökmesi ve toprakların ele
geçirilmesiyle birlikte devrimci bir kopuş sonucu ortaya çıkmıştı. Marksist
terimlerle bu, sınıf mücadelesinin yokluğunun veya önemsizliğinin kanıtı değil,
özgürleşme koşullarında sınıf yapısının bir dönüşümünü temsil eder.
Bu
çelişkiler, yalnızca on dokuzuncu yüzyılla sınırlı değildir. Haiti, toplumsal
ve ekonomik ilişkilerini yeniden düzenlemeye yönelik dış müdahalelerle karşı
karşıya kalmaya devam etmektedir. Daha önce Kenya liderliğindeki, ABD destekli,
seçimle başa geçmemiş hükümetlerce desteklenen Çokuluslu Güvenlik Destek
Misyonu’nun bir uzantısı olan mevcut yabancı destekli Çeteleri Bastırma Gücü,
Haiti’nin limanları, ticareti ve kentsel alanları üzerindeki elit ve
paramiliter kontrolü pekiştirirken, halk egemenliğini ve direnişini
marjinalleştirmektedir. Bu anlamda Haiti, bir kez daha emperyal güvenlik
doktrini ve yabancı müdahalenin toprak, emek ve siyasi otorite üzerindeki sınıf
mücadelesiyle kesiştiği bir yer haline gelmektedir. İhracat odaklı elitler ile
halkın özerkliği arasındaki tarihsel mücadele halen daha devam etmektedir.
Karayip
Marksizmi ve “Avrupamerkezcilik” Meselesi:
Küba ve Grenada’da Devrimci Pratikler
Haiti
Devrimi, sömürge dünyasının Marksist analizini derinden tamamlıyorsa, Küba ve
Grenada devrimleri de modern devrimci pratikte bölgesel uygulanabilirlik
sorusunu çözüme kavuşturuyor. Küba, ABD sermayesinin egemen olduğu, toprakların
belirli ellerde yoğunlaştığı, ırksal olarak tabakalara ayrışmış, ihracata
bağımlı bir ekonomiyle karşı karşıyaydı. Marksizm, ithal edilmiş bir Avrupa
şablonu değil, bu bağımlılığı ortadan kaldırmak, toprakları yeniden dağıtmak,
okuryazarlığı artırmak, egemenliği pekiştirmek ve devam eden emperyalist baskı
koşullarında devrimci enternasyonalizmi uygulamak için kullanılan bir araçtı.
Grenada’daki
Yeni Cevher Hareketi, tanıdık bir dizi kısıtlamayla karşı karşıya kaldı:
sınırlı bir sanayi proletaryası, büyük bir kayıt dışı ve kırsal nüfus, ayrıca
dış sermayeye aşırı bağımlılık. Ancak bu koşullar, Marksist analizi anlamsız
kılmak yerine, pratiğini şekillendirdi. Toprak reformu, kitlesel siyasi eğitim,
kadınların katılımı ve halk konseyleri, Marksizmden sapmalar değil, sömürge
sonrası ve yeni sömürgeci kısıtlamalar altında onun kavuştuğu ifadelerdi. Marksizm,
küçük, çoğunluğu siyahi, sömürge sonrası bir ada toplumunun maddi gerçeklerine
uyum sağladı.
Bu
tarihi kayıt, Marksizmin sözde Avrupamerkezciliği hakkındaki tartışmalar
ışığında önemli. Profesör Jared Ball’ın sunduğu Ocak 2026 tarihli bir
iMixWhatiLike bölümünde, Marksist siyaset bilimci August Nimtz, Cedric Robinson’ın
Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition [“Siyahi
Marksizm: Siyahi Radikal Geleneğin Oluşumu” -1983] adlı eserine yönelik
eleştirisini, onu ortaya çıkaran tarihsel konjonktür, yani altmışların
sonlarında Siyahilerin kurtuluşu mücadelesi veren çevrelerde “ırkın mı yoksa
sınıfın mı daha ağır bastığı”, daha temelde “Marksist bir bakış açısının Siyahilerin
mücadelesini anlamlandırma çabasıyla ne kadar alakalı olduğu”yla ilgili
tartışmalar çerçevesinde ortaya koyuyor (Nimtz 2026, 4:03). Nimtz, eleştirisini
doğrudan arşivlerdeki siyasi-tarihsel çalışmalardan kaynaklanan bir olgu olarak
konumlandırıyor: “Arşivleri incelerken, Afrika’nın kurtuluşu mücadelesine
destek komitesi üzerine yaptığım çalışma sırasında, 1968-69 yılları arasında
Siyahilerin mücadelesi içinde yoğun bir tartışma yaşanıyordu” (Nimtz 2026,
3:45-4:00).
Temelde
Nimtz, Robinson’ın “adında ‘Siyahi Marksizm’ ifadesi geçmesine rağmen, aslında kitabın
Siyahilerin mücadelesinin kültürel milliyetçi bir savunusu” olduğu sonucuna
varıyor (Nimtz 2026, 4:16). Ancak Nimtz, tarihsel sorunun 1985’te daha da
keskinleştiğini, çünkü Karayipler’in soruyu pratikte zaten cevap sunduğunu
söylüyor. Ona göre, kitap 1983’te yayınlandığında, “bilhassa 1979’da başlayan
Grenada devrimi ve ondan on yıllar önce gerçekleşen Küba Devrimi ile birlikte,
Karayipler’deki gelişmelerin yaşandığı bağlama tabiydi.” Nimtz için bunlar,
sembolik referans noktaları ya da “artık kısırlaşan bir akademik tartışma
değil, sahadaki gerçekler” olduğunu, bu “sahadaki gerçeklerin Siyahilerin
mücadelesini kültürel milliyetçi bir perspektiften yeniden düşünmemizi
gerektirdiğini” ortaya koyan somut devrimci kanıtlardı (Nimtz 2026, 6:20).
Başka
bir ifadeyle, Grenada, Karayip Marksizminin yorumu değil devrimci pratiğidir. Burada
sınıf mücadelesi, devlet iktidarı, anti-emperyalist kopuş ve kitlesel siyasi
eğitim, Siyahların özgürleşmesinin maddi olarak ilerletildiği zemin haline
gelir. Karayipler’deki devrimci örgütçüler için önemli olan, Marksizmin Avrupa’da
ortaya çıkıp çıkmaması değil, Küresel Güney’de yeni sömürgeciliği ve sınıf
egemenliğini ortadan kaldırmak için kullanılıp kullanılamayacağıydı. Marksizm,
Karayipler’deki hayatı şekillendiren sömürünün maddi yapılarını ele aldığı için
Siyahilerin mücadelesiyle çelişmiyordu.
Grenada
devriminin önemi, ABD işgaliyle eliyle şiddet kullanılarak ezildi, kitlesel
cehalete sürüklendi, kadınları kamuda ve eğitim alanında geri plana itildi, “yeni
sömürgeciliğe teslim oldu” diye ortadan kalkmaz (John 2024, 49:36). Profesör
John, Grenada’daki devrimci çizgi meselesinin salt teorik zeminde ortaya
konmadığını söylüyor. Ülkede kitaba bağlı kalan, bilimsel sosyalist yaklaşım
üzerinden hareket eden kadrolar ile kitlelerin sahici ve doğal bir şekilde yön
verdikleri devrimci yolu savunanlar zamana ayrıştı. John’un Haiti Devrimi ile
yaptığı karşılaştırma öğreticidir: siyasi yön, halk meşruiyeti ve stratejik
vizyon konusundaki iç bölünmeler, dış düşmanların aktif olarak istismar ettiği
zaaflar haline gelebilir. “Toplumsal ve ekonomik ilişkileri alt üst
ettiğimizde, yenilerini yaratmak zorundayız. İster bu yeniler, bir şekilde
bilimsel bilgiyi kuşanmış olsun ya da olmasın. Toplumsal ve ekonomik
ilişkilerin nasıl inşa edileceğine, yeniden inşa edilip edilmeyeceğine ve
yeniden yapılandırılıp yapılandırılmayacağına kitleler karar vermeli, yönü
onlar tayin etmelidir” (John 2024, 50:41).
Ancak
Grenada, Marksizmin Karayipler için önemli olduğu iddiasını çürütmek şöyle dursun,
Marksist devrimci pratiğin emperyalizmi paniğe sürükletecek denli etkili
olduğunu, Batı yarımküredeki sosyalist projelere yönelik en büyük tehditlerin
dış baskı ile yoğunlaşmış iç çelişkiyi birleştirdiğini ortaya koymaktadır. Black
Marxism [“Siyahi Marksizm”] kitabı yayımlanmadan çok önce, Karayip Marksistleri,
zaten küresel kapitalizm içinde ırkı, sınıfı ve imparatorluğu karşılıklı olarak
birbirini oluşturan unsurlar olarak analiz ediyorlardı. Bunu yapmak için
Marksizmi terk etmelerine gerek yoktu, onun kapsamını genişlettiler, zenginleştirdiler.
Dahası,
altmış yedi yılı aşkın süredir devam eden ABD ambargosu altında Küba devriminin
yeniden canlanması, bu dinamiği daha da gözler önüne seriyor. Yoğunlaştırılmış
yaptırımlar, yakıt ablukası, ABD imparatorluğundan gelen militarist tehditler
ve Küba’yı ekonomik olarak tecrit etme çabaları, egemenlik üzerine kurulu
gelişimini ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış emperyalist baskının güncel
biçimlerini ifade ediyor. Küba’nın bu kısıtlamalar karşısında toplumsal hayatı
yeniden üretmeye devam etmesi, sadece direnç değil, aynı zamanda kamu hizmeti,
planlı dağıtım ve piyasa bağımlılığının dışında egemenlik üzerine kurulu toplumsal
yeniden üretimi merkez alan örgütlü bir sosyalist projenin kurumsal temellerinin
somut tezahürü. Egemenliğin, sınıfsal oluşumun ve emperyalist baskının
birbirinden ayrılamaz olduğu Karayipler’de Marksist analizin kalıcı önemini
vurguluyor.
Karayipli
bağımlılık teorisyenleri, sömürgeci kapitalizmin sanayileşmeyi tam olarak
ırksallaştırılmış emeğe ve ihracata dayalı tek tip ürüne bağlı kılması
sebebiyle nedeniyle engellediğini ortaya koymuşlardır. Bu müdahale, sınıf
mücadelesini ortadan kaldırmamış, onu yeniden şekillendirmiştir. Plantasyon
işçileri, liman işçileri, kayıt dışı işçiler, topraksız köylüler ve komprador
elitler, emperyal hiyerarşi eliyle yapılandırılmış küresel bir sistem içinde
sınıfsal aktörler olarak ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla, Karayipler,
Marksizmin dışında değil, onu rafine etmede merkezi bir rol oynamıştır.
Haiti
Devrimi’nden Grenada’nın emperyal müdahaleyle yüzleşmesine, devrimci Küba’nın
abluka altında direnişine kadar, bölge, sınıf mücadelesinin kapitalist
ırkçılık, bağımlılık ve dış baskı koşulları altında nasıl geliştiğini ortaya
koymaktadır. Günümüzdeki yaptırımlar, yabancı destekli güvenlik misyonları ve
ekonomiyi boğma girişimleri, bu çelişkilerin çözümsüz kaldığını göstermektedir.
Bu nedenle Karayip Marksizmi, mücadelede şekillenen, emperyalizmin modern
dünyada egemenliği, sınıfsal oluşumu ve devrimci olasılığı nasıl
şekillendirdiğini aydınlatmaya devam eden maddi bir analiz olarak varlığını
sürdürmektedir.
Kimberly Dawn Miller
17
Nisan 2026
Kaynak
Kaynakça:
Best, Lloyd. (1968). “Outlines of a Model of Pure Plantation Economy.”
Social and Economic Studies (Batı Hint Adaları Üniversitesi) 17 (3): s.
283-323. 1967. “Thought and Freedom.” New World Quarterly 3(4).
Casimir,
Jean. (2020). The Haitians: A Decolonial History. University of North
Carolina Press.
James,
C.L.R. (1989). The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo
Revolution. Vintage Books baskısı.
Mocombe,
Paul C. (2023). The Haitian Revolution and Jean-Jacques Dessalines: The End
of History and the Last Man Standing. Philosophy Study, 13(5).
Samuda,
Paula-Leone. (2021). Plantation Economy Model as Developed by Lloyd Best and
Kari Polanyi Levitt: The Case of Jamaica. Electronic Theses and
Dissertations.
Thomas,
C. Y. (1968). “A Model of Pure Plantation Economy: Comment.” Social and
Economic Studies (Sör Arthur Lewis Toplum ve Ekonomi Çalışmaları Enstitüsü)
17 (3): s. 339-348.
Williams,
Eric (1994). Capitalism and Slavery. University of North Carolina Press.
John,
Tamanisha. (2 Nisan 2024). “Haiti, Cuba
and Grenada: Three Caribbean Revolutions with Tamanisha John. Millennials Are
Killing Capitalism” Youtube.
Nimtz,
August. (6 Ocak 2026). “Why Black Marxism Discourages Marxism.” Imixwhatilike.
Youtube.


0 Yorum:
Yorum Gönder