19 Ekim 2026

, ,

Marksizm ve Karayipler



Giriş

Antikomünist “sol” söylemde en sık tekrarlanan ve yeniden gündeme getirilen iddialarda Siyahi radikal akademisyenler, Marksizmi itibarsızlaştırmak için kullanılır. Giderek artan sayıda sosyal medya influencer’ı, Marksizmin doğası gereği Avrupamerkezci olduğunu, Avrupa’dan başlayıp doğrusal ilerleyen süreci önemsediğini, bu nedenle, onun Afrika, Karayipler veya Asya’nın mevcut mücadeleleriyle bağdaşmadığını iddia etmek için “Siyahi Marksistler”i örnek göstermektedir.

Bu noktada Haiti Devrimi, örnek olarak gösterilmekte, Siyahların kurtuluşunun Marksist çerçevelerin dışında, dolayısıyla, onlara karşı gerçekleştiğinin kanıtı olarak sunulmakta, bu Siyahi devrimin, Marksizmin sömürgeleştirilmiş Küresel Güney’le bir alakasının bulunmadığının kanıtı olduğu iddia edilmektedir.

İlgili argümanın temeli, en ufak bir tarihsel incelemede bile çöker. Bunun nedeni, Marksizmin soyutta savunulması gerektiği değil, Karayip tarihinin bu soruyu pratikte zaten cevaplamış olmasıdır. Bu tartışmalar, sadece akademide sürmemektedir. 

Bugün Küba, ağırlaştırılmış ABD yaptırımları ve ABD tarafından uygulanan yakıt ablukasıyla yoğunlaşan ekonomik boğma pratiğiyle karşı karşıya kalırken, Haiti de ulusal egemenliğini ABD’nin birincil gözetimi altındaki yabancı güvenlik yapılarına daha da tabi kılan dış kaynaklı güvenlik müdahaleleriyle yüzleşmektedir. Her iki durumda da Karayipler, emperyal gücün kalkınmayı kısıtladığı, sınıf oluşumunu yapılandırdığı bir alan olmaya devam etmektedir. Bu dinamiklerin sürekliliği, Karayipler’e yönelik Marksist analizin, tarihsel bir yorum değil, bölgede günümüzde süren anti-emperyalist mücadeleleri anlamak için gerekli bir çerçeve olarak devam eden öneminin altını çizmektedir.

Marksizmin sömürgeler dünyasına uygulanamayacağı fikri, temel bir yanlış anlamaya dayanmakta, özünde kapitalist gelişmeyi kapitalizmin kendisiyle karıştırmaktadır. Algoritma güdümlü sosyal medya tartışmalarından çok önce, Karayipler’deki Marksist gelenekler, sömürge kapitalizminin kapitalist olmaktan tamamen vazgeçmeden neden farklı sınıf yapıları ürettiğini eksiksiz açıklamıştır.

Sömürgelerde Kapitalizm Yok Değil, Sadece Tahrif Edildi

Afrika ve Karayipler’in “sanayi altyapısından yoksun” olduğu, bu nedenle Marksist analizin dışında kaldığı iddiası, uzun zamandır gözden düşmüş kitabi yaklaşımı temel alan, “kapitalizmin Avrupa’daki gelişimsel sırayı izleyerek tekdüze bir şekilde ilerlediği varsayımı”nı yineliyor. Karayip ve Afrika’da politik ekonomi üzerine kafa yoran insanlar, bu varsayımı onlarca yıl önce reddetmişlerdi.

C. L. R. James, Walter Rodney, Eric Williams, Lloyd Best, Norman Girvan, Frantz Fanon, Amílcar Cabral, Kvame Nkruma, Samir Amin gibi Küresel Güney’in önde gelen düşünürleri, merkezi bir görüşte birleştiler: sömürgeci kapitalizm; dışa dönük, sömürücü ve kasıtlı olarak az gelişmişti. Amacı, ulusal birikim değil, uzun süreli etkileri bugün bile bölgelerinde hissedilen, fazlalığı emperyalist merkeze nakletmekti.

Trinidad ve Tobago’nun ilk başbakanı ve tarihçi Eric Williams, Capitalism and Slavery [“Kapitalizm ve Kölelik” -1944] adlı eserinde, kölelikten özgür emeğe geçişin, kapitalizmin Karayipler’den çekilmesi değil, yeni birikim koşulları altında yeniden örgütlenmesi olduğunu ortaya koymuştur. Köleliğin kaldırılması, İngiliz köle ticaretinin sona ermesi, özgürleşme ve şeker koruma önlemlerinin kaldırılması gibi birbirine bağlı politika değişiklikleriyle birlikte gerçekleşmiştir. Bu birbirinden ayrılması mümkün olmayan değişiklikler üzerinden, “köle sistemince inşa edilen çıkarlar, bugün bu sistemi yok etmiştir” (Williams 1994, s. 109). Ahlaki bir uyanışı yansıtmaktan çok uzak olan köleliğin kaldırılmasına yönelik insani yardım temelli argümanlar, ancak “her önemli kapitalist çıkar” köleliğe bağlı olmaktan çıktığında ve plantasyon sahibi elitler ilkelerinde esnek davranarak, tekelleri korunduğu sürece köleliği veya özgür emeği savunduklarında ivme kazanmıştır (Williams 1994, s. 109). Bu süreç, kapitalizmin yokluğunu değil, emperyal kısıtlamalar altında uyum sağlama kapasitesini ortaya koymaktadır. Eğer kapitalizm kölelik yoluyla işleyebiliyorsa, özgürleşmeden sonra da varlığını sürdürebiliyorsa, emeği yeniden yapılandırırken sömürüyü de koruyabiliyorsa, o zaman tarihsel materyalist analiz, Karayipler’i “ihmal etmiş” olmaz; Karayipler’i gayet iyi izah eder.

Tam da bu noktada, Karayipli politik ekonomist Lloyd Best tarafından geliştirilen plantasyon ekonomisi teorisi, daha sonraki çalışmalarda ele alınıp genişletilmektedir. Eric Williams’ın köleliğin kaldırılmasına ilişkin tarihsel analizi, kapitalizmin Karayipler’de emperyalist sömürüden vazgeçmeden nasıl yeniden örgütlendiğini açıklarken; Lloyd Best’in plantasyon ekonomisi teorisi, bu yeniden örgütlenmenin ürettiği yapısal biçimi teorize etmektedir. Williams, özgürleşmenin Karayipler’de kapitalizmin geri çekilmesinden ziyade, sömürü biçiminde bir değişikliğe işaret ettiğini gösterirken, Best, plantasyon ekonomisinin bu değişikliği merkantilist ticaret ilişkileri, dış mülkiyet ve yerel birikimin sistematik olarak engellenmesi yoluyla nasıl kurumsallaştırdığını ortaya koymaktadır (Best 1967; 1968). Dolayısıyla, kölelik sonrası Karayip ekonomisi, ne kapitalizm öncesine aitti ne de durgundu, bilâkis, yapısal olarak bağımlı bir ekonomiydi. Kendi kendine sanayileşme koşullarından mahrum bırakılırken, küresel kapitalizme tamamen entegre olmuştu.

Plantasyon ekonomisi teorisine dayanan ayrıntılı bir eleştiri, Karayip tarımını “geçimlik”, verimsiz veya kapitalist olmayan olarak tasnif eden liberal kalkınma modellerine meydan okuyor (Samuda 2021, s. 59). Genellikle “Marksist Avrupamerkezcilik” olarak reddedilen şey, Avrupai kalkınma ölçütlerinin sömürge ekonomilerine yanlış şekilde uygulandığının delili. Bu ölçütler, Karayipli politik ekonomi düşünürlerince açıktan reddedilmiştir. Bu tür tasnifler, Jamaika gibi Karayip ekonomilerindeki tarım ve köylü sektörlerinin, öncelikle İngiliz ve Amerikan metropol sermayesine fayda sağlasa bile, zaten kapitalist birikime gömülü olduğu gerçeğini gizlemektedir (Samuda 2021). Kırklara gelindiğinde, plantasyon tarımı, emperyalist merkeze ait firmaların kanatları altında birleşmiş, yurtdışındaki ana şirketler aracılığıyla teknoloji düzleminde entegre olmuş, harici hissedarlar için kârı artırmaya yönelik küresel değer zincirlerinin bir parçası olarak işlev görmüştür.

Guyanalı kalkınma teorisyeni C. Y. Thomas’ın tespitiyle, “metropolün hinterland ekonomisiyle ilişkisi, tarihsel olarak, metropol alanının iç koşullarını ve ihtiyaçlarını yansıtan çok esnek bir ilişki olarak şekillenmiştir. [...] Örneğin, İngiltere hızla sanayileşirken (serbest ticaret dönemi), ekonomik olarak uygun olduğunda, sömürgeci tercihler terk edilmiş, sömürgenin ekonomisi zarar görmüştür” (Thomas 1968, s. 341). Bu nedenle, plantasyon ekonomisi ve bağımlılık teorisi temelli analizler, eşitsiz kalkınma sistemlerinin resmi siyasi değişime rağmen nasıl devam ettiğine ve merkantilist mantığın sömürge yönetiminin sona ermesiyle ortadan kalkmak yerine modern kapitalist işletmeler aracılığıyla nasıl işlemeye devam ettiğine dair gerçekçi bir açıklama sunmaktadır. Dolayısıyla, plantasyon ekonomileri, kapitalizm öncesine ait kalıntılar değillerdi. Kapitalist üretimin en erken ve en şiddetli biçimleriydi: küresel pazarlara entegre edilmiş, zorla çalıştırılan emeğe, ırksal hiyerarşiye ve emperyal ticaret kontrolüne bağımlı tek tip ürün ihracatına dayalı sistemlere denk düşüyorlardı.

“Avrupa tarzı fabrika proletaryasının” yokluğu, anti-komünist influencer’ların sıkça dile getirdikleri gibi, sınıf ilişkilerinin yokluğunun delili değildi. Bilâkis, sınıf mücadelesinin bağımlılık, dışsal egemenlik ve çarpık birikim koşulları altında geliştiğini gösteriyordu. Bu, Marksist analizden bir sapma değil, diyalektik olarak uygulanan Marksizmdi.

Haiti: En Çok Kötüye Kullanılan ve En Çok Bilgi Veren Örnek

Bu yanlış temsil, Haiti Devrimi’nin Marksizmin Siyahilerin özgürleşmesiyle bağdaşmadığı argümanını savunmak için kullanılıyor. Anti-komünist söylemde tekrar eden bir iddia da, Marksizmin doğası gereği Avrupamerkezci olduğu, zira temel devrimci öznesi olarak endüstriyel işçi sınıfını varsaydığı iddiasıdır. Bu görüşe göre, Afrika ve Karayipler, “endüstriyel bir temele sahip olmadıkları” gerekçesiyle, Marksist analizin dışında kalmakta, sınıf mücadelesini ya marjinal ya da önemsiz kılmaktadır.

Bu argüman yeni değil. Bu, Marksizmin uzun süredir devam eden, katı ve aşamalı Avrupa’dan başlayıp doğrusal ilerleyen sürece dair yanlış yorumların yeniden ambalajlanıp satılmasıdır. Sömürgelerde büyük bir Avrupa tarzı fabrika proletaryasının olmaması, sınıf ilişkilerinin yokluğunu göstermez. Sömürge dünyasında kapitalist gelişmenin emperyal yağma tarafından kasıtlı olarak çarpıtıldığını ortaya koyar. Karayipler’in ve Küresel Güney’in Marksistleri, onlarca yıldır tam da bu çarpıtmayla boğuşmaktadır.

Haiti Devrimi, bu argümanın kusurunu açıkça ortaya koymaktadır. Saint-Domingue, feodal bir yer değildi. Dünyanın en kârlı kolonisiydi: küresel pazarlar için şeker ve kahve üreten, Atlantik kapitalizmine tamamen entegre olmuş, büyük ölçekli emek rejimleri etrafında örgütlenmiş, aşırı sömürülen bir plantasyon ekonomisiydi. Köleleştirilmiş Afrikalılar, kapitalizmin dışında faaliyet yürüten köylüler değillerdi. Irksal kölelik altında endüstriyel ölçekte sömürüye maruz kalan, zorla çalıştırılan bir plantasyon proletaryasıydı.

C. L. R. James, bu konuyla ilgili görüşlerini açık yüreklilikle ortaya koyan bir isimdi. The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo Revolution [“[“Siyahi Jakobenler: Toussaint L’Ouverture ve San Domingo Devrimi” -1938] adlı eserinde, Haiti Devrimi’nin modern bir sömürge proletaryasının ilk başarılı devrimi olduğunu söyler. Devrim, Aydınlanma temelli vesayete ihtiyaç duymadı. Fransa, köleliği kaldırmadan önce yola koyuldu. Köleleştirilmiş Afrikalılar, kaçak köleler ve tümüyle kapitalist bir üretim sistemi içinde, ona karşı çalışan, yeni kurulmuş bir Siyahi subay birliğince örgütlendi ve gerçekleştirildi. Burjuva çıkarlarına mevzi kazandırmak gibi bir derdi olmayan devrim, plantasyon sınıfını hedef aldı, plantasyon elitini kovdu, toprak ve emeği Siyahi kitle egemenliği etrafında yeniden örgütlemeye çalıştı.

Haitili sosyolog Paul C. Mocombe’un analizi, sanayileşmeyi ve burjuva dönüşümünü devrimci başarının evrensel ölçütleri olarak ele alan Avrupa kaynaklı teleolojik varsayımları reddederek, bu görüşü geliştiriyor. Mocombe, Haiti Devrimi’nin sınıfsal karakterini inkâr etmek yerine, bilhassa Afrikalı kitlelerle merkantilist yapılar tarafından şekillendirilen, yeni ortaya çıkmış elit kesim arasında ortaya çıkan dâhili sınıfsal gerilimleri ön plana çıkarıyor. Onun müdahalesiyle, “Sınıf mücadelesi var mıydı yok muydu?” şeklinde ifade edilen analiz sorusu yerini “Devrimci kopuş, kapitalist dünya sistemi içinde nasıl ve nerede sınırlandırıldı?” sorusuna bırakıyor.

Devrim sonrası Haiti’deki “plantasyon karşıtı sistem” (Casimir 2020), sadece bir geçim kaynağı veya köleliğe bir tepki değil, Afrika kökenli çoğunluğun plantasyon emeğinin ve merkantilist birikimin yeniden kurulmasını reddettiği bir sınıf projesiydi (Mocombe 2023). Profesör ve Karayip uzmanı Tamanisha J. John’un da dediği gibi, “Haiti Devrimi, o dönemin olağan toplumsal ve ekonomik ilişkileri olarak görülen şeyleri alt üst etti. [...] Bu nedenle, Haiti’deki devrim sonrası ortamın çok önemli bir görevi vardı” (John 2024, 9:00). Mülk sahibi Azatlar, melez elitler ve küçük burjuva özgür Siyahiler gibi gruplar, devlet iktidarını kullanarak, ırksallaştırılmış cebri fazla üretim sistemi olarak angarya sistemini devreye sokarak ve limanlar ile ticareti kontrol altına alarak ihracata yönelik tarımı yeniden inşa etmeyi, “eski sömürgeci köle sahiplerinin plantasyon sistemini sürdürmeyi” amaçladılar; ancak devrimin kitle tabanı, bunu reddederek, toprağın özerkliğini, geçimlik üretimi ve kendi seçtikleri pazarlarla bağ kurma fikrini savundu (Mocombe 2023, s. 209).

Bu yorumda, bağımsızlık sonrası Haiti, kapitalist emek disiplininin yeniden tesis edilip edilmeyeceği veya temelden reddedilip reddedilmeyeceği konusunda bir sınıf mücadelesiyle şekillenmişti. Haiti’nin ilk devlet başkanı Jean-Jacques Dessalines, devlet öncülüğünde ihracata dayalı birikim için elitlerin taleplerini, toprak, özerklik ve plantasyon dışı emek için kitlesel taleplerle dengelemeye çalışarak, tarımsal sosyalizmin ilk denemelerinden birini gerçekleştirdi.

Önemli olan şu ki, devrim sonrası Haiti’de köylülüğün ortaya çıkışı, bazı Avrupamerkezci eleştirmenlerin sıklıkla ima ettiği gibi, Haiti Devrimi’nin devrimci kapasitesini geçersiz kılmaz. Bu köylülük, kapitalizmden önce gelen, modern öncesi bir kalıntı değildi; plantasyonların çökmesi ve toprakların ele geçirilmesiyle birlikte devrimci bir kopuş sonucu ortaya çıkmıştı. Marksist terimlerle bu, sınıf mücadelesinin yokluğunun veya önemsizliğinin kanıtı değil, özgürleşme koşullarında sınıf yapısının bir dönüşümünü temsil eder.

Bu çelişkiler, yalnızca on dokuzuncu yüzyılla sınırlı değildir. Haiti, toplumsal ve ekonomik ilişkilerini yeniden düzenlemeye yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Daha önce Kenya liderliğindeki, ABD destekli, seçimle başa geçmemiş hükümetlerce desteklenen Çokuluslu Güvenlik Destek Misyonu’nun bir uzantısı olan mevcut yabancı destekli Çeteleri Bastırma Gücü, Haiti’nin limanları, ticareti ve kentsel alanları üzerindeki elit ve paramiliter kontrolü pekiştirirken, halk egemenliğini ve direnişini marjinalleştirmektedir. Bu anlamda Haiti, bir kez daha emperyal güvenlik doktrini ve yabancı müdahalenin toprak, emek ve siyasi otorite üzerindeki sınıf mücadelesiyle kesiştiği bir yer haline gelmektedir. İhracat odaklı elitler ile halkın özerkliği arasındaki tarihsel mücadele halen daha devam etmektedir.

Karayip Marksizmi ve “Avrupamerkezcilik” Meselesi:
Küba ve Grenada’da Devrimci Pratikler

Haiti Devrimi, sömürge dünyasının Marksist analizini derinden tamamlıyorsa, Küba ve Grenada devrimleri de modern devrimci pratikte bölgesel uygulanabilirlik sorusunu çözüme kavuşturuyor. Küba, ABD sermayesinin egemen olduğu, toprakların belirli ellerde yoğunlaştığı, ırksal olarak tabakalara ayrışmış, ihracata bağımlı bir ekonomiyle karşı karşıyaydı. Marksizm, ithal edilmiş bir Avrupa şablonu değil, bu bağımlılığı ortadan kaldırmak, toprakları yeniden dağıtmak, okuryazarlığı artırmak, egemenliği pekiştirmek ve devam eden emperyalist baskı koşullarında devrimci enternasyonalizmi uygulamak için kullanılan bir araçtı.

Grenada’daki Yeni Cevher Hareketi, tanıdık bir dizi kısıtlamayla karşı karşıya kaldı: sınırlı bir sanayi proletaryası, büyük bir kayıt dışı ve kırsal nüfus, ayrıca dış sermayeye aşırı bağımlılık. Ancak bu koşullar, Marksist analizi anlamsız kılmak yerine, pratiğini şekillendirdi. Toprak reformu, kitlesel siyasi eğitim, kadınların katılımı ve halk konseyleri, Marksizmden sapmalar değil, sömürge sonrası ve yeni sömürgeci kısıtlamalar altında onun kavuştuğu ifadelerdi. Marksizm, küçük, çoğunluğu siyahi, sömürge sonrası bir ada toplumunun maddi gerçeklerine uyum sağladı.

Bu tarihi kayıt, Marksizmin sözde Avrupamerkezciliği hakkındaki tartışmalar ışığında önemli. Profesör Jared Ball’ın sunduğu Ocak 2026 tarihli bir iMixWhatiLike bölümünde, Marksist siyaset bilimci August Nimtz, Cedric Robinson’ın Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition [“Siyahi Marksizm: Siyahi Radikal Geleneğin Oluşumu” -1983] adlı eserine yönelik eleştirisini, onu ortaya çıkaran tarihsel konjonktür, yani altmışların sonlarında Siyahilerin kurtuluşu mücadelesi veren çevrelerde “ırkın mı yoksa sınıfın mı daha ağır bastığı”, daha temelde “Marksist bir bakış açısının Siyahilerin mücadelesini anlamlandırma çabasıyla ne kadar alakalı olduğu”yla ilgili tartışmalar çerçevesinde ortaya koyuyor (Nimtz 2026, 4:03). Nimtz, eleştirisini doğrudan arşivlerdeki siyasi-tarihsel çalışmalardan kaynaklanan bir olgu olarak konumlandırıyor: “Arşivleri incelerken, Afrika’nın kurtuluşu mücadelesine destek komitesi üzerine yaptığım çalışma sırasında, 1968-69 yılları arasında Siyahilerin mücadelesi içinde yoğun bir tartışma yaşanıyordu” (Nimtz 2026, 3:45-4:00).

Temelde Nimtz, Robinson’ın “adında ‘Siyahi Marksizm’ ifadesi geçmesine rağmen, aslında kitabın Siyahilerin mücadelesinin kültürel milliyetçi bir savunusu” olduğu sonucuna varıyor (Nimtz 2026, 4:16). Ancak Nimtz, tarihsel sorunun 1985’te daha da keskinleştiğini, çünkü Karayipler’in soruyu pratikte zaten cevap sunduğunu söylüyor. Ona göre, kitap 1983’te yayınlandığında, “bilhassa 1979’da başlayan Grenada devrimi ve ondan on yıllar önce gerçekleşen Küba Devrimi ile birlikte, Karayipler’deki gelişmelerin yaşandığı bağlama tabiydi.” Nimtz için bunlar, sembolik referans noktaları ya da “artık kısırlaşan bir akademik tartışma değil, sahadaki gerçekler” olduğunu, bu “sahadaki gerçeklerin Siyahilerin mücadelesini kültürel milliyetçi bir perspektiften yeniden düşünmemizi gerektirdiğini” ortaya koyan somut devrimci kanıtlardı (Nimtz 2026, 6:20).

Başka bir ifadeyle, Grenada, Karayip Marksizminin yorumu değil devrimci pratiğidir. Burada sınıf mücadelesi, devlet iktidarı, anti-emperyalist kopuş ve kitlesel siyasi eğitim, Siyahların özgürleşmesinin maddi olarak ilerletildiği zemin haline gelir. Karayipler’deki devrimci örgütçüler için önemli olan, Marksizmin Avrupa’da ortaya çıkıp çıkmaması değil, Küresel Güney’de yeni sömürgeciliği ve sınıf egemenliğini ortadan kaldırmak için kullanılıp kullanılamayacağıydı. Marksizm, Karayipler’deki hayatı şekillendiren sömürünün maddi yapılarını ele aldığı için Siyahilerin mücadelesiyle çelişmiyordu.

Grenada devriminin önemi, ABD işgaliyle eliyle şiddet kullanılarak ezildi, kitlesel cehalete sürüklendi, kadınları kamuda ve eğitim alanında geri plana itildi, “yeni sömürgeciliğe teslim oldu” diye ortadan kalkmaz (John 2024, 49:36). Profesör John, Grenada’daki devrimci çizgi meselesinin salt teorik zeminde ortaya konmadığını söylüyor. Ülkede kitaba bağlı kalan, bilimsel sosyalist yaklaşım üzerinden hareket eden kadrolar ile kitlelerin sahici ve doğal bir şekilde yön verdikleri devrimci yolu savunanlar zamana ayrıştı. John’un Haiti Devrimi ile yaptığı karşılaştırma öğreticidir: siyasi yön, halk meşruiyeti ve stratejik vizyon konusundaki iç bölünmeler, dış düşmanların aktif olarak istismar ettiği zaaflar haline gelebilir. “Toplumsal ve ekonomik ilişkileri alt üst ettiğimizde, yenilerini yaratmak zorundayız. İster bu yeniler, bir şekilde bilimsel bilgiyi kuşanmış olsun ya da olmasın. Toplumsal ve ekonomik ilişkilerin nasıl inşa edileceğine, yeniden inşa edilip edilmeyeceğine ve yeniden yapılandırılıp yapılandırılmayacağına kitleler karar vermeli, yönü onlar tayin etmelidir” (John 2024, 50:41).

Ancak Grenada, Marksizmin Karayipler için önemli olduğu iddiasını çürütmek şöyle dursun, Marksist devrimci pratiğin emperyalizmi paniğe sürükletecek denli etkili olduğunu, Batı yarımküredeki sosyalist projelere yönelik en büyük tehditlerin dış baskı ile yoğunlaşmış iç çelişkiyi birleştirdiğini ortaya koymaktadır. Black Marxism [“Siyahi Marksizm”] kitabı yayımlanmadan çok önce, Karayip Marksistleri, zaten küresel kapitalizm içinde ırkı, sınıfı ve imparatorluğu karşılıklı olarak birbirini oluşturan unsurlar olarak analiz ediyorlardı. Bunu yapmak için Marksizmi terk etmelerine gerek yoktu, onun kapsamını genişlettiler, zenginleştirdiler.

Dahası, altmış yedi yılı aşkın süredir devam eden ABD ambargosu altında Küba devriminin yeniden canlanması, bu dinamiği daha da gözler önüne seriyor. Yoğunlaştırılmış yaptırımlar, yakıt ablukası, ABD imparatorluğundan gelen militarist tehditler ve Küba’yı ekonomik olarak tecrit etme çabaları, egemenlik üzerine kurulu gelişimini ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış emperyalist baskının güncel biçimlerini ifade ediyor. Küba’nın bu kısıtlamalar karşısında toplumsal hayatı yeniden üretmeye devam etmesi, sadece direnç değil, aynı zamanda kamu hizmeti, planlı dağıtım ve piyasa bağımlılığının dışında egemenlik üzerine kurulu toplumsal yeniden üretimi merkez alan örgütlü bir sosyalist projenin kurumsal temellerinin somut tezahürü. Egemenliğin, sınıfsal oluşumun ve emperyalist baskının birbirinden ayrılamaz olduğu Karayipler’de Marksist analizin kalıcı önemini vurguluyor.

Karayipli bağımlılık teorisyenleri, sömürgeci kapitalizmin sanayileşmeyi tam olarak ırksallaştırılmış emeğe ve ihracata dayalı tek tip ürüne bağlı kılması sebebiyle nedeniyle engellediğini ortaya koymuşlardır. Bu müdahale, sınıf mücadelesini ortadan kaldırmamış, onu yeniden şekillendirmiştir. Plantasyon işçileri, liman işçileri, kayıt dışı işçiler, topraksız köylüler ve komprador elitler, emperyal hiyerarşi eliyle yapılandırılmış küresel bir sistem içinde sınıfsal aktörler olarak ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla, Karayipler, Marksizmin dışında değil, onu rafine etmede merkezi bir rol oynamıştır.

Haiti Devrimi’nden Grenada’nın emperyal müdahaleyle yüzleşmesine, devrimci Küba’nın abluka altında direnişine kadar, bölge, sınıf mücadelesinin kapitalist ırkçılık, bağımlılık ve dış baskı koşulları altında nasıl geliştiğini ortaya koymaktadır. Günümüzdeki yaptırımlar, yabancı destekli güvenlik misyonları ve ekonomiyi boğma girişimleri, bu çelişkilerin çözümsüz kaldığını göstermektedir. Bu nedenle Karayip Marksizmi, mücadelede şekillenen, emperyalizmin modern dünyada egemenliği, sınıfsal oluşumu ve devrimci olasılığı nasıl şekillendirdiğini aydınlatmaya devam eden maddi bir analiz olarak varlığını sürdürmektedir.

Kimberly Dawn Miller
17 Nisan 2026
Kaynak

Kaynakça:
Best, Lloyd. (1968). “Outlines of a Model of Pure Plantation Economy.” Social and Economic Studies (Batı Hint Adaları Üniversitesi) 17 (3): s. 283-323. 1967. “Thought and Freedom.” New World Quarterly 3(4).

Casimir, Jean. (2020). The Haitians: A Decolonial History. University of North Carolina Press.

James, C.L.R. (1989). The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo Revolution. Vintage Books baskısı.

Mocombe, Paul C. (2023). The Haitian Revolution and Jean-Jacques Dessalines: The End of History and the Last Man Standing. Philosophy Study, 13(5).

Samuda, Paula-Leone. (2021). Plantation Economy Model as Developed by Lloyd Best and Kari Polanyi Levitt: The Case of Jamaica. Electronic Theses and Dissertations.

Thomas, C. Y. (1968). “A Model of Pure Plantation Economy: Comment.” Social and Economic Studies (Sör Arthur Lewis Toplum ve Ekonomi Çalışmaları Enstitüsü) 17 (3): s. 339-348.

Williams, Eric (1994). Capitalism and Slavery. University of North Carolina Press.

John, Tamanisha. (2 Nisan 2024).  “Haiti, Cuba and Grenada: Three Caribbean Revolutions with Tamanisha John. Millennials Are Killing Capitalism” Youtube.

Nimtz, August. (6 Ocak 2026). “Why Black Marxism Discourages Marxism.” Imixwhatilike. Youtube.

0 Yorum: