Bu,
Sümeyye Rüstempur’un 26 Mart 2026’da Frustration dergisinde
yayınlanan “İran: Kampçılığa Son” başlıklı makalesine cevaben kaleme alınmıştır.
Frustration dergisi başta bu cevabı, eleştirilen metnin tüm yayın
kurulunun görüşlerini yansıtmadığını, kurulun tek bir görüşe bağlı kalmasının
gerekli olmadığını söyleyerek reddetmişti. Bunu kabul eden yazarlar, gerekli
düzeltmeleri yaparak makaleyi dergiye tekrar gönderdiler fakat o günden beri
dergiden bir cevap alamadılar.
* **
Yazıda
sergilenen duruşa artık epey aşinayız. “Kampçılığa” son vermeyi, ittifaklardan
uzaklaşmayı, ani tepkileri reddetmeyi iddia eden bir duruş
bu.[1] Tek başına ele alındığında, niyetin tartışılması güç. Kimse, kör
sadakatleri savunmak veya anti-emperyalizmi şartlı bir refleks haline
dönüştürmek istemez.
Ancak
bu basitleştirmeyi reddetme iddiası, çoğu zaman ters teper. Kesin tavır almaktan
kaçınarak, güç dinamiklerini yumuşatmış oluruz. Her şey eleştiriye açık hale
gelir, böylelikle kıyaslamalara alan açılır. “Şiddet de tahakküm de her yerde”
diyen anlayışta denge kurma çabası, analizin yerini alır.
Bu
yaklaşım, yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda durumun çarpıtılmış bir yorumuna
yol açıyor. ABD emperyalizminin özgünlüğünü ortadan kaldırıyor, çevre ülkelerdeki
toplumlara dair Batı bakış açısını muhafaza ediyor, böylece güç ilişkileri
analizini şiddet ve rejimlerin eşdeğerliğine doğru kaydırıyor.
ABD
Emperyalizminin Özgün Doğası
Aslında
şu noktadan başlamalıyız: ABD ve İran, dünyada aynı yeri işgal etmiyorlar. Bu
ahlaki bir yargı meselesi değil, konumlandırma meselesidir. Bir yanda,
yaptırımlar uygulayabilen, finansal akışları kontrol edebilen, tüm ekonomileri
etkileyebilen ve dünyanın herhangi bir yerinde istediği gibi askeri müdahalede
bulunabilen (hatta başka bir ülkenin devlet başkanını kaçırabilen) bir güç var.
Diğer yanda ise, bu çerçeve içinde faaliyet göstermeye zorlanan, sürekli baskı
altında olan ve kontrol edemediği güç dinamiklerine göre sınırlarını ayarlamak
zorunda kalan bir devlet var.
Bu
asimetri, sadece niceliksel değil, aynı zamanda niteliksel. En azından İkinci
Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD emperyalizminin özel doğasının bir sonucu.[2]
Kapitalist ülkeler (“merkez ülkeler”), Emperyalizmin en yüksek aşaması olan
dönemde (emperyalizmin ilk dönemi, 1873-1945 arası) Güney’deki (“çevre ülkeler”deki)
sömürgeler için savaşırken, 1945 sonrası ABD, eşitsiz de olsa, diğer
emperyalist ülkeleri tek bir projeye, küreselleşme projesine entegre etmeyi bildi.
Merkez ülkeler arasındaki yatay rekabetten dikey egemenliğe geçi yaptık. Merkez
ülkeler (ABD, Avrupa ve Japonya) çokuluslu şirketler ve NATO gibi ortak bir
savunma yoluyla çevre ülkelere karşı tek bir blok halinde birleşti. Çevre, merkezin
taleplerine uyduğunda, transatlantik komprador burjuvazisi, işçilerin,
kaynakların ve altyapının kontrolünü ele geçirir. İran’da olduğu gibi, çevre
ülkeler reddettiğinde, en iyi ihtimalle “haydut devlet”, en kötü ihtimalle ise
su, elektrik, toprak ve diğer kaynakların transatlantik burjuvazisine ait
olduğu başarısız bir devlet haline gelir. 2003 sonrası Irak, bunun iyi bir
örneğidir.
İran’ı
Batı güçleriyle eşitleyen akıl yürütme, 1945 sonrası dünyanın dönüşümünü göz
ardı eder, şematik bir yaklaşımla Lenin’in (1873-1945 dönemine denk düşen) emperyalizm
tanımı alır İran’ı merkez ülke haline getirir, ancak bu konumlandırma çabasını
destekleyecek hiçbir somut kanıt sunmaz.
Batı’ya
Has Optik Yanılsama
Haydutların
da bir geçmişi vardır.
ABD
emperyalizminin kendine has doğası ve müttefikler arasında savaş ganimetlerinin
(eşitsiz) paylaşımı göz önüne alındığında, devrimden sonra transatlantik
sermayeye sınırlarını kapatan İran gibi bir devletin Batı güçlerinin hoşuna
gitmemesi, kolayca anlaşılabilir bir durumdur
Frustration
dergisinin[3] yayınladığı yazıda asıl dikkat çekici husus, her türden tarihsel
derinliği silip atmış olmasıdır. Sanki İran, sadece dış politikanın nesnesi
haline geldiğinde, yani devrimden günümüze kadar kendiyle tutarlı bir haydut
devlet olduğunda arz-ı endam etmektedir. Bu haydutluk, onun “DNA”sında[4]
mevcuttur. İran devletinin şiddeti herhangi bir siyasi mantıktan yoksundur:
liderler, doğal bir “zalimliğin” güdümündedir, hepsi de barbardır.
İran’ı
şeytanlaştırmak ve tarihsel bağlamından kopartmak suretiyle bu tutum, en nihayetinde
Batı’nın bakış açısını yeniden üretir ve duruma dair her türden politik analize
mani olur, hatta ona yasak getirir. Zihinleri savaşa, İran rejiminin sonuna
hazırlar, savaş karşıtı her türden hareketi felç eder.
Oysa
İran’daki durum mevcut dönemle başlamadı. Bu dönem, reform girişimleri, halk
hareketlilikleri, egemenlik ve kaynak kontrolü üzerinde yaşanan kavgalarla dolu
uzun bir tarihin parçası. Bu nokta önemsiz değil. Her şeye yönelik yorumu bir
biçimde etkiliyor.
Sadece
1979 sonrasındaki döneme bakarsak, İran devriminin ve son derece gelişmiş
özyönetim deneyiminin ancak yabancı sermayenin millileştirilmesi ve komprador
burjuvazinin kovulması koşuluyla gerçekleşebileceğini görürüz. Burada, Rus veya
Çin devrimlerinin aksine, İran devriminin bir iç savaşa yol açmadığının altını
çizmek gerekiyor. Bu anti-emperyalist meşruiyet (ki bugün bile toplumsal
yeniden dağıtımın yokluğunda işlev görüyor), devrimden sadece bir yıl sonra
Irak Savaşı ve Batılı müttefiklerin müdahalesi ve liderlerine uygulanan tek
taraflı yaptırımlarla birlikte güçlendi.
Bu
olayların, bilhassa ellilerin başlarındaki petrol krizinde açıkça ortaya
koyduğu şey, sadece bir devlet ile yabancı çıkarlar arasındaki ekonomik bir
anlaşmazlık değil, egemenliğin doğası üzerine bir mücadeleydi. İran için bu,
sadece kaynaklarına ilişkin resmi bir hak iddia etme değil, bu hakkı üretim,
gelir ve ekonomi politikası üzerinde etkili bir karar alma kapasitesine
dönüştürme meselesiydi. İşte tam bu noktada Amerikan ve İngiliz müdahalesi,
belirleyici hale geliyor: tek seferlik bir tepki olarak değil, bu dönüşümü
kontrol altına almayı amaçlayan sürekli bir çaba olarak. Şah üzerindeki baskı,
müzakerelerin kontrolü, uzlaşma çözümlerinin geliştirilmesi ve iç siyasi
alternatiflerin aranması: amaç, İran’la doğrudan çatışmaktan ziyade, etkili bir
egemenliği imkânsız kılmaktı.
Başka
bir deyişle, müdahale, görkemli bir olayla başlamaz. Olayı önceler, onu
hazırlar ve onu nasıl anlayacağımızı bize öğretir.
İngiltere-İran
Petrol Şirketi’nin (1951) millileştirilmesiyle başlayan olaylar dizisi, bunun
özellikle açık bir örneğini sunmaktadır. Petrolün kontrolünü yasal olarak İran
devletine devreden 1 Mayıs 1951 tarihli yasanın kabul edilmesinden sonra,
mesele, hemen somutlaştı: petrolü çıkarma işlemi, rafineri, ihracat ve gelirler
konusunda fiilen kim karar veriyordu? İngiliz ve Amerikan hükümetleri, daha
sonra ortak bir konum geliştirdiler: “Millileştirme ilkesini kabul edin, ancak
fiili kontrolün devredilmesini reddedin.”[5] Öne sürülen öneriler, İran’ı
petrolün resmi sahibi konumunda tutarken, operasyonel yönetimi İngiltere-İran
Petrol Şirketi veya bir Batı konsorsiyumuna devretmekten ibaretti. Başka bir
deyişle, millileştirme bir ilke olarak kabul edildi, ancak fiili kapsamından
arındırıldı: kelime korundu, ancak gücün gerçekliği değişmeden kaldı. Bu tür
bir uzlaşma istisnai değil: egemenliği hukuk zemininde kabul ederken pratikte
uygulanmasını engellemekten oluşan klasik bir emperyalist güç biçimi var
karşımızda.
Analiz,
rejimler arasındaki karşılaştırmaya indirgendiğinde bu tür bir mekanizma
ortadan kayboluyor.
İç
Savaş Çıkarmak
Emperyalizm,
ahlaki bir kategori değildir. Değişimleri yapılandıran, bağımlılıkları
düzenleyen ve eylem kapasitesini dağıtan bir dizi maddi ilişkidir. Elbette
savaş yoluyla ifade edilir, ancak daha az görünür mekanizmalarla da kendini
gösterir: yaptırımlar, mali kısıtlamalar ve üretim-dağıtım ağlarının kontrolü.
Bu
araçlar tarafsız değildir. Tüm toplumları yeniden şekillendirirler. İç
dengeleri değiştirirler, toplumsal ilişkilerin zeminini kaydırırlar ve kimi
ihtimalleri zayıflatıken kimilerini güçlendirirler. Onları yalnızca “bağlam”
olarak ele almak, somut etkilerini anlamamızı engelleyen bir unsurdur.
Devrim
ve ABD sermayesinin çekilmesinin ardından, sekiz yıl süren bir savaş, ardından
gelen bir dizi ekonomik yaptırım, İran toplumunu harap etti ve böldü. Döviz
elde etmek ve temel malları ithal etmek için petrol gelirlerine büyük ölçüde
bağımlı olan bir ekonomiye ek olarak, bu önlemler, başta komprador burjuvazinin
özelleştirme dalgaları yoluyla İran ekonomisini transatlantik çokuluslu
şirketlere yeniden açmasını sağladı. Ancak, reformların hızını artırmak ve
İsrail ile daha yakın ilişkiler kurmak için ABD, doksanların ortalarında
yaptırımları artırdı. İran ekonomisinin boğulması, halktaki hoşnutsuzluğun
yaygınlaşıp artmasına ve içteki güç dengesinde bir kaymaya yol açtı: Mahmud
Ahmedinejad’ın (2005) gerçekten halk tarafından seçilmesi, İslam Devrimi
Muhafızları ve dini-devrimci vakıfların iktidarı ele geçirmesini ve ABD
destekli elitleri devirmesini sağladı. Aynı şekilde, İran’ın nükleer programına
sınırlamalar getirilmesine ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA)
denetimlerine izin verilmesine yol açan Obama yönetimiyle yapılan kısa
müzakereler de ABD’ye kâfi gelmedi: Donald Trump, 2018’de Viyana anlaşmasından
çekildi ve yaptırımları sıkılaştırdı. ABD için hiçbir şey asla yeterli değildi.
Amerikan ve Avrupa sermayesinin ülkeye serbestçe yatırım yapabilmesi için
sınırların tümüyle açılması şarttı.
Uluslararası
ekonomik yaptırımlar altında ezilen İran, yaptırımlar yüzünden boğulan halkının
hayatta kalmasını sağlamak için aşama aşama yüzünü Çin’e çevirdi.[6] Ve Çin ile
ilişkilerin dengeli olduğunu varsaymak yanlış olurdu: Yeni İpek Yolu üzerinde
yer alan İran, ithalatı (temel ihtiyaçlar) / ihracatı (petrol) ve altyapısının
finansmanı için Çin’e büyük ölçüde bağımlı, güvenlik alanındaki bağımlılık
düzeyi ise daha düşük.[7] Bu güçlü maddi bağımlılık koşulları altında, İran, “emperyalist”
olarak nitelendirilmesi zor olan (mal ve sermaye ithal eden) yarı-çevre ülke olarak
görünmektedir.
Her
devletin nüfuzu aynı değil. Her devlet; uzaktan tecrit, yaptırım veya disiplin
uygulama yeteneğine sahip değil. Bu beceri, baskın bir konumu tanımlar. Bunu
görmezden gelmek veya arka plana atmak, sorunu sadece başka bir yere
taşımaktır.
Kampçılık
karşıtı duruşun sınırlılıklarını ortaya koyduğu yer tamda burası. Basit
karşıtlıkları reddettiğini iddia eder, ancak gerçekte varolan hiyerarşileri
ortadan kaldırır. “Halk” sözcüğünü diline kolayca dolar ama onu soyut bir
biçimde, herhangi bir toplumsal yapıdan kopuk olarak ele alır. Bunu yapmak
zorundadır: Halkın bir kısmı, yani yaptırımlardan en çok etkilenenler
(köylüler, işçi sınıfı ve memurlar dâhil küçük burjuvazi) gerçekten de rejimi
desteklemektedir ya da en azından devrilmesini istememektedir.[8]
[8]
Sınıf temelli yaklaşım işe
yaramadığı için, “halk” kategorisine yönelime tanıklık ediyoruz. Bu kategori, “halk”a
yoksulluktan kurtulmanın bir yolunu vaat eden, ancak kendisi de yaptırımları
destekleyerek bu boğulmaya katkıda bulunan komprador burjuvaziyi de içerecek
şekilde genişletiliyor. Örneğin, Roja kolektifi[9], yazdığı
makalelerde uluslararası burjuvazinin rejim karşıtı gösterilerdeki varlığından hiç
bahsetmiyor.
Oysa
hiçbir toplum homojen değil. Çıkarlar, çatışmalar, kurumlar ve siyasi
miraslarla dolu. Bu karmaşıklığı göz ardı etmek suretiyle “kampçılık karşıtı”
okuma, rejimin mevcut çerçeveleri aracılığıyla ifade edilen direnişi göz ardı
ediyor.[10]. Aslında politik ihtimalleri iki ayrı pencereden, rejim yanlısı ve
rejim karşıtı pencereden okuyan yaklaşımı yeniden üretiyor.
Dış
müdahaleler tam olarak bu fay hatları boyunca gerçekleşiyor. Zira yaptırımlar,
sadece yoksulluk yaratmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iç savaşları da kışkırtıyorlar.
İran’daki rejim karşıtı ve rejim yanlısı gösteriler bunu ortaya koyuyor. Oysa
bu analizin kapsamı, Suriye, Irak ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde tüm bölgeye
genişletilebilir. Misal, federal rejimlerin kurulması yoluyla mezhepsel
kimliklerin somutlaştırılmasına dayalı olarak ülkeleri Balkanlaştırma
girişimlerinin tümüne, Siyonist teşekkül, genelde ABD sermayesindeki iştah
destek sunmaktadır.[11]
Bu
bölgede 2003 savaşından sonra Irak federal anayasasının mimarı olan ve nüfus
yer değiştirmelerine ve iç savaşa yol açan bir anayasanın mimarı olan Peter
Galbraith’in şu anda Suriye anayasasından sorumlu olduğunu belirtmekte fayda
var. Bu nedenle, “kampçılık karşıtları”nın böylesine ikili (hatta “kampçı”) bir
okumayı, federal rejim ile diktatörlük (Suriye, Lübnan) veya rejim yanlısı ile
rejim değişikliği (İran) esas alan anlayışı benimsemeleri ve herhangi bir
toplumsal özgürleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan ulusal egemenlik sloganını
reddetmeleri tuhaf.
Toplumsal
karmaşıklığı ortadan kaldırmak, bunu dile getirmeden de olsa, merkezin bakış
açısını yeniden üretmektir: bu bakış açısı, çevre ülkelerdeki durumları özerk
bir tarihsel süreç olarak değil, yalnızca yönetilmesi gereken bir sorun olarak
görür.
Petrol
meselesi, bir kez daha, tehlikede olan şeyin ne olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Batılı güçleri asıl endişelendiren, salt ekonomik bir avantajın kaybı değildi.
Bir emsal oluşturma riskiydi. Egemenliğin etkin bir şekilde ileri sürülmesinin
yayılması ihtimali, İran olayının ötesinde etkiler yaratabilirdi.
Sorun,
acil olmaktan ziyade stratejikti: belirli ihtimallerin akla gelmesini
engellemek gerekiyordu.
Durum
hâlâ böyle.
Belki
de bu ikili düşüncenin en bariz örneği, “Ne Şah, ne de Molla”
sloganıdır; bu slogan, övülmesi oldukça zor olan Batı tarzı bir demokrasinin
kurulması umudunu pek de iyi gizleyememektedir. Birincisi, doğası ne olursa
olsun herhangi bir siyasi rejimin ihraç edilemeyeceği açıktır. İkincisi,
liberal demokrasilerimizin, otoriter bir dönüşe ek olarak, sınırlarının
ötesinde kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm üzerine kurulduğu sıklıkla
unutulmaktadır.
İran’da,
demokrasi çağrılarının çok özel bir iktidar mücadelesinin parçası olduğuna hiç
şüphe yok: seçim süreçlerine tabi olmayan Devrim Muhafızları’nın kaldırılması
bu mücadele bağlamında dile getiriliyor.[12] ABD sermayesine açık, Batı tarzı
bir demokrasiyi destekleyenler, İran’da başka bir kendi kendini yöneten
demokrasinin gerçekleştiğini, ancak Batı demokrasileri tarafından
bastırıldığını çabucak unutuyorlar.
ABD’nin
Mesajı
Emperyalist
bir düzen, yalnızca belirli durumlara cevap vermeyi amaçlamaz. Sınırları
korumaya, ne yapılabileceğini çerçevelemeye, belirli gidişatları pratik
olmaktan çıkarmaya çalışır. Yaptırımlar, baskı ve tecride dair önlemler, bu
mantığın bir parçasıdır. Bunlar, yalnızca belirli bir hükümeti hedef almazlar, sağa
sola gönderdiği mesajın kapsamı daha geniştir.
Bu
mesaj öncelikle, özellikle 7 Ekim’den bu yana kendilerini ABD’den uzaklaştırma
eğilimine girme ihtimali bulunan ABD müttefiklerine yöneliktir: Mesaj, İran’ın
çökmesi durumunda İsrail ile bir çatışmadan korkan Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin
yanı sıra, Filistin’i tanıma sözü veren, Barış Kurulu’na katılmayı reddeden,
ABD’nin üslerini kullanmasına izin vermeyen ve Çin ile bağlarını koparmakta
tereddüt eden Avrupa ülkelerinedir.
ABD,
İran’ı bombalayarak, küreselleşmiş savaşın kontrolünün kimde olduğunu, hatta
(elbette, savaşı kazanmayı başarabilirlerse) savaş sonrasının kârlı yeniden
yapılanma sözleşmelerini kimin verdiğini onlara hatırlatıyor. Bir kez daha, ABD
emperyalizmi, direnen ülkelerin sınırlarını kendi ve müttefiklerinin
sermayesine açmayı hedefliyor.
Bu,
cevap verdiğimiz “kampçılık karşıtı” duruşun gözden kaçırma eğiliminde olduğu husus.
İşleri dengelemeye çalışırken odağı değiştiriyor. Devletlerin içsel
özelliklerine yoğunlaşmak için yapıyı bir kenara bırakıyor.[13]
Oysa
bir görüş, yalnızca eleştirileri bir araya getirerek oluşturulmaz.
“Herkes
eleştirilebilir” lafının bir anlamı yok. Hatta bu laf, tartışmayı sonlandırıyor.
Asıl
soru başka yerde: mevcut durumu hangi yapı şekillendiriyor?
İran’ı
Savunun
Bugün
rejimler arasındaki şey, soyut bir karşıtlık değil. Kurallarını küresel ölçekte
dayatabilen, ardından bu egemenliği tarafsız, gerekli, hatta rasyonel olarak takdim
edebilen bir düzen var karşımızda.
Kararlar
bu merkezlerde alınıyor. Yaptırımlar tasarlanıyor, baskı uygulanıyor, manevra
alanı daraltılıyor.
Asıl
sorumluluk işte tam da burada.
Simetriler,
söylemsel dengeler, önlemler, geriye kalan hiçbir şey, bu durumu değiştirmez.
Sadece ondan uzak durmamızı sağlar.
Oysa
bu alınan mesafe, bir bedel karşılığında geliyor. Aydınlatmaktan çok daha fazla
şeyi gizliyor.
Tüm
çelişkiler eşit değil. Hepsi aynı düzeyde değil. Bunu kabul etmemek, bugünün
dünyasını gerçekten neyin yapılandırdığını anlamamak demek.
Her
mücadele, kendi ülkesinin emperyalizmine karşı başlıyorsa, Fransa gibi bir
devlette İran halkına verilecek etkili destek, Fransa’nın en önemli
halkalarından biri olduğu Atlantikçi emperyalist zinciri zayıflatmakla başlar.
Marlène Rosato
Selim Nadi
28
Nisan 2026
Kaynak
Dipnotlar:
1. “Ce que nous apprennent les révoltes iraniennes féministes pour les
soulèvements à venir”, 17 Mart 2026, Terrestres.
2. Leo Panitch ve Sam Gindin, The
Making of Global Capitalism. The Political Economy of American Empire,
Londra, Verso, 2012; Benjamin Bürbaumer, Le Souverain et le marché. Théories
contemporaines de l’impérialisme, Paris, Éditions Amsterdam, 2020.
3.
Frustration.
4.
Tırnak içindeki kelime, Médiapart’ın İran üzerine hazırladığı programdan
alınmıştır: Youtube.
5.
Ervand Abrahamian, Oil Crisis in Iran. From Nationalism to Coup d’Etat,
Cambridge University press, Cambridge, 2021, s. 6-32.
6. Kayhan Valadbaygi, “L’Iran en
révolte. Néolibéralisation, sanctions, répression”, Contretemps, 10 Şubat 2026.
7. Çin, İran’a silah tedarik etse
bile, desteği bununla sınırlı kalıyor. Örneğin Çin, 11 Mart 2026’da Bahreyn’in
İran’ın “bariz saldırılarını en sert şekilde kınamak” amacıyla sunduğu karar
tasarısında (Rusya ile birlikte) çekimser oy kullanmış, bu da kararın kabul
edilmesine yol açmıştır. İran’ın bağımlılığı konusunda bkz.: Benjamin
Bürbaumer, “Le pivot asiatique des États-Unis passe-t-il par le Moyen-Orient?”,
Révolution Permanente, 21 Mart 2026, RP.
8. Ervand
Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.
9.
Collectif Roja, “Retour sur le soulèvement en Iran. Entretien avec le collectif
Roja”, Contretemps, 2 Mart 2026.
10. Fariba Adelkhah, “Que se
passe-t-il en Iran ?”, AOC, 14 Ocak 2026.
11. Voir Quinn Slobodian, Crack-Up
Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy,
Allen Lane, 2023.
12. Ervand Abrahamian, “Iran Under
Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.
13. Freedom House veya Ekonomist İstihbarat Birimi gibi liberal düşünce kuruluşları tarafından hazırlanan ve sermayeye nereye yatırım yapması gerektiğini göstermeye yarayan demokrasi endekslerine bakılabilir.


0 Yorum:
Yorum Gönder