27 Ekim 2026

,

2005 İsyanı: Kaçırılmış Fırsat



Bu makalede Vissam Bengerbi ile Selim Nadi, 29 Mayıs 2005’teki referandumda “hayır” oylarının zaferiyle sonuçlanan Avrupa Anayasası Antlaşması’na yönelik halk protestosu ile (polis tarafından takip edilirken bir trafoya sığınan ve burada can veren gençler) Zeyd Benna (17) ile Bouna Traoré'nin (15) ölümünün ardından işçi sınıfı ve göçmen mahallelerinde çıkan isyanları birlikte ele alıyor.

* * *

 

2005, iki halk ayaklanmasının ardı sıra yaşandığı yıldı. İki kopuş anı, iki öfke patlaması, iki isyan, ikisini birbirinden görünmez bir duvar ayırıyor. Bu çifte isyan, farklı biçimlerde de olsa, aynı stratejik unsura, hem ulusal hem de Avrupa’daki tezahürüyle ırksal ve neoliberal devlete işaret ediyor. Sadece yönetmekle kalmayıp, hukuk, eğitim, polis ve şimdi de uluslarüstü kurumlar aracılığıyla ırk ve sınıf hiyerarşilerini aktif olarak üreten bir devlet bu. Yaygın kanaatin aksine, bu, mahalleleri veya ötekileştirilmiş kesimleri “unutan” bir devlet değil; onları ötekileştirilmiş kesimler olarak örgütleyen bir devlet.

29 Mayıs 2005’te Fransız vatandaşlarının büyük çoğunluğu, Avrupa Anayasası Antlaşması’nı (ECT) referandumda reddetti. Bu, kitlesel ve halk tarafından ortaya konulan ret, piyasa ekonomisine, rekabete ve toplumsal yıkıma dayalı bir Avrupa’ya karşı bir haykırıştı. İşçiler, güvencesiz işlerde çalışanlar ve işsizler, neoliberal düzenin yasalarla güvence altına alınmasına “Hayır” dediler. Bu, siyasi acizliği anayasallaştıran bir antlaşmanın reddiydi. Daha geniş anlamda, elitist, anti-demokratik ve otoriter bir neoliberal düzenin reddiydi. Bu antlaşma ayrıca, eski sömürgelere dayalı imparatorluğun bağrından çıkmış ülkelerden veya sömürgecilik sonrası dönemin göçmenlerinin torunları tarafından yönetilen toplumsal hareketlerden gelebilecek her türlü itiraza ve başkaldırıya karşı Avrupa’nın ekonomik düzenini kalıcı olarak koruma altına almayı amaçlıyordu.

Birkaç ay sonra, nüfusun başka bir kesimi sahneye çıktı ve tamamen farklı bir dil konuştu. Ekim ve Kasım 2005’te, Clichy-sous-Bois’de polis tarafından takip edilen Zeyd ile Bouna’nın ölümlerinin ardından, işçi sınıfı mahalleleri ayaklandı. İsyan, üç hafta sürdü. 27 Ekim-16 Kasım arasında Paris alev alev yandı.

Yangınlar, çatışmalar, geceler boyu sürdü. Gençler, Siyahlar ve Araplar, ezilenlerin torunları, Cumhuriyetin kıyısına köşesine itilmiş olanlar, ayaklandılar. Bu, zillete, devlet ırkçılığına, polis şiddetine ve her gün aşağılayan tavırlara karşı bir isyandı. Onur için bir isyandı bu.

Biri sandık başında, diğeri sokaklarda gerçekleştirilen bu iki ayaklanma, özünde müşterek bir düşmanı hedef alıyordu. Her biri kendi yöntemleriyle aynı tahakküm sistemini mahkûm ediyordu: sömürgeci küresel yönetimin mantığından miras kalan neoliberal, ırkçı ve emperyalist bir Avrupa düzenini. Bu düzen, bugün göç politikalarında, Küresel Güney ile sürdürülen ticaret ilişkilerinde ve iç sınırların kontrolünde bu uygulamaları yeniden kullanıyor. Rekabet adına toplumsal hakları yok eden ve beyaz olmayanları polislik, sınır kontrolleri ve hapis yoluyla yöneten bir düzen.

Fakat ne var ki bu iki başkaldıran kesim, hiç buluşmadı. Tam tersine. “Hayır” oyu verenler, isyan eden insanlarla konuşmadılar. O zamanlar bugün olduğundan daha çok beyaz ırkına bağlı olan toplumsal sol, alevleri anlamadan oturup izledi. Bu anlama güçlüğü, onları şüpheci olmaya, hatta kınamaya bile yöneltti. Kenar mahalle sakinleriyse “Hayır” oyuna karşı olmasalar da, Avrupa Anayasası etrafındaki tartışmalara gerçekten dâhil olduklarını hiç düşünmediler. İki isyan birbirine karşı sessiz ve dilsizdi.

Şimdi bu sessizliğin kırılması gerekiyor. Çünkü ciddi bir halk stratejisi, yalnızca ulus devletin politikalarından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzeni yapılandıran ve pekiştiren Avrupa kurumlarından da kopulması fikrini benimsemeli. Çünkü bu kurumlar, hâlâ üzerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Bugünkü mücadelelerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Ülke içindeki gerçek ayrışmalardan, yani sınıf ve ırk temelli ayrışmalardan yola çıkmadan, “bir halk yaratacağını” iddia eden herhangi bir siyasi stratejide ağır bir yük oluşturuyor.

Burada önerdiğimiz şey, 2005’e nostaljik bir bakış değil. Bundan stratejik dersler çıkarmaya yönelik bir çaba. Bir hipotez ortaya atıyoruz: Peki ya 2025’te, son yıllardaki halk mücadelelerinin sunduğu dersler, iki kesim arasındaki farklılıkları bir kenara bırakarak veya silerek değil, aralarında siyasi diyalogu teşvik ederek. siyasi ırkçılık karşıtlığının bize öğrettikleriyle birleşerek, konuştukları, yaşadıkları, direndikleri yerlerden başlayarak, bu iki grubun siyasi birliğini gerçekten “bir halk oluşturmak” için nihayet mümkün kılarsa?

2005 yılında iki tür öfkeye tanıklık ettik. 2025 yılında ise bunları stratejik olarak ele almalıyız. Bu strateji, teorik ve politik çalışmalarla başlamalı, bu çalışmaların, bu yakınlaşmayı yapısal olarak zorlaştıran, hatta imkânsız kılan kurumsal çerçeveyi de incelemesi gerekiyor: Avrupa Birliği’nin hukuki ve politik mimarisi, toplumsal çatışma biçimleri ile sömürgecilik tarihinden kaynaklananlar arasında kalıcı ayrımı muhafaza ediyor. Anayasa Antlaşması’nın gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; isyanların gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; bu iki öfke biçiminin yakınlaşmasının neden başarısız olduğunu ve bu yakınlaşmayı bugün nasıl mümkün kılacağımızı anlamalıyız.

2005 Ayaklanmaları: İçimizdeki Lanetlilerin İsyanı

Anayasa Anlaşması’na verilen “Hayır” oyu duyulmuş olsa da saygı görmemişken, Ekim-Kasım 2005’teki isyanlar ise dinlenmemiş, sadece kınanmıştır. Beyaz işçi sınıfının sandıkta verdiği tepkiyi, işçi sınıfı mahallelerinden gelen şiddetli tepki takip etmiştir. Her iki durumda da devlet, inkâr ederek karşılık vermiştir.

Clichy-sous-Bois, Aulnay, La Courneuve, Villiers-le-Bel, Toulouse, Lyon… Bunlar kanunsuz bölgeler, “Cumhuriyetin kayıp toprakları” değil, tam tersine! Bunlar Cumhuriyetin en çok kontrol edilen, en sıkı polis gözetimi altında olan, en çok gözetlenen bölgeleri. Bu yerler, sistemin dışında değil: sistemin arka yüzü, sistemin entegre etmeyi reddettiği kişileri dışarı attığı sınır bölgeleri.

2005 isyanları, salt münferit bir olay değildi. Aracılar olmadan gerçekleşen siyasi bir ayaklanma, programsız bir isyandı, ama sebepsiz de değildi. İmparatorluğun çocuklarının çığlığıydı; toplumun en alt tabakasına itilmiş, ses çıkarmadan yerlerinde kalmaları emredilmişti, oysa şimdi herkes gibi vatandaş olduklarına inandırılmışlardı.

İnsanlar, vandalizm, nefret ve barbarlık sakızlarını çiğnemek istiyorlardı. Sosyolog Gérard Mauger bile bu isyanların politik niteliğini küçümseyerek, onları “ön-politik” bir olay olarak nitelendiriyordu. Oysa bir halkın “Artık böyle yönetilmek istemiyoruz” demesinden daha politik ne olabilir ki?

Açık konuşalım: 2005 isyanları, hakikatin konuştuğu momentti. Kendini duyurmak için şiddetle ifade edilen politik bir hakikat: yapısal ırkçılığın, polisin ırksal disiplin aracı olarak kullanılmasının, kenar mahallelerin sömürgeci yönetime ait bölgeler olduğu hakikati. Bu, bir kriz değil, bir alametti. Politik krizin alametiydi, bu krizin diğer yüzü de Avrupa Anayasası’nın reddiydi.

Gene de bu isyan, sol kesimde hiç yankı bulmadı. Ne partilerde, ne sendikalarda, ne de Avrupa Anayasası’na karşı yapılan gösterilerde. Bu isyan, beyaz solu rahatsız etti. Çünkü bu isyan, Araplar ve Siyahlar tarafından yönetiliyordu. Çünkü solun bir kesiminin sınıf sorunlarına dair sahip olduğu karikatürden dışına akan, tümüyle sınıf mücadelesinin parçası olan, ama kıyıdan köşeden, ezilenlerin bakış açısından ele alınan bir isyandı bu.

“Hayır” oyu verenlerle isyan edenler arasındaki bağ kurulmadı. Bu eksiklik, salt yanlış anlamayla ilgili bir mesele değil. Bu, hukukta, mekânda ve tarihte örgütlenmiş yapısal bir ayrışmanın ürünü. Avrupa kurumları da bu ayrılığı güçlendirdi: işçi sınıfının bir kesimini ekonomik vatandaşlık kurgusuna entegre ederken, ırkçı saldırıya maruz kalan işçileri kalıcı bir güvenlik istisnası biçimine mahkûm etmişlerdir.

İki İsyan: Tek Düşman

2005’te gerçekleşen ayaklanma, öncelikle eşit derecede meşru olarak tanınmadıkları için bir araya gelmedi. Avrupa Anayasası’na verilen “hayır” oyu, daha sonra etkisiz hale getirilmiş olsa bile, demokratik bir ifade ve bir dereceye kadar meşruiyete sahip bir endişe ifadesi olarak değerlendirildi. Öte yandan, isyanlar, hemen göz ardı edildi: toplumsal bir patolojiye indirgendi, siyaset dışına atıldı, suç ilân edildi.

Oysa bu iki hareket, aynı tarihsel dizgenin parçası. Halk egemenliğini sadece bir süs eşyasına indirgeyen uluslarüstü bir ekonomik gücün yükselişi ve ötekileştirilmiş kesimler için ırksal olarak kontrol edilen bir aygıtın pekişmesiyle işaretlenen bir dizge bu. Aynı mülksüzleştirme sürecinin farklı bakış açılarından deneyimlenen iki somut ifadesi.

Avrupa Anayasası eleştirisi, katı bir ekonomik düzenin yasalara yerleştirilmesine yönelikti. Ancak imparatorluktan miras kalan ırk ayrımcılığını ve hiyerarşileri ağzına alamadı. Tersine, isyanlar dışlanma, kontrol ve devlet şiddetinin günlük deneyiminden yola çıkarak konuştular. Ancak klasik solun kategorileriyle yapılandırılmış siyasi alanda seslerini duyurmayı başaramadılar.

Az önce de belirttiğimiz gibi, onları birleştirememek, sadece politik değil, yapısal bir sorundur. Bu, içinde faaliyet yürüttüğümüz çerçeve hakkında bir şeyler ortaya koyuyor. Bu, meşru toplumsal çatışmaları, demokrasinin sınırları dışında sayılan protesto biçimlerinden ayıran bir çerçeve. Şikâyetleri hiyerarşik bir düzene sokan bir çerçeve. Avrupa Birliği, en gerçek anlamıyla ırk temelli bir devlet gibi işlev görüyor: uluslarüstü düzeyde, farklılaşmış vatandaşlık biçimleri arasındaki ayrışmayı organize ediyor, bazı yaşamları yönetilebilir kılarken, bazılarını polis, sınır veya insani yardım yönetimine bırakıyor. Demokratik rasyonelliği temsil ettiği iddiasını dile dökerken, sömürgeci hiyerarşileri miras alıyor. Ekonomik çatışmaları siyaset dışı bırakıyor, ırksal çatışmaları görünmez kılıyor. İki kademeli bir vatandaşlık üretiyor ve işçi sınıfının farklı kesimleri arasında politik sentez kurma ihtimalini tümüyle ortadan kaldırıyor.

Bunu kabul etmek, “bir halk yaratma” fikrinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, bölünmelerden doğan, bölünmelere karşı değil, bölünmelerden doğan gerçek bir halkın temellerini atmaktır. Saflığıyla değil, içinden geçen çatışmaları organize etme kapasitesiyle tanımlanan bir halk. İşte bizi bekleyen görev bu.

Bir Halk Yaratmak: Stratejik Koşullar

2005’in ortaya koyduğu gerçekleri ciddiye alırsak, sadece olayları gözlemlemekle yetinmemeliyiz. Basit bir soru sormalıyız: Irksal çizgiler boyunca örgütlenmiş, parçalanmış bir ülkede bugün “bir ulus inşa etmek” ne anlama geliyor? Sadece bir sözden ibaret değil, stratejik bir görev olarak. Zor ama elzem bir görev.

Birden fazla adaletsizliğin varlığını kabul etmek ve onları kınamak yeterli değil. Onları yok etmeden, birlikte anlamayı başarmalıyız. 2005 ayaklanmalarının bize öğrettiği şey, mülksüzleştirme deneyiminin tek tip olmadığıdır. Tek bir güvencesizlik veya dışlanma biçimi yok. Farklı edinilmiş deneyimler, belirli baskı biçimleri var ve bunlar, belirli koşullarda nesnel olarak birleşebilirler.

Dolayısıyla soru şu değil: “Sınıf ve ırk arasında seçim yapmak zorunda mıyız?” Bu yanlış bir ikilem. Soru şu: Müşterek hedefler ve net politik amaçlar belirleyerek, çok sayıda koşuldan nasıl kolektif bir özne inşa edebiliriz?

Bir halk inşa etmek, “çeşitliliği” yüceltmekle ilgili değil. Bu, egemen bir toplumsal bloğun içindeki çelişkileri politik olarak örgütlemek ve onları saldırgan bir güce dönüştürmekle ilgili. Bu, düşman hakkında netleşmeye ihtiyaç duyar, yani bugün ekonomik, hukuki ve güvenlikle alakalı kurumlarda ifadesini bulan kapitalist düzen yanında halk kesimleri içindeki ilişkiler, proletaryanın fraksiyonları arasındaki güvensizlik, rekabet ve bazen de tahakküm ilişkileri hakkında da netlik gerektirir. Bu nedenle bir halk inşa etmek, kendi kampımızın bile “somut durumunun somut tahlili”ni yapmayı gerektirir.

Bu nedenle, bu durum, en güçlü anlamıyla politik bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Sıklıkla birbirinden ayrı toplumsal dünyalar arasında analiz, örgütlenme ve çeviri pratiği içeren bir çalışma. Bu, sadece kınama veya öfke ifade etmekle kalmayıp, önceliklerin, ittifakların ve koordineli müdahale biçimlerinin oluşturulduğu çerçeveler gerektirir.

Bu bağlamda, bir şeyi kabul etmek gerek: 2025’in koşulları 2005’inkilerle aynı değil. Çatışma ortamı değişti. Toplumsal atomizasyon, işçi hareketinin dağılması ve bazı eylemci çevrelerin kimlik temelli veya ahlaki ideolojilere örgütlenmesi, zaten bölünmüş olanı daha da parçaladı. Ancak bu, her yeniden yapılanma stratejisinin başarısızlığa mahkûm olduğu anlamına gelmez. Özellikle de ırk meselesinin sol örgütler içindeki yeri başta olmak üzere, birçok ilerleme kaydedilmiştir. Jean-Luc Mélenchon’un Nail Merzuk’un 27 Haziran 2023 günü ölümünün ardından çıkan isyanlar sırasındaki tepkisi buna bir örnek. Sakinliğe çağrı yapmak yerine, adalet çağrısında bulunmayı tercih etti! Bu duruş, 2005’te sol örgütlerin suç ortaklığı içeren sessizliğiyle tam bir tezat oluşturuyor.

Dolayısıyla, çalışma sürecinin ucu hâlâ açık. Her şeyi sıfırdan icat edecek değiliz. Mevcut düzenle yüzleşme temelinde ittifakların kurulabileceği gerilim noktalarını, olası kırılma noktalarını belirlemek gerek.

Burada bir halk inşa etmek, zayıf bir uzlaşma aramak anlamına gelmez. Bu, çatışmacı, heterojen ancak örgütlü bir toplumsal blok oluşturmak, ulusal anlatıdan dışlananlar adına konuşabilmek ve gerçek siyaset sahnesinde etki yaratabilmek anlamına gelir. Bu, savunma reflekslerinden kopmayı gerektirir. Bu, birliği kendi başına bir amaç değil, kolektif gücün bir koşulu olarak aramak anlamına gelir.

2025: Kritik Bir Moment

Yirmi yıl sonra, 2005 ayaklanmalarının mesajı her zamanki kadar güçlü kalmaya devam ediyor. Bu ayaklanmalar, birbirini tamamlayan iki gerçeği ortaya koydu: halkın iradesine karşı inşa edilmiş bir Avrupa projesinin tükenmişliği ve sürekli olarak dışladığı kişileri tanımaktan aciz bir cumhuriyetçi modelin çıkmazı. Bunlar, krizlere rağmen kendini yeniden örgütlemeyi bilmiş aynı (ekonomik, politik, ırksal) düzenin iki ifadesi.

2025’in bizden talep ettiği, anma törenleri düzenlemek ya da aynı analizleri tekrarlamak değil. İki yana bakarak yapılan gözlemi stratejik bir yöne kavuşturmak. Çünkü tek başına vuzuh, hareket yaratmaz. O, bir proje, bir yöntem, bir temel ile desteklenmelidir.

Bu anlamda stratejik ufkumuz, yapısal dışlamayı esas alan Avrupai mekanizmanın içeriden reforma tabi tutulamayacağı gerçeğini kabul etmek zorundadır. Ciddiyetle inşa edilmiş her türden halkçı politika, er ya da geç, AB’yi oluşturan bu genişlemiş ırkçı devletin ortadan kaldırılması ihtimalini gündeme getirmek zorunda kalacaktır, bu, toplumsal çatışmaların politik olarak gerçekten ifade edilebileceği tek çerçeve olan ulusal çerçeveye geri dönmek anlamına gelse bile.

Bugün bir halk inşa etmek, gerçekten özgürleştirici bir politik çerçeve tasavvur etme potansiyeline sahip birleşik bir cephe oluşturmak anlamına gelir. Bu da nihayetinde Avrupa Birliği’nden ayrılma meselesini ulusal bir geri çekilme biçimi olarak değil, halkçı, toplumsal ve sömürgecilik karşıtı bir projenin gerçekten var olabilmesi için stratejik bir koşul olarak ele almayı gerektirir. Bu, politik bileşime, bir girişim kapasitesine ihtiyaç duyar. Mevcut çıkmazlardan, yönetimsellikten, azınlık konumundan ve ahlaki geri çekilmeden kurtulmak anlamına gelir.

Selim Nadi
Vissam Bengerbi

Kaynak

0 Yorum: