Bu
makalede Vissam Bengerbi ile Selim Nadi, 29 Mayıs 2005’teki referandumda “hayır”
oylarının zaferiyle sonuçlanan Avrupa Anayasası Antlaşması’na yönelik halk
protestosu ile (polis tarafından takip edilirken bir trafoya sığınan ve burada
can veren gençler) Zeyd Benna (17) ile Bouna Traoré'nin (15) ölümünün ardından
işçi sınıfı ve göçmen mahallelerinde çıkan isyanları birlikte ele alıyor.
* * *
2005, iki halk ayaklanmasının ardı sıra yaşandığı yıldı. İki kopuş anı, iki öfke patlaması, iki isyan,
ikisini birbirinden görünmez bir duvar ayırıyor. Bu çifte isyan, farklı
biçimlerde de olsa, aynı stratejik unsura, hem ulusal hem de Avrupa’daki
tezahürüyle ırksal ve neoliberal devlete işaret ediyor. Sadece yönetmekle
kalmayıp, hukuk, eğitim, polis ve şimdi de uluslarüstü kurumlar aracılığıyla
ırk ve sınıf hiyerarşilerini aktif olarak üreten bir devlet bu. Yaygın kanaatin
aksine, bu, mahalleleri veya ötekileştirilmiş kesimleri “unutan” bir devlet
değil; onları ötekileştirilmiş kesimler olarak örgütleyen bir devlet.
29
Mayıs 2005’te Fransız vatandaşlarının büyük çoğunluğu, Avrupa Anayasası
Antlaşması’nı (ECT) referandumda reddetti. Bu, kitlesel ve halk tarafından ortaya
konulan ret, piyasa ekonomisine, rekabete ve toplumsal yıkıma dayalı bir Avrupa’ya
karşı bir haykırıştı. İşçiler, güvencesiz işlerde çalışanlar ve işsizler,
neoliberal düzenin yasalarla güvence altına alınmasına “Hayır” dediler. Bu,
siyasi acizliği anayasallaştıran bir antlaşmanın reddiydi. Daha geniş anlamda,
elitist, anti-demokratik ve otoriter bir neoliberal düzenin reddiydi. Bu
antlaşma ayrıca, eski sömürgelere dayalı imparatorluğun bağrından çıkmış
ülkelerden veya sömürgecilik sonrası dönemin göçmenlerinin torunları tarafından
yönetilen toplumsal hareketlerden gelebilecek her türlü itiraza ve başkaldırıya
karşı Avrupa’nın ekonomik düzenini kalıcı olarak koruma altına almayı
amaçlıyordu.
Birkaç
ay sonra, nüfusun başka bir kesimi sahneye çıktı ve tamamen farklı bir dil konuştu.
Ekim ve Kasım 2005’te, Clichy-sous-Bois’de polis tarafından takip edilen Zeyd ile
Bouna’nın ölümlerinin ardından, işçi sınıfı mahalleleri ayaklandı. İsyan, üç
hafta sürdü. 27 Ekim-16 Kasım arasında Paris alev alev yandı.
Yangınlar,
çatışmalar, geceler boyu sürdü. Gençler, Siyahlar ve Araplar, ezilenlerin
torunları, Cumhuriyetin kıyısına köşesine itilmiş olanlar, ayaklandılar. Bu, zillete,
devlet ırkçılığına, polis şiddetine ve her gün aşağılayan tavırlara karşı bir
isyandı. Onur için bir isyandı bu.
Biri
sandık başında, diğeri sokaklarda gerçekleştirilen bu iki ayaklanma, özünde müşterek
bir düşmanı hedef alıyordu. Her biri kendi yöntemleriyle aynı tahakküm
sistemini mahkûm ediyordu: sömürgeci küresel yönetimin mantığından miras kalan
neoliberal, ırkçı ve emperyalist bir Avrupa düzenini. Bu düzen, bugün göç
politikalarında, Küresel Güney ile sürdürülen ticaret ilişkilerinde ve iç
sınırların kontrolünde bu uygulamaları yeniden kullanıyor. Rekabet adına toplumsal
hakları yok eden ve beyaz olmayanları polislik, sınır kontrolleri ve hapis
yoluyla yöneten bir düzen.
Fakat
ne var ki bu iki başkaldıran kesim, hiç buluşmadı. Tam tersine. “Hayır” oyu
verenler, isyan eden insanlarla konuşmadılar. O zamanlar bugün olduğundan daha
çok beyaz ırkına bağlı olan toplumsal sol, alevleri anlamadan oturup izledi. Bu
anlama güçlüğü, onları şüpheci olmaya, hatta kınamaya bile yöneltti. Kenar
mahalle sakinleriyse “Hayır” oyuna karşı olmasalar da, Avrupa Anayasası
etrafındaki tartışmalara gerçekten dâhil olduklarını hiç düşünmediler. İki
isyan birbirine karşı sessiz ve dilsizdi.
Şimdi
bu sessizliğin kırılması gerekiyor. Çünkü ciddi bir halk stratejisi, yalnızca
ulus devletin politikalarından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzeni
yapılandıran ve pekiştiren Avrupa kurumlarından da kopulması fikrini benimsemeli.
Çünkü bu kurumlar, hâlâ üzerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Bugünkü
mücadelelerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Ülke içindeki gerçek ayrışmalardan,
yani sınıf ve ırk temelli ayrışmalardan yola çıkmadan, “bir halk yaratacağını”
iddia eden herhangi bir siyasi stratejide ağır bir yük oluşturuyor.
Burada
önerdiğimiz şey, 2005’e nostaljik bir bakış değil. Bundan stratejik dersler
çıkarmaya yönelik bir çaba. Bir hipotez ortaya atıyoruz: Peki ya 2025’te, son
yıllardaki halk mücadelelerinin sunduğu dersler, iki kesim arasındaki farklılıkları
bir kenara bırakarak veya silerek değil, aralarında siyasi diyalogu teşvik
ederek. siyasi ırkçılık karşıtlığının bize öğrettikleriyle birleşerek, konuştukları,
yaşadıkları, direndikleri yerlerden başlayarak, bu iki grubun siyasi birliğini
gerçekten “bir halk oluşturmak” için nihayet mümkün kılarsa?
2005
yılında iki tür öfkeye tanıklık ettik. 2025 yılında ise bunları stratejik
olarak ele almalıyız. Bu strateji, teorik ve politik çalışmalarla başlamalı, bu
çalışmaların, bu yakınlaşmayı yapısal olarak zorlaştıran, hatta imkânsız kılan
kurumsal çerçeveyi de incelemesi gerekiyor: Avrupa Birliği’nin hukuki ve politik
mimarisi, toplumsal çatışma biçimleri ile sömürgecilik tarihinden
kaynaklananlar arasında kalıcı ayrımı muhafaza ediyor. Anayasa Antlaşması’nın
gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; isyanların gerçekte ne olduğunu anlamalıyız;
bu iki öfke biçiminin yakınlaşmasının neden başarısız olduğunu ve bu
yakınlaşmayı bugün nasıl mümkün kılacağımızı anlamalıyız.
2005
Ayaklanmaları: İçimizdeki Lanetlilerin İsyanı
Anayasa
Anlaşması’na verilen “Hayır” oyu duyulmuş olsa da saygı görmemişken, Ekim-Kasım
2005’teki isyanlar ise dinlenmemiş, sadece kınanmıştır. Beyaz işçi sınıfının
sandıkta verdiği tepkiyi, işçi sınıfı mahallelerinden gelen şiddetli tepki
takip etmiştir. Her iki durumda da devlet, inkâr ederek karşılık vermiştir.
Clichy-sous-Bois,
Aulnay, La Courneuve, Villiers-le-Bel, Toulouse, Lyon… Bunlar kanunsuz
bölgeler, “Cumhuriyetin kayıp toprakları” değil, tam tersine! Bunlar
Cumhuriyetin en çok kontrol edilen, en sıkı polis gözetimi altında olan, en çok
gözetlenen bölgeleri. Bu yerler, sistemin dışında değil: sistemin arka yüzü, sistemin
entegre etmeyi reddettiği kişileri dışarı attığı sınır bölgeleri.
2005
isyanları, salt münferit bir olay değildi. Aracılar olmadan gerçekleşen
siyasi bir ayaklanma, programsız bir isyandı, ama sebepsiz de değildi.
İmparatorluğun çocuklarının çığlığıydı; toplumun en alt tabakasına itilmiş, ses
çıkarmadan yerlerinde kalmaları emredilmişti, oysa şimdi herkes gibi vatandaş
olduklarına inandırılmışlardı.
İnsanlar,
vandalizm, nefret ve barbarlık sakızlarını çiğnemek istiyorlardı. Sosyolog
Gérard Mauger bile bu isyanların politik niteliğini küçümseyerek, onları “ön-politik”
bir olay olarak nitelendiriyordu. Oysa bir halkın “Artık böyle yönetilmek
istemiyoruz” demesinden daha politik ne olabilir ki?
Açık
konuşalım: 2005 isyanları, hakikatin konuştuğu momentti. Kendini duyurmak için şiddetle
ifade edilen politik bir hakikat: yapısal ırkçılığın, polisin ırksal disiplin
aracı olarak kullanılmasının, kenar mahallelerin sömürgeci yönetime ait bölgeler
olduğu hakikati. Bu, bir kriz değil, bir alametti. Politik krizin alametiydi,
bu krizin diğer yüzü de Avrupa Anayasası’nın reddiydi.
Gene
de bu isyan, sol kesimde hiç yankı bulmadı. Ne partilerde, ne sendikalarda, ne
de Avrupa Anayasası’na karşı yapılan gösterilerde. Bu isyan, beyaz solu
rahatsız etti. Çünkü bu isyan, Araplar ve Siyahlar tarafından yönetiliyordu.
Çünkü solun bir kesiminin sınıf sorunlarına dair sahip olduğu karikatürden dışına
akan, tümüyle sınıf mücadelesinin parçası olan, ama kıyıdan köşeden, ezilenlerin
bakış açısından ele alınan bir isyandı bu.
“Hayır”
oyu verenlerle isyan edenler arasındaki bağ kurulmadı. Bu eksiklik, salt yanlış
anlamayla ilgili bir mesele değil. Bu, hukukta, mekânda ve tarihte örgütlenmiş
yapısal bir ayrışmanın ürünü. Avrupa kurumları da bu ayrılığı güçlendirdi: işçi
sınıfının bir kesimini ekonomik vatandaşlık kurgusuna entegre ederken, ırkçı saldırıya
maruz kalan işçileri kalıcı bir güvenlik istisnası biçimine mahkûm etmişlerdir.
İki
İsyan: Tek Düşman
2005’te
gerçekleşen ayaklanma, öncelikle eşit derecede meşru olarak tanınmadıkları için
bir araya gelmedi. Avrupa Anayasası’na verilen “hayır” oyu, daha sonra etkisiz
hale getirilmiş olsa bile, demokratik bir ifade ve bir dereceye kadar
meşruiyete sahip bir endişe ifadesi olarak değerlendirildi. Öte yandan,
isyanlar, hemen göz ardı edildi: toplumsal bir patolojiye indirgendi, siyaset
dışına atıldı, suç ilân edildi.
Oysa
bu iki hareket, aynı tarihsel dizgenin parçası. Halk egemenliğini sadece bir
süs eşyasına indirgeyen uluslarüstü bir ekonomik gücün yükselişi ve
ötekileştirilmiş kesimler için ırksal olarak kontrol edilen bir aygıtın
pekişmesiyle işaretlenen bir dizge bu. Aynı mülksüzleştirme sürecinin farklı
bakış açılarından deneyimlenen iki somut ifadesi.
Avrupa
Anayasası eleştirisi, katı bir ekonomik düzenin yasalara yerleştirilmesine
yönelikti. Ancak imparatorluktan miras kalan ırk ayrımcılığını ve hiyerarşileri
ağzına alamadı. Tersine, isyanlar dışlanma, kontrol ve devlet şiddetinin günlük
deneyiminden yola çıkarak konuştular. Ancak klasik solun kategorileriyle
yapılandırılmış siyasi alanda seslerini duyurmayı başaramadılar.
Az
önce de belirttiğimiz gibi, onları birleştirememek, sadece politik değil,
yapısal bir sorundur. Bu, içinde faaliyet yürüttüğümüz çerçeve hakkında bir
şeyler ortaya koyuyor. Bu, meşru toplumsal çatışmaları, demokrasinin sınırları
dışında sayılan protesto biçimlerinden ayıran bir çerçeve. Şikâyetleri
hiyerarşik bir düzene sokan bir çerçeve. Avrupa Birliği, en gerçek anlamıyla ırk
temelli bir devlet gibi işlev görüyor: uluslarüstü düzeyde, farklılaşmış
vatandaşlık biçimleri arasındaki ayrışmayı organize ediyor, bazı yaşamları
yönetilebilir kılarken, bazılarını polis, sınır veya insani yardım yönetimine
bırakıyor. Demokratik rasyonelliği temsil ettiği iddiasını dile dökerken, sömürgeci
hiyerarşileri miras alıyor. Ekonomik çatışmaları siyaset dışı bırakıyor, ırksal
çatışmaları görünmez kılıyor. İki kademeli bir vatandaşlık üretiyor ve işçi
sınıfının farklı kesimleri arasında politik sentez kurma ihtimalini tümüyle
ortadan kaldırıyor.
Bunu
kabul etmek, “bir halk yaratma” fikrinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam
tersine, bölünmelerden doğan, bölünmelere karşı değil, bölünmelerden doğan
gerçek bir halkın temellerini atmaktır. Saflığıyla değil, içinden geçen
çatışmaları organize etme kapasitesiyle tanımlanan bir halk. İşte bizi bekleyen
görev bu.
Bir
Halk Yaratmak: Stratejik Koşullar
2005’in
ortaya koyduğu gerçekleri ciddiye alırsak, sadece olayları gözlemlemekle
yetinmemeliyiz. Basit bir soru sormalıyız: Irksal çizgiler boyunca örgütlenmiş,
parçalanmış bir ülkede bugün “bir ulus inşa etmek” ne anlama geliyor? Sadece
bir sözden ibaret değil, stratejik bir görev olarak. Zor ama elzem bir görev.
Birden
fazla adaletsizliğin varlığını kabul etmek ve onları kınamak yeterli değil.
Onları yok etmeden, birlikte anlamayı başarmalıyız. 2005 ayaklanmalarının bize
öğrettiği şey, mülksüzleştirme deneyiminin tek tip olmadığıdır. Tek bir
güvencesizlik veya dışlanma biçimi yok. Farklı edinilmiş deneyimler, belirli
baskı biçimleri var ve bunlar, belirli koşullarda nesnel olarak birleşebilirler.
Dolayısıyla
soru şu değil: “Sınıf ve ırk arasında seçim yapmak zorunda mıyız?” Bu yanlış
bir ikilem. Soru şu: Müşterek hedefler ve net politik amaçlar belirleyerek, çok
sayıda koşuldan nasıl kolektif bir özne inşa edebiliriz?
Bir
halk inşa etmek, “çeşitliliği” yüceltmekle ilgili değil. Bu, egemen bir
toplumsal bloğun içindeki çelişkileri politik olarak örgütlemek ve onları
saldırgan bir güce dönüştürmekle ilgili. Bu, düşman hakkında netleşmeye ihtiyaç
duyar, yani bugün ekonomik, hukuki ve güvenlikle alakalı kurumlarda ifadesini
bulan kapitalist düzen yanında halk kesimleri içindeki ilişkiler, proletaryanın
fraksiyonları arasındaki güvensizlik, rekabet ve bazen de tahakküm ilişkileri
hakkında da netlik gerektirir. Bu nedenle bir halk inşa etmek, kendi kampımızın
bile “somut durumunun somut tahlili”ni yapmayı gerektirir.
Bu
nedenle, bu durum, en güçlü anlamıyla politik bir çalışmaya ihtiyaç duyar.
Sıklıkla birbirinden ayrı toplumsal dünyalar arasında analiz, örgütlenme ve
çeviri pratiği içeren bir çalışma. Bu, sadece kınama veya öfke ifade etmekle
kalmayıp, önceliklerin, ittifakların ve koordineli müdahale biçimlerinin
oluşturulduğu çerçeveler gerektirir.
Bu
bağlamda, bir şeyi kabul etmek gerek: 2025’in koşulları 2005’inkilerle aynı
değil. Çatışma ortamı değişti. Toplumsal atomizasyon, işçi hareketinin
dağılması ve bazı eylemci çevrelerin kimlik temelli veya ahlaki ideolojilere
örgütlenmesi, zaten bölünmüş olanı daha da parçaladı. Ancak bu, her yeniden
yapılanma stratejisinin başarısızlığa mahkûm olduğu anlamına gelmez. Özellikle
de ırk meselesinin sol örgütler içindeki yeri başta olmak üzere, birçok
ilerleme kaydedilmiştir. Jean-Luc Mélenchon’un Nail Merzuk’un 27 Haziran 2023
günü ölümünün ardından çıkan isyanlar sırasındaki tepkisi buna bir örnek. Sakinliğe
çağrı yapmak yerine, adalet çağrısında bulunmayı tercih etti! Bu duruş, 2005’te
sol örgütlerin suç ortaklığı içeren sessizliğiyle tam bir tezat oluşturuyor.
Dolayısıyla, çalışma sürecinin ucu hâlâ açık. Her şeyi sıfırdan icat edecek değiliz. Mevcut
düzenle yüzleşme temelinde ittifakların kurulabileceği gerilim noktalarını,
olası kırılma noktalarını belirlemek gerek.
Burada
bir halk inşa etmek, zayıf bir uzlaşma aramak anlamına gelmez. Bu, çatışmacı,
heterojen ancak örgütlü bir toplumsal blok oluşturmak, ulusal anlatıdan
dışlananlar adına konuşabilmek ve gerçek siyaset sahnesinde etki yaratabilmek
anlamına gelir. Bu, savunma reflekslerinden kopmayı gerektirir. Bu, birliği
kendi başına bir amaç değil, kolektif gücün bir koşulu olarak aramak anlamına
gelir.
2025:
Kritik Bir Moment
Yirmi
yıl sonra, 2005 ayaklanmalarının mesajı her zamanki kadar güçlü kalmaya devam
ediyor. Bu ayaklanmalar, birbirini tamamlayan iki gerçeği ortaya koydu: halkın
iradesine karşı inşa edilmiş bir Avrupa projesinin tükenmişliği ve sürekli
olarak dışladığı kişileri tanımaktan aciz bir cumhuriyetçi modelin çıkmazı.
Bunlar, krizlere rağmen kendini yeniden örgütlemeyi bilmiş aynı (ekonomik, politik,
ırksal) düzenin iki ifadesi.
2025’in
bizden talep ettiği, anma törenleri düzenlemek ya da aynı analizleri
tekrarlamak değil. İki yana bakarak yapılan gözlemi stratejik bir yöne kavuşturmak.
Çünkü tek başına vuzuh, hareket yaratmaz. O, bir proje, bir yöntem, bir temel
ile desteklenmelidir.
Bu
anlamda stratejik ufkumuz, yapısal dışlamayı esas alan Avrupai mekanizmanın
içeriden reforma tabi tutulamayacağı gerçeğini kabul etmek zorundadır. Ciddiyetle
inşa edilmiş her türden halkçı politika, er ya da geç, AB’yi oluşturan bu
genişlemiş ırkçı devletin ortadan kaldırılması ihtimalini gündeme getirmek
zorunda kalacaktır, bu, toplumsal çatışmaların politik olarak gerçekten ifade
edilebileceği tek çerçeve olan ulusal çerçeveye geri dönmek anlamına gelse
bile.
Bugün
bir halk inşa etmek, gerçekten özgürleştirici bir politik çerçeve tasavvur etme
potansiyeline sahip birleşik bir cephe oluşturmak anlamına gelir. Bu da
nihayetinde Avrupa Birliği’nden ayrılma meselesini ulusal bir geri çekilme
biçimi olarak değil, halkçı, toplumsal ve sömürgecilik karşıtı bir projenin
gerçekten var olabilmesi için stratejik bir koşul olarak ele almayı gerektirir.
Bu, politik bileşime, bir girişim kapasitesine ihtiyaç duyar. Mevcut
çıkmazlardan, yönetimsellikten, azınlık konumundan ve ahlaki geri çekilmeden kurtulmak
anlamına gelir.
Selim Nadi
Vissam Bengerbi
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder