29 Ekim 2026

,

ABD-İsrail İlişkileri ve Marksizm



Giriş

Marksist sol çevrelerde, ABD ile İsrail arasındaki ilişki üzerine önemli tartışmalar yaşandı. Ancak bu diyalog, şimdiye dek her iki taraf için de pek verimli geçmedi. Bunun başlıca nedeni, bu tartışmaların neredeyse tamamının, ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin “makul” olup olmadığı veya daha geniş anlamda, jeopolitikadaki rasyonellik tartışması etrafında yoğunlaşmış olmasıdır. Ben de bu konuda fazlasıyla suçlu olduğumu kabul etmeliyim. Daha önce rasyonellik meselesinin o insanı durağan kılan siperlerinde sıkışıp kalmıştım. Bu durum, sonraki tartışmalarda da devam etti. Aslında, “Siyonist Devletimsi Yapı” (SDY) ve özel ilişki etrafında dönen tartışma, tamamen “Uçak Gemisi Tezi” (UGT) ile “Siyonist Lobi Tezi” (SLT) arasındaki eskimiş söylemin neredeyse bir tekrarına, yani Siyonist teşekküle desteğin Amerikan çıkarlarına uygun olup olmadığı sorusuna dönüştü.

Tüm bu teoriler, ağaca takılıp ormanı göremiyordu. Sorulması gereken soru rasyonellik değil; özel ilişkiyi özel kılan şeyin ne olduğu olmalıdır. Sonraki tartışmalarda, İsrail’in uçak gemisi olduğuna ilişkin tezi savunanlar, bu soruyu cevapsız bırakmış, İsrail’in Siyonist devletimsi yapı olduğunu söyleyenlerle Siyonist Lobi Tezi’ni savunanlar, bu konuda bir açıklama sunmaya çalışsalar da, bunların iddialarını eksik veya geçersiz kılan, aynı zamanda “rasyonellik tuzağına” düşmelerine neden olan önemli kusurlara sahip oldukları görülmüştür.

Soru

Yukarıda sorduğumuz, cevap sunmaya çalıştığımız soru, yukarıdaki tezlerin çeşitli savunucularının cevaplamaya çalıştığı sorudur. Göreceğimiz üzere, hepsi de kapsamlı bir katkıda bulunma konusunda başarısız olmakla kalmıyor, ayrıca “rasyonellik” tartışmasının tuzağına düşüyor. Bana göre, İsrail’in Amerika’nın diğer tüm müttefiklerine kıyasla neden ayrıcalıklı bir konumda olduğunu, Batılı elitlerin neden Siyonist ideolojinin çeşitli biçimlerine bu denli bağnazca bağlı kaldıklarını idrak etmek, sosyalist hareketin çözmesi gereken temel bir sorundur.

İmparatorluğun kalbinde örgütlenen ilkeli bir proleter enternasyonalist açısından, ABD-Siyonist ekseninin barbarlığının “bizim” egemen sınıfımız için rasyonel olup olmamasından çok, bu tür özel bir ilişkinin neden var olduğunu anlamak daha önemlidir. Esas olan, düşmanı tanımaktır.

Rasyonellik etrafında dönen, bitmek bilmeyen tartışma, soruyu cevaplamaya yaklaşmıyor, bunun yerine, bizi emperyalizmin hizmetindeki bürokratların bakış açısı üzerinden, ABD hegemonyasına dair tartışmaya itiyor. Bu tür “rasyonel devlet yönetimi”yle ilgili sorunları burjuva uluslararası ilişkiler teorisyenlerine bırakalım. Kendi katkımı özetlemeden önce, her birinin başarısızlıklarını daha iyi görebilmemiz için yukarıda bahsedilen teorilerin eksikliklerini incelemek istiyorum.

Uçak Gemisi Tezi

UGT’yi, bizzat bu tabiri kullanan Ronald Reagan’ın Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in şu sözleriyle özetlemek mümkün:

“İsrail, batırılamayan, tek bir Amerikan askeri bile taşımayan, Amerikan ulusal güvenliği için kritik bir bölgede bulunan, dünyanın en büyük Amerikan uçak gemisidir.”

Buradan hareketle, özel ilişkiyi yönlendiren şeyin bu olduğu savunulmaktadır. Bu teori, Corç Habaş gibi Marksistlerden Hasan Nasrallah gibi İslamcılara kadar birçok kesimden destek bulmuştur. Birçok Troçkist ve resmi komünist/ML de bu tezin ana hatlarına bağlı kalmaktadır. Başka bir örnek olarak, belge, açıkça aksini iddia etse de, kabul edilen 2026 tarihli Marksist Birlik Örgütünün Görevleri ve Perspektifleri başlıklı çalışmanın ilgili bölümü, ABD’nin İsrail’i “emperyalist dünya düzeninin mevcut yapılanmasını destekleyen, petrolle beslenen birikim sisteminin en önemli merkezinde azalan ABD hegemonyasına karşı bir kale” olarak desteklediğini savunan Uçak Gemisi tezini savunuyor[1] (Bu noktada kıyaslama için yoldaş Adam Hanieh’deki[2] UGT’ye bakılabilir.)

Öncelikle, güçlü yönlerden bahsedelim. Şüphesiz ki, İsrail artık Soğuk Savaş döneminde radikal pan-Arabizm ve SSCB’ye karşı nispeten basit bir vekalet devleti olarak oynadığı aynı işlevi görmüyor. Bununla birlikte, İsrail’in bugün ABD emperyalizmi için gerçekten bir rol oynadığı düşüncesindeyim.

Marksist Birlik Örgütünün Görevleri ve Perspektifleri’nde de belirtildiği üzere, İsrail’in “bölgede ABD liderliğinde işletilen ekonomik ve politik entegrasyon süreci”nin merkezinde yer aldığı doğru olsa da, bu, eksik ve çok soyut bir ifadedir. İsrail rejiminin bölgedeki Amerikan emperyalizmi için daha acil, belki de daha büyük faydası, bekçi köpeği olmaktan ziyade saldırı köpeği olarak işlev görmesidir.

Mike Macnair’in isabetli bir şekilde belirttiği gibi, Amerika’nın nispeten zayıfladığı bir sürece girdiği günden beri, imparatorluğun daha “düzenli” bir şekilde yönetilmesinin artık mümkün olmadığı göz önüne alındığında, ABD’nin emperyalist stratejisi; yıkım, ülkeleri geri bıraktırma, Balkanlaştırma, mezhepçilik, savaş ağalığı, soykırım vs. politikasıyla yönlendirilmiştir.[3]

Çin gibi ortaya çıkan “denk rakipler” veya Rusya gibi ortaklar, bölgesel karşı hegemonlar veya ABD’yi sadece “eleştiren” zayıf devletler/devlet dışı aktörler nezdinde tek amaç var: yıkım.

Bu yıkım pratiği, “büyük İsrail” denilen yerleşimci sömürgecilik projesinin binyılcı Yahudi üstünlükçülüğünü esas alan amaçlar güden, bölgeye yıkım getirme konusunda doğalında bir vekil güç olarak iş gören Siyonist teşekkülün kurgularıyla örtüşmektedir. Bu, nihayetinde yıkıcı sonuçlar doğuracak, süreci tırmandırma girişimlerine ve istikrarsızlığa yol açabilecek riskli bir kumardır. Örneğin, bölge çapında cereyan edecek bir kara savaşı, Körfez rejimlerinin ve ABD’ye bağlı diğer vekil güçlerin çöküş sürecini tetikleyebilir. Akılcı burjuva devlet eylemi ile akıl dışı eylem arasındaki çizgi, sunulduğu kadar basit değildir, bu durum, bu konu etrafındaki kısır döngüye dönüşmüş tartışmanın anlamsızlığını daha net biçimde ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, İsrail’in savaşı sürekli kışkırtması yetmişlerden beri ABD stratejisinin genel izleğini takip etmektedir.

İsrail’in emperyalizm dâhilinde oynadığı rolle hem politik hem de ideolojik/kültürel düzeyde sahip olduğu ayrıcalıklı ilişki arasında doğrudan bir bağ olduğu imasının hatalı olduğunu görmek gerek. Uçak Gemisi tezinde Amerikan egemen sınıfının tamamen rasyonel aktörler olduğu, kendi çıkarlarının bilincinde oldukları, bu doğrultuda hareket ettikleri fikrinin zımnen onaylandığını görüyoruz. “Rasyonellik tuzağı” kendini burada belli ediyor. Bu nedenle UGT, genellikle kaba materyalizme kurban gidiyor, ideolojinin rolüne ciddi anlamda önem vermiyor, bu da teoriyi çok soyut, mekanik ve yarım yamalak kılıyor. Bunun günümüzün Marksist jeopolitik analizlerde yaygın olarak görülen bir hata olduğunu söylemek gerekiyor. Burada tarihsel bir durum, esasen mantıklı bir ekonomik belirleyici olması gerektiği gerçeğini baz alarak, geriye doğru okunuyor.

İdeolojiyle ciddi bir şekilde ilgilenmemesinin sonucu olarak Uçak Gemisi tezi, İsrail’in (ve Siyonizmin) diğer tüm ABD müttefiklerine kıyasla politika yapıcıların zihninde neden orantısız bir etkiye ve öneme sahip olduğunu açıklayamıyor. Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeler, neden bölgedeki ABD hegemonyasının sürdürülmesinde merkezde yer almalarına rağmen, aynı türden bir himayeye nail olamıyorlar? ABD polisi ve diğer içe dönelik baskı aygıtları, neden Ukraynalılar veya Tayvanlılarla değil de İsraillilerle düzenli eğitim faaliyetleri yürütüyor?

Amerika’nın elitleri, Çin’e yönelme politikası bağlamında, Ukrayna’daki vekâlet savaşını desteklemenin faydası hakkında önemli tartışmalar[4] yürütürken, Matthew Petti’nin belirttiği gibi, “ABD ordusunun Ortadoğu’da tükettiği uzaktan kumandalı mühimmat[5] ve füze savunma sistemlerinin[6] Ukrayna’nın kullandığı topçu ve zırhlı araçlardan Pasifik çatışması için çok daha önemli” olduğu gerçeğine rağmen, İsrail’in yerleşim projesinin ABD’yi Ortadoğu’ya daha da derinden çektiği konusunda neden böyle bir tartışma yürütülmüyor?[7]

Neden özellikle Siyonizm karşıtları, yabancı müttefik güçler içinde kendi hükümetlerini eleştirenlere kıyasla daha fazla baskıyla yüzleşiyorlar? Neden İsrail, ABD elitleri tarafından pratikte ABD’nin bir uzantısı olarak görülürken, başka hiçbir ülke, aynı bakış açısıyla karşılanmıyor? Eğer mesele, sadece ABD’nin İsrail ile neden ittifak kurduğu olsaydı, Uçak Gemisi tezi kâfi gelirdi. Ancak asıl sorumuz, buna bağlı olarak, yukarıda sorduğumuz tüm sorular konusunda bu tez, tatmin edici cevaplar sunmuyor. Sonuç olarak, Siyonist Lobi Tezi ile Siyonist Devletimsi Yapı tezleri, Uçak Gemisi tezinin ABD’nin İsrail’le kurduğu özel ilişkinin özgünlüğünü analiz edemediği konusunda ciddi eleştiriler getiriyor. Kısacası, bu Uçak Gemisi tezi, İsrail’in özgünlüğünü izah edemiyor.

“Siyonist Lobi” Tezi ve “Siyonist Devletimsi Yapı” Tezi

Eleştirilen üç teori içinde Siyonist Lobi tezi, en popüler tez. Aynı zamanda teorik olarak en az gelişmiş olanı. Özel ilişkiye dair anlaşılması kolay ve nispeten tutarlı bir teori sunuyor fakat bu cevap tümüyle yüzeysel bir nitelik arz ediyor. Herkesin görebildiği şeyi, yani İsrail Lobisinin gücünü gözlemleyen basit ama politik olarak etkili bir anlatıdan ibaret. Uçak Gemisi tezine kıyasla tek bir SLT yok. Sol da sağ da onu benimsiyor. Bu nedenle, aşırı sağ, Yahudi milyarderlerden oluşan bir grubun ABD dış politikasını kontrol ettiğini iddia edebilirken, muhalif liberaller ve devlete sadık sol, İsrail Lobisinin Amerika’daki sözde “demokrasi”yi kirlettiğini söyleyebiliyor. Bununla birlikte, SLT, ABD-Siyonist aksının özgüllüğü sorusunu ele almaya çalıştığı için açıklama becerisi açısından Uçak Gemisi tezine kıyasla ona bir avantaj sağlıyor.

Siyonist Lobi tezini ortaya atan (aslında İsrail lobisinden söz eden) John Mearsheimer ve Stephen Walt, Lobiyi “ABD dış politikasını İsrail yanlısı bir yöne doğru hareket ettirmek için çalışan bireyler ve kuruluşlardan oluşan, amacı İsrail’in davasını ABD içinde savunmak olan, hem Yahudilerden hem de Yahudi olmayanlardan oluşan güçlü bir çıkar grubu” olarak tanımlıyorlar.[8] Bu gözlem doğrudur, çünkü gerçekten de bu tür bir Siyonist Lobi vardır ve muazzam bir etkiye sahiptir. Ancak SLT’nin daha yeni yönü, Lobinin kendisinin Güneybatı Asya’daki özel ilişkinin ve ABD politikasının arkasında olduğu iddiasıdır. Bunun, seçim kampanyalarının, düşünce kuruluşlarının, Siyonist saldırı örgütlerinin ve benzerlerinin muazzam finansmanı (veya rüşvet, şantaj vs.) aracılığıyla organize edildiği öne sürülmektedir.

SLT’nin birçok sorunu var. Amerikan siyaseti ve ekonomisindeki elitlerin eyleme geçme becerilerini ortadan kaldırarak, onların Siyonizmin ırkçı ilkelerine gerçekten inanıp inanmadıkları veya sadece rüşvetle mi yönlendirildikleri konusunda şüphe uyandırıyor. Sıklıkla, bağnaz bir Siyonist dünya görüşünü destekleyen diğer yapılara, yani basına, yüksek öğrenime, dini kurumlara, kitle iletişim araçlarında kültürel normalleşmeye, yerli Amerikan beyaz üstünlüğüne, kıyametçi Hristiyan Siyonizmine vs. pek dikkat etmiyor. Aynı şekilde, devletin eylemlerindeki irrasyonellik sorusu konusunda da ana zemini kaydırıyor. Bu noktada, Mearsheimer ile Walt’un Siyonist Lobi’nin ABD dış politikasını ABD’nin amaçlarına karşı İsrail’in farklı amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden yönlendirdiği ile ilgili temel iddiasına bakılabilir.

Siyonist teşekkül, ABD’li ideologların tam olarak anlayıp anlamamasına bakılmaksızın, gerçekten de önemli bir emperyalist rol oynamaktadır. Ancak, SLT savunucularının Lobi’nin 21. yüzyıldaki gerçek amacını, elitleri “satın almak” gibi adımlardan ziyade, Batı'da fiilen bir devlet ideolojisi olan şeye yönelik her türlü tehdidi dışlarken veya bastırırken, ABD egemen sınıfı nezdinde Siyonist statükoyu yeniden üretme amacını nasıl yanlış anladıklarını da göz önünde bulundurmalıyız. ABD elitleri, uzun zamandır Siyonist bağnazlardır; Lobi, bu Siyonizmi korumayı amaçlamaktadır.

Geleneksel SLT’nin sığlığını başkaları da ele aldı. Birçok açıdan Siyonist Devletimsi Yapı tezi, SLT’nin geliştirilmiş hali. Rob Ashlar, tezini şu şekilde ortaya koyuyor:

“Batılı elitlerle İsrail halkı tek bir ulusötesi politik teşekkül bünyesinde birleştiriliyor. Bu teşekkül, Batı emperyalizmini Yahudi yerleşimci-sömürgeciliğinin onun sırtına yüklediği maliyetlere bakmaksızın araçsallaştırmak gibi bir amaca sahip.”[9]

Bu görüşe göre, bu Siyonist Devletimsi Yapı, imparatorluğun bağrından çıkmış, “İsrail Lobisinin ortaya çıkışı ve güçlenmesinin maddi temeli”ni emperyalizm teşkil etmiştir. Bu tespit üzerinden şu söylenmektedir: “Amerikan siyasetindeki elitler, katı jeopolitik değerlendirmeden ziyade, Siyonist ideolojik inançlarından dolayı İsrail’i giderek daha fazla desteklemeye başlamıştır.”

SDY tezi, izahat ve öngörü açısından önemli bir güce sahip. Anlaşılması gereken birçok önemli noktaya değinmektedir. En önemli husus ise Batılı ve İsrailli elitlerin “kültürel açıdan iç içe geçmiş, sıkı” ilişkisi ve Batılı yönetici sınıfın Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesine olan sarsılmaz bağlılığıdır. SDY, Uçak Gemisi tezinin yapamadığını yapmakta, İsrail’in özgüllüğüne dair bir izahat sunabilmektedir.

Bununla birlikte, SDY teorisi de ciddi kusurlara sahip. Yukarıda alıntılanan pasajlardan da görüldüğü gibi, Ashlar, rasyonellik sorusuna çok fazla odaklanarak, bunu SDY tezinin sunduğu tanımın merkezine yerleştirmiştir. Bu aşırı odaklanma, teori etrafında dönen tartışmaların özel ilişki meselesine yoğunlaşmak yerine rasyonellikle alakalı sorunlara kapanmasına sebep olmuştur.

Bu “devletimsi” teriminin pek işlevsel olmadığını görmek gerekiyor. Bu terim, ABD imparatorluğunu “ele geçiren”, onu ABD ve diğer Batı ülkelerinden neredeyse ayrı bir devlet varlığı haline getiren, çok katı ve görünüşte yabancı bir yapıyı ima ediyor. Göreceğimiz gibi, Batılı elitlerin Siyonist davaya bağnazlıkla bağlı oluşlarını ya da kültürel açıdan kaynaşmış ilişkilerini, Amerikan emperyalizmi üzerinde duran bir “devletimsi yapı”nın (veya İsrail’in) kontrolüne bağlamak yanlış.

İsrail emperyalizm bünyesinde halen daha belirgin bir role sahip, ancak bu rol sürdürülürken dili daha çok kesiliyor, giderek bu rol daha da riskli hale geliyor. Ashlar, İsrail’in kışkırttığı (ABD-Siyonist Aksı’nın İran’a karşı yürüttüğü son savaşı türünden) savaşların Ortadoğu’da yıkıcı bir bölgesel savaşın, ABD'nin Arap müttefiklerinin ve Filistin’i işgal eden Siyonist yerleşimci rejimin çöküşünü beraberinde getirebileceği gerçeğine tekrar tekrar atıfta bulunmakta haklı (İsraillilerin kendilerinin de peşinde oldukları kıyametvari fetihe dair gayelerinin bilhassa rasyonel/kendini koruyucu nitelikte olmadığını da belirtmekte fayda var). Ancak, yukarıda belirtilen ABD emperyalist stratejisi, Amerika’nın gücünün zayıfladığı süreci hızlandırdığı düşünülen hedefleri tahrip etme riskini de beraberinde getiriyor.

Macnair’in belirttiği gibi,

“21. yüzyıl, milliyetçilik ve irrasyonalizme doğru derinleşen bir eğilime ve daha büyük, daha tehlikeli savaşlara, devrimci bir proleter direnişin gerçekleşme ihtimalinin zayıflamasına tanıklık etti. Bu yüzyıl muhtemelen, ABD’nin daha fazla savaş açmasına yol açacak ve bu savaşlar genele teşmil edilmiş nükleer çatışma yoluyla insanlığın yok olmasına yol açacak.”[10]

Burjuva devletinin rasyonel eylemine dair fikriyatı besleyecek daha çok görüş öne sürülecekmiş gibi görünüyor.

Göreceğimiz üzere, Siyonist ideoloji özel ilişkinin temel itici gücü olsa bile, ABD politikasını ele geçirmemiştir.

Emperyalizm, İdeoloji ve Dışlananların Kolonisi

ABD siyasetinin ve ekonomisinin elitlerinin alabildiğine Siyonist olduklarını söylemek yetmez. Filistin’i işgal eden yerleşimci İsrail rejimini Amerikan egemen sınıfı, Amerika'nın pratik bir uzantısı olarak görüyor. Kurumsallaştırma çabaları, uygulamalar ve savunma pratikleri açısından Siyonizm, birçok farklı biçim alsa da, ABD’de her açıdan bir devlet ideolojisidir.

İsrail ve ABD’nin neden eşi benzeri olmayan özel bir ilişki sürdürdüğü sorusuna yönelik üç ciddi teoriye baktık, ancak gene de bu konuda somut ve eksiksiz bir katkı elde edemedik. Uçak Gemisi tezi bu soruya cevap sunmuyor. Siyonist Lobi tezi fazla kaba, Siyonist Devletimsi Yapı tezinin sunduğu “devletimsi” olana vurgusu ile “rasyonellik tuzağı”na odaklanan yaklaşımı, ciddi sorunlara yol açıyor. Gelgelelim, tüm bu teoriler doğru yanlar barındırıyor. Gördüğümüz gibi, İsrail halen daha emperyalizm içre bir rol oynuyor, Siyonist Lobi muazzam bir güç uyguluyor, ABD’deki burjuva siyasetinde faal olan partiler Siyonist ideolojiye bağnazlıkla bağlı, hatta kendilerini onunla özdeşleştiriyorlar. Peki ama bu durumu nasıl açıklamalıyız?

İdeoloji, İsrail kolonisinin arkasındaki “büyük güç” desteğinde önemli bir rol oynar. Siyonizm, Theodor Herzl’in sözleriyle, Batı emperyalizmine her zaman “Asya’ya karşı Avrupa’nın kalesi” olarak pazarlanmıştır, ancak Amerikan/Batı yönetici sınıfında, bilhassa ABD himayesi döneminde Siyonizme yönelik sorgusuz sualsiz bir bağlılık gelişmiştir.[11]

Batı Evanjelizminin/Hristiyanlıının sunduğu ideolojik destek, İngiliz Mandası döneminde fazlasıyla önemliydi, ancak aynı zamanda Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına karşı çıkan İngiliz yönetici sınıfı içinde her zaman bir anti-Siyonist fraksiyonun var olduğu da doğru. Muhtemelen bu bakış açıları, İngiliz siyasetçilerinin Siyonistlerin tahammül edilemeyecek kadar fazla sorun çıkardığına karar vermesinin ardından Yahudi yerleşimini kısıtlayan 1939 tarihli hükümet raporunda doruk noktasına ulaşmıştır. ABD’de, özellikle ilk dönemde, ABD askeri ve dış politika kurumlarındaki derin Arap yanlısı sempati nedeniyle, Siyonizme destek hiçbir şekilde garanti değildi.

ABD-İsrail ortaklığı, altmışların başlarından 1973 Arap-İsrail Savaşı’na kadar uzanan dönemde Soğuk Savaş’ın belirli hesaplara dayanan gerçekçi politikasından doğdu. Bu dönemde Siyonist teşekkül, Fransız himayesinden Amerikan himayesine geçti. Amerikan yönetimi, Tel Aviv rejiminin anti-emperyalist Arap milliyetçiliğine, hatta SSCB’ye karşı etkili bir şekilde mücadele ederek, Washington’a askeri-siyasi açıdan faydalı olduğunu göstermesinin ardından, yerleşimci devletin başlıca emperyalist destekçisi olmaya başladı. Böylece ABD ve İsrail, yakın müttefik haline geldi, bu bağın sağlamlaştırılması için ideoloji seferber edilmeye başlandı. Amerika’da Siyonizmin iki potansiyel önemli müttefiki vardı: Siyonist bir kadro tabanına dönüştürülebilecek büyük Yahudi topluluğu ve özellikle Soğuk Savaş’ın anti-komünizminin sonucu olarak kilisenin yükselişiyle birlikte, oldukça etkili ideolojik haçlı güçleri meydana getirebilecek büyük Evanjelik Hristiyan nüfusu. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Siyonist kışkırtma, Hasbara’nın (Siyonist propaganda faaliyetlerinin) kitlelere yayılması, Soğuk Savaş ideolojisi, Siyonist Lobisinin gelişmesi, kültürel normalleşme, Nazi Yahudi soykırımının duygusal düzeyde maniple edilmesi vs. yoluyla bu toplulukların ötesine yayıldı. Ancak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde daha derinlerde başka bir şey yaşandı.

İran’da 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin Amerikan siyasetçilerini epey derinden etkiledi. ABD’nin o zamanki başlıca bölgesel müttefiki Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’ıydı. Şah’ın kanlı rejimi ABD’nin büyük desteğiyle hükmünü yürüttü. Neticede Şah, 1953’teki İngiliz-Amerikan darbesiyle iktidara gelmişti. Ancak bu noktada Amerika, ciddi bir tepkiyle yüzleşti: En tepede bir müttefiki olmasına rağmen, İran halkı, derin Amerikan karşıtı duygular geliştirdi, bu da Şah’ın devrim yoluyla devrilmesi ve İslam Cumhuriyeti denilen Amerika’ya düşman bir hükümetin kurulmasıyla neticelendi. ABD’li stratejistler, bu deneyimden, temel sorumuza cevap vermeyle ilgili önemli bir ders çıkardılar: Ortadoğu’daki müttefikler, bölgedeki kitlelerin Amerika’ya karşı ne kadar kutuplaştığı göz önüne alındığında, yalnızca en tepedeyken güvenilirdi.

Mısır, yetmişlerden beri ABD yörüngesinde olmasına rağmen, her zaman halkın militan mücadelelerinin alevlendiği olaylara sahne olmuştu. Körfez ülkeleri, monarşileri aracılığıyla ABD’nin müttefikleridir, ancak özellikle büyük Arap işçi ve orta sınıflarına sahip Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi, potansiyel olarak kırılgandır. Bunu göz önünde bulunduran ABD’li siyasetçiler, Ortadoğu’daki neredeyse tüm müttefiklerine, nüfuslarının sadece güvenilmez değil, aynı zamanda tehlikeli olduğu varsayımıyla baktılar. Bu devletlerin her biri, halkın (İslamcı, milliyetçi veya demokratik siyaset üzerinden) harekete geçmesi halinde kendi içinde riskler taşımaktadır. Ancak bölge bu konuda özel bir istisnaya sahip.

Siyonist teşekkül, bu açıdan tümüyle farklı ve gerçekten özel. Diğer tüm devletlerin aksine, İsrail bir yerleşimci kolonisi, daha doğrusu beyaz, Batılı bir yerleşimci sömürge projesi. İsrail’in Yahudi yerleşimci nüfusunun büyük bir kısmı, doğrudan ABD’den gelmekte olup, birçoğu da Batı/Avrupa ülkeleriyle çifte vatandaşlığa sahip. İlk Siyonist düşünürlerin doğru bir şekilde anladığı gibi, yerleşimci nüfus, maddi olarak varlıklarını sürdürmek için ABD gibi emperyalist merkezlere bağımlı. ABD’nin herhangi bir vekil gücünün aksine, dışlananların kolonisi olarak İsrail’de yaşayan yerleşimci kitleler, bilhassa yerleşimci varlıklarını sürdürmek adına, ABD’nin yardımına bağımlı.

Esasında Siyonizm bizatihi Batı’nın evladı. Yerleşimci piyadeleri, maddi, kültürel, kişisel ve ideolojik olarak İngiliz-Amerikan güçlerinin ait olduğu “Batı”ya bağlı bir “Batılı” bakış açısı taşırlar. Bu nedenle, Yahudi İsrailli yerleşimcilerin Amerikan karşıtı, emperyalizm karşıtı bir ayaklanma gerçekleştirme ihtimalleri sıfır. Siyonist ideologlar R. Blackwill ve Washington Enstitüsü isimli düşünce kuruluşundan W. Slocombe’un açıkça belirttiği gibi:

“İsrail halkı ve politikacıları, İsrail halkı arasında yaygın biçimde kabul gören, derinlere kök salmış bir Amerikan yanlısı bakış açısına sahiptir. Dolayısıyla, İsrail’in ABD’nin ulusal çıkarlarına verdiği destek, İsrail’deki demokratik siyasi kültürün dokusuna sıkıca işlenmiştir. Bu, şu anda Büyük Ortadoğu’daki başka hiçbir ulusta bulunmayan, çok önemli bir özelliktir.”[12]

Sonuç olarak, İsrail, sadece bölgedeki ABD’nin gözde müttefiki olmakla kalmadı, aynı zamanda ABD emperyalizmi için en güvenilir vekil güç olarak özel bir rol oynamaya başladı. Bir anlamda, Maşrık’ta bir tür ABD kolonisi haline geldi. Bu, özel bir ideolojik bağa dönüşmeye devam edecekti.

Bölgede Amerikan hegemonyasının beyaz yerleşimci karakolu olarak benzersiz bir rol oynayan bu varlık ile Hristiyan Siyonistler ve (1967 savaşından sonra çoğunlukla Siyonizmi destekleyen) Yahudi Amerikan nüfusu arasındaki ilişki yeni bir şeyin filizlenmesi ve olgunlaşması için elverişli bir zemin oluşturdu. Yetmişli ve seksenli yıllarda, İsrail’in özel konumu, ABD’de zaten var olan Siyonist eğilimlerin derinleşmesini teşvik edip destekledi. Yahudi kurumları, Siyonizmin amaçlarına ulaşmak için kullanılacak birer mekanizmaya dönüştürüldü. Yahudilerin çektikleri acıları istismar eden girişimler, Siyonistlerin ideolojik telkinleri için temel bir unsur haline geldi. ABD’nin kuruluş ve genişlemesinin yerleşimci sömürgeci karakterinin ve Siyonist projenin karşılıklı olarak kabul edilmesi de bir faktör olarak göz ardı edilemez. Siyonist Lobi, Evanjelik fraksiyonlarıyla birlikte, İsrail’in özel ekmeğine yağ sürmek adına, son derece güçlü ve etkili siyasi aktörler haline getirildi. Bu dönemde lobi (oldukça başarılı bir şekilde) Siyonist dava için misyonerlik rolü üstlendi. ABD siyasetinde ve ekonomisinde etkili olan elitler, Siyonist inancın gerçek savunucuları haline geldiler. Bu durum, İsrail’in ABD nezdinde sahip olduğu özel statü ve ona bağımlı olduğu gerçeğiyle birleşince, ABD’nin yönetici sınıfı (ve genel kamuoyu) arasında İsraillilerin esasen Amerika’nın bir uzantısı olarak görülmesine yol açtı. Siyonist teşekkül, eski Avrupa’daki “büyük” güçler, kolonilerindeki yerleşimci nüfusa nasıl bakıyorsa o şekilde görülmeye başlandı.

Böylece, İngiliz-Amerikan egemen sınıfının Siyonizmle bağı geliştirildi, neticede pratikte bu bağ, kurumsallaşmış devlet ideolojisinin parçası haline geldi. ABD ve benzer olguların yaşandığı İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer Batı ülkeleri, bu teşekkülün kendisiyle birlikte, bir tür Siyonist Blok oluşturuyor. Bu bloğu bir araya getiren, sadece stratejik askeri-politik ittifak değil, aynı zamanda bu bu ülkelerde devletin desteklediği ideolojilere Siyonizmin “resmi” ideoloji olarak dâhil edilmesine dönük adımlardır.

Bu “resmi Siyonizm”, biçimsel, birleşik bir politik yapıyı ifade etmez. Daha çok bize yukarıdaki tanıma uyan ülkelerin, İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğine sundukları politik ve ideolojik destek üzerinden birer “Siyonist devlet” olarak görülebileceğini söyler. Bu demek değil ki ilgili devletler, İsraillilerin eline geçmiştir. Amerikalı elitler de diğer ülkelerin elitleri de kendince birer fail olarak, Siyonizme farklı düzeylerde bağnazca ilişki kurmaktadır. Daha önce ifade ettiğimiz üzere, İsrail, ABD için özel olarak faydalı bir güçtür. Bu noktada ABD’nin bu ilişkide nerede durduğunu anlamak gerekiyor.

Bana göre, en nihayetinde ABD-İsrail ilişkisini şekillendiren, emperyalizmdir. Siyonist teşekkül, hem sadık bir yerleşimci garnizonu olarak Amerikan çıkarlarına yönelik tehditlere karşı bir kale hem de bir yıkım aracıdır; bu da onu, ABD hegemonyasının nispeten gerilediği sürece girdiği günden bu yana büyük emperyalist stratejinin bir aracı kılıyor. Bu emperyalist temel üzerine, politik ve ideolojik bir üst yapı (yani, Amerikan Siyonist ideolojisinin birçok biçimi, lobiler, düşünce kuruluşları, kültürel ve dini kurumlar vs.) inşa edildi, bu da, İsrail’i ABD’nin bir uzantısı olarak gören, Siyonist ideolojinin bağnazlıkla benimsenmesine yol açan, tüm egemen sınıflar arasında bir özdeşleşmeye neden oldu. Siyonizm sorgusuz sualsiz kabul görüyor, bölgedeki ve ötesindeki tüm emperyalist strateji, bu açıdan ele alınıyor. Bir yandan, yukarıda özetlenen Amerikan kontrol stratejisi doğrultusunda, Amerika’nın Ortadoğu’daki herhangi bir rakibinin üzerine kuduz İsrail köpeğini salmak, Washington’daki siyasetçiler için kaçınılmaz bir durum. Öte yandan, Batı Şeria ve Gazze’de “iki devletlilik” esasına dayanan, Filistin Yönetimi’ne sırtını yaslayan bir komprador rejimi kurmak, Arap dünyasının Filistin ile normalleşmesini hızlandırabilirdi; ancak Washington’ın Oslo sürecine, teslim olan Arafat’a egemen bir geleceğe sahip olma şansı az olan sefil bir bantustandan başka bir şey verme niyeti olmadan girmesi göz önüne alındığında, bu baştan sona başarısız bir girişimdi. Her ikisi de Siyonist dünya görüşünün yol açtığı sonuçlar.

Amerika’nın “kurucu ideoloji”sine benzer şekilde, yönetici sınıf arasında tek bir Siyonizm biçimi yok. Petti’nin açıkladığı gibi, gelişen ilişki türü sayesinde İsrail, “Amerikan elitlerinin ve halkın büyük bir bölümünün liberalizm, muhafazakârlık, güvenlik, güç, İslam, İncil, Yahudi-Hristiyan ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı, emperyalizm, sınır ve daha fazlası hakkındaki tüm duygularını yansıtabileceği bir yer” işgal etmektedir.[13] Bu, iç Siyonizmin dinamiklerini kavrayan bir yaklaşımdır.

Siyonist Blok ve 7 Ekim Sonrası Dünya

7 Ekim 2023’te duvarların yıkılması, ardından gelen Gazze Soykırımı ile normal dünyanın jeopolitiği büyük bir kırılma yaşadı. 7 Ekim öncesi bir dünya vardı, şimdi ise “büyük güç” jeopolitiğinin işlediği arenada tüm pervasızlığıyla devam eden soykırımın yeniden normalleşmiş bir kontrol aracı haline geldiği bir 7 Ekim sonrası dünya var. Bu tartışmanın ve benim ortaya koyduğum teorinin bu bağlamdan ayrılamayacağını göz önünde bulundurarak, neticede “Siyonist Blok”un ve genel olarak benim katkımın şu anki halimizde nasıl bir rol oynadığını ele almak gerekiyor.

7 Ekim 2023’te Gazze’deki atılımla birlikte patlak veren olay, uzun süredir yüzeyin altında kaynayan, Gazzelilerin sürekli maruz kaldığı sefil koşullar, İbrahim Anlaşmaları ile normalleşme eğiliminin artması ve “uluslararası toplum” denilen şeyin Filistin meselesini (ve Filistinlileri) göz ardı etmesi gibi muhtelif faktörlerin neticesiydi.

Bununla birlikte, o dönemde ılımlı Hamas kanadının esasen iflas etmiş olan siyasi-stratejik çizgisi yerini, bu açmazdan kurtulmak için stratejik bir kumar oynayan radikal Kassam Tugayları’nın çizgisine bıraktı.

7 Ekim’in ardından, İsrail işgalcileri, Filistin sorununun nihai çözümü için neredeyse oy birliğiyle bir imha politikası, yani soykırım politikasına karar verdiler. Birçok aktivist, ABD’nin soykırıma “suç ortaklığı” veya “desteğinden” bahsetti, ancak bu yerinde bir tespit değil. Bu, ABD destekli bir soykırım değil, İsrail soykırımı olduğu kadar Amerikan soykırımıdır da.

Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, 7 Ekim, nesnel olarak statükoya karşı bir isyan, bölgedeki Amerikan hegemonyasına karşı gerçekleştirilmiş militan bir ayaklanmaydı. Burada iki önemli faktör söz konusu.

1. Soykırım politikası, ABD’nin emperyalist stratejisinin genel eğiliminin, yani Washington’a uzaktan bile olsa hakaret olarak algılanan her şeye yıkım ihraç etme eğiliminin, felâketlere yol açacak şekilde radikalleşmesidir ki 7 Ekim operasyonu kesinlikle böyleydi.

2. Direniş savaşçılarının 1948’de işgal edilen Filistin’e girmeleri, Biden ya da Trump gibi ABD’li siyasetçilerin zihninde, yerleşimci nüfusun fiilen Amerikan sömürgecileri olarak görülmesi nedeniyle, doğrudan ABD’ye yönelik bir saldırı olarak algılandı.

Her iki faktör, Gazze'yi ortadan kaldırmayı amaçlayan “intikam”da somutluk kazanıyor. Bu “intikam”, Filistin sorunuyla ilgili olarak ABD’nin politik çizgisini güçlendirmeye ve yönlendirmeye devam ediyor.

ABD içinde, yukarıda belirtilenler haricinde, halkın Siyonist proje karşısında yaşadığı hüsranın, ayrıca Filistin davasına verilen desteğin yarattığı, kuşatıldıklarına dair hissiyat yönetici sınıf, daha da Siyonistleşti daha da radikalleşti. Bununla birlikte egemen sınıf içinde, çatlaklar da oluşmaya başladı. Tüm dünyada telefon ekranlarında tüm çıplaklığıyla yayınlanan ve cüretkâr bir şekilde icra edilen Gazze soykırımı, Siyonist hegemonyaya onarılamaz zararlar verdi. Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez, genel olarak iki çizgide ilerleyen, süreci eleştiren, azınlık bir yönetici sınıf/elit fraksiyonu oluştu: Kendi amaçları doğrultusunda milliyetçi duyguları körüklemek için özel ilişkiye laf olsun torba dolsun diye karşı çıkan sağcı “popülist” fraksiyon ile İsrail politikasını eleştiren, ABD-İsrail arasındaki özel ilişkiye “ilerici” bir yerden, temkinli bir tutumla karşı çıkan liberal/”sol popülist” fraksiyon.

Şunu belirtmek gerekir ki, bu tiplerin çoğu (Tucker Carlson, Thomas Massie, Chris Van Hollen, Ro Khana gibi isimler) gerçek anlamda Siyonizm karşıtı olarak nitelendirilemez; zira ya reforme edilmiş bir Siyonist yapıyı ya da ABD-İsrail ilişkisinin yeni şartlarda yeniden kurulmasını savunuyorlar. Bununla birlikte, bu azınlık fraksiyonun varlığına rağmen, “Siyonist Blok” güçlü kalmaya devam etmekte, burjuva siyaseti yelpazesinin tamamında Siyonizm, çoğu zaman daha da yoğunlaşmış, gülünç ve aşırı biçimlerde varlığını sürdürmektedir.

Filistin’in tam anlamıyla, hiçbir taviz vermeden özgürleşmek için verdiği mücadele, Filistin’i işgal eden İsrail varlığı kadar, Amerikan rejimine ve onun yönetici sınıfına karşı da verilmektedir.

İlyas Şemes
9 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. Tasks and Perspectives, MU.

2. Adam Hanieh, “Framing Palestine: Israel, the Gulf states, and American power in the Middle East”, 13 Haziran 2024, TNI.

3. Mike Macnair, “From Order to Kaos”, 23 Mart 2023, WW.

4. Hudson Institute, “Winning in Ukraine Is Critically Important for Deterring a War in Taiwan”, 24 Nisan 2023, Hudson.

5. Eric Schmitt, Edward Wong ve John Ismay, “U.S. Strikes in Yemen Burning Through Munitions With Limited Success”, 4 Nisan 2025, NYT.

6. Jake Epstein, “The US fired $500 million in top interceptors defending Israel from missile attacks”, 17 Eylül 2025, Business Insider.

7. Matthew Petti, “Aircraft carrier or lobby: more thoughts on U.S.-Israeli relations”, 21 Eylül 2025, PM.

8. John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt, The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy, (Farrar, Straus and Giroux, 2007), s. 5.

9. Rob Ashlar, “On the Zionist Para-State”, 13 Mart 2026, Cosmonaut.

10. Mike Macnair, “Capitalism as a star fort”, 5 Haziran 2025, WW.

11. Theodor Herzl, “The Jewish State”, Historymuse.

12. Robert D. Blackwill ve Walter B. Slocombe, “Israel: A Strategic Asset for the United States”, 2011, PDF.

13. Matthew Petti, “What does the Israel Lobby actually do?”, 26 Haziran 2024, MP.

0 Yorum: