05 Ekim 2026

, ,

Anti-Emperyalist Çizgide İran’ı Savunmak



Bu, Sümeyye Rüstempur’un 26 Mart 2026’da Frustration dergisinde yayınlanan “İran: Kampçılığa Son” başlıklı makalesine cevaben kaleme alınmıştır. Frustration dergisi başta bu cevabı, eleştirilen metnin tüm yayın kurulunun görüşlerini yansıtmadığını, kurulun tek bir görüşe bağlı kalmasının gerekli olmadığını söyleyerek reddetmişti. Bunu kabul eden yazarlar, gerekli düzeltmeleri yaparak makaleyi dergiye tekrar gönderdiler fakat o günden beri dergiden bir cevap alamadılar.

* **

 

Yazıda sergilenen duruşa artık epey aşinayız. “Kampçılığa” son vermeyi, ittifaklardan uzaklaşmayı, ani tepkileri reddetmeyi iddia eden bir duruş bu.[1] Tek başına ele alındığında, niyetin tartışılması güç. Kimse, kör sadakatleri savunmak veya anti-emperyalizmi şartlı bir refleks haline dönüştürmek istemez.

Ancak bu basitleştirmeyi reddetme iddiası, çoğu zaman ters teper. Kesin tavır almaktan kaçınarak, güç dinamiklerini yumuşatmış oluruz. Her şey eleştiriye açık hale gelir, böylelikle kıyaslamalara alan açılır. “Şiddet de tahakküm de her yerde” diyen anlayışta denge kurma çabası, analizin yerini alır.

Bu yaklaşım, yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda durumun çarpıtılmış bir yorumuna yol açıyor. ABD emperyalizminin özgünlüğünü ortadan kaldırıyor, çevre ülkelerdeki toplumlara dair Batı bakış açısını muhafaza ediyor, böylece güç ilişkileri analizini şiddet ve rejimlerin eşdeğerliğine doğru kaydırıyor.

ABD Emperyalizminin Özgün Doğası

Aslında şu noktadan başlamalıyız: ABD ve İran, dünyada aynı yeri işgal etmiyorlar. Bu ahlaki bir yargı meselesi değil, konumlandırma meselesidir. Bir yanda, yaptırımlar uygulayabilen, finansal akışları kontrol edebilen, tüm ekonomileri etkileyebilen ve dünyanın herhangi bir yerinde istediği gibi askeri müdahalede bulunabilen (hatta başka bir ülkenin devlet başkanını kaçırabilen) bir güç var. Diğer yanda ise, bu çerçeve içinde faaliyet göstermeye zorlanan, sürekli baskı altında olan ve kontrol edemediği güç dinamiklerine göre sınırlarını ayarlamak zorunda kalan bir devlet var.

Bu asimetri, sadece niceliksel değil, aynı zamanda niteliksel. En azından İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD emperyalizminin özel doğasının bir sonucu.[2] Kapitalist ülkeler (“merkez ülkeler”), Emperyalizmin en yüksek aşaması olan dönemde (emperyalizmin ilk dönemi, 1873-1945 arası) Güney’deki (“çevre ülkeler”deki) sömürgeler için savaşırken, 1945 sonrası ABD, eşitsiz de olsa, diğer emperyalist ülkeleri tek bir projeye, küreselleşme projesine entegre etmeyi bildi. Merkez ülkeler arasındaki yatay rekabetten dikey egemenliğe geçi yaptık. Merkez ülkeler (ABD, Avrupa ve Japonya) çokuluslu şirketler ve NATO gibi ortak bir savunma yoluyla çevre ülkelere karşı tek bir blok halinde birleşti. Çevre, merkezin taleplerine uyduğunda, transatlantik komprador burjuvazisi, işçilerin, kaynakların ve altyapının kontrolünü ele geçirir. İran’da olduğu gibi, çevre ülkeler reddettiğinde, en iyi ihtimalle “haydut devlet”, en kötü ihtimalle ise su, elektrik, toprak ve diğer kaynakların transatlantik burjuvazisine ait olduğu başarısız bir devlet haline gelir. 2003 sonrası Irak, bunun iyi bir örneğidir.

İran’ı Batı güçleriyle eşitleyen akıl yürütme, 1945 sonrası dünyanın dönüşümünü göz ardı eder, şematik bir yaklaşımla Lenin’in (1873-1945 dönemine denk düşen) emperyalizm tanımı alır İran’ı merkez ülke haline getirir, ancak bu konumlandırma çabasını destekleyecek hiçbir somut kanıt sunmaz.

Batı’ya Has Optik Yanılsama

Haydutların da bir geçmişi vardır.

ABD emperyalizminin kendine has doğası ve müttefikler arasında savaş ganimetlerinin (eşitsiz) paylaşımı göz önüne alındığında, devrimden sonra transatlantik sermayeye sınırlarını kapatan İran gibi bir devletin Batı güçlerinin hoşuna gitmemesi, kolayca anlaşılabilir bir durumdur

Frustration dergisinin[3] yayınladığı yazıda asıl dikkat çekici husus, her türden tarihsel derinliği silip atmış olmasıdır. Sanki İran, sadece dış politikanın nesnesi haline geldiğinde, yani devrimden günümüze kadar kendiyle tutarlı bir haydut devlet olduğunda arz-ı endam etmektedir. Bu haydutluk, onun “DNA”sında[4] mevcuttur. İran devletinin şiddeti herhangi bir siyasi mantıktan yoksundur: liderler, doğal bir “zalimliğin” güdümündedir, hepsi de barbardır.

İran’ı şeytanlaştırmak ve tarihsel bağlamından kopartmak suretiyle bu tutum, en nihayetinde Batı’nın bakış açısını yeniden üretir ve duruma dair her türden politik analize mani olur, hatta ona yasak getirir. Zihinleri savaşa, İran rejiminin sonuna hazırlar, savaş karşıtı her türden hareketi felç eder.

Oysa İran’daki durum mevcut dönemle başlamadı. Bu dönem, reform girişimleri, halk hareketlilikleri, egemenlik ve kaynak kontrolü üzerinde yaşanan kavgalarla dolu uzun bir tarihin parçası. Bu nokta önemsiz değil. Her şeye yönelik yorumu bir biçimde etkiliyor.

Sadece 1979 sonrasındaki döneme bakarsak, İran devriminin ve son derece gelişmiş özyönetim deneyiminin ancak yabancı sermayenin millileştirilmesi ve komprador burjuvazinin kovulması koşuluyla gerçekleşebileceğini görürüz. Burada, Rus veya Çin devrimlerinin aksine, İran devriminin bir iç savaşa yol açmadığının altını çizmek gerekiyor. Bu anti-emperyalist meşruiyet (ki bugün bile toplumsal yeniden dağıtımın yokluğunda işlev görüyor), devrimden sadece bir yıl sonra Irak Savaşı ve Batılı müttefiklerin müdahalesi ve liderlerine uygulanan tek taraflı yaptırımlarla birlikte güçlendi.

Bu olayların, bilhassa ellilerin başlarındaki petrol krizinde açıkça ortaya koyduğu şey, sadece bir devlet ile yabancı çıkarlar arasındaki ekonomik bir anlaşmazlık değil, egemenliğin doğası üzerine bir mücadeleydi. İran için bu, sadece kaynaklarına ilişkin resmi bir hak iddia etme değil, bu hakkı üretim, gelir ve ekonomi politikası üzerinde etkili bir karar alma kapasitesine dönüştürme meselesiydi. İşte tam bu noktada Amerikan ve İngiliz müdahalesi, belirleyici hale geliyor: tek seferlik bir tepki olarak değil, bu dönüşümü kontrol altına almayı amaçlayan sürekli bir çaba olarak. Şah üzerindeki baskı, müzakerelerin kontrolü, uzlaşma çözümlerinin geliştirilmesi ve iç siyasi alternatiflerin aranması: amaç, İran’la doğrudan çatışmaktan ziyade, etkili bir egemenliği imkânsız kılmaktı.

Başka bir deyişle, müdahale, görkemli bir olayla başlamaz. Olayı önceler, onu hazırlar ve onu nasıl anlayacağımızı bize öğretir.

İngiltere-İran Petrol Şirketi’nin (1951) millileştirilmesiyle başlayan olaylar dizisi, bunun özellikle açık bir örneğini sunmaktadır. Petrolün kontrolünü yasal olarak İran devletine devreden 1 Mayıs 1951 tarihli yasanın kabul edilmesinden sonra, mesele, hemen somutlaştı: petrolü çıkarma işlemi, rafineri, ihracat ve gelirler konusunda fiilen kim karar veriyordu? İngiliz ve Amerikan hükümetleri, daha sonra ortak bir konum geliştirdiler: “Millileştirme ilkesini kabul edin, ancak fiili kontrolün devredilmesini reddedin.”[5] Öne sürülen öneriler, İran’ı petrolün resmi sahibi konumunda tutarken, operasyonel yönetimi İngiltere-İran Petrol Şirketi veya bir Batı konsorsiyumuna devretmekten ibaretti. Başka bir deyişle, millileştirme bir ilke olarak kabul edildi, ancak fiili kapsamından arındırıldı: kelime korundu, ancak gücün gerçekliği değişmeden kaldı. Bu tür bir uzlaşma istisnai değil: egemenliği hukuk zemininde kabul ederken pratikte uygulanmasını engellemekten oluşan klasik bir emperyalist güç biçimi var karşımızda.

Analiz, rejimler arasındaki karşılaştırmaya indirgendiğinde bu tür bir mekanizma ortadan kayboluyor.

İç Savaş Çıkarmak

Emperyalizm, ahlaki bir kategori değildir. Değişimleri yapılandıran, bağımlılıkları düzenleyen ve eylem kapasitesini dağıtan bir dizi maddi ilişkidir. Elbette savaş yoluyla ifade edilir, ancak daha az görünür mekanizmalarla da kendini gösterir: yaptırımlar, mali kısıtlamalar ve üretim-dağıtım ağlarının kontrolü.

Bu araçlar tarafsız değildir. Tüm toplumları yeniden şekillendirirler. İç dengeleri değiştirirler, toplumsal ilişkilerin zeminini kaydırırlar ve kimi ihtimalleri zayıflatıken kimilerini güçlendirirler. Onları yalnızca “bağlam” olarak ele almak, somut etkilerini anlamamızı engelleyen bir unsurdur.

Devrim ve ABD sermayesinin çekilmesinin ardından, sekiz yıl süren bir savaş, ardından gelen bir dizi ekonomik yaptırım, İran toplumunu harap etti ve böldü. Döviz elde etmek ve temel malları ithal etmek için petrol gelirlerine büyük ölçüde bağımlı olan bir ekonomiye ek olarak, bu önlemler, başta komprador burjuvazinin özelleştirme dalgaları yoluyla İran ekonomisini transatlantik çokuluslu şirketlere yeniden açmasını sağladı. Ancak, reformların hızını artırmak ve İsrail ile daha yakın ilişkiler kurmak için ABD, doksanların ortalarında yaptırımları artırdı. İran ekonomisinin boğulması, halktaki hoşnutsuzluğun yaygınlaşıp artmasına ve içteki güç dengesinde bir kaymaya yol açtı: Mahmud Ahmedinejad’ın (2005) gerçekten halk tarafından seçilmesi, İslam Devrimi Muhafızları ve dini-devrimci vakıfların iktidarı ele geçirmesini ve ABD destekli elitleri devirmesini sağladı. Aynı şekilde, İran’ın nükleer programına sınırlamalar getirilmesine ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) denetimlerine izin verilmesine yol açan Obama yönetimiyle yapılan kısa müzakereler de ABD’ye kâfi gelmedi: Donald Trump, 2018’de Viyana anlaşmasından çekildi ve yaptırımları sıkılaştırdı. ABD için hiçbir şey asla yeterli değildi. Amerikan ve Avrupa sermayesinin ülkeye serbestçe yatırım yapabilmesi için sınırların tümüyle açılması şarttı.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar altında ezilen İran, yaptırımlar yüzünden boğulan halkının hayatta kalmasını sağlamak için aşama aşama yüzünü Çin’e çevirdi.[6] Ve Çin ile ilişkilerin dengeli olduğunu varsaymak yanlış olurdu: Yeni İpek Yolu üzerinde yer alan İran, ithalatı (temel ihtiyaçlar) / ihracatı (petrol) ve altyapısının finansmanı için Çin’e büyük ölçüde bağımlı, güvenlik alanındaki bağımlılık düzeyi ise daha düşük.[7] Bu güçlü maddi bağımlılık koşulları altında, İran, “emperyalist” olarak nitelendirilmesi zor olan (mal ve sermaye ithal eden) yarı-çevre ülke olarak görünmektedir.

Her devletin nüfuzu aynı değil. Her devlet; uzaktan tecrit, yaptırım veya disiplin uygulama yeteneğine sahip değil. Bu beceri, baskın bir konumu tanımlar. Bunu görmezden gelmek veya arka plana atmak, sorunu sadece başka bir yere taşımaktır.

Kampçılık karşıtı duruşun sınırlılıklarını ortaya koyduğu yer tamda burası. Basit karşıtlıkları reddettiğini iddia eder, ancak gerçekte varolan hiyerarşileri ortadan kaldırır. “Halk” sözcüğünü diline kolayca dolar ama onu soyut bir biçimde, herhangi bir toplumsal yapıdan kopuk olarak ele alır. Bunu yapmak zorundadır: Halkın bir kısmı, yani yaptırımlardan en çok etkilenenler (köylüler, işçi sınıfı ve memurlar dâhil küçük burjuvazi) gerçekten de rejimi desteklemektedir ya da en azından devrilmesini istememektedir.[8] [8]

Sınıf temelli yaklaşım işe yaramadığı için, “halk” kategorisine yönelime tanıklık ediyoruz. Bu kategori, “halk”a yoksulluktan kurtulmanın bir yolunu vaat eden, ancak kendisi de yaptırımları destekleyerek bu boğulmaya katkıda bulunan komprador burjuvaziyi de içerecek şekilde genişletiliyor. Örneğin, Roja kolektifi[9], yazdığı makalelerde uluslararası burjuvazinin rejim karşıtı gösterilerdeki varlığından hiç bahsetmiyor.

Oysa hiçbir toplum homojen değil. Çıkarlar, çatışmalar, kurumlar ve siyasi miraslarla dolu. Bu karmaşıklığı göz ardı etmek suretiyle “kampçılık karşıtı” okuma, rejimin mevcut çerçeveleri aracılığıyla ifade edilen direnişi göz ardı ediyor.[10]. Aslında politik ihtimalleri iki ayrı pencereden, rejim yanlısı ve rejim karşıtı pencereden okuyan yaklaşımı yeniden üretiyor.

Dış müdahaleler tam olarak bu fay hatları boyunca gerçekleşiyor. Zira yaptırımlar, sadece yoksulluk yaratmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iç savaşları da kışkırtıyorlar. İran’daki rejim karşıtı ve rejim yanlısı gösteriler bunu ortaya koyuyor. Oysa bu analizin kapsamı, Suriye, Irak ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde tüm bölgeye genişletilebilir. Misal, federal rejimlerin kurulması yoluyla mezhepsel kimliklerin somutlaştırılmasına dayalı olarak ülkeleri Balkanlaştırma girişimlerinin tümüne, Siyonist teşekkül, genelde ABD sermayesindeki iştah destek sunmaktadır.[11]

Bu bölgede 2003 savaşından sonra Irak federal anayasasının mimarı olan ve nüfus yer değiştirmelerine ve iç savaşa yol açan bir anayasanın mimarı olan Peter Galbraith’in şu anda Suriye anayasasından sorumlu olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle, “kampçılık karşıtları”nın böylesine ikili (hatta “kampçı”) bir okumayı, federal rejim ile diktatörlük (Suriye, Lübnan) veya rejim yanlısı ile rejim değişikliği (İran) esas alan anlayışı benimsemeleri ve herhangi bir toplumsal özgürleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan ulusal egemenlik sloganını reddetmeleri tuhaf.

Toplumsal karmaşıklığı ortadan kaldırmak, bunu dile getirmeden de olsa, merkezin bakış açısını yeniden üretmektir: bu bakış açısı, çevre ülkelerdeki durumları özerk bir tarihsel süreç olarak değil, yalnızca yönetilmesi gereken bir sorun olarak görür.

Petrol meselesi, bir kez daha, tehlikede olan şeyin ne olduğunu anlamamızı sağlıyor. Batılı güçleri asıl endişelendiren, salt ekonomik bir avantajın kaybı değildi. Bir emsal oluşturma riskiydi. Egemenliğin etkin bir şekilde ileri sürülmesinin yayılması ihtimali, İran olayının ötesinde etkiler yaratabilirdi.

Sorun, acil olmaktan ziyade stratejikti: belirli ihtimallerin akla gelmesini engellemek gerekiyordu.

Durum hâlâ böyle.

Belki de bu ikili düşüncenin en bariz örneği, “Ne Şah, ne de Molla” sloganıdır; bu slogan, övülmesi oldukça zor olan Batı tarzı bir demokrasinin kurulması umudunu pek de iyi gizleyememektedir. Birincisi, doğası ne olursa olsun herhangi bir siyasi rejimin ihraç edilemeyeceği açıktır. İkincisi, liberal demokrasilerimizin, otoriter bir dönüşe ek olarak, sınırlarının ötesinde kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm üzerine kurulduğu sıklıkla unutulmaktadır.

İran’da, demokrasi çağrılarının çok özel bir iktidar mücadelesinin parçası olduğuna hiç şüphe yok: seçim süreçlerine tabi olmayan Devrim Muhafızları’nın kaldırılması bu mücadele bağlamında dile getiriliyor.[12] ABD sermayesine açık, Batı tarzı bir demokrasiyi destekleyenler, İran’da başka bir kendi kendini yöneten demokrasinin gerçekleştiğini, ancak Batı demokrasileri tarafından bastırıldığını çabucak unutuyorlar.

ABD’nin Mesajı

Emperyalist bir düzen, yalnızca belirli durumlara cevap vermeyi amaçlamaz. Sınırları korumaya, ne yapılabileceğini çerçevelemeye, belirli gidişatları pratik olmaktan çıkarmaya çalışır. Yaptırımlar, baskı ve tecride dair önlemler, bu mantığın bir parçasıdır. Bunlar, yalnızca belirli bir hükümeti hedef almazlar, sağa sola gönderdiği mesajın kapsamı daha geniştir.

Bu mesaj öncelikle, özellikle 7 Ekim’den bu yana kendilerini ABD’den uzaklaştırma eğilimine girme ihtimali bulunan ABD müttefiklerine yöneliktir: Mesaj, İran’ın çökmesi durumunda İsrail ile bir çatışmadan korkan Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin yanı sıra, Filistin’i tanıma sözü veren, Barış Kurulu’na katılmayı reddeden, ABD’nin üslerini kullanmasına izin vermeyen ve Çin ile bağlarını koparmakta tereddüt eden Avrupa ülkelerinedir.

ABD, İran’ı bombalayarak, küreselleşmiş savaşın kontrolünün kimde olduğunu, hatta (elbette, savaşı kazanmayı başarabilirlerse) savaş sonrasının kârlı yeniden yapılanma sözleşmelerini kimin verdiğini onlara hatırlatıyor. Bir kez daha, ABD emperyalizmi, direnen ülkelerin sınırlarını kendi ve müttefiklerinin sermayesine açmayı hedefliyor.

Bu, cevap verdiğimiz “kampçılık karşıtı” duruşun gözden kaçırma eğiliminde olduğu husus. İşleri dengelemeye çalışırken odağı değiştiriyor. Devletlerin içsel özelliklerine yoğunlaşmak için yapıyı bir kenara bırakıyor.[13]

Oysa bir görüş, yalnızca eleştirileri bir araya getirerek oluşturulmaz.

“Herkes eleştirilebilir” lafının bir anlamı yok. Hatta bu laf, tartışmayı sonlandırıyor.

Asıl soru başka yerde: mevcut durumu hangi yapı şekillendiriyor?

İran’ı Savunun

Bugün rejimler arasındaki şey, soyut bir karşıtlık değil. Kurallarını küresel ölçekte dayatabilen, ardından bu egemenliği tarafsız, gerekli, hatta rasyonel olarak takdim edebilen bir düzen var karşımızda.

Kararlar bu merkezlerde alınıyor. Yaptırımlar tasarlanıyor, baskı uygulanıyor, manevra alanı daraltılıyor.

Asıl sorumluluk işte tam da burada.

Simetriler, söylemsel dengeler, önlemler, geriye kalan hiçbir şey, bu durumu değiştirmez. Sadece ondan uzak durmamızı sağlar.

Oysa bu alınan mesafe, bir bedel karşılığında geliyor. Aydınlatmaktan çok daha fazla şeyi gizliyor.

Tüm çelişkiler eşit değil. Hepsi aynı düzeyde değil. Bunu kabul etmemek, bugünün dünyasını gerçekten neyin yapılandırdığını anlamamak demek.

Her mücadele, kendi ülkesinin emperyalizmine karşı başlıyorsa, Fransa gibi bir devlette İran halkına verilecek etkili destek, Fransa’nın en önemli halkalarından biri olduğu Atlantikçi emperyalist zinciri zayıflatmakla başlar.

Marlène Rosato
Selim Nadi
28 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. “Ce que nous apprennent les révoltes iraniennes féministes pour les soulèvements à venir”, 17 Mart 2026, Terrestres.

2. Leo Panitch ve Sam Gindin, The Making of Global Capitalism. The Political Economy of American Empire, Londra, Verso, 2012; Benjamin Bürbaumer, Le Souverain et le marché. Théories contemporaines de l’impérialisme, Paris, Éditions Amsterdam, 2020.

3. Frustration.

4. Tırnak içindeki kelime, Médiapart’ın İran üzerine hazırladığı programdan alınmıştır: Youtube.

5. Ervand Abrahamian, Oil Crisis in Iran. From Nationalism to Coup d’Etat, Cambridge University press, Cambridge, 2021, s. 6-32.

6. Kayhan Valadbaygi, “L’Iran en révolte. Néolibéralisation, sanctions, répression”, Contretemps, 10 Şubat 2026.

7. Çin, İran’a silah tedarik etse bile, desteği bununla sınırlı kalıyor. Örneğin Çin, 11 Mart 2026’da Bahreyn’in İran’ın “bariz saldırılarını en sert şekilde kınamak” amacıyla sunduğu karar tasarısında (Rusya ile birlikte) çekimser oy kullanmış, bu da kararın kabul edilmesine yol açmıştır. İran’ın bağımlılığı konusunda bkz.: Benjamin Bürbaumer, “Le pivot asiatique des États-Unis passe-t-il par le Moyen-Orient?”, Révolution Permanente, 21 Mart 2026, RP.

8. Ervand Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.

9. Collectif Roja, “Retour sur le soulèvement en Iran. Entretien avec le collectif Roja”, Contretemps, 2 Mart 2026.

10. Fariba Adelkhah, “Que se passe-t-il en Iran ?”, AOC, 14 Ocak 2026.

11. Voir Quinn Slobodian, Crack-Up Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy, Allen Lane, 2023.

12. Ervand Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.

13. Freedom House veya Ekonomist İstihbarat Birimi gibi liberal düşünce kuruluşları tarafından hazırlanan ve sermayeye nereye yatırım yapması gerektiğini göstermeye yarayan demokrasi endekslerine bakılabilir.

0 Yorum: